Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013 Salı

Kanser korkutarak yayılıyor

/_np/5032/8875032.jpgKanserin gelişmekte olan ülkelerde verem, sıtma ve AIDS'ten daha fazla can aldığı bildirildi.

Çalışma grubu CanTreat International'ın Berlin'de düzenlenen Avrupa Medikal Onkoloji Topluluğu (ESMO) 34. kongresi dolayısıyla yayımladığı raporda, rahim kanserinden ölümlerin yüzde 85'inden fazlasının gelişmekte olan ülkelerde görüldüğü belirtildi.


Dünya genelinde kanser vakası sayısının 20 yılda iki katına çıkabileceğine dikkat çekilen raporda uzmanlar, kanserin verem, sıtma ve AIDS'ten daha fazla can aldığı gelişmekte olan ülkelerde vaka sayısının daha da artabileceği uyarısında bulundu.

Raporda, geçen yıl 12,4 milyon yeni 
vakanın yarısından fazlası ve 7,6 milyon kanserden ölümün üçte ikisinin gelişmekte olan ülkelerde tespit edildiği belirtildi.

Yoksul ülkelerde 2007'de rahim ağzı kanserinden 272 binden fazla kadının öldüğü, meme kanserinden ölümlerin de 1990'dan beri bu ülkelerde 10 kat hızlı arttığı kaydedilen raporda, 2007'de meme kanserinden ölümlerin yarısından fazlasının (255 bin 500) gelişmekte olan ülkelerde görüldüğüne dikkat çekildi.

Raporda, rahim ve meme kanserlerinin erken teşhisi ve tedavisi için kullanılan yöntemlerden birçok kadının yararlanamadığı belirtildi.
Hindistan'da her yıl teşhis edilen 75 bin meme kanserinden yüzde 50-70'inin ilerlemiş olduğu belirtilirken, bu nedenle hastanın tedavi edilmesinin daha zor ve tedavinin pahalı hale geldiği, oysa bu oranın Avrupa'da 38, ABD'de de 30'a indiği bildirildi.

Gelişmekte olan ülkelerde kadınların ortalama yüzde 19'unun rahim ağzı kanserinin teşhisinde kullanılan yöntemden yararlanabildiği, gelişmiş ülkelerde ise bu oranın 63 olduğu vurgulandı.

Raporda, yoksul ülkelerde daha basit, kırsal kesimde de uygulanabilecek ve herkese ulaştırılabilecek teşhis yöntemlerinin gerekliliğine işaret edildi.

Afrika'da hastaların sadece yüzde 20'sinin ışın tedavisi olabildiği, 30'dan fazla Afrika ve Asya ülkesinde ışın tedavisinin bulunmadığı belirtildi.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ağrıyı azaltmanın yolu!

Lazer uygulamasıyla el kireçlenmesinde ağrı kesici kullanımı azaltıldı.

Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Şerafettin Özdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) Dr. Larry Lytle ile eş zamanlı yaptıkları çalışmada, lazer uygulamasıyla el kireçlenmesinde ağrı kesici kullanımını azalttıklarını bildirdi.

Dr. Özdoğan,yaptığı açıklamada, Dr. Larry Lytle’nin 1994 yılından beri lazer tedavisiyle ilgilendiğini, bu konuda ABD ve bir çok ülkede seminer verdiğini, lazer tedavileri konusunda uzman olduğunu belirtti.

Daha önce eş zamanlı olarak  yaptıkları el kireçlenmelerinde lazer çalışmasıyla, bu hastalıkta ağrı kesici kullanımını azaltan sonucunu kutlamak ve lazer tedavisiyle ilgili tüm dünyada ses getirecek yeni projelerin detaylarını konuşmak için İzmir’de bir araya geldiklerini ifade eden Dr. Özdoğan, şunları kaydetti:

"Yaklaşık 20 yıldır doktorum. Dr. Lytle gibi ben de 16 yıldır lazer tedavisi ve akupunktur ile ilgili çalışmaktayım. Daha önce Amerikalı ekiple yaptığımız çalışmanın yanında diz kireçlenmesinde lazer tedavi yönteminin kullanılmasına yönelik uygulamalar geliştirdik. Sabit dalga boyu özelliğinde ışık olan lazerin, özellikle düşük enerjili olarak kullanımında şimdiye kadar yapılan bir çok çalışmada ciddi bir yan etkiyle karşılaşılmadı. Tıpta kullanılan çok farklı tipleri olan lazer yöntemi, doğru tedavi protokolleriyle bir çok hastalıkta iyileşmeye daha hızlı ve kolay ulaşılmasını sağlayan, son yılların ve geleceğin bir tedavi metodudur. Biz de Dr. Lytle ile yılların verdiği deneyimlerimizle kazandığımız başarıları, insanlığın genel hizmetine sunmak için bilimsel platforma taşıyıp çeşitli çalışma projeleri düzenleyerek, bu alandaki gelişmelere katkıda bulunmak istiyoruz."

Dr. Özdoğan, şeker hastalarında ilaç tedavisine destek olarak lazer tedavi yöntemini geliştirdiklerini, dahiliye uzmanı doktorlarla koordineli olarak yapılan ve üniversite etik kurul onayıyla başlanan bu çalışmanın son aşamasında olduklarını, yakın zamanda bilimsel platformda yayınlanacağını söyledi.

Yeni projeler için de Türkiye’de üniversiteler ile temaslarının devam ettiğini ve önceki çalışmalar gibi yeni lazer çalışmalarının da ilgili branşların desteğiyle tamamen bilimsel platformda yapılmasını arzuladıkları dile getiren Dr. Özdoğan, "Lazer tedaviyle genel populasyonda yaygın olarak görülen rahatsızlıkları da ele alarak, aynı zamanda koruyucu sağlık hizmetiyle birlikte sporcu ve çalışan performansını artıracak yeni projeleri uygulamaya koymak üzereyiz. Çalışmaların bilimsel olarak tamamlanmasından sonra detayların kamuoyuyla paylaşımının doğru yaklaşım olduğunu düşünüyoruz"diye konuştu.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Verem Hakkında Merak Edilenler

Bilinen en eski hastalıklardan biri olan verem, 50 yıldır tedavisi olmasına rağmen, hâlâ ölümlere sebebiyet veriyor. İşte verem hakkında merak edilen soruların yanıtları...

Ocak ayının ilk haftası, Verem hakkında bilinçlendirmek amacıyla her yıl 'Verem (Tüberküloz) Haftası' olarak değerlendiriliyor. Verem, 'mycobacterium tuberculosis' mikrobunun bulaşmasıyla oluşan, genellikle akciğerlere yerleşen ancak lenf bezleri, kemikler, böbrekler, karın ve beyin zarlarında da görülebilen ve hava yoluyla yayılan öldürücü fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır.

Dünya Sağlık Örgütü 2009 Küresel Tüberküloz Kontrol Raporu'ndaki verilere göre Türkiye'nin olgu bulma hızı yüzde 76, tedavi başarısı ise yüzde 91 seviyelerinde seyretmekte. Medline Acil Sağlık Hizmetleri Operasyonlarından Sorumlu Direktör Dr. Barış Mutluer yılda üç milyonu aşkın kişinin tüberküloz nedeniyle hayatını kaybettiği verem hastalığı ile ilgili bilgi veriyor…

- Nasıl bulaşır? 
Hastalığa sebep olan mikrop veremli hastadan sağlam kişiye, hava yoluyla (damlacık enfeksiyonu yoluyla) geçerek yayılır. Çok daha nadir olarak hasta sığırların sütlerinden yapılan süt ürünleri ile de bulaşabilir.

- Belirtileri nelerdir? 
Hastalık, sinsi ve yavaş ilerler. Hastalar genellikle aylardır devam eden halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, hafif ateş, geceleri terleme gibi yakınmalarla hekime başvururlar. Zamanla bunlara öksürük ve balgam çıkarma da eklenir. Balgamda kan da gelebilir. Akciğer dışı organ tüberkülozlarında, hastalığa tutulan organla ilişkili yakınmalar bulunabilir. Örneğin idrarla ilgili şikayetler (kırmızı idrar yapma, idrar yaparken yanma vb.), boyunda lenf bezelerinin büyümesi gibi.

- Korunma yolları nelerdir?
Veremden korunmak için artık günümüzde aşı kullanımı yaygındır. İki aylıkken ve yedi yaşında verem aşısı uygulanır. Çevresinde veya ailesinde verem hastası olanlar kontrol altında olmalı, gerekli tetkikler yapılmalıdır. Hastalığın bulaşmaması için bir müddet ilaç da kullanabilir. Düzenli yaşam, sigara, alkol, madde bağımlılığının bırakılması, temizliğe önem vermek, yeterli beslenme hastalığın kontrol altına alınması ya da başlamaması için önemlidir. Verem hastalığı geçirmiş birinin tekrar olmaması diye bir durum söz konusu değildir. Aynı önlemleri o da almalı ve hayatına dikkat etmelidir.

- Her tüberküloz hastası mikrobu bulaştırır mı?
Balgamında mikrop bulunan, hastalığı yaygın olup öksüren hastalar daha çok bulaşmadan sorumludur. Akciğer dışı organ tüberkülozu olanlar, en az 15 gündür tedavi almakta olanlar pratik olarak bulaştırıcı değildir.

- Mikrobun bulaşmasından itibaren ne kadar süre sonunda hastalık ortaya çıkar?
Bu süre çok farklıdır. Mikrobu alan kişide bazen 1–2 ay; bazen bir kaç yıl, bazen de onlarca yıl sonra hastalık gelişebilir veya hiç gelişmeyebilir.

- Tedavisi nasıl yapılır?
Verem hastalığının tedavisinde kullanılan yöntem ilaç tedavisidir. Fakat hastanın da yapması gerekenler vardır. Beslenmeye dikkat etmeli, bağışıklık sistemini güçlü tutmalı (C vitamini bunun için çok önemlidir) ve iyi dinlenmesi gerekir. Verem tedavisi uzun sürelidir ve doktor gözetiminde olmak gerekir. Doktor isterse tedavi süresini uzatabilir. İlaçlar genelde birden fazladır. Çünkü bakteriler tek bir ilaca karşı direnç gösterebilirler. Unutmamak gerekir ki erken tanı ve dolayısıyla tedaviye çabuk başlamak çok önemlidir. Böylece hastalığın başkalarına bulaşmasının önüne geçilir ve iyileşme süresi kısalır.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Kulaklarınıza dikkat

Ağrı, kulak zarının delinmesi ve huzursuzluk belirtileri ile kendini gösterebilen orta kulak iltihabı, çocuklarda işitme kaybına kadar yol açabilen ciddi tablolara neden olabiliyor.

Memorial Hizmet Hastanesi KBB Bölümü’nden Op. Dr. Deniz Kaya, çocuklarda orta kulak iltihabının tedavisi hakkında bilgi verdi.

ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLÜYOR
Orta kulak iltihabı, çocuklarda üst solunum yolları şikayetlerinden sonra en sık görülen enfeksiyonlardır. Sıklıkla 3 şekilde görülmektedir. Birincisi oldukça şiddetli seyreden ve çocuklarda en sık görülen tip olan “akut orta kulak iltihabı”dır. Diğeri “seröz otit” adı verilen, halk arasında “kulak nezlesi” olarak bilinen, daha çok işitme kaybı ile kendini gösteren durumdur. Üçüncü form ise çocuklarda nadir görülen kulak zarı deliğiyle seyreden, uzun süren kronik orta kulak iltihabıdır.

ORTA KULAK İLTİHABI NASIL OLUŞUR
Orta kulak, kulak zarının gerisinde içi hava dolu boşluğa verilen isimdir. Orta kulakta ses iletimini sağlayan kemikçikler bulunur. “Östaki borusu” denilen bir kanalla, orta kulak geniz ile bağlantılıdır. Bu kanal, orta kulağın basınç dengesini sağlamaktadır. Orta kulak iltihabının gelişiminde önemli rolü vardır. Orta kulağa hava girişini sağlayan östaki borusu çocuklarda daha kısa ve yatay konumdadır. Bu yüzden çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında mikroplar genizden kulağa daha kolay bir şekilde ulaşıp enfeksiyona yol açabilmektedirler.

ÇOCUKLARDA ORTA KULAK ENFEKSİYONUNU TETİKLEYEN FAKTÖRLER
• Anne sütünün erken kesilmesi veya erken yaşta ek gıdalara başlanması
• Biberonla beslenme
• Yatay pozisyonda beslenme
• Erken yaşta kreşe başlanılması
• Evde sigara içilmesi
• Büyük geniz eti olması
• Alerjik bünye

BU BELİRTİLERİ ÖNEMSEYİN
Orta kulak iltihabında en sık görülen belirti ağrıdır. Ağrı orta kulaktaki iltihabi sıvının birikmesine bağlı kulak zarının gerilmesi ile ortaya çıkar. İltihabi sıvı çok arttığında bazen kulak zarı delinerek kulakta akıntıya yol açmaktadır. Akıntıyla beraber ağrı azalır. Akıntı genellikle sarı-yeşil renkte bazen kanlı olmaktadır. Akıntıya bağlı kulakta kötü koku hissedilebilir. Orta kulak iltihapları iki taraflı olduğunda, büyük çocuklarda fark edildikten sonra tedaviyle düzelebilen geçici işitme kayıplarına yol açabilmektedir. Bunun dışında her ateşe neden olabilir. Bebeklerde ise huzursuzluk, emmeme, kulağını tutma görülebilmektedir.

TEKRARLAYAN ORTA KULAK İLTİHAPLARINA DİKKAT
Uzun süren enfeksiyonlarda “timpanometri” denilen orta kulak basınç testi ve “odyometri” adlı işitme testi kullanılabilmektedir. Eğer bir çocuk sık orta kulak iltihabı geçiriyorsa öncelikle enfeksiyonun ortaya çıkışını kolaylaştıran risk faktörleri uzaklaştırılmalıdır. Yani biberon ve emzik kullanımına son verilmeli, beslenme dik pozisyonda yapılmalı, pasif sigara içimi ortadan kaldırılmalı, varsa alerjik problemler ve büyük geniz eti tedavi edilmelidir. Enfeksiyonun tedavisinde genellikle doktorun tercih edeceği antibiyotiklerin kullanılması gerekmektedir.

Antibiyotikler dışında orta kulakta ve östaki borusundaki ödemi azaltıcı ilaçlar kullanılır. Ağrılar için ağrı kesici şuruplar verilir. Kulak zarı delinmişse yani kulak akıntısı ortaya çıkmışsa, antibiyotikli kulak damlaları tedaviye eklenir. Kulakta iltihabi akıntı görüldüğünde kulağa su kaçırmamak gerekmektedir. Akut iltihaplarda kulak zarı delinmiş olsa bile tedavide ameliyatlara gerek olmaz. Zar delikleri büyük çoğunlukla ilaç tedavisiyle kapanır. Kulak nezlesinde ise antibiyotik ve diğer ilaç tedavilerine rağmen kulakta sıvı birikimi düzeltilemezse ameliyat gündeme gelebilir. Bu durumda kulak tüpü takılması ve geniz eti ameliyatları yapılır.

19 Mart 2013 Salı

Vücudun en iyi ilacı sebze ve meyvedir!

Sebze ve meyveler insan vucuduna en iyi ilaçtır.


Bir Çoğumuz meyve ile sebzeleri "ot, çer çöp" sayıyor; faydasız, anlamsız, lezzetsiz yiyecekler hanesine yazıyoruz!

Bazı yiyeceklerde gizli sağlık hazineleri bulunuyor!
Keşfedilmeyi bekleyen gizli hazinelerle dolu yiyeceklerin başında sebze ve meyveler geliyor. Bu doğal mucizelerden yararlanmayı ise çok az kişi becerebiliyoruz.

Bu sorun, genellikle bilgisizlik ve ilgisizlikten kaynaklanıyor. Çoğumuz meyve ve sebzeleri "ot, çer çöp" sayıyor; faydasız, anlamsız, lezzetsiz yiyecekler hanesine yazıyoruz! Ama bu çok yanlış! Çünkü sebze ve meyvenin yararları saymakla bitmiyor.

Yaşam kabus haline gelmesin!
BİLİM ve teknolojinin gelişmesi, eğitimin, sosyal refahın yaygınlaşması, savaştan uzak bir hayatın ortalama yaşam beklentisini yakın bir gelecekte yüzyıla çıkaracağından hiç kimsenin kuşkusu yok. Bu güzel bir gelişme, fakat eğer dikkat edilmezse uzun bir yaşam kabus haline de dönüşebiliyor.

Çünkü yaşam süresi uzadıkça, yaşlılık hastalıkları yani damar sertliği, kanser, hipertansiyon, romatizmal sorunlar ve bunların doğal sonucu olarak gelişen bellek, görme işitme kaybı, gibi sorunlar sıklaşıyor. Yaşamınız uzuyor ama, elde ettiğiniz uzatmaları gol yememek telaşıyla kan ter içinde kalarak veya kalenize girmiş golleri çıkarmaya çalışarak geçiriyorsunuz.

Doğadaki eczane
Sebze ve meyveler işte bu noktada "ilaç-besin" yani bir "doğal eczane" işlevi görüyor! Dünyanın farklı yerlerinde yapılan yüzlerce çalışma bize daha iyi bir hayatın gizli hazinelerinin sebze meyvelerde bulunduğunu gösteriyor.

Örneğin DASH adı verilen çok büyük bir hipertansiyon araştırması, daha fazla meyve sebze yemenin (özellikle muz, kayısı) kan basıncını düşürebildiğini ortaya koyuyor. Kilo fazlalığı ve şişmanlık konusunda yapılan araştırmalar da düzenli sebze ve meyve yemenin sağlıklı bir kiloda kalmanın güvencesi olduğunu gösteriyor. Sebze ve meyvelerin çok düşük kalorili olmaları ve kan şekerinde insülin dengesini bozacak ciddi dalgalanmalar yaratamamaları kilo sorunuyla mücadeleyi kolaylaştırıyor.

Kolesterolü azaltır
Meyve ve sebzelerin hiç birisinde kolesterol yok. Yani bu yiyeceklerin kan kolesterolünüzü doğrudan arttırmaları kesinlikle mümkün değil. Avakado, Hindistan cevizi gibi birkaç istisna dışında bu besinlerin yağ içerikleri de çok düşük. Özellikle kolesterolü arttıran doymuş yağlar yok denecek kadar az. Daha da önemlisi bu yiyeceklerde bulunan bitkisel steroller, başka yiyeceklerle alınan kolesterolün emilmesini azaltır.

Kısacası, sebze ve meyvelerin kolesterol avantajları "çifte kavrulmuş" bir avantaj sağlıyor. Bunlara bir de bu besinlerin kolesterolün emilmesini azaltan liflerden yani suda eriyen ve erimeyen posadan zengin olmaları eklenince bunlar neredeyse kolesterol düşürücü ilaç gibi etki ediyor.

Ayrıca daha fazla meyve sebze tüketmenin kabızlık gibi çok yaygın olan bir sağlık sorunu ile mücadelede faydalı olabileceğini unutmayınız.

Meyve ve sebzelerin dondurulmuş veya konservelerinden değil, tazelerinden istifade etmeye, doğal ve organik şartlarda yetiştirilenlere öncelik vermeye çalışın. Öyle görünüyor ki ot yiyen bir kuzu olmak, et yiyen bir kurt olmaktan daha avantajlı. Hiç olmasa 50'sinden sonra!

Unutmayın. Her tür kanserden korur
Sebze ve meyvelerin yararları sadece bunlarla da sınırlı değildir. Bol meyve sebze tüketmek, sizi kanserden ciddi bir oranda koruyabiliyor. Lahana ve benzeri yiyeceklerde bulunan "sulforafan", domateste bulunan "likopen", çayda bulunan "kateşin"ler, üzümdeki "resveratrol" ve daha yüzlerce antioksidanın mide kanserinden kolon kanserine, meme kanserinden prostat kanserine kadar, birçok kanserden bizi koruyabileceğinden hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Meyve ve sebzelerde bulunan vitamin, mineral, posa ve özellikle antioksidan maddelerin her biri kanser önleyici ilaçlar gibi görev yapıyor.

İyi haber. Koyu yeşil sebze gözlere iyi geliyor
Bol sebze ve meyve tüketmek, daha güzel, net, berrak görmenize de yardımcı oluyor! Anneannenizden duyduğunuz "Kızım biraz havuç yemelisin" önermesi doğrudur. Havucun, böğürtlenin, ıspanağın birer göz dostu olduklarından hiç şüphe edilmiyor. Eğer yaşlanınca başınıza gelebilecek katarakt ve makula dejenerasyonu gibi görme sorunlarıyla karşılaşmaktan korkuyorsanız, bol bol sebze ve meyve yiyin. Özellikle koyu yeşil renkli sebzelerden istifade edin. C vitamini ve E vitamininden Beta karoten veya A vitamininden zengin besinler de gözü koruyor.

5 Şubat 2013 Salı

İşte kadınların güçsüzlüğünün nedeni

Kadınların, sosyal eşitsizlik nedeniyle hastalıklar karşısında erkeklerden daha "güçsüz" olduğu bildirildi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), "Kadınlar ve Sağlık" konulu raporunda, son yıllarda kaydedilen ilerlemelere rağmen, toplumların hala, özellikle gençlik ve yaşlılık döneminde kadınların sağlık konusundaki taleplerini karşılayamadığını bildirdi.

Raporda, genç kızlar ve kadınların hak ettikleri ve ihtiyaç duydukları tedavi ve desteği almasının artık zamanının geldiği belirtildi.

Kadınların, ihtiyaçlarına ve kendilerine özgü sorunlarına uygun tedaviden yararlanamadığının vurgulandığı raporda, özellikle yaşlı kadınların durumunun endişe verici olduğuna dikkat çekildi.

KADINLAR DAHA UZUN, AMA "SAĞLIKSIZ" YAŞIYOR

Kadınların erkeklerden ortalama 6-8 yıl daha fazla yaşadığını hatırlatan DSÖ, bunun gibi bazı biyolojik avantajlara rağmen, kadınların sağlığının sosyo-ekonomik duruma bağlı olduğunu bildirdi.

Kadınların erkeklerden daha uzun süre yaşaması nedeniyle yaşlı kadınların sayısının daha fazla olduğunun belirtildiği raporda, ülkelere, bugünden itibaren yaşlılığa bağlı sağlık sorunlarının masraflarının sorumluluğunu üstlenmeye hazırlanmaları gerektiği uyarısında bulunuldu.

DSÖ raporunda, eğitim ya da karar verme gücünün yetersizliği/yetersiz bırakılışı ve gelirin az olmasının kadınların hem kendilerinin, hem de ailelerinin sağlığını koruma becerisini sınırlandırabildiği, kadınların sağlığı konusunda bölgesel ve uluslararası önemli farklılıklar olsa da kadın ve genç kızların özellikle ayrımcılık, şiddet ve yoksulluk gibi benzer engellerle karşılaştığını vurguladı.

Başta, genellikle ailelerin yaşlı bireyin yükünü üstlendiği ülkelerde, hükümetlerden yaşlı kadınların sağlık masraflarını karşılamak için çaba göstermesini isteyen DSÖ, ayrıca yaşlı kadınların ihtiyaçlarına cevap vermenin hastalığı daha iyi anlamaktan geçtiğini vurguladı.

AIDS, verem ve aşırı kilonun 15-45 yaşındaki genç kızların ve kadınların başlıca ölüm nedeni olduğunu belirten DSÖ, bulaşıcı olmayan hastalıkların 45 yaşından sonra kadınlarda önde gelen ölüm nedenleri haline geldiğini bildirdi.

60 yaşın üzerindekilerin ise kalp sorunları, beyin kanaması gibi hastalıklardan yaşamını yitirdiğini vurgulayan DSÖ, bunun kadınların erkeklerden farklı belirtiler göstermesinden ve kadının ikinci plana itilmesinden kaynaklandığına dikkati çekti.

SAĞLIKTA REFORM GEREKLİ

DSÖ, hayatları boyunca tüm dünyadaki genç kızların ve kadınların sağlık ve hayatlarını iyileştirmek için hemen harekete geçilmesi çağrısında da bulundu.

Raporda kadınlar, yapabileceklerinin tamamını yerine getiremiyorsa, daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam süremiyorsa sağlıklı bir toplumdan bahsetmenin mümkün olmadığı ifade edildi.

Kadınların sağlık ihtiyaçlarını karşılamak için doğum öncesinde başvurulabilen merkezler, ruh sağlığı, rahim kanseri teşhisi ve tedavisinin yapıldığı merkezlerin bulunduğunu belirten DSÖ, ancak birçok ülkede cinsel sağlık hizmetlerinin evli kadınlara yönelik olduğunu, bekar ve genç kızların gözardı edildiğini vurguladı. DSÖ, hayat kadınları, uyuşturucu bağımlısı kadınlar ya da kırsal kesimde yaşayan kadınlara yönelik sağlık merkezlerinin sayısının da çok az olduğunu kaydetti.

21 Ekim 2012 Pazar

Kansere karşı doğru beslenmeyi öğren

İşte kanserden korunmada beslenmenin yolları!

Kalın bağırsak (kolon), meme ve prostat kanserlerinin yüzde 80'inin nedeni yanlış ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları! İşte bu nedenle kansere karşı doğru beslenmeyi öğrenmelisiniz. Kanserden korunmada beslenmenin önemi nedir?

Çağımızda sürekli artan kanser vakalarının yarısını akciğer, kalın bağırsak, meme ve prostat kanserleri oluşturuyor. Kalın bağırsak (kolon), meme ve prostat kanserlerinin yüzde 80'inin nedeni ise yanlış ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları! İşte bu nedenle kansere karşı korunmada beslenme çok önemli bir yer tutuyor.

Kolon kanserinden beslenmeyle korunabilir miyiz?

Özellikle kolon kanserine karşı posa tüketimini artırabilirsiniz. Posa tüketimini artırmak için beyaz ekmek yerine kepekli ekmek tüketmek, pirinç ve makarnayı kepekli tercih etmek, meyveleri kabukları ile yemek ve bol sebze tüketmek gibi basit önlemler alabilirsiniz.

Kansere karşı korunmak için nasıl beslenmeliyiz? 

İdeal kilonun sağlanması ve korunması çok önemli. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; çoğu kanser türü fazla kilolularda daha sık görülüyor.

Antioksidan besinlere ağırlık verin; çünkü antioksidanlar, hasar verici serbest radikallerin çoğalmasını engellerler. Özellikle turuncu, sarı, kırmızı ve koyu yeşil yapraklı sebze ve meylerden bolca yemelisiniz. Günlük 3 - 4 porsiyon meyve, 2 - 3 porsiyon sebze tüketebilirsiniz.

Yağ tüketimini azaltın. Bitkisel kaynaklı yağlara öncelik verin ve özellikle zeytinyağı ağırlıklı beslenin.

Fazla şekerli ve tuzlu gıdalardan uzak durun. Çay şekeri gibi basit gıda içeren besinler, vücutta fazla insülin salgılanmasına yol açar ve bu durum kanser hücrelerinin çoğalmasını tetikler. Bu nedenle karbonhidrat ihtiyacını meyve, sebze, süt ve yoğurt gibi kaynaklardan sağlamakta fayda vardır.

Fazla alkol ve kahveden uzak durun.

Et tüketimini çeşitlendirebilir; haftada 1 - 3 gün balık, 1 - 3 gün kırmızı et, 1 - 3 gün tavuk ve 1 gün yine protein içeriği zengin olan kuru baklagilleri tercih edin.

Nitrit ve nitrat içeriğinden dolayı salam ve sosis gibi şarküteri ürünlerinden uzak durun.

Kanser hastalarında en fazla karşılaşılan sıkıntı, iştahsızlığa bağlı olarak gelişen kilo kaybı (kaşeksi) ve immün sistemin baskılanmasıdır. Doğal gıda ile enerji ve protein ihtiyacını karşılayamayan hastalar, doktorlarının kontrolünde beslenme destek ürünlerinde de yararlanabilirler.

Pişirirken nelere dikkat etmeliyiz?

Besinleri yüksek ısıda ve fazla pişirmekten kaçının. Kızartma yerine haşlama ve fırın yöntemleri tercih edin. Mangal kömürü, besinlerde kanserojen madde oluşumunu tetikler. Bu nedenle nadir olarak mangalda pişmiş gıdalar tüketin ve etlerin ateşe yakın olmamasına özen gösterin. Fazla kavrulmuş besinlerden uzak durun. Ayrıca katkı maddeli ve paket ürünler yerine doğal gıdaları tercih edin.

9 Ekim 2012 Salı

Çapkın erkeklere kötü haber!...

Eşini aldatan erkeklere kötü bir haberimiz var! Uzmanların açıklamalarına göre; çapkın ve aldatan erkeklerde, yasak aşkların verdiği heyecan ve suçluluk duygusunun da etkisiyle erken boşalma sorununa daha çok rastlanıyor...

Cinsel Sağlık Enstitüsü; erkeğin eşini aldatmasının Türk aile kurumu için önemli bir sorun olduğunu vurguladı.

Milli Olmak...

Türk erkeklerinin milli olmak veya rüştünü ispat etmek için genellikle ilk cinsel ilişkilerini genelevlerde yaşadığına dikkat çeken Dr. Cem Keçe; “Cinsel terapistler olarak tavsiye etmesek de ilk cinsel ilişkilerin genelevlerde yaşanması sık rastlanan bir durumdur. Çünkü erkekler arasında milli olmak ve rüştünü ispat etmek gibi erkekliğin sözde sınandığı durumlar yaşanır. Zevk almayı hedefleyen, kendini güçlü görmek isteyen ve kontrolün kendinde olduğunu sanan erkekler; duygusal bir ilişkileri olsa bile çoğu zaman hemcinsleri arasındaki bu psikolojik oyunu oynamaya mecbur kalabilirler. Ancak hiçbir mahremiyet koşulunun bulunmadığı genelevlerde aceleyle tamamlanan cinsel birleşme deneyimleri; erkekleri, erken boşalmaya programlayabilir ve sertleşme problemlerine yol açabilir” dedi.

Erken Boşalma Nedir?

Erken boşalmanın fikir birliğine ulaşılmış bir tanımının olmadığının altını çizen Dr. Cem Keçe; “Erkeğin, eşi orgazm olmadan önce boşalması biçimindeki bir tanım; mevcut sorunun eşinin orgazmının gecikmesi ile ilgili olup olmadığını yeterince yansıtmadığından doğru değildir ve bu tanımlama günümüzde bir cinsel mit olarak kabul edilmektedir. İnatçı ve tekrarlayıcı bir biçimde, çok az cinsel uyarılma ile cinsel birleşme öncesinde ya da birleşmeden hemen sonra, kişinin ve eşinin arzu ettiği süreden daha önce oluşan boşalma daha iyi bir tanımlama olmaktadır. Çiftten en az birinde süre açısından memnuniyetsizlik yaratan bir durum olmalıdır. Erken boşalmada önemli olan süre değil, boşalma refleksi üzerinde istemli denetimin olmamasıdır. Denetimsizliği tanımlamada erken sözcüğü uygun olmadığından erken boşalma yerine denetimsiz boşalma ya da istemsiz boşalma terimlerinin kullanılması daha uygun olacaktır. Kısaca denetimsiz boşalma; sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra boşalmanın olması şeklinde tanımlanır”  dedi.

Erken Boşalmanın Nedenleri

Çoğu erkeğin soluk soluğa bir telaşla cinsel zevkin peşinden koşarken boşalmasını kontrol edemediğini söyleyen Dr. Cem Keçe; şu bilgileri verdi:

“Bedenini eşiyle uyum içinde hareket ettiremeyen erkekte şimdiye yoğunlaşmak, o anı duyumsamak olanaksızlaşır ve cinsel birleşmenin ansızın son bulacağı kaygısı olur. Bu nedenle her cinsel sorun gibi erken boşalmada bu kaygıdan ya da bir rahatsızlıktan kaynaklanır. Ama asıl sorun erkeğin cinsel işlevlerinde değil, cinsel işlevlerini nasıl yerine getirmesi konusundaki düşüncelerindedir. Çünkü aklını düşüncelerden arındıramayan, özgür ve doğal bir şekilde cinselliği yaşayamayan erkek tedirginlik duygusundan uzaklaşamaz ve boşalma konusunda sorun yaşar. Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yapılan mastürbasyonlar, aldatma, cinsel mitler yani hurafeler, cinsel ilişki konusunda tecrübesizlik, yorgunluk, sıkkınlık, kızgınlık ve tedirginlik, cinsellikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler, cinsel uyarım eksikliği, gerekli koşulların sağlanamaması, sertleşmiş penise verilen orantısız önem, cinsel açıdan baskı altında yetişme, aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik, günah işleme veya suçluluk duygusu, hastalık kapma korkusu, gebe bırakma korkusu, para karşılığı kurulan ilişkiler veya genelev alışkanlığı, cinsel uyumsuzluk, bilinçaltında yatan cinsel ilişki ile ilgili olumsuz düşünceler, prostatit, üretrit vb. hastalıklar erken boşalmanın başlıca nedenleri arasında sıralanabilir.”

Erken Boşalan Erkeklerin Ortak Özellikleri

Denetimsiz boşalan erkeklerin A tipi kişilik yapısına sahip olduklarının altını çizen Dr. Cem Keçe; “Denetimsiz boşalan erkeklerin kolay aldatma, genelev alışkanlığı, çapkınlık, hızlı yemek yeme, hızlı araba kullanma ve hızlı konuşma, her konuda aceleci davranma, çabuk sinirlenme, kontrolsüz davranışlarda bulunma, çabuk güvenme ya da güven duymada zorlanma, kaygılı bir ruh hali,  çocuklukta babayla sorun yaşama veya yataklarını ıslatma, eğitim düzeyinin yüksek oluşu, rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslı, dakik, güçlü ve etkileyici, sabırsız, aynı anda birkaç iş yapmayı seven, insanlara ve olaylara çabuk sinirlenen, onaylanmayı bekleyen, sorunlu bir dinlenme tarzı olan, daima telaşlı, ev ve iş dışında çok az ilgi alanı olan, duygularını saklayan, kendini ve başkalarını işlerini bitirmeye zorlayan özellikleri vardır” dedi.

Çapkın ve Aldatan Erkekler Dikkat!

Evli ve tüm yaşamı boyunca, boşalmasını kontrol edememiş bir erkeğin cinsel birleşmeyi gereksiz bir görev ve bir yükmüş gibi benimsemesinin sık rastlanan bir durum olduğunu söyleyen Cinsel Sağlık Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Yasak aşkların verdiği heyecan ve suçluluk duygusu erkeğin boşalmasını kontrol etmesini güçleştirir. Çapkın erkekler veya aldatan erkekler bu nedenle genellikle erken boşalırlar. Cinsel yaşamdan payına düşeni alamamış erken boşalan erkekler, kişiliklerini başka yönlerde yüceltmeye çalışırlar. Örneğin, eşlerini daha çok aldatabilirler, daha çok çapkın olduklarını göstermeye çalışabilirler, işlerine çok düşkün olabilirler, geçimsiz veya karamsar olabilirler. Çünkü boşalma ile orgazm olma aynı şey değildir. Boşalma bedensel bir rahatlamadır, orgazm ise bedensel rahatlamaya ruhsal rahatlamanında eklendiği yoğun bir duygudur. Bir başka deyişle; orgazm çeşitli cinsel uyaranlarla beynin uyarılması ile başlayan ve uyaranların etkisiyle kişide hem bedensel hem de ruhsal olarak algılanan cinsel yanıtın son aşamasındaki hoş bir histir. Orgazm normal bir vücut fonksiyonudur. Orgazm öğrenilebilir istemli bir reflekstir. Orgazm olmayan ve erken boşalan erkek; cinsel doyumsuzluğa bağlı ruhsal alanda yıkım yaşar, gerginleşir, işyerlerinde, sosyal ilişkilerinde, aile çevrelerinde rahat olamaz ve iş verimleri düşebilir. Bu durum erkeğin yaşamı ve yakınları yönünden oldukça önemli bir kondur" diye konuştu.

Aldatmanın Tamiri Zor...

Erken boşalan ve genelev alışkanlığı olan bir erkeğin aldatma olasılığının çok yüksek olabileceğini ifade eden Dr. Cem Keçe; “Aldatma bir evlilikte tamiri en zor sorunlardan birisidir ve Türk aile yapısının önündeki en büyük engellerden biridir. Aslında erken boşalan ve gururu zedelenen bir erkeğin aldatmak için çok önemli bir nedene de ihtiyacı yoktur. Maksat heyecan olsun, skor olsun! Çünkü çok sayıda kadınla ilişkiye girmek arkadaş çevresinde bir takdir göstergesi olarak algılanmaktadır. Artı puan toplamak uğruna çapkın görünmeye çalışan veya bu konuda gerçek dışı hikâyeler anlatan erkeklerin sayısı az da değildir. Ayrıca eşiyle yaşadığı cinsel birlikteliklerde ezilen erkek, aldatarak eşinden ve hayattan intikam alıyor da olabilir. Hatta kendilerinden yaşça küçük genç kadınlarla birlikte olarak hala güçlü bir erkek olduklarını kendilerine ve çevrelerine kanıtlamaya çalışabilirler. Kısaca erkeklere göre aldatmanın nedenleri şu şekilde ifade bulur: Her erkek yapar, heyecan olsun diye, arkadaşlarımı etkilemek için, başka bir kadına âşık oldum, sarhoş olduğum için, eşimle sorunlarımız var, ortam öyle gerektirdi, olaylar öyle geliştiği için, karım benimle ilgilenmiyor, O’na acıdığım için, istediğimi elde edebileceğimi kendime kanıtlamak istiyordum, canım seks istiyordu, O’nu öylece eve yollayamazdım, karım kendisine eskisi gibi bakmıyor, cinsel isteğim fazla vb.” dedi.

Erken Boşalma ve Aldatma Yaygın mı?

Aldatmanın ve çapkınlığın çoğu toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da ciddi bir sosyal sorun haline geldiğini de aktaran Keçe, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Cinsel Sağlık Enstitüsü olarak yaptığımız araştırmalarda her 100 erkekten 70’nin erken boşaldığını, her 100 çiftten 30’nun eşini aldattığını tespit ettik. Bu çok acı ve vahim bir tablodur. Çünkü tarihin hiçbir döneminde erken boşalma ve eşlerin birbirini aldatması, modern dünyadaki kadar yaygın olmamıştı. Aldatmanın bu kadar yaygın olması, elbette boşanma oranlarına da yansıyor” dedi.

31 Temmuz 2012 Salı

Utangaçlığı yenmenin yolları

Utangaçlığı yenmenin yollarıAraştırmalara göre, her geçen yıl özellikle kadınlar daha çok utangaçlık problemi yaşıyor. Tanımadığınız ya da yeni tanıştığınız insanlara karşı utangaç mısınız? Bu soruya cevabınız "Evet" ise, telaşa gerek yok. Çünkü siz tamamen normal birisiniz.

Yüzünüz mü kızarıyor?

Eğer yeni iş ortamında, ayağa kalkıp kendinizi tanıtmanız istendiğinde, yüzünüz kızarıyor, sesiniz titriyorsa, kalabalık önünde konuşmanızı gerektirecek durumlardan uzak durmaya çalışıyorsanız, maalesef utangaçsınız. Ancak "herkes konuşkan, girişken olmak zorunda değil" gerçeğini de aklınızdan çıkartmamanız gerekiyor.

Kendinizi kontrol edin Ama utangaçlığınız yüzünden bazı fırsatları kaçırdığınızı düşünüyorsanız, davranışlarınızı kontrol altına almanın zamanı gelmiş demektir. "Daimi Mutluluk" adındaki projesi sayesinde, kadınların birçok problemini çözerek, mutlu bir yaşam sürmesini sağlayan ABD'li psikolog Artest Battler, utangaçlığın çözülemeyecek bir problem olmadığını belirtiyor.

Nedenini araştırmak gerek ABD'de birçok bayan hastasının utangaçlık problemi yaşadığını belirten Battler, "Birlikte bu konuya yoğunlaşarak, her 100 utangaç hastamdan 85′inin bu sorununu çözmeyi başardık. Öncelikle utangaçlığın temelini bulmak gerekiyor. Bunu konuşarak başarıyoruz. Eğer siz de tavsiyelerime uyarsanız, eski utangaçlığınızdan büyük bir bölümünü attığınızı göreceksiniz" dedi. İşte Battler'ın tavsiyeleri:

Gereksiz bazı düşüncelerden kurtulmalısınız Utangaçlıkla iç içe yaşamak zor bir duygudur. Çevredeki insanların gözünde utanılacak duruma, aptal durumuna düşme, onlar tarafından reddedilme ya da yetersiz görülme korkusu, sizi yıldırmasın. Utangaç kadın, daima kötü düşüncelerle kendisini daha zor durumda bırakır. Aşağıdaki düşüncelerden kurtulmaya bakın, çünkü bunlar size uygun değil.

- Eyvah, biraz daha konuşursam, kendimi aptal durumuna düşüreceğim.
- Ya burada bulunan herkes benim için "salak" derse.
- Söyleyecek bir şey bulamazsam ne yapacağım.
- Şu anda konuşursam mutlaka sesim tuhaf çıkacak.
- Ya kendimi kontrol edemez de saçmalarsam…
- Kızaracağım, titreyeceğim…
- Kalbim fena halde çarpmaya başladı, ya aniden kalp krizi geçirirsem…
- Çıldırabilirim.
- Acaba çok tuhaf görünüyor muyum?
- Şu ortamdan bir kaçabilsem.
- Herkes beni izliyor.
- Ne kadar sıkıcı olduğumu mu düşünüyorlar?

Probleminizi bol bol konuşun Psikolog Battler, utangaçlıktan kurtulmanın ilk yolunun utangaçlık hakkında bol bol konuşmaktan geçtiğini belirtiyor. Eşinizle, dostunuzla utangaç olduğunuz konuları bol bol konuşun. Ancak bunların temelde, bu kadar büyütülecek problemler olmadığını unutmadan. Örneğin yeni bir ortamda bulunmak sizi utangaçlığa itiyorsa, korkmayın. Eşinizle veya sevdiklerinizle, yeni ortamlara girmeye gayret edin. Gerçekten isterseniz, utangaçlığı yenmeye başladınız demektir.

Arkadaşınızdan yardım isteyin Eğer kendinizi insanlarla tanışamayacak kadar utangaç hissediyorsanız, daha konuşkan ve sosyal bir arkadaşınızdan bu konuda yardım istemeniz çok akıllıca olacaktır. Arkadaşınızın sizi yeni insanlarla tanıştırmasını sağlamalısınız. Ancak, sizin hakkınızda abartılı şeyler söylemesini değil, tam tersine sizin ifade edemediğiniz bazı önemli ve güzel özelliklerinizi söyleyerek işinizi birazcık kolaylaştırmasını söyleyin. Bunu dostlarınızdan kolaylıkla isteyebileceğinizi unutmayın.

Farkınızı ortaya çıkartın Utangaç kadının ilk etapta karşı cinsin ilgisini çekmesi için biraz farklı olması gerekiyor. Kalabalığın içinde fark edilmenizi sağlayacak bir özelliğinizi öne çıkarın. Yoksa bunu yaratmak, sizin becerinize kalıyor. Farklı olduğunuzu hissettirdiğinizde utangaçlığınızı bir gizem perdesi arkasına bile saklamanız mümkün. Bu ilk bakışta biraz zor gözükebilir ancak siz artık utangaçlık probleminizden kurtulmak istiyorsunuz. Önünüze çıkan hiçbir olay sizi korkutmasın.

Doğru hamleler yapın Kendinizi biriyle sohbet etme ile utangaçlığınız arasında sıkışmış durumda bulduğunuzda, karşınızdaki kişiye hemen bir soru yöneltin. Ancak dikkat edin soru, saçma olmasın. Hiç konuşmadan suratına bakmaktansa, sorduğunuz soru onun konuşmasını sağlayacak, böylece sohbet kesilmemiş olacaktır. Onun verdiği cevabın arkasından aynı soruya siz de kendi cevabınızı vererek, konuşmayı akıllı bir şekilde uzatabilirsiniz. Bunu kolaylıkla başarabilirsiniz. Çünkü bu imkânsız değil.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Aşkı kadınlar başlatıyor

Erkeğin karşı cinse agresif tutum ve davranışlarla kendisini göstermeye çalıştığı, kadının ise bu süreçte vücut dilini kullanarak erkeği kendisine çekmek istediği belirtildi. 

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncay Özgünen, “Aşk hiçbir zaman erkek tarafından başlatılmaz, seçimi kadınlar yapar. Erkek, biyolojik olarak güzel olana yönelir” dedi.

Prof. Dr. Tuncay Özgünen, Selçuk Üniversitesi tarafından Tıp Bayramı etkinlikleri kapsamında Meram Tıp Fakültesi’nde düzenlenen “Aşkın ve Sevginin Fizyolojisi” konulu konferansta bir konuşma yaptı. Aşk kavramının kadın ve erkekte ergenlik çağlarında başladığını ifade eden Özgünen, sevgi kavramının ise kişinin kendisini “ben kimim, neyim, neden dünyaya geldim” gibi sorularla tanımaya başladığı 5 yaş sürecinde ortaya çıktığını dile getirdi.

Aşk dürtüsü başlarken 4 duyunun harekete geçtiğini vurgulayan Özgünen, “Aşkın başlaması için ilk olarak karşımızdaki insanın kokusunun beynimizdeki aşk dürtülerini uyarması gerekiyor. Daha sonra sesini ve görüntüsünü beğendiğimiz kişiye dokunmak istiyoruz” dedi.

Özgünen, kadının koku yolu ile karşısındaki erkeğin bağışıklık sistemi hakkında bilgi sahibi olduğunu dile getirerek, şunları söyledi: “Eşler seçim yaparken kendi bağışıklık sisteminden çok daha farklı bir sisteme sahip olan kişilere yönelir. Bunun nedeni ise kadının doğacak çocuğunu daha gelişmiş bir bağışıklık sistemiyle dünyaya getirmek isteğidir. İlk olarak kokuyla başlayan sinyaller, daha sonra gözlerle kurulan iletişim, ses ve dokunma ile aşkı ortaya çıkarır. Bu nedenle aşk, hiçbir zaman erkek tarafından başlatılmaz, seçimi kadınlar yapar.”

“Erkeğin kendine özgü kriterleri yoktur”
Sinyalleri kadınların gönderdiğini ve daha sonraki sürecin erkek- kadın ilişkisi içinde geliştiğini vurgulayan Özgünen, şöyle devam etti: “Eş seçiminde erkeğin kendisine özgü kriterleri yoktur. Erkek, biyolojik olarak güzel olana yönelir. Çocuğunu en sağlıklı şekilde taşıyacak, besleyecek, doğuracak ve bakacak kadını arar. Kadın ise özgüldür.

Belirli bir sisteme göre ölçer, tartar ve iyi partneri seçmeye özen gösterir. İlk olarak erkeğin kokusunun kendisine uygun olup olmadığına karar verir daha sonra görüntüsüne dikkat eder. Zeka, güvenilirlik, iletişim, erkeğin kendinden mutlu olması kadınların aradığı özelliklerdir. Kadın için cinsellik son sıralardadır.”
Özgünen, erkeğin karşı cinse agresif tutum ve davranışlarla kendisini göstermeye çalıştığını, kadının ise bu süreçte vücut dilini kullanarak erkeği kendisine çekmek istediğini söyledi.

26 Haziran 2012 Salı

Sorun çıkmadan önlem alın

Halk arasında basur ya da mayasıl olarak bilinen hemoroidin oluşmadan önlenmesi mümkün. Doğru beslenme ve düzenli tuvalet alışkanlığı hemoroidden korunmada önemli rol oynuyor. 

Bayındır Hastanesi Kavaklıdere Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hüseyin Altınyollar, “Hemoroidin en iyi tedavisi korunmadır, yani oluşmasının önlenmesidir” dedi.

Hemoroidden korunma yollarının başında düzenli beslenme gelmektedir. Kepekli ekmek, bol meyve, sebze ve bol su içmek yararlıdır. Tahriş edici maddelerden (baharat, alkol, turşu) uzak durulması gerekmektedir.

Hemoroidden korunma yolları arasında düzenli tuvalet alışkanlığı önemli rol oynamaktadır. Tuvalette fazla ıkınmak hemoroidi tetikleyebilir. Ağır yüklerden de kaçınılması gerekir.
Doç. Dr. Hüseyin Altınyollar, merak edilen soruları yanıtladı:

- Hemoroid nedir? 
Hemoroidler anal kanalın normal yapısında bulunan ve dışkılamanın sürdürülmesinde işlevleri olduğu düşünülen toplardamar yastıkçıklarıdır. Hemoroidal toplardamar ağları anal kanalın iç kısmında ve dış kısmında 3’ er grup halinde bulunmaktadır. Hemoroidal hastalık ise hemoroidal toplardamarların zaman içinde anormal genişleyip kırmızı ve mor torbalar (memeler) şeklinde dışarı sarkması, bazen aşınıp delinerek dışkılama sırasında sık sık, parlak kırmızı kanamalar yapması; bu memelerin aniden pıhtı ile dolup şiddetli ağrı, ödem, iltihaplanma, yaralanma ve ağrı yapmasıdır. Kısacası hemoroid, makat bölgesindeki damarların genişlemesi yani varisidir. İç ve dış hamoroid olmak üzere iki tiptir. İç hemoroidler genellikle ağrısız, dış hemoroidler ise ağrılıdır. Tanısı anal muayene ve rektoskopi ile kolayca konur.

- Hemoroidin nedenleri nelerdir? 
Hemoroidin nedenleri arasında en önde dışkılama alışkanlıklarındaki yanlışlar gelmektedir. Bunu kabızlık ve ıkınma izlemektedir. Ayrıca ishal, ‘tenezm’ yani tuvalette fazla kalarak dışkılamaya çalışmak gibi durumlar kronik ıkınmaya yol açarak hemoroidal hastalık etiyolojisinde rol oynarlar. Bunun dışında, ailesel yatkınlık ve karın içi basıncını artıran olaylarda(gebelik, asit gibi) hemoroidal hastalığı neden olabilir. Kolit, proktit, enterit gibi barsak enfeksiyonları da sebepler arasındadır. Hemoroidal hastalık nedenleri arasında araştırmalarla desteklenmeyen birçok söylence söz konusudur. Baharatlı yiyecekler, aşırı kahve tüketimi, sigara içmek, kronik alkol kullanımı, uzun süre araba kullanmak, ağır işlerde çalışmak, şişmanlık bunlardan bazılarıdır. Ayrıca hamilelik, ağır egzersiz, uzun süre oturma veya ayakta kalma ile hemoroidal hastalık gelişimi arasındaki ilişki tartışmalı olsa da bu olayların hemoroid belirtilerini alevlendirebileceği düşünülmektedir.

- Hemoroidin tedavisinde neler yapılıyor? 
Hemoroidin ilk aşamasında, hastalığın kesin tanısının konulması ve evresinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu belirtilerin altında yatan kanser, kronik kolit hastalıkları (Crohn, ülseratif kolit vb) gibi daha önemli bir patolojinin atlanmaması ya da ekarte edilebilmesi için mutlaka öncelikle endoskopik tetkiklerin yapılması gerekir.

Birinci ve 2. derece hemoroidlerde, uygun diyet (meyve, sebze, lifli gıdalar ve bol su içmek), dışkı yumuşatıcı ilaçlar, ılık su oturma banyosu ve istirahat ile tıbbi tedavinin genellikle yeterli olmaktadır. Eğer kanama devam ederse lastik bantla bağlama, sklerozan ilaç injeksiyonu (iğne ile kurutma), halk arasında laser olarak bilinen infirared ışık koagülasyonu gibi cerrahi dışı girişimler uygulanabilir. Başka sebeplerde araştırılıp ayrıca tedavi edilmelidir. Örneğin asıl sebep akut bir barsak enfeksiyonu veya ishal ise, sadece antibiyotik ve ishal diyeti uygulaması bile yeterli olabilir. Cerrahiye yani ameliyata gerek yoktur. Üçüncü derece hemoroidlerde; duruma göre önce tıbbi ve konservatif yöntemlerle başlanır; çok az vakada cerrahi tedavi gerekir. Dördüncü derece hemoroid, bu hastalarda tıbbi tedaviden klinik belirtilerde rahatlama olur ancak çoğunda cerrahi tedavi gerekir. Ancak cerrahiye engel varsa, öncelikle diyet ayarlanır, dışkılama alışkanlığı düzenlenir, dışkı yumuşatıcıları, sıcak su oturma banyoları, bölgesel ağrıkesici kremler ile konservatif tıbbi yöntemlere devam edilir. Hekime düşen görev, gerektiğinde posalı diyet ile desteklenerek hastalara defekasyon disiplininin öğretilmesi ve yanlış alışkanlıklardan arındırılmasıdır.

Kalbe giden yol ağızdan geçiyor

Kalbi besleyen damarları daraltan ateron plakalarının oluşumunda hareketsiz yaşam, sigara, sağlıksız beslenme gibi geleneksel faktörlerin yanı sıra diş eti hastalıkları da etkili olabiliyor.

Koroner hastalıklarda kalbi besleyen damarların ateron adı verilen liflenmiş yağ plakaları ile daraldığını ve bu daralmanın bazı durumlarda sadece kalp damarları ile sınırlı kalmayarak daha kalın damarcık ve damarları da etkilediğini belirten Dentistanbul diş eti hastalıkları ve tedavisi uzmanı Dr. Aziz Yaramış, koroner ve periodontal hastalıkların toplumumuzda sıklıkla karşılaşıldığını söyledi.

Damarları daraltan ateron plakalarının oluşumunda hareketsiz yaşam, stres, yaş, sigara, sağlıksız beslenme, kalıtım ve erkek cinsiyetin en önemli hazırlayıcı etkenler olduğuna dikkat çeken Dr. Yaramış; “Son yıllarda bilinen geleneksel faktörlerin yanı sıra vücuttaki uzun süreli kronik iltihapların da aterosklerotik kalp hastalıklarında rolünün olabileceği ileri sürülmektedir ve dişi çevreleyen dokularda oluşan hastalıklar,  kronik iltihabın kaynağı olarak ilk akla gelebilecek hastalıklar arasındadır” dedi.

Hastalık Kendini Ağızda Kokuyla Belli Ediyor

Dişi çevreleyen dokularda iltihap oluşması yani periodontal hastalıkların kendini diş eti kanaması, ağızda koku ve ilerleyen vakalarda kemik kaybına bağlı dişlerde sallanmayla belli ettiğini belirten Dr. Yaramış, “Hastalık ilk önce dişetlerinde başlıyor, kanama ve dişetlerinde kırmızılık hastalığın ilk belirtileri” dedi.

Diş etinde başlayan iltihabın tedavi edilmezse dişi çevreleyen alveol kemiğine ulaştığı ve onun yıkımına neden olduğunu belirten Dr. Yaramış, “Periodontal hastalıklar tedavi edilmediğinde kronik iltihabi bir hastalık tablosu çizer ki, böyle bir iltihabın ateron plaklarının oluşumuna katkıda bulunabileceği düşünülmektedir” dedi.

Erken Evrelerde Tedavi Daha Kolay

Dişi çevreleyen dokularda oluşan hastalıkların erken evrelerde tedavisinin kolay ve her diş hekimi tarafından uygulanabildiğini belirten Dr. Yaramış, ilerlemiş hastalıklar için ise konusunda uzman hekimlerin iltihabı ortadan kaldırarak hem diş kayıplarını engellediklerini hem de vücudu iltihap yükünden kurtardıklarını söyledi.

Mutsuzluk ve sevgisizlik başlıca şişmanlık sebebi

Teknolojinin gelişmesi, yaşam şartlarının gün geçtikçe ağırlaşması ebeveynlerin daha fazla çalışmalarının yanında sağlıklarına da gerekli önemli göstermemeleri sonucunda hem görsel, hem de fizyolojik olarak sağlıklarını kaybetmelerine neden olmaktadır.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Şafak Akçaoğlu, anne babalara mem kendilerinin hem de çocukluklarının mutlu ve sağlıklı olabilmenin yolunu gösteriyor.

Düzenli beslenmeyen ve doğru egzersiz yapmayan insanların hormonları düzenli salgılamayacağından kendilerinin de mutlu olmasının mümkün olmadığı gibi çevresindeki insanlarda yeterli ilgiyi gösteremeyeceklerdir. Bu insanların vücutlarındaki yağ oranı arttıkça şişmanlık psikolojisinin ürünü olan kendine güvensizlik, beğenilmeme, çevresine mutlu gözüken fakat kendi içinde sorunları artarak devam eden, ağrı, stres gibi uyaranlara daha fazla uyarılma örneği gösteren kişilerden biri olacaklardır. Ebeveynler her yönüyle çocuklarına örnek olmalıdır. Hem kendi sağlıklarını hem de çocuklarının sağlıklarını düşünerek doğru beslenme yanında bedensel egzersiz programlarını ihmal etmemelidirler.

Sevgisizlik
İnsanlarda meydana gelen fazla yağ, yani şişmanlık genetik, çevresel ve psikolojik faktörlerin dışında aile bireylerinin yanlış tutumlarından da kaynaklanmaktadır. Şişmanlık eğilimi bulunan insanların aileleri incelendiğinde aile bireylerin birinin veya ikisinin birden sevgiden veya içtenlikten mahrum olarak büyüdükleri, sevginin karşılığı olarak da yiyeceğe yöneldikleri görülmüştür.

Çocuğa dikkat
Bu tür ailelerde annelerin genellikle yetişme çağlarında sosyal veya ekonomik zorluk çekmiş kişiler olduğu gözlenmiştir. Bu tür aile bireyleri, dengesiz beslenmiş çocuklarıyla özdeşleşerek, kendilerinin gelişme çağındaki ekonomik veya psikolojik eksikliği telafi yoluna gitmektedirler. Tabii çocuğun gelişme çağında, aile bireylerinin çalışmasından dolayı çocuklarla ilgilenen aile büyüklerinin sevgi ve ilgiyi yemek yedirme gibi görmeleri, çocuğun şişmanlama eğilimini artırmaktadır.

Çocukluk döneminde uygulanacak beslenme programının yetersiz olması da çocuğun gelişimini kötü yönde etkiler. Bu yüzden bilinçli bir beslenme programı uygulanmalıdır. Beslenme programı uygulamaları sırasında ölçü annenin tabağa koyduğu yiyecek olmamalı çocuğun günlük aktivitelerine, yaşına, cinsiyetine göre yemek miktarı ayarlanmalıdır. Küçük yaşlardan itibaren kazanılacak egzersiz alışkanlıkları çocuğun hayatı boyunca doğru beslenmesiyle birlikte daha faal ve kendini daha iyi kontrol eden sağlıklı bir insan olmasını sağlayacaktır.

Fast food
Fast food ürünleri, besleyici değeri daha fazla olan ev yemeklerinden daha ilgi çekici olmaktadır. Çocukların bu tür yiyeceklere karşı ilgileri artarken temel besin maddelerine olan ilgileri azalmaktadır. Böylece sağlıksız bir beslenmeye doğru gidilmektedir. Temel gıda maddelerinin kullanımı bir disiplin içinde çocuklara verildikten sonra tabii ki belirli aralıklarla fast food ürünlerine, çikolatalara doğru ve yeterli beslenme programının içinde yer verilebilir.

Sağlıklı bir vücuda sahip olmanın ve dengeli beslenmenin şartlarından biri de yeterli su alınmasıdır. Çocukluk çağında başlayan ve ileriki yaşlarda da devam eden sıvı ihtiyacını meşrubattan sağlama isteği metabolizma için doğru bir davranış değildir. Çocuklara su içme alışkanlıkları kazandırılmalı, haftada belirlenecek sayıda gazlı veya gazsız meşrubatlara izin verilmelidir. Çocukların meşrubatsız yemek yememeleri çocuğun anlayacağı düzeyde telkinlerle sağlanmalıdır. Amacımız sağlıklı, eğitimli bir nesil yetiştirmekse aile bireylerinin çocuklarına örnek olmaları gerektiği unutulmamalıdır.

Kaynak: samanyoluhaber.com

Fazla kilo depresyon sebebi!

Siz de; “Şişmanım ama mutluyum”, “Ben böyle de güzelim”, “Şişman değilim balık etliyim”... gibi cümlelerle kendinizi kandırıyor olabilir misiniz? Çünkü uzmanlara göre bu sözler gerçeği yansıtmadığı gibi, fazla kilolu olmak da depresyonu tetikliyor... 

Beslenmedeki yanlış alışkanlıklar, yaşanan iş stresi ve benzer birçok problem ile kilo alımı hızlı olarak gerçekleşebilir. Alınan kilolar ise fiziki ve ruhsal birçok probleme yol açabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, kilolu olup da “ben kendimle barışığım” diyenlerin çoğunun gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor ve ekliyor: "Aslında kilo, başlı başına yoğun bir anksiyete nedenidir.” Kilo almanın depresyona neden olabileceği gibi depresyonda olmanın da kilo almayı beraberinde getirebileceğini belirten Yavuz, kilo almanın muhtemelen artan stres veya duygusal bir aksaklık sonucu ortaya çıkacağını belirtiyor.

Kilo Almaya Başlarsanız Kendinizi Sorgulayın

Dr. Yavuz, yemek yemenin birçok kadın için hem rahatlama hem de kızgınlık kaynağı olabileceğini, spor yapmaktan kaçan ve kilo almaya başlayan bir kadının mutlaka kendini sorgulaması gerektiğini söylüyor. Dr. Mehmet Yavuz, bu durumun kısa bir süre sonra kısır döngüye dönüşeceğini ve kilolu olma gerçeğine daha fazla yemek yiyerek karşılık verip spor yapmaktan kaçınarak kiloların alıp başını gidebileceğini vurguluyor. Depresyon sonucu kilo alan bayanların antidepresan konusunda dikkatli olmaları gerektiğini de vurgulayan Dr. Yavuz, “Böyle bir tedavinin sonucu yine kilo almak olabilir, bu antidepresanlardan kaçmak için bir neden değildir fakat fazla kilolarla baş etmek için kullanılacak bir yöntem de değildir” açıklamasını yapıyor. Dr. Yavuz, depresyon nedeniyle ilaç kullanan kişilerin kilolarını sık sık takip etmeleri, eğer kontrolsüz bir kilo alma söz konusu ise derhal hekimleri ile görüşmeleri gerektiğini özellikle vurguluyor.

Hamilelik Geçirenler ve Masa Başı Çalışanlar Risk Altında

Dr. Mehmet Yavuz, kadınların kilo almaya en müsait oldukları dönem olarak bilinen gebelik dönemi ve sonrasında vücutta kalan fazla kiloları atmak için bir çaba harcanmıyorsa ve gerçekleşen birden fazla doğum varsa yine şişman adayı bir kadınla karşı karşıya kalırız açıklamasında bulunuyor. Doğum dışında kadının hayatında oluşan çeşitli değişiklikler nedeniyle fiziksel aktivitelerinin azalması, örneğin bedensel olarak aktif olduğu bir işten masa başı bir işe geçmesi, iş bırakma veya emeklilik, araba kullanmaya başlamak gibi nedenlerle enerji tüketiminin azalmasının da kilo kontrolünde sorunlara yol açtığını belirtiyor. Dr. Yavuz, şişmanlığın artışına neden olan etkenler arasında yaşlılık, beslenme alışkanlığının ayaküstü yenen tost, sandviç, pizza gibi hazır yiyeceklere kaymasının da bulunduğunu sözlerine eklerken sanayileşmiş bir toplumda yaşamanın, evliliğin, alkol tüketimindeki artışın ve en önemlisi genetik özelliklerin de kilo almada etkili olduğunun altını çiziyor.

Depresyondan Kurtulmak İçin Beslenmenizi Değiştirin

Toplum olarak beslenme tarzının özelliklerinin de şişmanlık için belirleyici olduğunu vurgulayan Dr. Yavuz, çok yağlı yemek türleri fazlaca tüketiliyorsa ya da özellikle sanayileşmekte olan ülkelerde tercih edilen hazır yemek türleri tüketiliyorsa şişmanlığın toplumsal bir sorun haline gelebileceğini belirtiyor.

Kilo Vermek İçin Tüyolar!

• Sabah kahvaltısı yapın. Öğün sayısını azaltmadan 3 öğün yemek yiyin, hatta ara öğünlerle günlük öğün sayınızı arttırın.

• Sebze ve meyve tüketimini artırın.

• Alkol tüketiminizi azaltın veya tamamen bırakın. Alkol, yüksek kalorisi nedeniyle gün boyu tatlı isteğinizi de artıracaktır.

• Çikolata, bisküvi gibi besin değeri düşük ama kalorisi yüksek besinler yerine taze veya kurutulmuş meyve yiyin.

• Yemeğinizi yavaş yavaş yiyin. Hızlı yemek yediğinizde, doyduğunuzu anladığınız zaman zaten gerektiğinde fazla yemişsinizdir.

• Hayvansal yağlardan kaçının. Tavukların derilerini, etlerin yağlı kısımlarını ayırın.
Katı yağlar yerine, zeytinyağı, ayçiçek yağı ve mısırözü yağı gibi bitkisel yağlar kullanın.

• Bol bol su için.

• Mümkünse her gün aynı saatte kalkın.

• Yemeklerden sonra dişlerinizi fırçalayın. Diş fırçaladıktan sonra muhtemelen canınız bir şey yemek istemeyecektir.

• Tatlı yemekten kaçının. Daha az tatlı tüketin.

• Tuz ve şeker kullanımınızı azaltın.

Yaşınızı "el"e vermeyin!...

Ellerimiz, yüzümüzle birlikte en çok göz önünde olan organlarımızdır. Yaşlanma belirtileri ilk olarak yüzde göze çarpmakla beraber, yüze yapılan gençleştirme uygulamalarının ardından genç ve sağlıklı yüz görüntüsü elde edilse de, kişinin elleri yaşını gösterir...

Ellerimizin, yaşın gizlenemediği organlarımız olduğunu söyleyen Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, bu nedenle el estetiğinin son dönemde önem kazandığını söyledi. Prof. Kışlaoğlu; ellerimizin genç, sağlıklı ve güzel görünmesini sağlamanın, birkaç basit işlemle mümkün olduğunu belirtti.

Estetik cerrahinin sunduğu imkânlarla günümüzde artık bir insanı âdeta baştan aşağı yenilemek mümkün. Kadınlar da erkekler de, güzel ve genç görünmek için estetiğin bütün imkânlarından yararlanıyor. Ancak en çok kullandığımız, dolayısıyla en kötü şartlara maruz kalan ellerimizin cilt güzelliği, çoğu zaman görmezden gelinir. Ellerimizin cildi, en çok bakımı hak eden organımız olmasına rağmen hep ihmal edilir.

Önceleri, güzel ve genç bir görünüm için tüm vücuda pek çok uygulama yapılır ancak eller hep estetik girişimlerin dışında kalırdı. Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, artık ellerimizin genç, sağlıklı ve güzel görünmesini sağlamanın birkaç basit işlemle mümkün olabildiğini belirtti. Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, ellere uygulanabilen estetik uygulamalarla ilgili şu bilgileri verdi:

Lazerli Cilt Gençleştirme

“Non invazif lazer” ile cilt gençleştirme: Ağrısız, ciltte tahriş ve kızarıklık bırakmayan, tedavi sonrası toparlama süresi gerektirmeyen bir yöntemdir. Yenilenen ciltteki hücreler daha düzgün, daha sıkı ve genç görünen bir yüzey oluşturur. Tüm yüz ve el cildi üzerinde görülen yaşlılık belirtileri ve hafif sarkmalar Nd: Yag lazer ile çok iyi bir şekilde tedavi edilirler cildin yapısına ve kırışıklıkların derinliğine göre seans süresi belirlenir. Üçüncü seanstan sonra etkisi gözle görülebilir.

Ellere de Peeling Yapılıyor

Yüze uygulanan peeling, eller için de son derece başarılı bir yöntemdir. Peeling üst derinin soyulması ile derinin yenilenmesi ve gençleştirilmesidir. Peeling işlemi ile kırışıklıklar,  yorgun cilt, güneş hasarlı cilt, cilt lekeleri gibi pek çok sorun giderilir ve uygulanan bölgedeki cilt daha genç daha parlak ve daha elastik bir hale gelir. Peeling uygulama maddelerinin içerisinde tercih edilen ‘gren peel’dir. Tamamen bitkisel olması kimyasallardan ve sentetik maddelerden arınmış olduğu için cilde zarar vermiyor. Bazı peeling türlerinde meydana gelen pigmentasyonlar bu peeling de hemen hemen hiç olmuyor. Orta derinlikte bir soyma yapan bu peeling, diğer orta peeling türlerine nazaran daha çabuk iyileşerek, uygulama yapılan kişilerin iş ve zaman kaybına neden olmuyor. 5 gün tamamlandığında cilt, belirgin derecede daha genç ve parlak görünüyor.

Hazır Dolgu Maddesi ya da Kendi Yağınızla Lipofilling

El yüzeyinde yaşlılığa bağlı doku kaybında ise hazır dolgu maddesi uygulaması ya da lipofilling yapılarak cilt altı dolgun ve sağlıklı bir hale getirilir. Hazır dolgu maddeleri uygulaması son derece basittir. Cilde anestezik bir krem sürüldükten sonra beş dakika içinde ince bir iğne sayesinde uygulama gerçekleştirilir. Ve çalışan kişiler bunları öğle tatilinde dahi yaptırabilirler. Kişinin özellikle karın bölgesinden alınan yağ dokusunun istenilen bölgeye enjeksiyonu olan lipofilling’lerde 3-4 ay sonra sadece yağın enjeksiyonuna bağlı dolgunluğun yanı sıra ciltte gençleşme de görülmüştür.

Bu gözlemler yağ hücrelerinin içinde bulunan kök hücrelerinin cilt hücresine dönüşerek o bölgedeki cildi gençleştirdiği mikroskobik çalışmalarla saptanmıştır.

Şimdiye kadar kök hücrelerin yalnızca yeni doğan göbek kordonunda olduğu biliniyordu Oysaki yetişkinlerin yağ hücrelerinde bol miktarda kök hücre var son zamanlarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki; sadece kök hücre nakline nazaran, kök hücre açısından zengin yağ uygulaması çok daha başarılıdır.

Meme kanserinde yaş sınırı düşüyor!

Son yıllarda giderek yaygınlaşan meme kanseri kadınların korkulu rüyası haline geldi. Üstelik bu hastalığın genç kadınlarda görülme oranı da her geçen gün artıyor...

Genel Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Didem Öncel Yakar, “Genç kadınlarda meme kanseri riski ve tedavide uygulanan cerrahi yöntemler” hakkında bilgi verdi.

2011'de 500 Bin Kadın Tehlikede!

Meme kanseri tüm kadın kanserlerinin yüzde 23’nü oluşturmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, 2010 yılında meme kanserli yeni hasta sayısı 1500, meme kanserinden kaybedilebilecek kadın sayısı 500 bin civarında öngörülüyor.

Genç Kadınlarda Meme Kanseri Riski

Tüm meme kanserlerinin yaklaşık yüzde 3’ü 35 yaş altı kadınlarda görülür. Genç kadınlarda seyrek görülmekle birlikte; bu yaş grubunda görülen kanserler daha kötü seyirlidir. Özellikle çalışan kadınların çocuk sahibi olma yaşını geciktirmesinden dolayı, gebelik sırasında görülen meme kanseri oranının daha da artması beklenmektedir.

Doğum Kontrol Hapları Riski Artırabiliyor

Günümüzde genç kadınlarda meme kanseri gelişimini öngörebilecek herhangi bir tetkik yoktur. Ailede meme kanseri hikâyesi olması, genetik ve çevresel faktörler, başka bir hastalık nedeniyle göğüs bölgesini içeren ışın tedavisi uygulanması, doğum kontrol hapı kullanılması, gebelik gibi nedenlerin farklı derecelerde etkili risk faktörü oldukları düşünülmektedir.

Tanı Konulan Yaştan 10 Yıl Önce Tarama Başlamalı

Uzmanların önerisi; 20–30 yaş grubunda aylık kendi kendine muayene, 3 yılda bir klinik muayene ve 40 yaşından başlayarak yıllık iki taraflı mamografi uygulanması yönündedir. Ortak bir kabul olmamakla birlikte ailesinde menopoz öncesi dönemde meme kanseri hikâyesi olan kişilerde tarama mamografisinin akrabalarına tanı konulduğu yaştan 10 yıl önce başlatılması da öneriler arasındadır.

Meme Kitlesi Nasıl Değerlendirilir?

Standart olarak meme muayenesi, mamografi, meme ultrasonu ve biyopsi tetkikleri bir arada kullanılmaktadır. Bu tetkiklerinin sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi ile kitlenin kanser olup olmadığı büyük doğruluk oranı ile saptanabilir.

Nasıl Tedavi Edilir?

Meme kanseri; ameliyat ve ameliyat sonrası destekleyici ilaçların kullanılması ile tedavi edilir. Ameliyat yöntemi kanserin boyutuna ve hastanın özelliklerine göre belirlenir. Mevcut kitlenin etrafındaki bir miktar sağlam doku ile çıkarılarak memenin bütünlüğünün korunması sağlanabilir. Meme koruyucu ameliyata uygun olmayan hastalarda ise memenin tamamı alınır. Çıkarılan kitlenin hücresel özellikleri belirlendikten sonra uygun ilaç tedavisi düzenlenir.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Uykuda dinlenememenin nedenleri

Gece uyku kalitesini bozan ve dinlenmeyi önleyerek başka sağlık sorunlarına da davetiye çıkaran 10 neden..

İyi uyku, kişinin kendini dinlenmiş hissettiği uyku olarak tanımlanıyor. Uykunun süresi ise kişiye özel oluyor. Bazı insanlar 10-12 saat uyudukları halde uykumu alamadım derken, bazıları 6 saat uyusa da son derece dinlenmiş bir şekilde uyanabiliyor. Uzmanlar, gece uyku kalitesini bozan ve dinlenmeyi önleyerek başka sağlık sorunlarına da davetiye çıkaran 10 nedeni şöyle sıralıyor…

1. Aşırı kilo artışı ve obezite

2. Yapısal bozukluklar (çene yapısı küçük ve arkaya doğrudur)

3. Burun ve boğazdaki yapısal bozukluklar

4. Bazı hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) hastalığı

5. Astım (Astımlı kişilerde alerji de olduğundan, burun çok iyi çalışamıyor, tıkanıklık ve sinüzit oluşuyor. Buna bağlı olarak hasta burun problemleri de yaşıyor ve apne oluşuyor.)

6. KOAH – Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı ( KOAH hastalarında uyku apnesi daha sık görülüyor. Uyku sırasında soluk durması sonucu kandaki oksijen düşüyor, ani ölümler oluşabiliyor. Bu sebeple konu ciddi olarak ele alınmalıdır. )

7. Kişiye ait faktörler ( Sigara tüketilmesi, alkol alınması)

8. Kalp hastalıkları ve hipertansiyon (Dirençli hipertansiyonda iki-üç ilaç kullanılmasına rağmen tansiyon kontrol altına alınamıyor. Bu hastalarda alt sebep olarak uyku apnesi olup olmadığı kontrol edilmelidir. Ayrıca kontrol altına alınamayan kalp yetersizliğine de bakılmalıdır.)

9. Cinsel fonksiyon bozuklukları

10. Ense kalınlığı

Artık annelik için yaşın önemi yok

İngiltere’de iki kısırlık tedavi kliniğinin hazırlıklarını başlattığı yeni uygulamayla sonraki yıllarda anne olmayı isteyen kadınlardan alınan yumurtalık dokuları saklanacak ve bu dokular kadının anne olmayı istediği dönemde yumurta geliştirilmesinde kullanılacak.

İki kliniğin uygulamaya hazırlandığı yöntemde, anne olmayı ertelemek isteyen kadının yumurtalıklarından alınan doku örnekleri, bir tür doku bankasında dondurularak saklanacak. Kadının anne olmaya karar verdiği yıllardaysa bu dokulardan laboratuvar ortamında yumurta elde edilmesi mümkün olacak.

Uzmanlar, bu yöntemde kullanılacak yumurtalık dokusunun birkaç milimetrelik bir parça olacağını, ancak bu parçada bile binlerce olgunlaşmamış yumurta bulunduğunu belirtiyor.
Kadınların daha sonra anne olmasını sağlayacak bu küçük doku, laparoskopi yöntemiyle yapılacak bir ameliyatla alınacak.

İngiliz basını, uygulamanın geç yaşlarda anne olmak isteyen, kariyeri ön plana alan ya da doğru erkekle karşılaşamayan kadınlar için acele etme gereğini ortadan kaldırdığını duyurdu.
Uygulamanın hazırlıklarının sürdürüldüğünü açıklayan İngiliz kısırlık tedavisi merkezleri, yöntemin 5 yıl içinde kullanılmaya başlanacağını bildirdi.

Çeşitli meslek dernekleri, bunun ‘heyecan verici bir gelişme’ olduğu görüşünü bildirirken, yöntemin kısırlık tedavisindeki riskleri de ortadan kaldıracağını belirtti. Bunların başında da kısırlık tedavisi gören kadınların her gün kendi kendilerine yapmak zorunda kaldıkları hormon iğnelerinin geldiğine dikkat çekildi.

Oluşan yumurtaların ameliyatla alınmasının risklerinin de geride bırakılmış olacağına dikkati çeken uzmanlar, bazı çevrelerin kısırlık tedavisinde kullanılan ilaçların ileri yaşlarda kanser riskini arttırdığına dair inançlarına da işaret etti.

İngiltere’de her 7 çiftten birinin hamilelik konusunda sıkıntı yaşadığı ve her yıl 30 bin çiftin kısırlık tedavisi gördüğü belirtiliyor.

İngiltere’de kısırlık tedavisi sonucu doğan bebek sayısının da yılda 10 bin civarında olduğu kaydediliyor.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Şehir yaşamı erkeklere yaramıyor!

Türk Androloji Derneği’nin araştırmasına göre, Türkiye’de 40 yaş ve üstü erkeklerin yüzde 34’ünün sertleşme sorunu yaşadığı ve kent yaşamının cinsel sorunları tetiklediği ortaya çıktı. 

Erektil disfonksiyon (ED) ve prostatla ilişkili semptomlar ülkemizde, özellikle 40 yaş üzeri erkeklerde azımsanmayacak boyutlarda. Yapılan anketlerde yaşam kalitesine ilişkin sorulara verilen cevaplarda, idrar sorunları yaşayanların yüzde 70’ten fazlası, bu sorunlarla yaşamaya devam etmekten dolayı huzursuz, mutsuz veya çok kötü hissedeceklerini ifade ediyor. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşam süresindeki artış ve yaşlanma ile artan sağlık sorunları gündeme geliyor ve yaşam kalitesini artırmaya yönelik çabaları zorunlu hale getiriyor.

Pfizer Türkiye’nin desteğiyle Türk Androloji Derneği tarafından yapılan prevalans çalışmasında, Türkiye’de 40 yaş ve üzerindeki erkeklerde coğrafi bölgelere, kır-kent dağılımına ve yaş gruplarına göre işeme, sertleşme ve boşalma sorunlarının görülme sıklığı ve birbirleriyle ilişkisi araştırıldı.

Kentsel Alanda Ereksiyon Sorunları Daha Fazla

Cinsel işlev bozukluğu cinsel birleşme için gerekli olan ereksiyona ulaşmakta ve sürdürmekte yetersizlik, ejakülasyonda (meni boşalması) sorun, cinsel istekte azalma durumları ila tanımlanıyor ve yaşla birlikte sıklığı artıyor.

Yapılan araştırmada ülkemizde kentsel alanlarda cinsel işlev bozuklukları daha yüksek oranda bulundu. Prostat belirtilerinin derecesinde kent-kır arasında bir fark saptanmadı. Ülke genelinde 40 yaş üstü erkeklerin yüzde 17.9’sinde hafif, yüzde 8.7’sinde orta-hafif, yüzde 4.9’unda orta, yüzde 1.9’unda ciddi düzeyde sertleşme sorunu (ED) saptandı. Araştırmayla Türkiye’de 40 yaş ve üstü erkeklerin yüzde 34’ünün sertleşme sorunu yaşadığı ortaya çıktı. Yaş arttıkça ve eğitim düzeyi düştükçe sertleşme sorununda artış görülürken 500-1000 TL aylık geliri olan grupta sertleşme sorunu oranları en yüksek olarak bulundu.

Yaş Arttıkça ve Eğitim Düzeyi Düştükçe Prostat Riski Artıyor

Benign prostat hiperplazisi (BPH) adı verilen prostat hastalığı ise orta yaşın üzerindeki erkeklerde üretrayı çevreleyen prostat dokusunun iyi huylu büyümesi olarak tanımlanıyor. Bu büyüme alt üriner sistemde belirtilere (AÜSS) neden oluyor ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyor. Prostat hastalığının görülme sıklığı 41-50 yaş grubundaki erkeklerde yüzde 20, 51-60 yaş grubundaki erkeklerde yüzde 50 ve 80 yaşından büyük erkeklerde yüzde 90’ların üzerinde. Bu hastaların yarıdan fazlasında alt üriner sisteme ait belirtiler görülüyor. İdrar çapında ve akımında azalma, kesintili idrar yapma, idrar yaparken zorlanma veya çatallanma, mesaneyi tam boşaltamama hissi, acil idrar yapma hissi, idrar yaptıktan sonra damlama, sık idrara çıkma, gece idrara kalkma gibi sorunlar yaşanıyor. Nedeni tam olarak anlaşılamayan prostat hastalığının oluşumunda hormonal, genetik ve çevresel faktörler rol oynuyor. Kısırlaştırılan kişilerde testosteron düzeyinin düşmesine bağlı olarak hastalık geriliyor. Birinci derece yakınında prostat hastalığı olan kişilerde de hastalık görülme riski normal kişilere göre 4 kat artıyor.

Türk Androloji Derneği araştırmasında ülkemiz genelinde 40 yaş üstü erkeklerin yüzde 60.1’inde hafif, yüzde 12.9’sinde orta, yüzde 3.4’ünde ciddi düzeyde işeme/prostat belirtileri saptandı. Yaş arttıkça ve eğitim düzeyi düştükçe bu belirtilerde de artış görüldü. Eğitim düzeyi düşük olanlarda işeme/prostat belirtilerinin sık görülmesinin anket formalarının iyi anlaşılamamasından kaynaklanabileceği düşünüldü.

Erkeklere Uzman Tavsiyeleri...

Prostat ya da AÜSS sorunu yaşayanlarda sertleşme sorunu riskinin yaklaşık dört kat arttığı görülüyor. Diyabet, hipertansiyon ve obezite gibi sempatik tonusu artıran nedenler, hem prostat/AÜSS hem de cinsel işlev bozukluğu riskini artırıyor. Dolayısı ile AÜSS/prostat hastalığına yol açan nedenler aynı zamanda sertleşme sorununa da yol açabiliyor. Mesane, prostat ve penisin işlevinin ortak nedenlerle bozulması erkek pelvik sağlığı bozukluğu olarak da adlandırılıyor. Dünyada da işeme, sertleşme ve boşalma sorunlarının tümünün araştırıldığı epidemiyolojik çalışmaların sayısı sınırlı.

Türk Androloji Derneği Başkanı Prof. Dr. M. Önder Yaman tedaviler konusunda şunları söylüyor:
“Prostat hastalığına bağlı alt üriner sistem semptomları ve erektil disfonksiyon yaşam kalitesini önemli oranda bozan sağlık sorunlarıdır. AÜSS’nin tedavisinde sonra birçok olguda sertleşme sorunu düzelirken, AÜSS/prostat tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ve cerrahi yöntemlerin cinsel işlevler üzerine yan etkisi olabilmektedir.”

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi, Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Aşçı ise, “Bu hastalıklardan mümkün olduğunca uzak durmak ve başlamasını önlemek için öncelikle erkeklerin sedanter yaşamdan uzaklaşmaları, aşırı kilo almamaları, düzenli spor yapmaları, var ise hipertansiyon, diyabet ve kalp hastalıklarını uygun tedavi ettirmeleri gerekmektedir. Sempatik tonusu artıran (anksiyete, hipertansiyon gibi) her neden erkek pelvik sağlığını etkilemektedir” dedi.

Boyun Yaşınızı Ele Verir...

Cildimiz ne kadar bakımlı ve genç olursa olsun, boyundaki kırışıklık ve sarkmalar ne yazık ki istenmeyen görüntülerin oluşmasına neden oluyor. 

Boyun derisinin en az göz bölgesi kadar hassas olduğunu belirten Biyolog-Kozmetolog Pervin Bulgak, özel ilgi isteyen boyun bölgemizde oluşacak sarkma ve yatay çizgilerin önüne geçmek için, hem dikkat etmemiz gereken unsurları hem de evde hazırlayabileceğimiz bitkisel bakım maskesi tarifi veriyor.

Neler Yapmalıyız?

• Boynu dik ve vücudun ortasında tutmak: Boynumuzu her tür işi yaparken öne doğru eğeriz. Bunun sonucunda yatay çizgiler oluşur ve hatta bazen çene altı sarkması da buna eşlik eder. Dik oturmak ve kafayı, boynu dik tutmak bunların oluşumunun önüne geçer.

• Doğru yastık, doğru yatış şekli: Fazla yüksek ve ergonomisi bozuk yastıklar boyun çizgilenmesine sebep olur. Sırt üstü yatmak ve yumuşak kılıflı yastıklar kullanmak  kırışıklıkların önüne geçmenize yardımcı olur. Yumuşak yastık kılıfları cildinizi çizmediği için kırışıklıkları tetiklemez.

• Güneş: Güneşin zararını en çok dekolte ve boyun bölgesi hisseder. Kurur, lekelenir ve kırışır. Güneş koruyucusu her gün kullanılmalı, boyun ve dekolte unutulmamalıdır.

Bitkisel Boyun Maskesi

2 yemek kaşığı Zeytinyağı (sızma)
2 tatlı kaşığı Buğday Filizi Yağı
1 yumurta akı
Zeytinyağı ve buğday filizi yağı karıştırılır ve ardından yumurta akı ilave edilir. Hazırlanan maske boyun ve dekolteye sürülür. 15 dakika bekletildikten sonra ılık su ile durulanır ve maden suyu ile kompres yapılır. Bu bakım hafta da bir gün uygulanabilir.