Ruh Sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh Sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2014 Çarşamba

Kadınlar neden depresyon pençesinde?


Cinsel kimlik rolü kadını depresyona daha yatkın kılıyor.

Depresyon kadınları vuruyor!
Depresyonun tüm toplumlarda kadınlarda daha sık görüldüğünü söyleyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Dilara Karahan, 'Şikayeti olan kadınlar, sorunlarına çözüm bulmak için uzman birine başvurma eğilimi içindedirler. Erkekler ise yardım konusunda daha isteksiz olurlar ve genellikle alkole başvurarak sorunu çözme eğilimi yüksektir' diye söylüyor.

'Yapılan çalışmalar, kadında ebeveynlikle ilgili olayların ve ilişki sorunlarının ruhsal durum üzerindeki etkisinin, erkeklerden daha yüksek olarak göstermiştir' diyen Karahan, kadınların en özel dönemlerinden olan hamilelik sürecinde yaşanan depresyon hakkında şunları söyledi:

'Ebeveynliğin başlangıç dönemi olan hamilelik ve sonrasındaki annelik sorumluluğu oldukça uzun bir dönemdir. Hamilelik döneminde genel inanç, bu dönemin duygusal açıdan son derece rahat bir dönem olduğudur. Fakat yaşanan hormonal değişiklikler, sorumlulukların artması, bedensel değişimler bazı gebe kadınları olumsuz etkilemekte ve depresyona zemin hazırlamaktadır.

Depresyonun, genel olarak 25-44 yaş arasında artış oranı yüksektir. Daha önce depresyon geçiren kadınların, hamilelik dönemi yaşarken tekrar depresyona girme oranı yüksektir.

Gebelikte, zaman zaman gebeliğin belirtileri ile depresyon belirtisi birbirine karışabilir. Gebelikte; uyku değişikliği, iştah değişikliği, kilo kaybı, yorgunluk, duygusallık gibi değişimlere sık rastlanır. Depresyonda da buna benzer belirtiler vardır. Bu sebeple, hamilelik döneminde depresyon tanısı koymak oldukça zordur. Genel olarak hamilelikte depresyon kadının gebelik haberini aldıktan sonraki 3 ay içinde çok daha sıklıkla görülür.Bu sebeple, ilgili kişinin çevresi tarafından bu dönemde iyi gözlemlenmesi gerekir.

Bu durumun depresyon olarak algılanabilmesi için bu kişilerde duygudurum değişimlerine bakılır. Kadın, 15 gün ve üstü zamanda büyük bir karamsarlık içinde olur, isteksizdir, hayattan zevk almaz, suçluluk ve yetersizlik duygusu yaşar ve şiddetli sıkıntı hali içindedir. Kadında özellikle, taşıdığı bebekle ilgili kaygılar oluşur. Bunun yanısıra hamile kadınların, yüzde 64'ünün vücudunun farklı bölgelerinde, nedeni belirsiz homatik ağrılar görülür. Baş ağrısı, mide ağrısı ve karın ağrısı gibi belirtiler gebelik depresyonu içinde sıkça görülür.

Gebelik döneminde, kadınların yüzde 40'ından fazlasında ölüm yani kendine zarar verme düşüncesi belirebiliyor. Bu kişiler, intihara eğilimlidir. Bunun yanı sıra bebeği kaybetme düşüncesi, bebeğin sağlığı ile ilgili kaygılar, daha önce mevcut düşüklerin tekrarlanması düşüncesi, ani ilişki problemleri, çiftin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum, iş kaybı gibi endişeler depresyon döneminde kadını oldukça zorlar.

Hamilelik döneminde, alkol ve sigara kullanımı, kadının depresyona girme ihtimalini artırır. Genel olarak bakıldığında hamilelik depresyonuna, hamilelik sonrası depresyondan daha az rastlanır. Hamilelik dönemindeki depresyon tedavisi, uzman bir psikiyatrist desteği ile kolaylıkla yapılmakta ve kadının sağlıklı bir gebelik ve annelik dönemi geçirmesi sağlanabilmektedir. Bu konuda, uzman psikiyatrisin yapacağı tespitle, hem ilaç hem de terapi ile tedavi yönetilebilir. Hamilelik döneminde kullanılan olan ilaçlar, gebe kadını zaman zaman endişelendirmektedir. Ancak bugün bu dönemde kullandığımız özel ilaçlar bulunmaktadır. Bunlar, hamilelik döneminde anne ve bebeğe tehlike yaratmaz ve gebe kadının ruhsal dünyasında ona rahatlık sağlayarak mutlu bir hamilelik dönemi geçirmesini sağlar.

Hamilelikte, depresyonun tedavisi yapılmaz ise gebenin yaşadığı sıkıntılar ile bebeğini kaybetme ihtimali artar. Bunun yanı sıra kadının yaşadığı duygudurum değişimleri ile hem kendi iç dünyasında hem de aile yaşamında ciddi sıkıntılar oluşabilir.'

21 Şubat 2014 Cuma

Artık Kendinize Sağlık Ve Zindeliği Hediye Edin

Çoğumuz, önemli kararlar almak ve yeni başlangıçlar yapmak için yeni bir yılı fırsat olarak değerlendiririz. 

Uzm. Dr. İlker Solmaz, “Geçmiş yıllarda hayatınızda bir türlü yer veremediğiniz spora ve doğru beslenmeye yeni yılda yer vererek 2014’ü sağlıklı ve zinde bir hayatın miladı kabul etmeniz kaliteli ve mutlu bir hayatı da beraberinde getirecektir. Sağlığınız için nereden dönerseniz kardır” diyerek, yeni yılla birlikte sağlıklı ve mutlu bir hayata başlamak isteyenler için önemli açıklama ve tavsiyelerde bulundu.

Spora ve Egzersize Yeni Yılda Zaman Ayırın
Sporsuz geçen her günün kas ve iskelet sistemini zarara uğrattığını belirten Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Dr. İlker Solmaz, “Spor, yaşamınıza sağlıklı ve aktif yıllar ekler. Düzenli egzersiz yapmak, kas ve iskelet sisteminizi forma sokar ve zaman zaman gelen nedeni bilinmeyen ağrılarınızın son bulması sağlar. Ayrıca düzenli spor ve egzersiz yapan birey kendine güvenen, günlük stresten arınmış bir kişi haline gelir. Yeni yılı, yeni bir başlangıç kabul ederek geleceğinize yapacağınız en büyük yatırım egzersiz ve sağlıklı beslenme olacaktır. Ağrısız bir gelecek bununla mümkündür.” önerisinde bulundu.

Eklem Ağrılarına karşı Tam Tahıllı Gıdalar Tüketin!
Günlük hayatta sıkça rastlanan eklem ağrılarının önüne sporun yanı sıra sağlıklı ve doğal gıdalar tüketilerek geçilebileceğinin de altını çizen Uzm. Dr. İlker Solmaz, “Beyaz unlu mamulleri hayatınızdan çıkartarak, tam tahıllı; “kepekli ekmek, yulaf ezmesi ve kahverengi pirinç” gibi gıdaları daha fazla tüketmelidir. Tam tahıllı besin grupları inflamasyonu azaltarak eklemleri sağlıklı tutmaya yardımcı olur ve sindirimin kolaylaştırır” dedi.

Yeni Yılda Sağlıklı Ve Zinde Bir Hayata Sayfa Açmak İsteyenler İçin Uzman Dr. İlker Solmaz Şu Önerilerde Bulundu:

1. Kafeinli içecekler kemiklerdeki kalsiyum oranını düşürerek idrarla magnezyum atılmasına neden olur. Gün içerisinde Türk kahvesi, çay, kola gibi içecekler, olabildiğince az tüketin.

2. Eklem ve kemiklerdeki dejenerasyonları önlemek ve kemik dokusunun korunması adına, elma sirkesi ve asma yaprağını magnezyum, silfür fosfat, demir gibi birçok minerali içerdiği için yemeklerde sıkça bu besinlere yer verin.

3. Kemik gelişiminde olumlu katkı sağlaması, eklemlerin tamirini ve onarımını gerçekleştiren Kelle Paça çorbasının, yapısında bulunan sığır jelatini %99 protein içerdiğinden eklem ağrılarından şikayetçi olanlar bu gıdaları sıkça tüketmelidir.

4. Tam tahıllı besin grupları inflamasyonu azaltarak eklemleri sağlıklı tutmaya yardımcı olur ve sindirimin kolaylaştırır. Beyaz unlu mamulleri hayatınızdan çıkartarak, tam tahıllı gıdalar “kepekli ekmek, yulaf ezmesi ve kahverengi pirinç” gibi gıdaların daha fazla tüketin.

5. Düzenli egzersiz yapmak kas ve iskelet sisteminizi forma sokar ayrıca zaman zaman gelen nedensiz ağrılarınızın son bulması için düzenli egzersiz ve spor yapın.

12 Şubat 2014 Çarşamba

İnternet bağımlıları için poliklinik

İnternet bağımlısı kullanıcılar artık tedavi görüyorlar.

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E.A. Hastanesi (BRSHH) bünyesinde açılan İnternet Bağımlılığı Polikliniği’nde, internet bağımlısı kullanıcılar tedavi görüyor.

Son yıllarda herkesin hayatını kolaylaştıran bilgisayar ve internet, kimi zaman hiç beklenmedik tehlikeli sonuçlara neden oluyor.

Bilgiye ulaşmanın en kolay yolu olarak nitelendirilen internetin aşırı kullanımı; kullanıcıların aile ilişkilerinde ve sosyal ilişkilerde bozulma, öğrencilerde derslere katılımının azalması, okuldan uzaklaşma, işyerlerinde iş veriminin düşmesi, işten ayrılma, yeme – içme gibi günlük yaşam aktivitelerin ihmal edilmesi, obezite, yorgunluk, yaygın beden ağrıları gibi yıkıcı sonuçlara yol açıyor.

Sorunlu internet kullanımı psikiyatrinin en yeni ilgi alanlarından biri haline gelirken, ülkemizde genç nüfusun yüksekliği ve internet kafelerin kontrolsüzce yaygınlaşmış olması, henüz yeni tanımlanmakta olan hastalık için oldukça uygun bir zemin oluşturuyor.

Hastalığın tedavisi için ülkemizde yaygınlaşan kliniklere bir yenisi daha eklendi.

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E.A. Hastanesi (BRSHH) bünyesinde açılan İnternet Bağımlığı Polikliniği hizmet vermeye başladı.

İnternet Bağımlılığı Polikliniği, uyguladığı tedavi yöntemleriyle internet kullanımını tekrar kişinin kontrolü altına alabilmesini hedefliyor ve bağımlılıkla ilgili bilgilendirme yapıyor.

Poliklinikte, chat ve sosyal medya bağımlılarından, online alışveriş meraklılarına, cinsel içerikli site tutkunlarından, saatlerce bilgisayar oyunu oynayanlara, kadar yetişkin, kadın/erkek, ergen, çocuk birçok kişi tedavi görüyor.

24 Ocak 2014 Cuma

Ömür boyu yalnız kalmak korkusu


Evlenememekten, yalnız kalmaktan kısacası 'evde kalmaktan' mı korkuyorsunuz? Bu korkunun yarattığı mutsuzluğu yenmek elinizde. Psikolog Başak Demiriz'in önerilerine kulak verin...

Siteniz olarak, Milliyet Cadde'de yazan Psikolog Dr. Başak Demiriz’in psikoterapi diyaloglarından oluşan yazılarını severek takip ediyoruz. Dr. Başak Demiriz, evlenememeve evde kalma korkusu yaşayanlara önerilerini sizlerle paylaşıyoruz:

Danışan: Kendime bile itiraf edemediğim bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum: Ben evlenememekten, ömür boyu yalnız kalmaktan, kısacası ‘evde kalmaktan’ korkuyorum. 

Dr. Başak: “Kendime bile itiraf edemediğim” dediğinize göre sizin için konuşması zor bir konu olmalı.

Danışan: Evet çok zor ve artık beni çok mutsuz ediyor, özellikle arkadaşılarım birer birer evlenirken.

Dr. Başak: Yaz aylarında düğünler de çoğalınca bugünlerde birçok kişi kendi durumunu gözden geçiriyor ve umutsuzluğa kapılıyor.

Danışan: Gerçekten öyle, bu yaz tam dört arkadaşım evlendi. Bir de geçen hafta 35 yaşıma bastım, iyice bunalıma girdim. Çok umutsuzum ve bu işi kafama çok takıyorum. En sonunda size gelmeye karar verdim. Evlenmeyi bırakın, uzun zamandır doğru dürüst bir erkek arkadaşım bile yok. Ne zaman kız arkadaşlarımla bir araya gelsek, konu eninde sonunda aşka ve ilişkilere geliyor. Kimi ‘muhteşem’ ilişkisini, kimi de yaşadığı en son aşk macerasını ballandıra ballandıra anlatıyor. Bir bakıyorum, uzun zamandır ilişki yaşamayan tek kişi ben kalmışım. Neden ben de düzgün bir erkekle tanışamıyorum veya düzgün bir ilişki yaşamıyorum anlamıyorum. Bu iş, kadınlar için çok zor.

Dr. Başak: ‘Düzgün’ bir ilişki özlemi çeken sadece kadınlar değil, erkekler de var, yani bu tip sıkıntılar yaşayan tek siz değilsiniz.

Danışan: Benim etrafımda pek yok. Bende bir sorun olduğunu düşünmeye başladım artık. Ama ne olduğunu bilmiyorum. Bazen kendimi biraz daha güçlü hissettiğimde “Hayatımdan memnunum, hiç evlenmesem de olur” diyorum ama bu düşünce genellikle çok kısa sürüyor. İçimden başka bir ses “Boşuna kendini kandırmaya çalışma” diyor ve işte o zaman çok mutsuz oluyorum.

Dr. Başak: Ve o zaman mutlu olmak için ‘gerçek bir aşka’ ihtiyacınız olduğuna ve ancak öyle mutlu olabileceğinize daha da çok inanıyorsunuz. Birileriyle tanışmanın özlemini duyuyorsunuz. Peki bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Danışan: Nasıl bir şeyler yapabilirim ki? İş ve ev arasında gidip geliyorum. Ayrıca çalıştığım yerde de düzgün insan yok, olanlar da hep evli veya kız arkadaşları var. 

Dr. Başak: Arkadaşlarınız bu durumunuzu biliyor mu? 

Danışan: Pek biliyorlar sayılmaz. Onlara mutsuzluğumu göstermemek için sürekli “Ben hayatımdan çok memnunum, bekarlık sultanlıktır” gibi saçma şeyler söylüyorum. Onlar da inanıyor herhalde ki beni kimselerle tanıştıran olmuyor. Ayrıca tekrar birileriyle çıkma fikri de beni çok korkutuyor.

Dr. Başak: Anladığım kadarıyla bir yandan ilişkiniz olmasını isterken, diğer yandan da bu konuda bir şey yapmak istemiyorsunuz. Böyle bir tutum içindeyken yeni insanlarla nasıl tanışacaksınız? Peki arkadaşlarınız nasıl oldu da birileriyle tanıştı ve bir ilişki yaşamaya başladı? Umarım onlar şanslı demeyeceksiniz. 

Danışan: Öyle düşünmüyorum desem yalan olur. 

Dr. Başak: İlişkilere ve erkeklere ait bunun gibi daha bir çok korku, yanlış inanç ve önyargınız var sanırım. Doğal olarak bunlar da davranışlarınızı kısıtlıyor. Siz de farkında mısınız?

Danışan: ‘Şanssız olduğum?’ gibi düşüncelerimi mi kastediyorsunuz.

Dr. Başak: Evet. Erkekler veya ilişkiler deyince aklınızdan başka neler geçiyor?

Danışan: “Etrafta düzgün bir erkek yok,” “Erkekleri anlamak çok zor,” “Daha iyisini bulunca seni terkederler,” “Sen aşık olursun onlar seni kullanır” gibi bir sürü şey geçiyor aklımdan. 

Dr. Başak: Bazı kadınların ilişkilere dair sizin gibi yüzlerce olumsuz düşüncesi vardır. Bazı kadınlarsa çok daha umutlu ve olumludur. “Bende bir sorun olduğunu düşünmeye başladım ama ne olduğunu bilmiyorum” demiştiniz biraz önce. Aklınızdan geçen düşünceler, sorununuzun kaynağı olabilir mi? 

Danışan: Yani benim yalnız olmam, kimseyle tanışamam düşünce yapımdan mı kaynaklanıyor?

Dr. Başak: Biraz önce söylediğiniz cümleleri düşünün. Bunun gibi başka cümleler yakalayabilir miyiz sizce?

Danışan: Kendimle ilgili de çok fazla şey söylüyorum; “Şişmanladın, seni kim beğenir?,” “Etrafta bu kadar genç kız varken, kim seni ne yapsın?,” “Kendine güvenin yok, erkeklerle nasıl başedeceğini bilmiyorsun, en iyisi sen bu işten vazgeç.”

Dr. Başak: Ve bu düşünceler aklınızdan sadece ara sıra geçmiyordur. Günde aşağı yukarı 10 kere olabilir mi?

Danışan: Bazen daha fazla bile olabilir.

Dr. Başak: Bu düşünceleri bir yere yazalım. Şimdi, ilişkilerinde sorunlar yaşayan veya şu sıralar yalnız olan bir arkadaşınızı düşünün, var mı öyle biri?

Danışan: Evet, bir arkadaşım daha var benim gibi. Onunla da dertleşiriz bu konuları.

Dr. Başak: Peki, bu arkadaşınıza biraz önce kendinize söylediğiniz ve buraya yazdığınız bu olumsuz cümleleri günde 10 kere söyleseydiniz arkadaşınız ne yapardı?

Danışan: Kendini camdan aşağıya atardı herhalde. Şaka bir yana, çok mutsuz olurdu. Ama kimseye bu kadar acımasız davranamam.

Dr. Başak: Kendiniz hariç! İnsanlar genellikle kendilerine yaptıkları eleştirilerde daha acımasız olurlar. “Arkadaşıma bunları söyleyemem” dediniz ama diyelim söylediniz. Bu sözler karşısında onun davranışları, duyguları ve düşüncelerini tahmin edebilir misiniz?

Danışan: Ona “Şişmanladın, seni kim beğenir?” desem, zavallım kendini çok çirkin hisseder ve kimseyle tanışmak istemez.

Dr. Başak: Bir ortama girdiğinde davranışları nasıl olurdu?

Danışan: Kendine güvensiz olurdu, girişken, neşeli olmazdı, dikkat çekmemeye çalışırdı. Sessiz kalırdı.

Dr. Başak: Yani hissettikleri, davranışlarını, hatta beden dilini bile etkilerdi. Aynı ortamda onunla ilgilenen bir erkek iletişime geçmeye çalışsa nasıl davranırdı?

Danışan: Ürkek, güvensiz, çekingen.

Dr. Başak: Bu durumda o kişiyle olumlu ve sağlıklı bir iletişim kuramazdı ve hatta yaşadığı bu olumsuz duygular yüzünden mesafeli davranıp kişiyi uzaklaştırabilirdi. Bu durumda karşısındaki erkeğin aldığı tek mesajsa ‘bu kadın benimle ilgilenmiyor’ olurdu. 

Danışan: Yani aklımdan geçen bu olumsuz düşünceler, duygularımı ve davranışlarımı etkiliyor. Haklısınız, aklımdan “Seni kim ne yapsın?” geçerken, bana yaklaşan birine gülümsemek pek kolay olmuyor. Hatta biraz da gergin oluyorum.

Dr. Başak: Peki siz böyle gerginken karşınızdaki kişi o sırada ne hissediyor olabilir?

Danışan: “Bu kadın benden hoşlanmadı, onu geriyorum, gergin kadınlardan hoşlanmam, gergin kadınlar beni çok gerer, buradan hemen kaçmalıyım” diye hissediyordur.

Dr. Başak: İsterseniz şimdi konuştuklarımızı bir gözden geçirelim. Her şey kendinize söylediğiniz olumsuz cümlelerle başlıyor. Bu düşünceler duygularınızı, duygularınız da davranışlarınızı ve beden dilinizi etkiliyor. Bunun sonucunda da olumsuz deneyimler yaşıyorsunuz. Bu yaşadığınız olumsuz deneyimlerse ilk başta aklınızdan geçen düşünceleri pekiştiriyor ve kendinizi bir kısır döngü içinde buluyorsunuz. Öyleyse bu döngüyü kırmak ve diğerleriyle ilişkilerinizi düzeltebilmek için önce kendinizle olan ilişkinizi yoluna sokmak, kendinize güvenmeniz, kendinizi sevmeniz için çalışmamız gerekecek. Yazdığınız olumsuz cümlelerden başlayabiliriz!

Kaynak: pudra. com

4 Ocak 2014 Cumartesi

Asla yalnız değilsiniz!

Hayatınızın aşkıyla tanışmak ve yalnızlığa elveda demek için bir çok şey yapabilirsiniz.

Yalnız oluşunuzun sizi üzmesi yerine, bir şeyleri değiştirmeye kararlı olun. Ocak ayı yeni insanlarla tanışmak ve yeni bir ilişkiye başlamak için ideal bir zamandır. Ve bunun birçok değişik yöntemi vardır.

YENİ ORTAMLARA GİRİN
Sadece yalnızların katıldığı organizasyonlara katılmayın. Örneğin yemek kurslarına ya da çift olmayı gerektiren salsa, tango gibi ilgi alanınıza giren kurslara yazılın. Böylece o ortamlarda sizinle aynı zevklere ve ilgi alanlarına sahip yeni insanlarla tanışacaksınız ve belki de hayatınızın aşkını orada bulacaksınız. Beyaz atlı prensinizi bulamasanız bile en azından hoşça vakit geçirmiş olacaksınız.

İNTERNET AŞKLARI
Öteki aylara oranla Ocak ayında daha çok insan internet tanışma sitelerine üye olup şanslarını deniyorlar. Öyleyse siz de bu sitelerden birine üye olup aşkınızı arayabilirsiniz.

Bu tür tanışma sitelerinde her kız için uygun birileri mutlaka vardır. Ayrıca yüzlerce internet tanışma sitesi içinde sadece belirli kesimlere hitap edenler bile var. Bu sitelere üye olan erkeklerden biri mutlaka ilginizi çekecektir.

UCUZLUKLAR
Birbirlerine pahalı hediyeler aldıktan sonra çiftler bu aya daha dar bir bütçeyle gireceklerdir. Bu çiftlere bakarak bekar olmanın ve ucuzluklardan alışveriş yapabilmenin ne kadar güzel olduğunu hatırlayın.

Biriktirmiş olduğunuz paranızla kendinize uzun zamandan beri istediğiniz bir şeyi alın. Alacağınız bu şey apartman topuklu bir ayakkabı ya da ucuz bir elbise dahi olsa bu alışveriş Ocak ayında kendinizi daha iyi hissetmenize neden olacak ve bu küçük terapi sayesinde kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Ayrıca ucuzluklardan alacağınız elbiseler, hayalinizdeki erkekle çıkacağınız olası randevunuzda imdadınıza yetişecek.

FARKLI BİR ŞEYLER YAPIN
Bu yıl, neden sizi mutlu edecek bir şeyler yapmıyorsunuz? Kendi başınıza çıkacağınız bir gezi ya da tatil, size yalnızlığınızı anımsatacağı için son derece yanlış bir hareket olacaktır.

Bunun yerine iş yerinizde ya da çevrenizde hoşlandığınız kişiye dışarıda bir yemek yemeyi teklif edebilirsiniz.

YALNIZIM DİYE ÜZÜLMEYİN
Bütün kadınlar hayallerindeki erkekle birlikte olmak ister. Fakat herkes bilir ki erkekler için en itici kadın, yalnız ve bu yüzden umutsuzluğa kapılan bir kadındır.

Çift olmak harika bir duygudur ve hepimiz eninde sonunda ruh eşimizi bulmayı arzu ederiz. Fakat özgür ve bekar bir kız olmak erkeklerin gözünde çok daha gösterişlidir ve sizin, potansiyel sevgililerinizin gözünde daha çekici görünmenize neden olur.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Sus sakın konuşma!


Çoğu zaman erkeklerin söylediği kırıcı sözlerden şikayet etseniz de onların da ara sıra sizin gibi düşündüğü ve söylediklerinize sinirlendikleri hiç aklınıza geldi mi?

Erkekler bazen öyle sözler söylerler ki duyduklarınıza inanmakta zorluk çekersiniz. Fakat suçu sadece onlara atmak marifet değildir. Çünkü erkeklerin de duymaktan hoşlanmadığı sözler vardır.

Ay çok şirin
Siz sevdiğiniz erkeğe iltifat etmeye çalışıyor olabilirsiniz; fakat şunu bilmenizde yarar var: erkekler ‘şirin’ sözcüğünden nefret ederler. Eşiniz şık bir kıyafetle karşınıza çıktığında ona ‘çok şirin olmuşsun’ demek erkeklik gururuna hakaret etmek anlamına gelebilir. Bu nedenle ‘şirin’ sözcüğünü mümkün olduğunca az kullanmalısınız.

Konuşmamız gerek
Bu iki kelime erkeklerin arkasına bakmadan kaçmak için yer arayacağı kelimelerdir. Bu nedenle eğer bir sorununuzu paylaşmak için konuşacaksanız direkt olarak ‘konuşmamız gerek’ demeyin. Konuya girmek için uygun anı kollayın ve beklemediği bir anda konuyu açın.

Sadece bir oyun
Eşiniz futbol maçı izlerken ona ‘ Niye bu kadar önem veriyorsun, sadece bir oyun’ derseniz kalbini kırmış olursunuz. Çünkü erkekler için spor karşılaşmaları hayatlarının vazgeçilmezidir. Ona saygı gösterdiğinizi bilmesini istiyorsanız, bu tür spor aktivitelerinde ona destek olmalı, gerekirse birlikte seyretmeyi teklif etmelisiniz.

Hiçbir şey yok
Suratınız beş karış ve sinirli olduğunuz her halinizden belli. Eşiniz yanınıza gelip size ne olduğunu sorduğunda kesinlikle ‘hiçbir şey yok’ demeyin. Çünkü yüzünüz zaten sizi ele veriyordur. Onun tahmin etmesini beklerseniz daha çok beklersiniz.

Ne giymişsin öyle?
Erkekler kadınlar gibi ne giyeceklerini saatlerce düşünmezler, bu nedenle kıyafetlerin eleştirilmesinden nefret ederler. Eğer üzerindekini beğenmezseniz ona güzel bir şekilde ‘bence sana öteki daha çok yakışıyor’ demeniz yeterlidir.

Sence güzel mi?
Birlikte bir yerlere gittiğinizde gördüğünüz güzel kadın için ‘sence güzel mi?’ diye bir soru sormanız erkekleri çileden çıkartır. Çünkü hangi cevabı verirlerse versinler mutlu olamayacağınızı bilirler. ‘hayır’ deseler inanmayacaksınız, ‘evet’ deseler kavga edeceksiniz. Bu ikilemi yaratmamak adına bu soruyu da sormayın.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Kadınları reklamlar etkiliyor

Evlerde alışverişin yüzde 70'ini kadınlar yapıyor, alışverişe çıkma kararını da yine yüzde 83 kadın alıyor. Bir kadın müşteriyi memnun etmek, 6 müşteriye bedel.... 

Kadın duygusaldır markaya bağlanmak ister. Hizmetten memnun kalmışsa minnetini alışveriş yaparak sunar. Memnun kalmazsa terk eder ve muhakkak olumsuz konuşur. Bunlar, "Kadınlar ne ister" sorusuna yanıt arayan "Derin Demografi Seminerleri" nin ilkinde ortaya konulan sonuçlardan birkaçı...

ARAŞTIRMALARIN SONUCU 
AK'S Uluslararası Perakende ve Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı Nur Akgerman da seminerde şu tespitlerde bulundu: "Kadına biçilen rolde şöyle birtakım yargılar var: Erkek kazanır, kadın harcar. Kadının vakti boldur. Kadın güzelini bilir, iyisini bulur. Kadın araştırıcıdır, fedakardır uğraşır. Dünyadaki en güçlü tüketici grubu kadınlardır..." Akgerman, sunumunu global araştırma sonuçlarıyla da destekliyor. Buna göre, alışverişin yüzde 70'i kadınlar tarafından yapılırken, alışveriş kararını da yüzde 83'le yine kadınlar alıyor.

REKLAMLAR ETKİLİYOR 
Peki kadınlar alışveriş yaparken nelere dikkat eder? Art Group'tan Hakan Senbir'e göre, kadınlar pazarlama açısından kesinlikle farklı bir konuma oturtulmalı. En büyük farkları ise alışverişçi bir kimliğe sahip olmaları, erkeklerden daha uzun süre yaşamaları... Hakan Senbir'in kadın müşteriler için yaptığı tespitleri ana başlıklar halinde şöyle sıralamak mümkün:

* Kadınlar aldıkları ürün ve hizmetin ardındaki kalite vaadinin tutarlı olmasını istiyorlar.

* Kaliteyi ilk seferde yakalamak için alışverişe daha fazla zaman ayırıyorlar. Reklamda verilen mesaja daha fazla dikkat ediyorlar.  Reklamın, kadının içinde bulunan alışverişçi ruhu tetiklemesi gerekiyor.

* Markanın kadınların kalbine duygu aktarımı, marka inşa sürecinde olduğu kadar, satın alma sürecinde de etkili oluyor.

* Kadınlar karanlığı ve karanlık şeyleri sevmez. Bu nedenle reklamlar, kadınlara moral verecek ve onların hayal dünyasını tetikleyecek ışığı, hem estetik değerler hem de olumluluk ve yaşam göstergesi olarak yakalayabilmelidir.

* Kadınlar bir ürünün hayatlarına neler katacağını bilmek ister.

* Kadınlar için alışverişte duygusal değerlerin dışında rasyonel manada mutlaka bir satın alma nedeni vardır.
                   
6 FARKLI PROFİL VAR
Nur Akgerman'a göre de kadınlar erkeklerden daha çok marka bağımlısı. Kadınlar servis kalitesinden memnun oldukları yerlerden alışveriş yaparak teşekkürlerini sunuyorlar. Akkerman, "1 kadın eşittir 6 müşteri" diyor. Anne, ev kadını, eş/sevgili, arkadaş, kadın ve iş kadını; hepsi alışverişte farklı davranışlar sergiliyor. Akgerman, kadınların sosyo ekonomik statüsüne göre alışveriş davranışlarını ise şöyle sıralıyor:

* Çalışan ve vakti az olan bir kadın, alışverişte erkeksi davranışlar sergiliyor. Metroseksüel erkeklerse kadınsı...

* Kadınların yüzde 42'si, alışverişle kendilerini ödünendirdiğini ve çok daha iyi hissettiklerini söylüyor.

* 35 yaş üstü kadınlar kolaylık ve hız peşinde. 60 yaş üstü kadınlar ise genenikle sosyal nedenlerden ötürü alışveriş yapıyor.

* Kadınlara göre, alışveriş hala bir macera. Kadınların yüzde 60'ı en iyi fiyatı yakalamanın ve yeni çıkmış bir ürünü keşfetmenin onlara keyif verdiğini söylüyor.

* Kadınlar, eskiye göre moda ve trendlerle çok daha az ilgilendiklerini söylüyor. Ama yine de yüzde 55'lik bir bölüm, hala demode görünmek istemiyor.

17 Kasım 2013 Pazar

Mevsimler Bizi Nasıl Etkiliyor?

Mevsimsel değişikliklerin insan vücudu üzerinde fiziksel etkileri olduğu gibi psikolojik etkileri de ciddi boyutlarda hissediliyor... İklimlere bağlı olarak gelişen ve sonbahar-kış döneminde görülen depresyonun, yaygın ve gerçek bir hastalık olduğu belirtiliyor.

Değişim Terapi ve Danışmanlık Merkezi’nden Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, “bu klinik hal genellikle kış  aylarında başlayıp ilkbaharın gelişine kadar en şiddetli seviyesine ulaşıyor. Fakat “kış depresyonu” tanısının konulabilmesi için depresyon belirtilerinin en az iki yıl üst üste kış mevsiminde başka sebebe bağlı olmadan çıkması gerekiyor” şeklinde ifade ediyor.
“Kış Depresyonu” Belirtileri

Mevsimin dönmesine bağlı olarak, günlerin kısalması ve  gün ışığının kendini daha az gösterdiği bu dönemlerde, bazı insanlarda hüzünlü ve melankolik bir ruh hali ortaya çıkıyor. Havaların erken kararması, soğuk hava etkisi ve dış mekan aktivitelerinin azalmasıyla kişi kendi iç dünyasına çekiliyor. Sürekli karamsarlık, enerji yokluğu, durgunluk, aşırı yorgunluk hissi, mutsuzluk, ümitsizlik, isteksizlik, baş ağrısı, ağlama isteği görülürken, kendine dikkat etmeme, kişisel temizliğine önem vermeme, dağınıklık, uykusuzluk ya da tam aksine aşırı uyku, iştah değişiklikleri, şekerli ve nişastalı besinlere düşkünlük artar. Özellikle iştahta artış gözlemlenebilir. Okula ya da işe gitmeme isteği, konsantrasyon eksikliği ve performans düşüklüğü, fiziksel hareketlerde azalma ve tembellik kış depresyonunun diğer belirtileri arasında yer alıyor.

Kaygı ve Panik Atak Ortaya Çıkabilir

Kış depresyonuna giren bireylerde aşırı kaygılı ruh hali ve panik atak krizleri ortaya çıkabilir. Bu nöbet kişiye öylesine yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaşatır ki, kötü bir şey olacağı veya sonunun geldiğini, öleceğini hisseder. Bu korku fırtınasını yaşayan insan, doğal olarak o ortamdan ve durumdan kaçma, uzaklaşma davranışı gösterir. 
Psikolojik değişikliler, sosyal yaşamdan uzaklaşma, aile hayatından uzaklaşma içe kapanma ve aile bireyleri ile tartışmalara girme gibi durumlar ortaya çıkabilir. Depresyon durumu aile, iş ve akademik hayatı ciddi derecede etkilemeye başlamışsa, artık bir uzmana görünme vakti gelmiştir.

Tedavide Ne Yapmalı?

Güneşe duyulan özlemle ortaya çıkan kış depresyonundan kurtulmak için en etkili yöntem doğal güneş ışığıdır. Bu nedenle fırsat buldukça boş zamanlarınızda ya da hafta sonları açık havada zaman geçirebilirsiniz. Sabahları yapacağınız yarım saatlik yürüyüşler hem fiziksel açıdan hem de psikolojik olarak sizi rahatlatacaktır. 
Evinizin ve ofisinizinin mümkün olduğunca bol güneş ışığı girmesini sağlayın, perdelerinizi gün içinde açık bırakabilirsiniz. Odalarınızı zaman zaman havalandırmanız daha ferah bir ortamda olmanızı ve temiz oksijen almanızı sağlar. 
Haftada 3-4 gün egzersiz yapın. Böylelikle hem kendinizi daha dinç hissedecek, hem de gece daha rahat uykuya dalacaksınız. Egzersiz alışkanlığı endişeyi azaltır, zihninizi açar ve kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olur. Eğer sürekli oturmak zorunda olduğunuz bir işte çalışıyorsanız molalarınızda dolaşmaya ve hareket etmeye çalışın. 
Kendinizle baş başa kaldığınız zamanlarda sıkılıp farklı düşüncelere dalabilirsiniz. Bu nedenle sosyal aktivitelerinizi ihmal etmeyin, kışın tatile gidebilirsiniz. Arkadaşlarınızla bir araya gelerek hoş vakitler geçirebilirsiniz. Sinemaya gidebilir ya da evde olduğunuz zamanlarda özellikle komedi dizileri ve filmleri izleyebilirsiniz.

Bunlara Dikkat Edin

- Sağlıksız besinlerden ve hazır yemeklerden uzak durun. Her gün meyve ve sebze yiyin. Kafein ve alkol tüketiminize dikkat edin. Öğünlerinizde salata olmasına özen gösterin. 
- Su tüketiminizden emin olun. Kışın su içmek zor olsa da günde en az 1,5-2 litre su içmeye çalışın. Protein bağışıklık sisteminin en güçlü kaynaklarından birisidir protein içerikli gıdaları ihmal etmeyin. 
- Şeker tüketiminize ve şekerli gıdalara dikkat edin. Kontrolsüzce yiyeceğiniz şekerli gıdalar kilo almanıza neden olarak depresyon sürecinizi tetikleyebilir. Şeker ve kafein etkileri geçtikten sonra da kendinizi daha yorgun hissedebilirsiniz. Özellikle şeker, insülin seviyeniz ani değişiklik göstermesine neden olur. 
- Sorunlarınızla başa çıkamadığınız durumlarda bir uzmandan destek almayı unutmayın.

7 Kasım 2013 Perşembe

Muhteşem kararların esiri olmayın...

Sürekli yeni kararlar alıyor ancak uygulamaya dökemiyorsanız, kendinizi suçlamayı bir kenara bırakın ve bu durumu düzeltmeye çalışın. İşte size birkaç öneri...

Yeni yılda, doğum günlerinde ya da özel olarak kabul ettiğiniz günlerde ‘bu defa kesin’ diye konuştunuz. Hayatınıza dair bir dizi muhteşem kararlar alıp hedefler koydunuz. Sonrasındaysa pek azını gerçekleştirebildiğiniz o muhteşem kararlarınızın esiri olup, koca bir yıl gerçekleşmeyen değişikliklerin pişmanlığını yaşadınız. Bu yıl daha farklı olsun diyorsanız bir bilene danışmakta fayda var. Yeni yıl kararlarının üzerinizdeki psikolojik etkisini Hisar Intercontinental Hospital’dan Psikolog Gülşah Yahşi sizler için anlattı...

Öncelikle söylenmesi gereken, özel olarak kabul ettiğiniz günlerin o günlere yüklediğiniz anlamlar dışında pek bir farklılığı ya da özelliği yoktur. Onu özel ve farklı yapan verdiğiniz anlamlardır. Bazen hayatınıza dair belirli adımlar atarken, önemli kararlar verirken özel bir tarih seçmeye; atacağınız adımları, alacağınız kararları o seçtiğiniz özel günde uygulamaya özen gösterirsiniz. Bu sizi motive eder, hem fiziksel hem psikolojik anlamda kendinizi o özel güne odaklar, verdiğiniz kararlar için uygun çözüm yolları bulursunuz. Bu gibi somut adımlar her ne kadar kendinizce anlamlandırdığınız günlere özel atılsalar da yaşam kalitesini artırır ve geleceğe daha güvenli bakmanıza olanak sağlar.

Hayal ile gerçeği karıştırmayın, kendi gerçeğinizden uzaklaşmayın
Geleceğe dair gerçekçi planlar, sağlıklı bir ruh durumunun en büyük göstergesi. Ancak tüm planlar için “yılbaşı” gibi tek bir güne odaklanılması, gelecek yıla dair beklentilerin gerçeklikten uzak bir hal alması, hayal ile gerçeği birbiriyle karıştırmaya ve kişiyi kendi gerçekliğinden uzaklaşmaya kadar götüren ruh haline sokabilir. Gerçekçi olmayı çoğu zaman beceremeyip kendinizi tatlı hayaller içinde bulabilirsiniz. Gerçeklikten uzaklaşmamak adına alınan kararlar için gereken şartları, içinde bulunduğunuz koşulları göz önüne alıp bunları gerekirse madde madde kâğıda dökmek çok daha sağlıklı olacaktır.

Unutmamalısınız ki söz uçar, yazı kalır ve akıl çarpıtır! Dolayısıyla yapılan planları, alınacak kararların değerlendirilmesini, kararları uygulamada karşınıza çıkabilecek olan olası sorunları ve çözümlerini, bunlarla nasıl başa çıkabileceğinizi maddeler halinde yazarsanız ‘gerçeği’ daha net değerlendirebilirsiniz. Böyle bir girişim, kararınızdaki ciddiyetinizin de bir göstergesi olacaktır. Eğer düşündüğünüz değişikliği gerçekten istiyorsanız, bunları sistemli bir şekilde değerlendirmek, yazıya dökmek ve tablodaki eksiklikleri görüp düzeltmeler yapmak hevesle yapacağınız bir iş olacaktır.

Aşırı genellemeden uzak durun
Alınan kararı uygulayamayan kişilerde en sık karşılaşılan durum, kişinin ‘aşırı genelleme’ yapması ve ‘ben zaten hiçbir kararımı uygulayamıyorum, bir şeyi düzgün yapamıyorum, başaramıyorum, beceriksiz ve yetersizim, güçsüzüm’ gibi olumsuz düşüncelerle, kendine bunu bir etiket gibi acımasızca yapıştırmasıdır. Hâlbuki soru ‘neden ben bunları yapamıyorum?’ değil, ‘bu durumu nasıl düzeltebilirim, nerede hata yapıyor olabilirim?’ olmalıdır.

Kararların uygulanamaması kişiyi umutsuzluğa sürükleyebilir sonraki adımları atmada isteksizlik uyandırabilir, kişinin kendine olan inancı zayıflayabilir. Kaldı ki, püf noktalardan biri de kişinin kendine inanmasıdır. Bir şeyi nasıl yapacağını bilmese bile, sorun olan şeyi çözeceğine, bir çözüm yolu bulabileceğine inanmalıdır. İnsanlar bazen karşılaştıkları güçlükleri nasıl çözeceklerini bilemezler; bu çok doğaldır. Bu durumda profesyonel yardım almaktan asla çekinilmemelidir. Zaten Psikiyatrlar, Psikologlar ve Psikolojik Danışmanlar da bu gibi noktada kişilere yardım sağlayabilmek için eğitim almış kişilerdir.

İnternet bağımlıları için poliklinik


İnternet bağımlısı kullanıcılar artık tedavi görüyorlar.

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E.A. Hastanesi (BRSHH) bünyesinde açılan İnternet Bağımlılığı Polikliniği’nde, internet bağımlısı kullanıcılar tedavi görüyor.

Son yıllarda herkesin hayatını kolaylaştıran bilgisayar ve internet, kimi zaman hiç beklenmedik tehlikeli sonuçlara neden oluyor.

Bilgiye ulaşmanın en kolay yolu olarak nitelendirilen internetin aşırı kullanımı; kullanıcıların aile ilişkilerinde ve sosyal ilişkilerde bozulma, öğrencilerde derslere katılımının azalması, okuldan uzaklaşma, işyerlerinde iş veriminin düşmesi, işten ayrılma, yeme – içme gibi günlük yaşam aktivitelerin ihmal edilmesi, obezite, yorgunluk, yaygın beden ağrıları gibi yıkıcı sonuçlara yol açıyor.

Sorunlu internet kullanımı psikiyatrinin en yeni ilgi alanlarından biri haline gelirken, ülkemizde genç nüfusun yüksekliği ve internet kafelerin kontrolsüzce yaygınlaşmış olması, henüz yeni tanımlanmakta olan hastalık için oldukça uygun bir zemin oluşturuyor.

Hastalığın tedavisi için ülkemizde yaygınlaşan kliniklere bir yenisi daha eklendi.

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E.A. Hastanesi (BRSHH) bünyesinde açılan İnternet Bağımlığı Polikliniği hizmet vermeye başladı.

İnternet Bağımlılığı Polikliniği, uyguladığı tedavi yöntemleriyle internet kullanımını tekrar kişinin kontrolü altına alabilmesini hedefliyor ve bağımlılıkla ilgili bilgilendirme yapıyor.

Poliklinikte, chat ve sosyal medya bağımlılarından, online alışveriş meraklılarına, cinsel içerikli site tutkunlarından, saatlerce bilgisayar oyunu oynayanlara, kadar yetişkin, kadın/erkek, ergen, çocuk birçok kişi tedavi görüyor.

31 Ekim 2013 Perşembe

Beyaz saç

Marta kasabanın ucunda yalnız yaşardı. Çevresinde aksiliğiyle tanınırdı. 

Bir gece şerifin küçük kızı, verandada oturan Marta’ya seslendi “Bayan, siz neden hiç bahçeye çıkmıyorsunuz? Yanıma gelsenize” Marta, sevgi yumağı çocuğu tersleyerek ak saçlı bir ihtiyar olduğunu ve yürüyemediğini söyledi. “İçindeki sevgiye tutunarak in bahçeye” dedi küçük kız. Marta denileni yaptı, artık bahçedeydi! Küçük kız yaşlı kadının gri saçlarını okşadı, “Bakın gökteki yıldızlar saçınıza inmiş” dedi gülümseyerek. Marta o an sevgiyi ve hayata sarılmayı anladı! Birlikte gözyaşlarına boğuldular, kelebekler uçtu kondu falan...

Bir bahaaaar akşamı rastladım sizeee. Neden başımı öne eğmiştim? Boya yaptırıyorum da şekerim. Kuaföre geldim, gencim güzelim, baharda yeşillenen fındık dalları gibi şenim maşallah. O da ne? Kuaför, boya fırçasını kaseye bırakırken: “On dakika bekleyip yıkamaya alacağız, beyazların kapanmasını beklemeyelim!” dedi. Etrafa baktım, benden başkası yoktu, resmen bana diyordu!. Beyaz! Ne beyazı? Saçlarım mı beyazlamış? Bu ne münasebetsiz bir lakırtıydı?.. Beynim ısındı! Hatta karıncalanıyor sol kolumdan aşağısı... “Kime bakmıştın aslanım?” ifadesi takındım suratıma. Kötü kuaför kabahatinde ısrarcıydı: “Aradaki beyazları diyorum hamfendii, kapanmasa da olur.” Çektim el frenini indim aşaaa! diyebilmeyi çok isterdim. Hatta bi baktım sağ elim aranıyor, koltuğun boy ayar kolunu çekmişim, gerisini hatırlamıyorum hakim bey!..

Kafada beyaz saç teliyle karşılaşmak, tsunami gibi, ağza sinek kaçması, salona kamyon girmesi gibi insanın duyup da başına gelmeyeceğini sandığı şeylerden! Ama oluyor mirim... Ayna önündeyim... Çöp torbası yapılmak için marketten aşırılmış poşet çaresizliğindeyim! Saçlarım, rockçı solistin konser sonu modeli. Biraz daha yaklaşınca aynaya, parmaklarla da iyice ayırınca telleri; al işte tüm hainliğiyle orda kır saç teli!

İlk şokun ardından, serinkanlı tavrımı takındım. Su püskürtmek, cımbızla korkutmak, refleks olarak o teli yolmak çözüm değil tabii! Usulca diğer saç tellerinin arasına, altlara doğru şöyle karıştırıp sakladım. Bir süre sonra birbirimize alıştık zaten, adını Zarife koydum; ayrı yıkadım, ıslatıp yapıştırdım...

Halime Gürbüz
Çoğaldılar!.. Hımm, demek renk pigmentlerim greve gitti, önlerdekiler de grev gözcüleri! Saç uçları da kırılarak alternatif protesto örgütlüyorlar. Bana ha? Toplu pigment ve saç kremi sözleşmesi ha? Bura sosyal bir kafa değil, hepinizi tek tek yolmaz mıyım ben?! Yoldum! Hepsini... Yoldum da ne oldu? Toplu greve yöneldiler; Kırkafa Kazım pek yakında sinemalarda!..

Gelelim Marta’ya. İşte azizim, mevzu burada. Hayat, bu “ay çok duygusaaal” denip ona buna gönderilen; aşklı, kuşlu böcekli sevgi pıtırcıklı ağlak hikayelerdeki gibi değil! Beyazlar profilden Georgey Clooney havası yapılarak, olmadı boyatıp km sıfırlayarak hallolur. Ya yüreğimizdeki kellik ne olacak?..

* Halime Gürbüz 

© Copyright, Özel haber, izinsiz kullanılamaz.

29 Ekim 2013 Salı

9 olağandışı fobi ve anlamları!

Fobiler genellikle ortak değildir. Hepimizin bildiği Birkaç ortak fobi vardır bunlar arasında; böcek, köpek, balon ve palyaçodan korkanları biliriz. Fakat insanların herşeye karşı korkuları olabilir. İşte az bilinen fobiler...

Limnofobi
Düşünün, sessiz sakin bir yerde göl kenarında oturmuş, rahatlıyorsunuz... Ne kadar huzur verici değil mi? Yalnız göl fobiniz yoksa! Evet, bazı insanların göl fobileri var.

Chirofobi
Tüm fobilerle başa çıkılması gerçekten çok güçtür. Bunlar hayatı oldukça zorlaştırır. Bu fobiye sahip olan insanlar, vücutlarındaki herhangi bir bölümden korkarlar.

Rhytifobi
Bu dünyada en az bilinen fobilerden biridir ve genellikle bu fobi kadınlarda vardır. Evet, bu fobiye sahip olanların korkusu ise, kırışıklıklar...

Barofobi
Bu gerçekten çok nadir ve enteresan olan fobilerden biridir. Bu fobinin korku temeli ise yer çekimidir. Enteresan değil mi? Hem yerçekimi olmayan bir ortamda kalamayız ama yer çekiminden de korkarız...

Logizomechanofobi
Dünya değişiyor, buna bağlı olarak insanoğlu yeni fobiler ediniyor. Bu fobilerden en komiği ise, herşeyin neredeyse teknolojiyle yürüdüğü dünyada bilgisayarlardan korkmak olsa gerek. Bazı insanlar bilgisayarlı ortamlarda geriliyor ve korkularına hakim olamıyorlar.

Theofobi
Hepimiz Ateizm'i az çok biliriz, fakat bu Allah korkumuz olduğundan değildir. Bu fobiye sahip insanların korkusu, Allah.

Peladofobi
Erkeklerin, en çok korktukları şeylerden birini tahmin eder misiniz? Diye sorsam kesinlikle yanıtlarınızı duyar gibiyim; kellik. Evet bu korku genellikle erkeklerde görülüyor ve korkunun diplerinde ise kel kalmak yatıyor.

Chaetofobi
Peladofobinin aksine bu korkuya sahip olanlar enteresan bir şekilde saç ve kıllardan korkuyorlar.

Kleptofobi
Bu fobinin geldiği kökü tahmin edebiliyorsunuzdur. Edemiyor musunuz? Kleptomani desek? Bu fobiye sahip insanların ortak korkuları, hırsızlar. Bir hırsızın kurbanı olmaktan delicesine korkuyorlar.

Hazırlayan: Müge Keçeci

22 Ekim 2013 Salı

İş Stresi "Karabasan"ı Davet Ediyor!

Halk arasında “karabasan” olarak bilinen uyku felci, iş stresi yüzünden çalışan kesimde, özellikle de vardiyalı çalışanlarda daha sık ortaya çıkıyor.

Aslında tıbbi olarak tanımlanmış bir uyku bozukluğu çeşidi olan uyku felci ya da “karabasan”, uyanma ya da nadiren uykuya dalma sırasında gelişen, bedenin geçici olarak hareket edememesi yani felç olması durumuna deniyor. Ailesinde uyurgezerlik, gece terörü gibi uyku bozukluğu olanlarda ve çalışanlarda daha sık görülen karabasan hakkında bilgi veren Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Aylin Aksoy Çoban, “Çalışanlar iş stresi yüzünden daha sık karabasan yaşıyorlar. Bunun en önemli tetikleyici nedeni ise uyku düzensizliğidir. Uyku düzeni bozuk olanlarda, vardiyalı çalışanlarda, depresyon hastalarında, bazı ilaçları kullananlarda daha sık görülüyor” diyor.

Karabasan hakkında merak edilen soruları yanıtlayan Dr. Aylin Aksoy Çoban, şu bilgileri veriyor:

- Karabasan olarak bilinen uyku felci nasıl oluşuyor? 
Bunu anlayabilmek için uyku fizyolojini bilmek gerekiyor. Uykuya dalma ve uykuyu sürdürme sırasında beyinde bazı fizyolojik değişiklikler meydana geliyor. Düz bir çizgiden ziyade sarmallar halinde devam eden bir uyku süreci oluşuyor. Her bir sarmal yaklaşık 90 dakika sürüyor. Biri biterken diğeri başlıyor. Her bir sarmal REM ve Non-REM uykularından oluşuyor.
Uyku felci, REM uykusu sırasında ortaya çıkıyor. Beyin uyurken vücut kasları da uykudadır. Uyuyan bir insanın kolunu kaldırıp bıraktığınızda kolu düşer çünkü kaslar aslında felç konumundadır. REM uykusu sırasında beyin bazen birden uyanıyır, ancak bu uyanma kaslarda olmaz. Kaslar felç durumunda kalır ve beynin uyanıklığına eşlik edemez. Uyanan kişi sanki vücudunun üzerinde biri oturmuş ya da ağırlık çökmüş gibi hisseder. Aslında o anda olan durum kişinin kaslarını kıpırdatamaması sonucu hissettiği felç durumudur. Beyni uyanan kişi bedeni ve kasları tam olarak uyanmadığından hareket edemez, konuşamaz. Çoğu zaman bunu yaşayan kişiler korku ve endişeye kapılırlar. Uyku felci birkaç saniye veya birkaç dakika sürebilir. Çok uç durumlarda, 4-5 saat sürdüğü de bilinmektedir. Uyku felcine bazen halüsinasyonlar da eşlik edebilir. Bu halüsinasyonlar işitsel, dokunsal veya görsel olabilir. Bunlar da kısa sürebilir.

- Uyku felcinin nedenleri nelerdir?
Kaslardaki bu geçici felç durumu aslında koruyucudur,çünkü REM uykusunda rüya görürüz. Rüyada koşarız, zıplarız ve bazen uçarız. Rüya sırasında yaptığımız hareketleri gerçekte de yapmamamız için kaslarımızda geçici felç durumu meydana gelir. Bu sayede rüyada koşarken koşma hareketini yapmamış oluruz. Bu sırada beynin uyumaya devam etmesi gerekirken bir anda uyanır. Bu geçici felç durumunu hasta bilincinde yaşar. Nedeni tam olarak açıklanmamıştır, ancak diğer uyku bozukluklarını yaşayan kişilerde sık görülür. Değişik çalışmalar çoğu insanın başka bir uyku patolojisi yaşamadığı halde hayatlarında en az bir kez uyku felci yaşadığını göstermektedir. Bazı çalışmalarda değişik faktörler suçlanmıştır. Örneğin; sırtüstü yatmak, düzensiz uyku saatleri, aşırı stres, bazı ilaç tedavileri (alerji ilaçları ve bazen uyku amaçlı alınan ilaçlar), uyku öncesi açlık.

- Çocuklar ve gençler de karabasan görür mü?
Evet görürler. Dört yaşında başlayabilir. Bazen bir iki kez olup biter ancak bazı durumlarda sürekli tekrarlayan bir durum haline gelebilir.

- Uyunacak ortam önemli midir? Yemek düzeni, yediklerimiz uykumuzun kalitesini ve uyku felcini nasıl etkiler?
Uyku ortamının düzeninde dikkat edilmesi gereken en önemli husus ortamın ışıksız olmasıdır. Işıkla uyumak uykunun kalitesini azaltan bir unsurdur. Işık açık uyumak, fazla ışık veren gece lambası kullanmak uykunun derinliğini etkiler, düşünülenin aksine karabasan ya da diğer uyku bozukluklarının ortaya çıkmasına nenden olur. Yatmadan kısa süre önce yenilen yemek, atıştırmak uyku kalitesini bozacaktır. Mide doluyken yatar pozisyona geçmek reflü riskini de artırır. Bu nedenle uyku zamanına yakın yemek yememek gerekir. Uyku saati ile yemek saati arasında en az iki saat olmalıdır.

- Günde kaç saat uyumalıyız? Düzenli uykunun karabasan tedavisindeki önemi nedir? 
Günde en az 7-8 saat uyunmalıdır. Daha az süre uyuyup yettiğini iletenler olur, ancak baktığınızda az uyuyanlarda karabasan sıklığı daha fazladır. Düzenli uyku karabasan tedavisinin en önemli ayağıdır. Düzenli uyku kişinin derin uyku kalitesine yansır ve ani uyanmaların önüne geçer. Aynı saatlerde yatıp benzer saatte uyanmak uyku bozukluklarının görülme sıklığını azaltır. Düzenli yatış kalkış saatleri derin uyku kalitesi açısından da önemlidir. Bu nedenle uykuyu belli düzende uyumak önemlidir.

- Uyku felci için doktora başvurulduğunda nasıl bir yol izlenir? Hangi tetkikler yapılır? 
Ailede öykü varsa, başka uyku bozuklukları eşlik ediyorsa ya da uyku sırasında apne dediğimiz soluk alıp vermenin durması da gözleniyorsa, kişi uyku laboratuarına yönlendirilerek uyku EEG’si ile izlenir. Beyin dalgaları ve uyku bozukluğu çeşidi belirlenir. Tek bir uyku bozukluğu çeşidi varsa buna gerek kalmadan sadece ilaç tedavisi ile uyku düzenlenir. Depresyon gibi psikiyatrik hastalıklar da uyku bozukluklarını tetikler. Yapılacak psikiyatrik muayene sonucunda düzenlenecek antidepresan tedavi ve uyku düzenleyici tedavi bu sorunu tamamen ortadan kaldırır. Altta yatan psikopatoloji ilaçla düzenlenmeden yapılacak terapi her zaman yeterli olmayabilir. Kişinin yaşamındaki çatışmaları terapi ile çözümlemek iyi bir destekleyici durumdur ancak bu fiziksel problemin tedavisinde her zaman yeterli olmayabilir.

- Uyku felci tedavisinde ne tür ilaçlar kullanılır? Hastanın ilaca kendi kendine başlaması doğru mu? 
Uykuya geçişi sağlayan, REM-Non-REM döngüsünü bozmayan, derin uyku kalitesini artıran ilaçlar tedavide kullanılır. Bu ilaçları arkadaş yorumu ya da tavsiyesi ile başlamak kesinlikle doğru bir tutum değildir. İlaçların etkileri ya da yan etkileri çok subjektiftir. Kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu nedenle hiçbir ilaç doktor tavsiyesi ya da doktor kontrolü dışında kullanılmamalıdır. Antidepresanlar tek başına uyku bozukluklarının tedavisinde yer almazlar ancak altta yatan depresyonu tedavi ettiklerinden uyku bozukluğunu giderirler.

- Uyku felci hangi sıklıkta görülebilir? Üst üste görülebilir mi? Hasta sonrasında neler yaşarsa doktor yardımı alınmalı?
Stresli yaşam koşullarında birkaç gecede bir tekrarlayabilir. Nadiren de olsa bu durumu her gece yaşayan kişiler de olmaktadır. Aynı gecede birkaç kez bile yaşanabilir. Etkisi saatler sürebilir. Bu sıklıkta yaşanan uyku felci yaşam kalitesini bozduğundan hemen doktora başvurulmalıdır. Ayrıca eşlik eden halüsinasyonlar varsa muhakkak yardım alınmalıdır.

8 Ekim 2013 Salı

Muhteşem kararların esiri olmayın...

Sürekli yeni kararlar alıyor ancak uygulamaya dökemiyorsanız, kendinizi suçlamayı bir kenara bırakın ve bu durumu düzeltmeye çalışın. İşte size birkaç öneri...

Yeni yılda, doğum günlerinde ya da özel olarak kabul ettiğiniz günlerde ‘bu defa kesin’ diye konuştunuz. Hayatınıza dair bir dizi muhteşem kararlar alıp hedefler koydunuz. Sonrasındaysa pek azını gerçekleştirebildiğiniz o muhteşem kararlarınızın esiri olup, koca bir yıl gerçekleşmeyen değişikliklerin pişmanlığını yaşadınız. Bu yıl daha farklı olsun diyorsanız bir bilene danışmakta fayda var. Yeni yıl kararlarının üzerinizdeki psikolojik etkisini Hisar Intercontinental Hospital’dan Psikolog Gülşah Yahşi sizler için anlattı...

Öncelikle söylenmesi gereken, özel olarak kabul ettiğiniz günlerin o günlere yüklediğiniz anlamlar dışında pek bir farklılığı ya da özelliği yoktur. Onu özel ve farklı yapan verdiğiniz anlamlardır. Bazen hayatınıza dair belirli adımlar atarken, önemli kararlar verirken özel bir tarih seçmeye; atacağınız adımları, alacağınız kararları o seçtiğiniz özel günde uygulamaya özen gösterirsiniz. Bu sizi motive eder, hem fiziksel hem psikolojik anlamda kendinizi o özel güne odaklar, verdiğiniz kararlar için uygun çözüm yolları bulursunuz. Bu gibi somut adımlar her ne kadar kendinizce anlamlandırdığınız günlere özel atılsalar da yaşam kalitesini artırır ve geleceğe daha güvenli bakmanıza olanak sağlar.

Hayal ile gerçeği karıştırmayın, kendi gerçeğinizden uzaklaşmayın
Geleceğe dair gerçekçi planlar, sağlıklı bir ruh durumunun en büyük göstergesi. Ancak tüm planlar için “yılbaşı” gibi tek bir güne odaklanılması, gelecek yıla dair beklentilerin gerçeklikten uzak bir hal alması, hayal ile gerçeği birbiriyle karıştırmaya ve kişiyi kendi gerçekliğinden uzaklaşmaya kadar götüren ruh haline sokabilir. Gerçekçi olmayı çoğu zaman beceremeyip kendinizi tatlı hayaller içinde bulabilirsiniz. Gerçeklikten uzaklaşmamak adına alınan kararlar için gereken şartları, içinde bulunduğunuz koşulları göz önüne alıp bunları gerekirse madde madde kâğıda dökmek çok daha sağlıklı olacaktır.

Unutmamalısınız ki söz uçar, yazı kalır ve akıl çarpıtır! Dolayısıyla yapılan planları, alınacak kararların değerlendirilmesini, kararları uygulamada karşınıza çıkabilecek olan olası sorunları ve çözümlerini, bunlarla nasıl başa çıkabileceğinizi maddeler halinde yazarsanız ‘gerçeği’ daha net değerlendirebilirsiniz. Böyle bir girişim, kararınızdaki ciddiyetinizin de bir göstergesi olacaktır. Eğer düşündüğünüz değişikliği gerçekten istiyorsanız, bunları sistemli bir şekilde değerlendirmek, yazıya dökmek ve tablodaki eksiklikleri görüp düzeltmeler yapmak hevesle yapacağınız bir iş olacaktır.

Aşırı genellemeden uzak durun
Alınan kararı uygulayamayan kişilerde en sık karşılaşılan durum, kişinin ‘aşırı genelleme’ yapması ve ‘ben zaten hiçbir kararımı uygulayamıyorum, bir şeyi düzgün yapamıyorum, başaramıyorum, beceriksiz ve yetersizim, güçsüzüm’ gibi olumsuz düşüncelerle, kendine bunu bir etiket gibi acımasızca yapıştırmasıdır. Hâlbuki soru ‘neden ben bunları yapamıyorum?’ değil, ‘bu durumu nasıl düzeltebilirim, nerede hata yapıyor olabilirim?’ olmalıdır.

Kararların uygulanamaması kişiyi umutsuzluğa sürükleyebilir sonraki adımları atmada isteksizlik uyandırabilir, kişinin kendine olan inancı zayıflayabilir. Kaldı ki, püf noktalardan biri de kişinin kendine inanmasıdır. Bir şeyi nasıl yapacağını bilmese bile, sorun olan şeyi çözeceğine, bir çözüm yolu bulabileceğine inanmalıdır. İnsanlar bazen karşılaştıkları güçlükleri nasıl çözeceklerini bilemezler; bu çok doğaldır. Bu durumda profesyonel yardım almaktan asla çekinilmemelidir. Zaten Psikiyatrlar, Psikologlar ve Psikolojik Danışmanlar da bu gibi noktada kişilere yardım sağlayabilmek için eğitim almış kişilerdir.

19 Eylül 2013 Perşembe

Tükenmişlik Sendromundan Kurtulun!

Son zamanlarda kendinizi sürekli mutsuz, huzursuz, yorgun hissediyorsanız, çok çabuk sinirlenip geriliyorsanız, hayattan zevk alamıyorsanız, sabahları işe gitmek zor geliyor hatta işe gitmemek için bahaneler bulmaya çalışıyorsanız, işinize olan motivasyonunuzu kaybettiyseniz dikkat! Tükenmişlik Sendromu yaşıyorsunuz demektir. 

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Ayşegül Tohumcu'nun verdiği bilgilere göre, tükenmişlik Sendromu ilk kez 1974 yılında psikolog Herbert Freudenberger tarafından, “uzun dönemli karşılanmamış iş stresine bağlı olarak, duygusal ve fiziksel enerji tükenmesiyle karakterize patolojik durum” olarak tanımlandı.

Kimler Risk Altında?

Tükenmişlik Sendromu, günümüzün yoğun ve stresli iş ortamında, pek çok insanın kariyerlerinin bir döneminde karşılaştığı bir sorundur. En çok doğrudan insana hizmet verilen meslek mensuplarında, özellikle sağlık çalışanlarında, öğretmenlerde, psikologlar ve çocuk bakıcılarında, idarecilerde, bankacılarda görülmektedir. Hem kişisel hem de işe ait özellikler Tükenmişlik sendromuna zemin hazırlamaktadır. Her şeyi mükemmel olarak yapmaya çalışan, esneklik gösteremeyen, takıntılı ve ayrıntıları çok fazla önemseyen kişilerde tükenmişlik daha sık görülür. İşe ait özellikler arasında da, devamlı sayılarla çalışma, çalışma saatlerinin uzun olması, güçlü bir rekabet ortamı sayılabilir.

Kendinize Yeterince Zaman Ayırıyor musunuz?

Tükenmişlik sendromu fiziksel, duygusal ve zihinsel bulgu ve belirtiler içerir. Fiziksel tükenmişlik belirtileri; kronik yorgunluk, güçsüzlük, enerji kaybı, yıpranma, hastalıklara daha hassas olma, sık baş ağrıları, bulantı, kas krampları, bel ağrısı, uyku bozuklukları gibi değişik sorun ve yakınmaları içerir. Duygusal tükenmişlik bulguları depresif duygulanım, desteksiz, güvensiz hissetme, ümitsizlik, evde gerilim ve tartışma artışı, kızgınlık, sabırsızlık, huzursuzluk gibi negatif duygulanımlarda artış, nezaket, saygı ve arkadaşlık gibi pozitif duygulanımlarda azalma içermektedir. Zihinsel tükenmişlik bulguları doyumsuzluk, kendine, işine ve genel olarak yaşama karşı negatif tutumlar içerebilir. Sonuçta işi bırakma, savsaklama gibi davranışlar görülebilir.
Son yıllarda Tükenmişlik sendromunda ciddi bir artış görülmekte çünkü çok çalışmak amaç ve değer haline getirilmekte ve insanlar kendilerine gerekli nitelikli zamanı ayırmamaktadır. Kendine zaman ayırma olarak görülen yoğun ve yorucu spor egzersizleri ise zamanla bir iş veya görev gibi yapılmakta ve kişiyi tüketmeye devam etmektedir.

Tükenmişlik Sendromuna Çözüm: Orijinal Yoga Sistemi

En eski kişisel gelişim ve sağlık sistemi olan  “Orijinal Yoga Sistemi” tükenmişlik sendromu ile baş edebilmek için mükemmel ve işe yarar çözümler sunmaktadır. Orijinal Yoga Sistemi’nde her yaştaki ve her durumdaki insan için uygun milyonlarca nefes, biyoenerji, duruş, konsantrasyon, gevşeme teknikleri vardır. Bu teknikler, düzenli uygulandığında, öncelikle kas, eklem ağrıları olmak üzere her türlü vücut ağrıları geçmeye başlar.  Enerjiyi tüketen ve halsiz bırakan yorucu spor egzersizlerinin  aksine, kişi enerji ile dolar. Biyoenerji alanı onarılır ve güçlenir. Tekniklerin özel etkilerinden dolayı, vücudun salgı sistemi yani hormonal sistem dengelenir. Organlar daha verimli çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi güçlenir ve kişi hastalıklara dayanıklı hale gelir. Sinirsel gerginlik atılır. Zihin sakinleşir, yaşamın temposu yavaşlar ve zorluklarla daha kolay başa çıkılır. Bakış açısı değişir, olumsuzlık içeren olayların sonuçları büyütülmez. Olumsuz düşünceler kontrol altına alınır ve düşünce akışı olumlu yöne yönlendirilir.

Bunlar, Orijinal Yoga Sistemi’ni uygulamanın yararlarından sadece bazılarıdır. İşin en güzel tarafı, tüm bu faydalara kendinizi zorlamadan, tüketmeden ulaşabilmeniz. Kendinize ayıracağınız haftada en az 1,5 saat ile Orijinal Yoga Sistemi’ni uygulayarak Tükenmişlik Sendromundan kurtulabilir, daha güzel, tatmin edici ve verimli bir iş hayatına merhaba diyebilirsiniz…

Orijinal Yoga Sisteminin Etkileri

Yoga Academy eğitmeni Pelin Evrensel’in açıklamalarına göre Orijinal Yoga Sistemi ile son yıllarda artan Tükenmişlik sendromunun önüne geçmek mümkün. Sendromun semptomları ve Orijinal Yoga Sistemi’nin etkisini şöyle açıklayabiliriz.

Enerji kaybı: Gün içerisinde enerjimizi emenlere karşı enerjitik alanımızı güçlü tutup, enerjimizi kaybetmemek mümkün.

Yıpranma: Orijinal Yoga Sistemi  sayesinde kişi ve olaylara karşı daha toleranslı olunur. Pozitif bakış açısı geliştirilir. En üzücü olaylar dahi gelip geçici bir düzenin parçaları olarak görülmeye başlanır. Kişi başına gelenleri kendini yıpratmadan kabul edebilme yeteneğini geliştirir ve koşulları değiştirebilecek özgüvenini kendinde bulur.

Hastalıklara daha hassas olma: Uygulanan nefes teknikleri kandaki oksijen miktarını artırır. Solunum sistemi aktifleşir ve metabolizma canlanır. Bağışıklık sistemi güçlenir.

Sık görülen baş ağrıları: Oksijen yetersizliği yada gerilim kaynaklı baş ağrıları ortadan kalkar.

Bulantı: Stres ve gerilimden kaynaklanan sindirim sistemindeki rahatsızlıklar yok olur. Sindirim sistemi düzene girer, bulantılar, şişkinlikler giderilir.

Kas krampları, bel ve boyun ağrısı: Uygulanan Asanalar (duruşlar) kişinin kendini daha hafif, zinde, esnek ve güçlü hissetmesini sağlar. Omurgadaki duruş bozuklukları giderilir, böylelikle iç organlarda sağlıklı çalışır. Bel, boyun, sırt ağrıları, kasların ve eklemlerin yıpratılmadan çalıştırılıp güçlenmesiyle giderilir. Pek çok spor dalında kas yırtılmaları, eklem sakatlanmaları olası iken Orijinal Yoga Sistemi  uygulayıcılarında bu tip vakalar görülmemektedir.

Uyku bozuklukları: Orijinal Yoga Sistemi uygulamasında her seansın son çalışması olan derin gevşeme tekniği ile çok daha kaliteli, dinlendirici ve yenileyici bir uyku sağlanır, uykusuzluk problemi ortadan kalkar.
Yoga nidra (bütünleşerek uyumak) tam bir fiziksel, zihinsel ve duygusal gevşeme haline ulaşmak için sistematik ve bilimsel bir yöntemdir. Düzenli uygulandığında stres kaynaklı tüm gerginlikler giderilir, kişinin uyku ihtiyacı azalır. Kişi, zinde, mutlu ve gerçekten dinlenmiş biçimde uyanarak, güne pozitif başlar.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Kış mevsimi, uykumuzu nasıl etkiliyor?

Bu önerileri dikkate alarak, kış mevsiminde kaliteli bir uykuya sahip olabilirsiniz!

Malum kış mevsiminin soğuk günleri etkisindeyiz. Soğukluk bazılarında uyku yaptığı gibi geceler bazılarımız için uykusuz sabahlara kadar uzanıyor. Uykusuzluğunuzun sebepleri aşağıdakilerden biri olabilir. Kış mevsiminde kaliteli bir uyku için Georgia Üniversitesi, Amerikan Uyku Bilimleri Akademisi sözcüsü profesör Michael Decker'ın önerilerine dikkat edin!

Evi çok sıcak tutmak... 
Geceyi geçirmek için sıcak bir ev keyifli olabilir fakat sıcaklık uykunuzu kaçıran bir baş belası haline gelebilir. Bu konu hakkında Georgia Üniversitesi, Amerikan Uyku Bilimleri Akademisi sözcüsü profesör Michael Decker “Uyku sırasında vücudumuz, oda sıcaklığına uyum sağlıyor. Eğer vücut sıcaklığımızı düşürürsek, serin bir odada daha rahat uyuyabiliriz” diyor.

Mt. Sinai Tıp Merkezi ve Amerikan Pediatri Akademisi pediatristi Jennifer Trachtenberg, uyku için en uygun sıcaklığın 20 il 22 derece arasında olması gerektiğini söylüyor.

Evin çok soğuk olması...
İdeal bir uyku için odanızın çok sıcak olmaması kadar, çok soğuk olmaması da önemli. Her ne kadar gelecek faturayı düşünüyor olsanız da, titreme ve birbirine çarpan dişleriniz sizi uyutmaz. Tüm gece ayakta kalırsınız. En azından uyuyana kadar rahat edeceğiniz derecede ısı ayarı yapın.

Gün içerisinde yetersiz gün ışığı...
Uyarılmamızı ve dikkatli olmamızı sağlayan gün içerisinde aldığımız gün ışığıdır. Kış zamanlarında ise havalar erken karardığından ya da gün içinde karanlık bir hava olduğundan bu durum çalışanlar için çok zor. Yeterli derecede gün ışığı görmezsek, gün içerisinde kendimizi uykulu hissederiz. Michael Decker “Akşam olduğunda ise bedeninizin gün içinde yarı uykulu olduğu için yatağa gitmek istemeyecektir” diyor. Sabahları olabildiğince bulunduğumuz ortamda yeterli derecede gün ışığına maruz kalmamız gerektiğinin de altının çizen Decker, eğer bunu yapamıyorsanız, mutlaka bol ışıklı ortamda bulunmaya çalışın diyor. Geceleri ise olabildiğince illuminasyondan yani tv, laptop gibi elektrikli aletlerin ışıklarından kaçınmamız gerektiğini belirtiyor.

Ağır kış yemeklerinden kaçının! 
Ağır yemekler kışın soğuk günlerinde sizi sıcak tutabilir ama tüm gece ayakta durmanıza neden olur. “Akşamları ağır yemekler yediğinizde, vücudunuz bu yemeği yakmak için çok enerji harcar, bu da sizi ayakta tutar” diyor Decker. Hastalarına, tam anlamıyla sindirim için, akşam yemeklerini yatmadan önce mutlaka 4-5 saat önce tüketmelerini öneriyor.

Egzersiz yetersizliği
“Egzersizin uyku derinliğini artırdığına dair birçok çalışma var” diyor Decker. Ama ne yazık ki, kış aylarında enerji harcamaya çekiniyoruz ve daha tembel oluyoruz. Hareketlerinizi artırdığınızda, daha iyi dinlenirsiniz. Eğer egzersiz yapacak vaktim yok diyorsanız, gün içerisinde asansör kullanmak yerine merdivenlere yönelebilirsiniz ya da kısa mesafelere yürüyebilirsiniz.

Haftasonları fazla uyku...
Kışın soğuk, karmaşık ve yorucu günleri tatil günlerinde yatakta daha fazla zaman geçirmemize neden oluyor. Ama ne yazık ki, haftasonları çok fazla uyumanın, uyku düzenini bozduğunu söylüyor Decker. Hafta sonu da olsa uykunuzdan biraz fedakarlık yapmanızda fayda var. Yoksa bütün hafta boyunca düzensiz uyunan iki gün yüzünden verimsiz ve yorgun geçirirsiniz.

Kuru havalı ortamlar...
Kuru, kış havaları odanızdaki havayıda kurutarak nemin burnunuzda hapsolmasına neden olur. Burun kuruduğunda ise, ağızdan nefes alınır, horlamaya başlarsınız, bunların hepsi kalitesiz uyku biçimlerinin göstergesidir. Decker, odanızda küçükte olsa nemi alacak su ile çalışan bir süs ya da havadaki nemi alacak bir elektronik cihaz bulundurmanızı öneriyor.

Grip ve nezle sezonu açıldı! 
Decker, “Uyku bizi iyileştirir” diyor. Ama buradaki ironi hasta olduğumuzda, ne kadar halsiz olsakta çoğu zaman kaliteli uyuyamayız. “ Uykudayken, doğa bizden burundan nefes almamızı ister. Ama burnumuz tıkalı olduğundan, ağzımızdan nefes alırız. Bu da horlamaya, uykuda konuşmaya ve kötü bir uykuya neden olur” diyor.

10 Eylül 2013 Salı

Tükenmişlik Sendromundan Kurtulun!

Son zamanlarda kendinizi sürekli mutsuz, huzursuz, yorgun hissediyorsanız, çok çabuk sinirlenip geriliyorsanız, hayattan zevk alamıyorsanız, sabahları işe gitmek zor geliyor hatta işe gitmemek için bahaneler bulmaya çalışıyorsanız, işinize olan motivasyonunuzu kaybettiyseniz dikkat! Tükenmişlik Sendromu yaşıyorsunuz demektir. 

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Ayşegül Tohumcu'nun verdiği bilgilere göre, tükenmişlik Sendromu ilk kez 1974 yılında psikolog Herbert Freudenberger tarafından, “uzun dönemli karşılanmamış iş stresine bağlı olarak, duygusal ve fiziksel enerji tükenmesiyle karakterize patolojik durum” olarak tanımlandı.

Kimler Risk Altında?

Tükenmişlik Sendromu, günümüzün yoğun ve stresli iş ortamında, pek çok insanın kariyerlerinin bir döneminde karşılaştığı bir sorundur. En çok doğrudan insana hizmet verilen meslek mensuplarında, özellikle sağlık çalışanlarında, öğretmenlerde, psikologlar ve çocuk bakıcılarında, idarecilerde, bankacılarda görülmektedir. Hem kişisel hem de işe ait özellikler Tükenmişlik sendromuna zemin hazırlamaktadır. Her şeyi mükemmel olarak yapmaya çalışan, esneklik gösteremeyen, takıntılı ve ayrıntıları çok fazla önemseyen kişilerde tükenmişlik daha sık görülür. İşe ait özellikler arasında da, devamlı sayılarla çalışma, çalışma saatlerinin uzun olması, güçlü bir rekabet ortamı sayılabilir.

Kendinize Yeterince Zaman Ayırıyor musunuz?

Tükenmişlik sendromu fiziksel, duygusal ve zihinsel bulgu ve belirtiler içerir. Fiziksel tükenmişlik belirtileri; kronik yorgunluk, güçsüzlük, enerji kaybı, yıpranma, hastalıklara daha hassas olma, sık baş ağrıları, bulantı, kas krampları, bel ağrısı, uyku bozuklukları gibi değişik sorun ve yakınmaları içerir. Duygusal tükenmişlik bulguları depresif duygulanım, desteksiz, güvensiz hissetme, ümitsizlik, evde gerilim ve tartışma artışı, kızgınlık, sabırsızlık, huzursuzluk gibi negatif duygulanımlarda artış, nezaket, saygı ve arkadaşlık gibi pozitif duygulanımlarda azalma içermektedir. Zihinsel tükenmişlik bulguları doyumsuzluk, kendine, işine ve genel olarak yaşama karşı negatif tutumlar içerebilir. Sonuçta işi bırakma, savsaklama gibi davranışlar görülebilir.
Son yıllarda Tükenmişlik sendromunda ciddi bir artış görülmekte çünkü çok çalışmak amaç ve değer haline getirilmekte ve insanlar kendilerine gerekli nitelikli zamanı ayırmamaktadır. Kendine zaman ayırma olarak görülen yoğun ve yorucu spor egzersizleri ise zamanla bir iş veya görev gibi yapılmakta ve kişiyi tüketmeye devam etmektedir.

Tükenmişlik Sendromuna Çözüm: Orijinal Yoga Sistemi

En eski kişisel gelişim ve sağlık sistemi olan  “Orijinal Yoga Sistemi” tükenmişlik sendromu ile baş edebilmek için mükemmel ve işe yarar çözümler sunmaktadır. Orijinal Yoga Sistemi’nde her yaştaki ve her durumdaki insan için uygun milyonlarca nefes, biyoenerji, duruş, konsantrasyon, gevşeme teknikleri vardır. Bu teknikler, düzenli uygulandığında, öncelikle kas, eklem ağrıları olmak üzere her türlü vücut ağrıları geçmeye başlar.  Enerjiyi tüketen ve halsiz bırakan yorucu spor egzersizlerinin  aksine, kişi enerji ile dolar. Biyoenerji alanı onarılır ve güçlenir. Tekniklerin özel etkilerinden dolayı, vücudun salgı sistemi yani hormonal sistem dengelenir. Organlar daha verimli çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi güçlenir ve kişi hastalıklara dayanıklı hale gelir. Sinirsel gerginlik atılır. Zihin sakinleşir, yaşamın temposu yavaşlar ve zorluklarla daha kolay başa çıkılır. Bakış açısı değişir, olumsuzlık içeren olayların sonuçları büyütülmez. Olumsuz düşünceler kontrol altına alınır ve düşünce akışı olumlu yöne yönlendirilir.

Bunlar, Orijinal Yoga Sistemi’ni uygulamanın yararlarından sadece bazılarıdır. İşin en güzel tarafı, tüm bu faydalara kendinizi zorlamadan, tüketmeden ulaşabilmeniz. Kendinize ayıracağınız haftada en az 1,5 saat ile Orijinal Yoga Sistemi’ni uygulayarak Tükenmişlik Sendromundan kurtulabilir, daha güzel, tatmin edici ve verimli bir iş hayatına merhaba diyebilirsiniz…

Orijinal Yoga Sisteminin Etkileri

Yoga Academy eğitmeni Pelin Evrensel’in açıklamalarına göre Orijinal Yoga Sistemi ile son yıllarda artan Tükenmişlik sendromunun önüne geçmek mümkün. Sendromun semptomları ve Orijinal Yoga Sistemi’nin etkisini şöyle açıklayabiliriz.

Enerji kaybı: Gün içerisinde enerjimizi emenlere karşı enerjitik alanımızı güçlü tutup, enerjimizi kaybetmemek mümkün.

Yıpranma: Orijinal Yoga Sistemi  sayesinde kişi ve olaylara karşı daha toleranslı olunur. Pozitif bakış açısı geliştirilir. En üzücü olaylar dahi gelip geçici bir düzenin parçaları olarak görülmeye başlanır. Kişi başına gelenleri kendini yıpratmadan kabul edebilme yeteneğini geliştirir ve koşulları değiştirebilecek özgüvenini kendinde bulur.

Hastalıklara daha hassas olma: Uygulanan nefes teknikleri kandaki oksijen miktarını artırır. Solunum sistemi aktifleşir ve metabolizma canlanır. Bağışıklık sistemi güçlenir.

Sık görülen baş ağrıları: Oksijen yetersizliği yada gerilim kaynaklı baş ağrıları ortadan kalkar.

Bulantı: Stres ve gerilimden kaynaklanan sindirim sistemindeki rahatsızlıklar yok olur. Sindirim sistemi düzene girer, bulantılar, şişkinlikler giderilir.

Kas krampları, bel ve boyun ağrısı: Uygulanan Asanalar (duruşlar) kişinin kendini daha hafif, zinde, esnek ve güçlü hissetmesini sağlar. Omurgadaki duruş bozuklukları giderilir, böylelikle iç organlarda sağlıklı çalışır. Bel, boyun, sırt ağrıları, kasların ve eklemlerin yıpratılmadan çalıştırılıp güçlenmesiyle giderilir. Pek çok spor dalında kas yırtılmaları, eklem sakatlanmaları olası iken Orijinal Yoga Sistemi  uygulayıcılarında bu tip vakalar görülmemektedir.

Uyku bozuklukları: Orijinal Yoga Sistemi uygulamasında her seansın son çalışması olan derin gevşeme tekniği ile çok daha kaliteli, dinlendirici ve yenileyici bir uyku sağlanır, uykusuzluk problemi ortadan kalkar.
Yoga nidra (bütünleşerek uyumak) tam bir fiziksel, zihinsel ve duygusal gevşeme haline ulaşmak için sistematik ve bilimsel bir yöntemdir. Düzenli uygulandığında stres kaynaklı tüm gerginlikler giderilir, kişinin uyku ihtiyacı azalır. Kişi, zinde, mutlu ve gerçekten dinlenmiş biçimde uyanarak, güne pozitif başlar.

5 Eylül 2013 Perşembe

Aşk bir hastalık mı?

Yazının devamını okumak istemeyenlere hemen son 4-5 senenin araştırmaları ışığında vardığım sonucu özetleyeyim: Hayır, romantik aşk bir hastalık değil!

Bayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza vazgeçilmez kutlamalar olarak soktukları günlerin bence en sevimlisi “Aşıklar Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü. Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapmak istediklerimiz arasında perspektif ayarlamalarına vesile oluyor. Aşıklar günü de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde rol oynuyor. Sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek- çukulata- yemek- tiyatro-mum-hafif müzik- tütsü - kırmızı iç çamaşırı gibi hoşlukların katkısı var. Ama "Aşıklar Günü",  bence varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1350 gramlık doku parçasının fiziksel olduğu kadar bilinç ve davranış alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koydu. İnsanların cinsiyeti, yumurta ile spermin birleştiği anda, cinsel tercihinin de üçüncü hafta içinde belirlendiğine işaret eden güçlü araştırmalar var.  Duygu ve davranışlarımızın belirlenmesi ise erken çocuklu döneminde başlıyor. İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 3 ile 8 yaşlar arasında oluştuğuna işaret eden çalışmalar var.  Bizim aşk şablonumuz, sadece yakınlarımızda olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb kaynaklarda rastladığımız ve etkilendiğimiz "sanal kişilerle" ve davranışlarla da belirleniyor.

Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor beyinde. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde – zorlama bir ayırım yaparsak- bir çok farklı duygusal ve bedensel zincirleme tepkileri harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünden farklı olarak bunlar, bedensel ve duygusal bir "ödüle ulaşma" konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona erişebilmek için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve acillik kaybediyor, sevgiliye odaklanma saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor.

Aşık olunan kişi, dünyanın en akıllı, güzel, yakışıklı, sevimli, güçlü, bilgili/bilge, kültürlü, güzel huylu eşsiz bir hazine olarak algılanırken olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Aşkın sadece gözü kör değil, aynı zamanda sağır, mantıksız ve inatçı oluyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya yol açıyor.

 Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini en üst düzeyde tek bir kişide yoğunlaştırması çok uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bu mutlu sonun  sonucu olarak  “motorun turunu düşürmek”.  İkincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akılhastalığı düzeyine vardırmak. Bazı kültürler bu tepkileri ödüllendirerek cinayet, intehar, yakma- yıkmalar, kaçırmalar, tecavüzlerin kolayca  ortaya çıktığı davranışları teşvik ederler.

Bunlar şiddet kültürü doğuran, çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememesi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve  bağlılığa kavuşmuş bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bu çiftlerde aşk bitmiyor, derin bir sevgiyle yer değiştiriyor. Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma alşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi - ve bence temel işlevi-, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip  ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı:  Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya VE elde tutmaya  ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız”  bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan AŞK’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir.

Son 20-30  bin senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu deneyimlerinden biri.  Üstelik bu özellikleriyle aşk, önbeynimizin gelişmesi sayesinde, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır. Üstelik duygu yoğunluğu yüksek olan bu tutkular, sevenler arasındaki, yaş, sosyal statü, ırk, din hatt cinsiyet gibi farklılıkların da üstesinden  gelebilecek bir güce ulaşmıştır.  Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”. Bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır. Aşkın "nörofizyolojisi" bir mucize sayılabilir. Her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargılayıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve biterse anısına saygı gösterebilmektir. Bir insan bir çok kere aşık olabilir, ama aynı anda iki kişiye aşık olamaz. Hiç de bilimsel olmayan bir gözlemimle bitirmek istiyorum: "Kaybetmekten korkmuyorsanız aşık değilsiniz!