sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2014 Perşembe

Artık saçlarınız dökülse de dert değil


Saç dökülmesinin sebepleri genellikle aşırı stres, vücuttaki hormonal değişiklikler ve ya çeşitli tıbbi tedavilerdir. Bu durum genellikle aniden ortaya çıkar ve birçok kadında 6 ay içinde düzelir, çok az kadında kronik bir problem haline gelir. 

Çok endişeli ve sinirsel olarak zayıf kadınlarda saç dökülmesi kelliğe kadar varabilir. Neyse ki kadınlarda erkelerin aksine telojen dönemi geçici olabiliyor ve genellikle saçlar yeniden büyümeye başlıyor. Herkesin yaşamının yüzde 15’lik bir kısmında telojen (saç büyümesi siklusunda dinlenme safhası) yaşanıyor. Aşırı stres ve sinirsel hastalıklar bunun tetikleyicisi oluyor. Yaklaşık 3 ay boyunca kadınlarda saç dökülmesi aşırı derecede artıyor. Yeni saçlar büyüyene kadar saçlar oldukça azalabiliyor. Yetişkinlerin birçoğu bu saç dökülmesi sorununu yaşamıştır. Saçlarını tararken, taraklarında kalan bir dolu saça üzüntüyle bakmıştır. Bu dönemler genellikle çok stresli oldukları dönemler rast gelir.

Kadınlarda görülen saç dökülmesinin bir diğer çeşidi de hormonlardan kaynaklanan genetik saç dökülmesi. Annelerinden ya da babalarından geçen genler yüzünden tıpkı irsi bir hastalık gibi yaşanıyor. Kadınlarda genellikle 40 yaşından sonra ortaya çıkıyor ve maalesef telojen dönemi gibi kendiliğinden geçmiyor.

Araştırmalar kadınların yüzde 13’ünün menopoz öncesi ve ya sonrası dönemlerde bu tür saç dökülmeleriyle karşılaştıklarını gösteriyor, 65 yaş üzeri kadınlarda ise bu genetik dökülmeler yüzde 75’lere kadar çıkıyor.

Genetik saç kelleşmesi
Genetik olan bu saç dökülmeleri kadınların ver erkeklerin vücudunda bulunan ve ailelerinden gelen ortak genler yüzünden ortaya çıkıyor. Bu genleri vücudunda daha fazla toplamış insanlar daha çok saç dökülmesi problemi yaşıyor ve bu sorun kelliğe kadar varabiliyor.

Kadınlarda saç dökülmesinin bir diğer nedeni de, aloepsi denilen ve toplumun sadece yüzde 2’sinde görülen bir durum. Bu durumda saç hücreleri kandaki akyuvarlar tarafından saldırıya uğraması. Bu durumda saçlar yavaş yavaş zayıflıyor ve zamanla saç büyümesi tamamen duruyor.

Saç dökülmesine karşı herkesin bir yöntemi vardır. Fakat şunu aklınızdan çıkarmayın, duyduğunuz her tedavi işe yaramaz hatta az olan saçlarınızı da kaybedebilirsiniz. Kellikle yaşamaya alışın demiyoruz, fakat yanlış tedavilerden kaçının. Kellikle baş etmek için kozmetik çözümlere başvurabilirsiniz ya da saç ektirme gibi tıbbi yöntemleri deneyebilirsiniz.

Saç dökülmesi günümüzde ilaçla tedavi edilebilir durumda. Kan basıncınızı düzenleyecek ve sizi stresin yan etkilerinden kurtararak saç büyümesini hızlandırabilecek ilaçlar ve kremler mevcut. Bunun için öncelikle bir doktora başvurmalısınız. Bunun yanında bir de cerrahi gerektiren yöntemler var.

Cerrahi operasyonlarla saç dökülmesi tamamen durdurulabiliyor hatta saçların büyümesi hızlandırılabiliyor. Ama yine de bunlar ciddi şekilde düşünülmesi gereken yöntemler.

Saç nakli
Bunun için vücudunuzun herhangi bir yerinden saç kökleri alınarak, kelleşen bölgelere ekiliyor. Bazen bu yöntem için iğne kullanılıyor. Bir çok kadın bu yöntemle hemen bütün sorunlarının bitmesini istiyor fakat böyle bir şey mümkün değil, yapay köklerin ekilmesinde sağlanan başarı kadınların istediği kadar büyük değil.

Kafa derisini küçültme
Bu yöntemde kelleşen bölgeleri yok etme mantığı var. Kafanızda hala saç olan bölgeleri esneterek kel bölgeleri azaltılmaya çalışılıyor.

Unutulmaması gerekenler
• Kadınlarda saç dökülmeleri genellikle geçici nedenlerden kaynaklanır. Bu yüzden genel sağlığınızı kontrol edin ve sabırlı olun.
• Ailenize bir göz atın ve kelleşme riskinizi öğrenin.
• Mucizevi ilaçlardan çok fazla medet ummayın. Unutmayın ki kadınların kelleşmesinin henüz bir çaresi bulunamadı.
• Birçok kadında kozmetik ürünleri, kullandıkları şapkalar kelliğe ve saç dökülmesine yol açabiliyor. Sizinkileri iyi seçin.

Kanser riskiniz olabilir

Kadınların yaşadığı bazı jinekolojik sorunlar kanserin ilk belirtileri olabiliyor. 


Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Petek Balkanlı Kaplan, menopoz sonrası kanamaların mutlaka araştırılması gerektiğini söyledi. Kaplan, yaptığı açıklamada rahim kanserinin, üreme organları kanserleri arasında en sık görüleni olduğunu söyledi.

Rahim kanserinin genellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda menopozdan sonra görüldüğünü söyleyen Kaplan, şöyle devam etti:
“Rahim kanserinin nedeni tam olarak bilinmemekle 
birlikte, progesteron (yumurtalıklardan salgılanan cinsiyet hormonu) ile karşılanmamış östrojen (kadınlık hormonu) ana risk faktörüdür. Rahim hücreleri uzun süre yüksek dozda östrojene maruz kalırsa kontrolsüz olarak büyür. Önce rahim içi zarı kalınlaşması ve ardından kanser oluşur. Kanser oluş sıklığı hormonal değişikliklerle ilişkilendirilebildiğinden, hormon düzeyini yükselten her koşul kadınlar için risk artırıcı bir durum olabilir.”

Kaplan, rahim kanserindeki diğer risk faktörlerini ise, yumurtalıklarla ilgili problemler, şeker hastalığı, hiç çocuk doğurmamış olmak, menopoza erken yaşta girmek, erken yaşta adet görmeye başlamak, kilo fazlalığı, yüksek tansiyon olarak sıraladı.
Rahim kanseri belirtileri

Rahim kanserinin erken evrede pek fazla bulgu vermediğini bildiren Kaplan, “Anormal vajinal kanama ve lekelenme, rahim kanserinin en önemli 
bulgularıdır. Kanamaların büyük bir kısmı menopoz sonrası kanamalardır. Hastalık ilerledikçe ağrı ortaya çıkabilir. Özellikle menopoz sonrası dönemde bütün kanamalar mutlaka araştırılmalıdır” dedi.
Kaplan, rahim kanserine kesin tanının biyopsi ve patolojik incelemelerin ardından konulduğunu belirtti.
Tedavi

Rahim kanserinde tedavi şeklinin ameliyat olduğunu ifade eden Kaplan, şunları kaydetti:
“Operasyonda rahim, yumurtalıklar ve karın içinden sıvı alınması, karnı örten yağlı gözenekli doku ve lenf nodlarının çıkarılması gerekir. İleri vakalarda ilave olarak karın zarı, bağırsaklara tutulmuş kısımları ve etkilenmiş organlar çıkarılabilir.

Erken evrelerde teşhis edilen rahim kanserinin iyileşme şansı yüzde 95'tir. Hastaların büyük kısmı olay rahim dışına ulaşmadan yakalandığından rahmin ve yumurtalıkların çıkarılması, tedavi için yeterli olmaktadır. Daha ilerlemiş vakalarda kanserli dokuların tamamının çıkarılması mümkün olmayabilir. Bu hastalarda ilave kemoterapi ve radyoterapi gerekmektedir.”

Kaplan rahim kanserinden korunmak için normal kiloda olmanın, östrojen tedavisi sırasında progestron kullanmanın, anormal vajinal kanama olduğunda hemen doktora başvurmanın ve düzenli jinekolojik kontrolleri aksatmamanın önemli olduğunu sözlerine ekledi.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Boyun Fıtığı mı Kas Ağrısı mı?

Son zamanlarda boynunuzda ciddi bir ağrı mı başladı? Bu ağrı kolunuza da yayılıyor mu? Kollarınız ve ellerinizde güç kaybı mı var? Bu ağrıların boyun fıtığından kaynaklanabileceğini düşünerek endişeleniyor musunuz? Ağrılarınızın boyun fıtığı mı yoksa başka bir hastalıktan mı kaynaklandığını öğrenmek için bu yazıyı okumanızda fayda var…

Hisar Intercontinental Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bozbuğa ile boyunda, omurilik ve/veya sinir köklerine bası yaparak çok şiddetli boyun ve kol ağrılarına, kol ve ellerde kuvvet kayıplarına, duyu bozukluklarına ve omurilik basısının ağır nörolojik fonksiyon kayıplarına yol açabilen boyun fıtığını konuştuk.

Boyun fıtığı mı başka bir problem mi? Ağrınızın nedenini sorgulayın!
Omurlar arasında bulunan diskler, omurgaya yüklenmeyi azaltarak aktaran kıkırdağımsı elastik yastıkçıklardır. Diskler, yaşlanmaya koşut olarak yıpranır, dejenerasyon ile elastikiyetleri azalır ve fıtıklaşmaları kolaylaşır. Boyun fıtığının en sık belirtisi olan boyun ve kol ağrılarının nedenleri çok geniş bir yelpaze oluşturur. Bu ağrılar, boyun fıtığı dışında; basit bir kas spazmı, mekanik boyun ağrısı, eklem ve omurga kireçlenmeleri, yumuşak doku hastalıkları ve zorlanmaları, omurganın ve yumuşak dokuların iltihabından, enfeksiyon hastalıklarından, apselerden, kemik hastalıkları ve kırıklarından, metabolik, hormonal, romatizmal ve iç organ hastalıklardan, çeşitli tümörlerden ve daha birçok hastalıktan kaynaklanabilir. 

Bu nedenle, ağrılarınızın kaynağı, özellikleri, seyrinin sorgulanması, çok yönlü sistemik ve nörolojik muayene, temel ve ileri tetkikler ve görüntülemeler olası hastalıkların ayrımında yararlıdır. Bu nedenle boyun ve/veya kol ağrılarınız tanıya yönelik önemli ipuçları verebilir. Ağrının yeri, başlangıç şekli, zamanı, şiddeti, süresi, yayılımı, niteliği (yanıcı, batıcı, delici), ağrıyı tetikleyen ya da artıran ve azaltan faktörler, ağrının iklim şartları ile ilgisi, ağrının istirahat ve hareket ile ilgisi, gece şiddetlenmesi, uykudan uyandırması hatta uyutmaması hekimi yönlendirmede anlamlıdır.

Ağrılarınız Var Ama Ameliyat Gerekli mi?
Basit mekanik boyun ağrılarında ya da omurilik ve sinir basısı yapmayan boyun fıtıklarında cerrahi tedavi uygulanmaz. Cerrahi tedavinin alternatifleri; boynun istirahate alınması, ilaç tedavisi, boyunluk, traksiyon (yumuşak dokuları germek, eklem aralıklarını genişletmek yada kırık kemik parçalarını birbirinden uzaklaştırmak için vücudun bir parçasına uygulanan çekme tekniği), lokal enjeksiyonlar, fizik tedavi ve egzersizlerden oluşur. Ancak, omurilik ya da belirgin sinir kökü basısı yaparak kuvvet kaybı, yürüme bozukluğu, idrar ve gaita kontrol kusuru gibi nörolojik belirti ve bulgulara yol açan; klinik tablo ile görüntüleme bulgularının uyumlu olduğu boyun fıtıklarında zaman geçirmeden acil olarak ameliyat yapılır. 

Sinir kökü basısının belirgin olduğu ve felç (motor kayıp) ile seyreden ya da cerrahi dışındaki tedavilere yanıt vermeyen, şiddetli ve ısrar eden ağrılarda da yine cerrahi tedavi düşünülmelidir. Boyun fıtıklarında cerrahi girişimler ile çok iyi sonuçlar alınabilir. Bu ameliyatlar, küçük bir açıklıktan yapılan ve hastanın çok kısa sürede normal yaşama dönebildiği ameliyatlar olabileceği gibi bazı hastalarda çok kompleks ve büyük ameliyatlar da gerekebilir. Günümüzde yüksek teknolojinin getirdiği imkanlar, cerrahi mikroskop ve endoskobun kullanılması ile cerrahi tedavi alternatifleri ve imkanları son derece çeşitlenmiştir ve en kapsamlı ve büyük ameliyatlar bile yüksek bir başarı oranı ile gerçekleştirilebilmektedir. Bu ameliyatlar zamanında ve doğru bir şekilde yapıldığında sinir dokusuna (omurilik ve sinir köklerine) ait fonksiyonlar korunabilir; kayıp varsa geri dönebilir, omurganın koruyuculuğu yeniden sağlanabilir ve ileride oluşabilecek risklerin önüne geçilebilir.

21 Şubat 2014 Cuma

5 Soruda Grip

Son günlerde salgın haline gelen ve çocuk yaşlı demeden yatağa düşüren griple sürekli karıştırılan soğuk algınlığı arasındaki farkları ve griple ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Baş Boyun Cerrahisi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Alkan’a sorduk…

1. Soğuk algınlığı ve grip arasındaki fark nedir?
Her ikisi de solunum yolu hastalığıdır; ancak bunlara farklı virüsler neden olur. Grip burun, boğaz, bronş ve muhtemelen akciğerler dahil solunum sistemini bozar. Soğuk algınlığı ise sadece üst solunum yolunu etkiler. Bu nedenle gribin ateş, vücut ağrıları, yorgunluk gibi belirtileri soğuk algınlığına göre daha şiddetlidir. Gribin başlıca belirtileri ateş, yorgunluk, vücut ağrıları, titreme, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve öksürüktür. Öksürük bronşları tahriş edecek kadar yoğun değildir. Hastalığın en kötü günleri ilk 3-4 gündür. İstirahat ile 7-10 gün arasında geçer. Ancak hastalığın ardından birkaç hafta boyunca yorgunluk hissedebilirsiniz. Grip ilk 24-72 saat arasında bulaşıcı hale gelir. Bu nedenle hasta olsanız bile fark edemeyerek virüsü diğer sağlıklı kişilere de bulaştırabilirsiniz. Grip olduğunuzda lütfen hekiminize başvurmadan ateş düşürücü ilaçlar ya da antibiyotikler kullanmayın. Ateşlendiğinizde mutlaka istirahat edin; böylece daha hızlı toparlanabilirsiniz.

2. Grip için en iyi tedavi nedir? Antibiyotik almam gerekir mi?
Grip için tek bir "en iyi" tedavi yoktur, ancak semptomları azaltabilir birçok yolu vardır. Reçeteli ilaçlar grip belirtileri ilk ortaya çıktığı zaman alındığında hastalık süresini kısaltabilir. İlaçlar özellikle ilk 48 saat içerisinde alındığında hastalığın ilerlemesini engeller. Soğuk algınlığı ve grip ilaçları ateş, ağrı, burun tıkanıklığı, öksürüğü azaltma gibi konularda size yardım edebilir; ancak onlar gribi tamamen tedavi etmez; sadece bu süreci daha rahat atlatmanıza yardımcı olabilir. Dekonjestanlar burnun şişmiş mukozalarını küçülterek nefes almanıza yardımcı olur. Ayrıca tuzlu burun spreyleri de açık solunum yollarına yardımcı olabilir. 

Öksürük preparatları, su ve meyve suları ile birlikte, öksürük yatıştırmaya yardımcı olabilir. 4 yaş altındaki çocuklarda mecbur kalmadıkça öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları kullanılmamalıdır. Çocuğunuz 4 ve 6 yaş arasında ise, herhangi bir ilaç vermeden önce doktorunuza danışın. 6 yaş üzeri çocuklarda semptomları hafifletmek için hekiminizin önerdiği ilaçları kullanabilirsiniz. Vücudunuzdan su kaybını önlemek için bol bol sıvı tüketin. Bu aynı zamanda burun mukozanızı da rahatlatır. 

Kahve, çay, kola gibi kafein içeren içecekleri sınırlayın. İştahınızın durumuna göre hareket edin. Eğer gerçekten aç değilseniz, beyaz pirinç ya da et suyu gibi basit yiyecekleri yemeyi deneyin. Antibiyotikler grip ya da soğuk algınlığı tedavisine yardımcı olmayacaktır. Antibiyotikler bakterileri öldürür, ancak grip veya soğuk algınlığına neden olan virüsler üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Grip bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir ve bakteriyel enfeksiyonlar için kapıyı açabilir. Bu nedenle gribiniz giderek kötüleşiyorsa bir hekime başvurun. Bakteriyel bir enfeksiyon geçiriyor olabilirsiniz. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekli olabilir.

3. Ne zaman doktora gitmeliyim?
Belirtiler şiddetliyse, toparlanacağınıza daha da kötüye gidiyorsanız, ateşiniz düşmüyorsa mutlaka hekime başvurun. Grip gibi başlayan ve başka bir hastalığa dönüşen bir duruma girmiş olabilirsiniz. Eğer bu belirtilerden herhangi biri varsa, hemen bir doktora görünün:
• Nefes alma zorluğu
• Kalıcı ateş
• Kusma
• Ağrılı yutma
• Kalıcı öksürük
• Kalıcı tıkanıklık ve baş ağrısı

4. Grip aşısı gribe neden olabilir mi?
Grip aşısı ölü virüslerden yapılır ve sizi grip yapmaz. Ancak, aşı vücudun bağışıklık yanıtı tetikleyebilir, böylece kas ağrısı ya da düşük dereceli ateş gibi birkaç hafif belirtileri olabilir.

5. Neden insanlar grip hakkında bu kadar endişeli? Gribi önlemek için ne yapabiliriz?
Grip virüsü akciğerler bulaşabilir ve zatürre gibi ciddi bir enfeksiyona neden olabilir. Grip zatürreye dönüşmeye başlarsa, bu hastanede tedavi gerekebilir. Alerjisi olanların gribe yatkınlığı yoktur. Ancak alerjiler, gribin astım, zatürre gibi hastalıklara dönüşmesini tetikleyebilir. Bu nedenle özellikle yaşlılar, hamileler, bebekler ve kronik sağlık problemleri olanların daha dikkatli hareket etmeleri gerekir. Grip ve soğuk algınlığına neden olan virüsler virüslü kişinin öksürmesi ya da hapşırmasıyla ortaya çıkan damlacıklar yoluyla yayılır. Grip ve soğuk algınlığından korunmak istiyorsanız;

• Öksürürken ya da hapşırırken yüzünüzü kolunuzun içiyle kapatın.
• Hapşırırken ya da öksürürken ağzınızı elinizle değil; kağıt bir mendille kapatın ve mendili hemen çöpe atın.
• Ellerinizi gözlerinize, burnunuza ve ağzına götürmeyin. Bu vücuda giren mikropları önler.
• Ellerinizi sık sık yıkayın. Eğer suya erişiminiz yoksa alkol bazlı bir dezenfektan kullanın.
• Çevrenizdekilere doğru öksürmeyin, kafanızı başka bir yöne çevirin.
• Telefon, klavye gibi ortak kullandığınız yüzeyleri dezenfekte edin. Virüsler bu yüzeylerde 8 saat yaşayabilirler.
• Soğuk algınlığı ve grip sezonunda kalabalıktan uzak durun.
• Her yıl grip aşısı olsun. Aşılar size % 100 koruma vermez; ancak hastalığı önlemenin en iyi yoludur.
• Bağışıklık sistemini besleyen koyu yeşil, kırmızı, sarı sebze ve meyveler tüketin.
• Düzenli egzersiz yapın. Egzersiz yaptığınız halde hasta olabilirsiniz; ancak hastalık daha az şiddetli belirtiler gösterir ve daha çabuk iyileşir. Aerobik, yürüyüş gibi düzenli egzersizler bağışıklık sistemini güçlendirir.

Ayaklara kış bakımı

Tüm gün vücudun ağırlığını taşıyan ayaklara, özellikle kış ayında bakım yapmayı ihmal etmemek gerekiyor. Yumuşacık ve bakımlı ayaklara sahip olmak isteyen kadınlar için, pratik bakım önerileri...

Özellikle kış aylarında sürekli ayakkabı ve çorapla sıkışan ayakların bakıma daha fazla ihtiyacı var. Ayaktaki her bir noktanın bir organı temsil ettiğinden hareketle ayağınıza iyi bakmak birçok organınız için de önem arz ediyor. Kış aylarının en büyük sorunlarından biri kuruyan, susuz kalmış ve çatlama tehlikesiyle karşı karşıya kalan ayaklar oluyor. Haftada bir kez mutlaka ayak bakımı yapmak gerekiyor.

Günlük ayak bakımı hastalıklardan koruyor

Tüm gün boyunca vücut ağırlığını taşıyan ayaklara, her gün düzenli bakım yapmak olası sorunları engelliyor. Bunun için sabah evden çıkmadan ayak kremi sürülebilir. Ayak kremi seçerken yenileme özelliği olan kremleri tercih etmek gerekiyor. Evoria uzmanları, Neutrogena ayak kremi öneriyor. Akşam saatlerinde de sakinleştirici ve yatıştırıcı kremlerle yapılan masaj sonrası ayaklarınızdaki farkı hissedeceksiniz. Evoria, kendinizi yorgun hissettiğiniz günlerde, evde ayaklarınızı yükseğe kaldırarak kan dolaşımını kontrol etmenizi öneriyor.

Kısa tırnak tercih edilmeli, tırnak batmasına dikkat edilmeli

Kış mevsiminde sürekli kapalı ve ayakkabı içinde kalan ayaklarda uzun tırnak kullanmak zor oluyor. Kış mevsiminde kısa tırnak kullanılması gerektiğinin altını çizen uzmanlar, hem sağlık, hem temizlik açısından tırnak boyunuzu kısa ve temiz tutun önerisinde bulunuyor. Evoria güzellik uzmanları tırnaklarınızın da kendini yenilemesi için tırnak bakımında tırnak üstü törpüsü kullanılması gerektiğinin altını çiziyor. Ayaklarda tırnak batması da sık karşılaşılan bir sorun. Tırnak batması için uzmanlar düzenli pedikür yapılmasını öneriyor. Pedikür sırasında ayak bakımı yapılması, tırnak batması olayını azaltırken; ayakların yumuşak görünmesine de katkı sağlıyor.

Topuk çatlağı ve topuk dikeni için özel bakım yapılmalı

Soğuk havaların etkisiyle artan topuk çatlağı, ponza taşı ile temizlenebilir. Duştan sonra ayağı hafifçe kurulayıp ponza yapılırsa, topuk çatlağı görüntüsünün kaybolduğu ve ölü derinin gittiği görülecektir. Ayak bakımı yaparken ponza işleminin ardından peeling uygulamasıyla ayaktaki kan dolaşımı hız kazanacaktır. Evoria.com’da indirimle satışa sunulan Bitki özlü Attirance Ayak Kremleri ile ayaklar nemlendirilebilir. Böylelikle topuk çatlağı oluşumu engellenmiş olacaktır. Topuklarda oluşan bir diğer sağlık sorunu ise topuk dikeni. Hayatı zorlaştıran topuk dikeni hastalığının önüne geçmek mümkün. Topuk çatlağı için bakım yapmak, topuk dikeni oluşumunu önlemede önemli bir yöntem.

Haftada bir peeling

Peeling uygulaması, mutlaka haftada en az bir kere yapılması gerekiyor. Tabanda oluşan ölü deriden kurtulan ayaklara, işlemin ardından ayak bakımı ürünleri ile 5 dakika boyunca yapılan masaj yapılıyor. Bu sayede cilt pürüzsüzlüğe kavuşuyor. Evoria.com’da indirimle satışa sunulan Sally Hansen Ayak Peelingleri bu konuda en büyük yardımcınız olacaktır. Peeling etkisi için yazın deniz kenarından topladığınız çakıl taşları ile ayak masajı yapılabilir. Peeling sayesinde ayak mantarı, topuk dikeni gibi birçok rahatsızlığın önüne geçilebiliyor.

Ayak masajı şart

Evde, kendinizi ve ayaklarınızı spa ile şımartın. Gün boyu kapalı kalan ayaklarda oluşan ayak kokusu ve ayak sağlığı için spa çok önemli. Kokulu ve etkili banyo tuzlarıyla yapılan ayak masajı ile ayaklarınızı dinlendirin. İçine Evoria.com’da farklı çeşitlerini rahatlıkla bulabileceğiniz Raen Aromaterapik Tuz attığınız çok sıcak olmayan suda ayaklarınızı bekletip ayaklarınıza detoks yapabilirsiniz. Bunun yanında etkili tuzlar ve köpükler de rahatlamanızı sağlayacaktır. Yapılan ayak masajı kan dolaşımını hızlandırarak daha zinde olmanızı sağlayacaktır.

Ayak kremi ile ayaklar neme doysun

Ayak sağlığı açısından nem çok önemlidir. Gece ayak bakımı için uyumadan önce vazelin gibi yağlı bir krem veya ayaklar için özel olarak tasarlanmış ayak kremi sürülerek ayak masajı yapılabilir. Evoria uzmanları ayak bakımı ürünü olarak Gehwol Ayak Kremlerini öneriyor. Ayak kremi sürüldükten sonra pamuklu bir çorap giyilmeli. Ayakların sabaha kadar yumuşacık olduğuna şahit olacaksınız.

19 Şubat 2014 Çarşamba

Kanserle gelen güzelleşme korkutucu

Kozmetik ürünlerinin neredeyse hepsinde kansere yol açan maddelerin bulunduğu öne sürüldü. Diğer iddialar da çok korkunç.

Takvim, yıllardır tartışılan 'Kozmetik ürünler kanser yapar mı?' sorusunu uzmanlarına sordu, ürkütücü yanıtlar aldı. Tüy dökücü kremlerin bazılarında 'kemoterapi ilaçlarının seyreltilmiş halinin' bulunduğunu, uzun süre kullanılan kozmetiklerin kanser riskini arttırdığını okuyunca çok şaşıracaksınız.

Hemen hemen tüm kadınlar, daha da güzel görünmek uğruna çareyi kozmetik ürünlerde buluyor. Ancak kadınlar bu ürünlere masum bir istekle başvursa da kozmetik ürünlerin sanıldığı kadar masum olmadığı söyleniyor. Yıllardan beri tartışılan "Kozmetik ürünler sağlığa zararlı mı?" tartışmaları yeni bir boyut kazandı. Hayvan haklarını koruyan derneklerin ayaklanmasıyla son yıllarda kozmetik firmaları, ürünlerini hayvanlar üzerinde denemeyi bıraktı!

YENİ DENEKLER KADINLAR MI? 
Firmalar, yeni deneklerin ise kadınların olmasına karar verdi! En azından Amerikalılar tarafından ortaya atılan son iddialar bu yöndeydi. Amerika'daki EWG isimli bir sivil toplum örgütünün hazırladığı raporda yer alan bu iddia, ortalığı karıştırdı. Buna göre; şampuanlardan yüz kremlerine, rimellerden rujlara kadar birçok kozmetik ürününün yüzde 99.7'si denenmemiş ürünler içeriyor. Rapordaki bir diğer ürkütücü iddiaya göre de; bu ürünlerin çoğunda kansere neden olan maddeler bulunuyor.

KEMOTERAPİ İLACINDAN FARKSIZ 
Araştırmaya göre; makyaj malzemelerindeki kömür katranı, fenilediamin, benzen ve formaldehit gibi kimyasallar uzun süreli kullanımlarda kanser riskini arttırıyor. Kozmetik ürünlerin neden olduğu kanser türleri arasında ise ilk sıralarda; rahim, yumurtalık ve cilt kanseri geliyor. Amerika'nın önde gelen sağlık örgütlerinin de destek verdiği "Güvenli Kozmetikler Kampanyası"nın sonuçlarına göre de; kozmetik ürünlerde kullanılan 10 bin 500 kimyasalın yüzde 89'u sağlık açısından güvenilirlik taşımıyor. Amerikalılar'a göre; kozmetik ürünlerin denetimsizliğindeki en büyük nedeni ise bu ürünlerin ilaçtan sayılmaması oluşturuyor. Örneğin; iddialara göre tüy dökücü kremlerin formülünde kanseri tedavi edici ilaçların yani kemoterapi ilaçlarının seyreltilmiş hali bulunuyor. Ancak yine de bu sağlık açısından riskli kremler bilinçli bir denetimden geçirilmiyor.

PETROL İÇEREN PARFÜMLER 
Bir diğer iddiaya göre de; parfümlerin yüzde 95'i sentetik petrolden üretiliyor ve firmalar denetimsizlik yüzünden parfümlerindeki diğer kimyasalları açıklamak zorunda kalmıyor. Bütün bu iddialar da; kadınların ve erkeklerin sırf daha güzel görünmek uğruna nasıl bir tehlikenin içerisinde bulunduğunu gözler önüne seriyor.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Sıcak içeceklerle kış hastalıklarından korunun

Havaların soğumasıyla beraber içecek tercihlerimiz de değişmeye başlar. Kahve ve çay dışındaki bitki çayları içimizi ısıtmanın yanı sıra hem şifa verir hem de hastalıklardan korunmamıza yardımcı olurlar. Ayrıca bitki çayları kışın azalan su tüketimine karşı sıvı ihtiyacımızı da takviye ederler.

Bitkilerin ve çaylarının bazı hastalıkların tedavisinde olumsuz etkileri olabilmektedir. Bu sebeple tedavi gören kişilerin tedavilerini yürüten doktorlara danışmadan hiçbir bitki çayını tüketmesi önerilmez.

Kışın genelde tercih edilen bitki çaylarının her birinin farklı özellikleri ön plana çıkmaktadır.

Ihlamur: İdrar söktürücü, göğsü yumuşatıcı ve balgam söktürücü özellikleri ile kış aylarının vazgeçilmez içecekleri arasında bulunmaktadır. Ayrıca hazmı kolaylaştırıcı etkisi vardır. 1 tatlı kaşığı bal ile içildiğinde mideyi rahatlatır. Bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesine de yardımcı olarak soğuk algınlığı ve gribe karşı koruyucu etki gösterir.

Kuşburnu: Yüksek oranda C vitamini içeren kuşburnu kan sulandırıcı etkisinin yanı sıra bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesine de yardımcı olarak soğuk algınlığı ve gribe karşı koruyucu etki gösterir.

Adaçayı: Adaçayı kuvvetli bir antioksidandır. Antioksidan özeliği ile bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara yakalanma ihtimalini azaltır. Vücutta oluşan ve biriken zararlı maddeleri vücuttan atarak hücrelere zarar vermeyecek hale getiren sisteme antoksidan sistem, bu sisteminin çalışmasını sağlayan maddelere ise antioksidan maddeler denmektedir. Yemek sonrası içildiğinde hazmı kolaylaştırır. Ancak bileşiminde bulunan bazı aromatik maddeler yüksek dozlarda alınırsa zehirli olabilir. Bu sebeple dikkatli tüketilmelidir

Çay: Son yıllarda çayın sağlık üzerine etkilerine yönelik araştırmalarda çayda bulunan polifenoller ve flavonoidlerin hücre ve dokulardaki oksidasyonu engelleyici antioksidan etkileri tespit edilmiştir. Günlük 6 fincana kadar çay tüketiminin 1 hafta içinde kan antioksidan kapasitesinde artış sağladığı gözlenmiştir. Ayrıca içerdiği kateşinlerin metabolizmayı hızlandırarak kilo kontrolüne yardımcı olduğu düşünülmektedir. Ancak çayın bu faydalarının yanı sıra, özellikle demir emilimini azaltıcı (çay limonlu içilirse bu etki azalır) ve kalp ritmini bozucu etkilerinde dolayı günde 3-4 fincandan fazla içilmemesi önerilmektedir.

Kahve: İçerdiği kafeinin santral sinir sistemini uyarıcı etkisi vardır. Kafeinin etkileri kişiden kişiye farklılık göstermekle beraber en sık rastlananlar kalpte ritim bozukluğu ve çarpıntı, hipertansiyon, kansızlık ve mide rahatsızlıklarının artmasıdır. Uyanık kalmak ve yorgunluğu azaltmak amacıyla biraz fazla tüketilmesi alışkanlık yapabilmektedir. Ayrıca kafein idrar ve dışkı yoluyla az miktarda kalsiyum kaybına da neden olmaktadır. Bu sebeple kahveyi latte veya capuccino şeklinde sütlü olarak içmek kalsiyumu takviyesine yardımcı olacaktır. Kilo kontrolü sağlamak amacıyla tam yağlı süt yerine düşük yağlı veya yağsız sütler tercih edilebilir.

Kakao: Çok eski dönemlerden itibaren uyarıcı etkisi sebebiyle konsantrasyonu artırdığı bilinen kakaonun başka faydaları da bulunmaktadır. Nottingham Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma kuvvetli bir antioksidan olan ve kakao çekirdeğinde bulunan flavanolün, beyne daha fazla oksijen gitmesini sağladığını göstermiştir. Ayrıca kakaonun LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyerek damar hastalıkları riskini azalttığını gösteren çalışmalar da vardır. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından Panama’da kakaonun doğal biçimini tüketen Kızılderili kabileleri üzerinde yapılan incelemelerde araştırmaları destekleyen bulgular tespit edilmiştir. Uzmanlar bu noktada, kakaonun yüksek oranda yağ ve şekerle alınmamasını gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Biz de sizlerle kakaoyu etkin olarak kullandığı bilinen Aztek kabilelerinin, konsantrasyonu artıracak ve metabolizmanızı hızlandırarak enerji yakımınızı artıracak, son derece sağlıklı bir kakaolu içecek tarifi paylaşmak istedik:

AZTEK KABİLELERİNİN HAYAT İKSİRİ BAHARATLI KAKAO TARİFİ
Malzemeler
2 su bardağı yağsız süt
1 yemek kaşığı esmer şeker veya tatlandırıcı
1 yemek kaşığı bal
1 tatlı kaşığı küçük küçük kesilmiş taze zencefil
1 tatlı kaşığı karanfil (5-6 adet)
1 tatlı kaşığı kırmızı toz biber
1/4 su bardağı şekersiz kakao
1 tatlı kaşığı vanilya
Hazırlanışı
Büyük bir cezveye süt, şeker, bal, zencefil, karanfil ve kırmızıbiberi koyun. Orta kısıklıktaki ocakta ısıtmaya başlayın, kaynamaya başlayınca altını kısın, 3 dakika kadar kaynatın ve ocaktan alın. Tel süzgeçten süzün, kakao ve vanilyayı ilave ederek köpürünceye kadar karıştırın. Isıtılmış fincanlarda servis edin.

Ayaklara kış bakımı

Tüm gün vücudun ağırlığını taşıyan ayaklara, özellikle kış ayında bakım yapmayı ihmal etmemek gerekiyor. Yumuşacık ve bakımlı ayaklara sahip olmak isteyen kadınlar için, pratik bakım önerileri...

Özellikle kış aylarında sürekli ayakkabı ve çorapla sıkışan ayakların bakıma daha fazla ihtiyacı var. Ayaktaki her bir noktanın bir organı temsil ettiğinden hareketle ayağınıza iyi bakmak birçok organınız için de önem arz ediyor. Kış aylarının en büyük sorunlarından biri kuruyan, susuz kalmış ve çatlama tehlikesiyle karşı karşıya kalan ayaklar oluyor. Haftada bir kez mutlaka ayak bakımı yapmak gerekiyor.

Günlük ayak bakımı hastalıklardan koruyor

Tüm gün boyunca vücut ağırlığını taşıyan ayaklara, her gün düzenli bakım yapmak olası sorunları engelliyor. Bunun için sabah evden çıkmadan ayak kremi sürülebilir. Ayak kremi seçerken yenileme özelliği olan kremleri tercih etmek gerekiyor. Evoria uzmanları, Neutrogena ayak kremi öneriyor. Akşam saatlerinde de sakinleştirici ve yatıştırıcı kremlerle yapılan masaj sonrası ayaklarınızdaki farkı hissedeceksiniz. Evoria, kendinizi yorgun hissettiğiniz günlerde, evde ayaklarınızı yükseğe kaldırarak kan dolaşımını kontrol etmenizi öneriyor.

Kısa tırnak tercih edilmeli, tırnak batmasına dikkat edilmeli

Kış mevsiminde sürekli kapalı ve ayakkabı içinde kalan ayaklarda uzun tırnak kullanmak zor oluyor. Kış mevsiminde kısa tırnak kullanılması gerektiğinin altını çizen uzmanlar, hem sağlık, hem temizlik açısından tırnak boyunuzu kısa ve temiz tutun önerisinde bulunuyor. Evoria güzellik uzmanları tırnaklarınızın da kendini yenilemesi için tırnak bakımında tırnak üstü törpüsü kullanılması gerektiğinin altını çiziyor. Ayaklarda tırnak batması da sık karşılaşılan bir sorun. Tırnak batması için uzmanlar düzenli pedikür yapılmasını öneriyor. Pedikür sırasında ayak bakımı yapılması, tırnak batması olayını azaltırken; ayakların yumuşak görünmesine de katkı sağlıyor.

Topuk çatlağı ve topuk dikeni için özel bakım yapılmalı

Soğuk havaların etkisiyle artan topuk çatlağı, ponza taşı ile temizlenebilir. Duştan sonra ayağı hafifçe kurulayıp ponza yapılırsa, topuk çatlağı görüntüsünün kaybolduğu ve ölü derinin gittiği görülecektir. Ayak bakımı yaparken ponza işleminin ardından peeling uygulamasıyla ayaktaki kan dolaşımı hız kazanacaktır. Evoria.com’da indirimle satışa sunulan Bitki özlü Attirance Ayak Kremleri ile ayaklar nemlendirilebilir. Böylelikle topuk çatlağı oluşumu engellenmiş olacaktır. Topuklarda oluşan bir diğer sağlık sorunu ise topuk dikeni. Hayatı zorlaştıran topuk dikeni hastalığının önüne geçmek mümkün. Topuk çatlağı için bakım yapmak, topuk dikeni oluşumunu önlemede önemli bir yöntem.

Haftada bir peeling

Peeling uygulaması, mutlaka haftada en az bir kere yapılması gerekiyor. Tabanda oluşan ölü deriden kurtulan ayaklara, işlemin ardından ayak bakımı ürünleri ile 5 dakika boyunca yapılan masaj yapılıyor. Bu sayede cilt pürüzsüzlüğe kavuşuyor. Evoria.com’da indirimle satışa sunulan Sally Hansen Ayak Peelingleri bu konuda en büyük yardımcınız olacaktır. Peeling etkisi için yazın deniz kenarından topladığınız çakıl taşları ile ayak masajı yapılabilir. Peeling sayesinde ayak mantarı, topuk dikeni gibi birçok rahatsızlığın önüne geçilebiliyor.

Ayak masajı şart

Evde, kendinizi ve ayaklarınızı spa ile şımartın. Gün boyu kapalı kalan ayaklarda oluşan ayak kokusu ve ayak sağlığı için spa çok önemli. Kokulu ve etkili banyo tuzlarıyla yapılan ayak masajı ile ayaklarınızı dinlendirin. İçine Evoria.com’da farklı çeşitlerini rahatlıkla bulabileceğiniz Raen Aromaterapik Tuz attığınız çok sıcak olmayan suda ayaklarınızı bekletip ayaklarınıza detoks yapabilirsiniz. Bunun yanında etkili tuzlar ve köpükler de rahatlamanızı sağlayacaktır. Yapılan ayak masajı kan dolaşımını hızlandırarak daha zinde olmanızı sağlayacaktır.

Ayak kremi ile ayaklar neme doysun

Ayak sağlığı açısından nem çok önemlidir. Gece ayak bakımı için uyumadan önce vazelin gibi yağlı bir krem veya ayaklar için özel olarak tasarlanmış ayak kremi sürülerek ayak masajı yapılabilir. Evoria uzmanları ayak bakımı ürünü olarak Gehwol Ayak Kremlerini öneriyor. Ayak kremi sürüldükten sonra pamuklu bir çorap giyilmeli. Ayakların sabaha kadar yumuşacık olduğuna şahit olacaksınız.

7 Şubat 2014 Cuma

Laparoskopi nedir?

Prof. Dr. Fuat Demirci laparoskopi hakkında bilgiler verdi.

Laparoskopi nedir?

Kabaca kelime anlamı karın iç bölgesinin gözlemlenmesi manasına gelmektedir. Tanısal ve tedaviye yardım amaçlı kullanılma şekilleri vardır. En çok kadın doğum uzmanlarınca kadınsal problemlerde kullanıldığı görülür. Kadına ait infertilite sorunlarında, rahim yumurtalık problemlerinde kullanılmaktadır. Aşağıdaki yazıda ayrıntılı bilgi vermeye çalıştım.

http://www.fuatdemirci.com.tr/laparoskopi-nedir/

Laparoskopi ne zaman yapılmaktadır?

Kısırlık tanımlanmasında
Kısırlık tedavilerinde
Dış gebelik problemlerinde
Endometriozis vakalarında
Rahim miyomları tespiti ve alınmasında
Yumurtalıklarda olabilecek kistlerin alınmasında
Rahmin alınması gerekli ise
Kadın doğum kontrolü olarak tüplerin bağlanması arzusu varsa
Kasık ağrıları varsa ve aynı zamanda cinsel birleşme esnasında ağrı yaşanıyorsa sebebe yönelik araştırma için
Şayet karın iç kısmında yapışıklıklar varsa
Kanser tanılamasında
Kanser teşhisi ile tedavisinde kullanılabilir.

Laparoskopi ne kadar sürecektir?

Yapılmasındaki etken sebebe yönelik işlemler başlatılır. Hastalara genel anestezi uygulanır ve ameliyathane koşulları sağlanır. Tanısal amaçlı olarak laparoskopi yapılacaksa işlem daha kısa sürebilir. Bu süre ortalama olarak yirmi dakika ile yarım saat arası değişebilir. Ancak tedavi gerekli haller tespit edilirse tanı amaçlı uygulanmış olmasına rağmen işlem uzatılabilir ve eklenecek aparatlar yardımı ile tanımlanan hastalığın tedavisi için girişim başlatılabilir. Bunun için yapılacak laparoskopik işlemin çeşidi ve bulgular önemlidir. Tıpta büyük yardım sağlayan laparoskopi sayesinde kolayca pek çok hastalık tanımlanabilmekte, aynı anda tedavisi de yapılarak hastalara sağlıklı çözümler sağlanabilmektedir.

Kaynak: http://www.fuatdemirci.com.tr

20 Ocak 2014 Pazartesi

5 Soruda Grip

Son günlerde salgın haline gelen ve çocuk yaşlı demeden yatağa düşüren griple sürekli karıştırılan soğuk algınlığı arasındaki farkları ve griple ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Baş Boyun Cerrahisi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Alkan’a sorduk…

1. Soğuk algınlığı ve grip arasındaki fark nedir?
Her ikisi de solunum yolu hastalığıdır; ancak bunlara farklı virüsler neden olur. Grip burun, boğaz, bronş ve muhtemelen akciğerler dahil solunum sistemini bozar. Soğuk algınlığı ise sadece üst solunum yolunu etkiler. Bu nedenle gribin ateş, vücut ağrıları, yorgunluk gibi belirtileri soğuk algınlığına göre daha şiddetlidir. Gribin başlıca belirtileri ateş, yorgunluk, vücut ağrıları, titreme, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve öksürüktür. Öksürük bronşları tahriş edecek kadar yoğun değildir. Hastalığın en kötü günleri ilk 3-4 gündür. İstirahat ile 7-10 gün arasında geçer. Ancak hastalığın ardından birkaç hafta boyunca yorgunluk hissedebilirsiniz. Grip ilk 24-72 saat arasında bulaşıcı hale gelir. Bu nedenle hasta olsanız bile fark edemeyerek virüsü diğer sağlıklı kişilere de bulaştırabilirsiniz. Grip olduğunuzda lütfen hekiminize başvurmadan ateş düşürücü ilaçlar ya da antibiyotikler kullanmayın. Ateşlendiğinizde mutlaka istirahat edin; böylece daha hızlı toparlanabilirsiniz.

2. Grip için en iyi tedavi nedir? Antibiyotik almam gerekir mi?
Grip için tek bir "en iyi" tedavi yoktur, ancak semptomları azaltabilir birçok yolu vardır. Reçeteli ilaçlar grip belirtileri ilk ortaya çıktığı zaman alındığında hastalık süresini kısaltabilir. İlaçlar özellikle ilk 48 saat içerisinde alındığında hastalığın ilerlemesini engeller. Soğuk algınlığı ve grip ilaçları ateş, ağrı, burun tıkanıklığı, öksürüğü azaltma gibi konularda size yardım edebilir; ancak onlar gribi tamamen tedavi etmez; sadece bu süreci daha rahat atlatmanıza yardımcı olabilir. Dekonjestanlar burnun şişmiş mukozalarını küçülterek nefes almanıza yardımcı olur. Ayrıca tuzlu burun spreyleri de açık solunum yollarına yardımcı olabilir. 

Öksürük preparatları, su ve meyve suları ile birlikte, öksürük yatıştırmaya yardımcı olabilir. 4 yaş altındaki çocuklarda mecbur kalmadıkça öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları kullanılmamalıdır. Çocuğunuz 4 ve 6 yaş arasında ise, herhangi bir ilaç vermeden önce doktorunuza danışın. 6 yaş üzeri çocuklarda semptomları hafifletmek için hekiminizin önerdiği ilaçları kullanabilirsiniz. Vücudunuzdan su kaybını önlemek için bol bol sıvı tüketin. Bu aynı zamanda burun mukozanızı da rahatlatır. 

Kahve, çay, kola gibi kafein içeren içecekleri sınırlayın. İştahınızın durumuna göre hareket edin. Eğer gerçekten aç değilseniz, beyaz pirinç ya da et suyu gibi basit yiyecekleri yemeyi deneyin. Antibiyotikler grip ya da soğuk algınlığı tedavisine yardımcı olmayacaktır. Antibiyotikler bakterileri öldürür, ancak grip veya soğuk algınlığına neden olan virüsler üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Grip bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir ve bakteriyel enfeksiyonlar için kapıyı açabilir. Bu nedenle gribiniz giderek kötüleşiyorsa bir hekime başvurun. Bakteriyel bir enfeksiyon geçiriyor olabilirsiniz. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekli olabilir.

3. Ne zaman doktora gitmeliyim?
Belirtiler şiddetliyse, toparlanacağınıza daha da kötüye gidiyorsanız, ateşiniz düşmüyorsa mutlaka hekime başvurun. Grip gibi başlayan ve başka bir hastalığa dönüşen bir duruma girmiş olabilirsiniz. Eğer bu belirtilerden herhangi biri varsa, hemen bir doktora görünün:
• Nefes alma zorluğu
• Kalıcı ateş
• Kusma
• Ağrılı yutma
• Kalıcı öksürük
• Kalıcı tıkanıklık ve baş ağrısı

4. Grip aşısı gribe neden olabilir mi?
Grip aşısı ölü virüslerden yapılır ve sizi grip yapmaz. Ancak, aşı vücudun bağışıklık yanıtı tetikleyebilir, böylece kas ağrısı ya da düşük dereceli ateş gibi birkaç hafif belirtileri olabilir.

5. Neden insanlar grip hakkında bu kadar endişeli? Gribi önlemek için ne yapabiliriz?
Grip virüsü akciğerler bulaşabilir ve zatürre gibi ciddi bir enfeksiyona neden olabilir. Grip zatürreye dönüşmeye başlarsa, bu hastanede tedavi gerekebilir. Alerjisi olanların gribe yatkınlığı yoktur. Ancak alerjiler, gribin astım, zatürre gibi hastalıklara dönüşmesini tetikleyebilir. Bu nedenle özellikle yaşlılar, hamileler, bebekler ve kronik sağlık problemleri olanların daha dikkatli hareket etmeleri gerekir. Grip ve soğuk algınlığına neden olan virüsler virüslü kişinin öksürmesi ya da hapşırmasıyla ortaya çıkan damlacıklar yoluyla yayılır. Grip ve soğuk algınlığından korunmak istiyorsanız;

• Öksürürken ya da hapşırırken yüzünüzü kolunuzun içiyle kapatın.
• Hapşırırken ya da öksürürken ağzınızı elinizle değil; kağıt bir mendille kapatın ve mendili hemen çöpe atın.
• Ellerinizi gözlerinize, burnunuza ve ağzına götürmeyin. Bu vücuda giren mikropları önler.
• Ellerinizi sık sık yıkayın. Eğer suya erişiminiz yoksa alkol bazlı bir dezenfektan kullanın.
• Çevrenizdekilere doğru öksürmeyin, kafanızı başka bir yöne çevirin.
• Telefon, klavye gibi ortak kullandığınız yüzeyleri dezenfekte edin. Virüsler bu yüzeylerde 8 saat yaşayabilirler.
• Soğuk algınlığı ve grip sezonunda kalabalıktan uzak durun.
• Her yıl grip aşısı olsun. Aşılar size % 100 koruma vermez; ancak hastalığı önlemenin en iyi yoludur.
• Bağışıklık sistemini besleyen koyu yeşil, kırmızı, sarı sebze ve meyveler tüketin.
• Düzenli egzersiz yapın. Egzersiz yaptığınız halde hasta olabilirsiniz; ancak hastalık daha az şiddetli belirtiler gösterir ve daha çabuk iyileşir. Aerobik, yürüyüş gibi düzenli egzersizler bağışıklık sistemini güçlendirir.

2 Ocak 2014 Perşembe

Sessiz gelen göğüs ağrısına dikkat!

Sessiz göğüs ağrısı ani ölüm riskine yol açabilir!

Halsizlik, terleme, kusma ve nefes alma güçlüğü, tüm bu belirtiler sessiz göğüs ağrısı ile gelen bir iskemi atağına yani kalp kası beslenme bozukluğuna işaret edebilir. Ani ölüm riskini de beraberinde getirebilen sessiz iskemi, diyabet hastaları ve yaşlılarda daha sık görülmektedir. Memorial Hizmet Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Rifat Eralp Ulusoy, iskemik kalp hastalığı ve risk grupları hakkında bilgi verdi.

Sessiz göğüs ağrısı ani ölüm riskine yol açabilir
Kalbin oksijen gereksinimini, gelen koroner akım miktarı karşılayamaz ise kalp kası beslenme bozukluğu (iskemi) ortaya çıkar. İskeminin en sık belirtilerinden biri ise; sessiz göğüs ağrısıdır ve çoğunlukla erken tanı konulamadığı için tedavisi de gecikmektedir. İskemik kalp hastalığını gösteren bulgular olmadığı halde iskeminin objektif bulguları saptanırsa sessiz iskemi yani; sessiz göğüs ağrısından bahsedilir. Yaşlı kişiler ve diyabeti olanlarda bulgular gizli olabilir. Yorgunluk, baygınlık veya halsizlik şikayetleri olabilir. Yaşlı kişilerde ve zeka problemi olanlarda bu klinik durum farklı olarak algılanabilir.

Yapılan çalışmalarda  erişkin orta yaşlı hastalarda belirti vermeyen koroner arter hastalığı görülme sıklığı % 3-4 olarak saptanmıştır. Miyokard enfarktüsü yani; kalbin koroner kan dolaşımının belli bir bölgede yetersiz kalması sonucu, o bölgedeki kalp kası dokusunun ölmesi sonrasında hastalarda % 20-40 oranında sessiz iskemi saptanmıştır. Tüm kalp kası beslenme bozuklukları göz önüne alınırsa; bulgu vermeyen grup vakaların yaklaşık % 75’ini, bulgu verenler ise % 25’ini oluşturur. Sessiz iskemi, daha ağır koroner hastalığını  ve daha kötü klinik beklentiyi (prognoz) gösterir. Ani ölüm riski bu hastalarda iki kat daha fazladır. Özellikle kalp nakillerinde tüm sinirsel yollar kesildiği için daha sonraki dönemde gelişen koroner  bozukluklarında sessiz iskemi gelişmektedir. Sessiz iskemili hastalarda da diğer koroner problemi olan vakalardaki gibi benzer teşhis ve tedavi prensipleri kullanılır.

Tipik göğüs ağrısına dikkat!
Tipik olarak göğüs ağrısı (anjina), artmış oksijen ihtiyacı sonucu ortaya çıkan  kalp kası iskemisi bulgusudur. Kalp kası oksijen ihtiyacını artıran aktivite veya durumlarda oluşan; genellikle göğüs duvarına basınç hissi, göğüs ortasında baskı, ağırlık tarzında, sanki birisi göğüs üzerine çıkıp oturmuşçasına ağrı olarak tanımlanır. Bu ağrı; sol kol ve sol elin 4 ve 5. parmaklarına, boyuna, çeneye, sırta yayılım gösteren, zaman zaman soğuk terlemenin de eşlik ettiği tipte bir ağrıdır.

Göğüs ağrısı sessiz bir şekilde gelebilir! 
Tüm hastalarda tipik göğüs ağrısı olmayabilir. Bazı vakalarda yalnızca boyun,  çene, kulak, kol veya mide üzerinde ağrı olabilir. Nefes zorluğu, halsizlik gibi diğer bulgular da görülebilir. İlk kez oluşan göğüs ağrısını (anjina) tanımak zor olabilir; çünkü bulgular sıklıkla başka hastalıkları andırabilir. Hazımsızlık ve ruhsal durum bozukluğu görülebilir. Ağrısı olmayan,  yalnızca nefes zorluğu,  halsizlik, bulantı, kusma ve terlemesi olan hastalar da vardır.

Göğüs ağrısı belirtileri;

*Ağrı, genellikle göğüs üzerinde basınç ve  yanma şeklinde tarif edilir. Boyun, omuz, çene, sırt, karnın üst bölgesi, kollar veya el parmaklarına yayılabilir.
*Çarpıntı
*Egzersizle oluşan solunum zorluğu,  ağrı veya dinlenme ile 3-5 dk içerisinde geçebilir.
*Terleme
*Bulantı
*Azalmış efor toleransı ( eforun düşmesi)
*Şeker hastası olanlar ve yaşlı hastalarda halsizlik, solunum zorluğu, bulantı gibi belirtiler daha sık görülür

50 yaş altı kadınlar ve sigara içenlerde daha fazla görülüyor!
Damar spazmına bağlı göğüs ağrıları (variant anjina), ortaya çıkan klinik faktörler yokken oluşan göğüs ağrısı ve EKG bulguları ile ayırt edilmiş klinik bir durumdur. Çoğunlukla  50 yaş altındaki kadınlarda sabahın erken saatlerinde uyandıktan hemen sonra oluşması tipiktir. Dinlenirken ortaya çıkar. Tipik olarak göğüs ağrısı bulguları verir. Sigara bu durum için tetikleyici rol oynar. Kalp kasını besleyen koroner damarlarda geçici spazma bağlı olduğu düşünülmektedir.

Sessiz göğüs ağrısı riski taşıyan gruplar;

*Diyabet yani şeker hastaları
*Yaşlı hastalar
*Kalp nakli yapılan hastalar
*Zeka geriliği problemi olan hastalar

Tedavi şekli nasıl olur? 
Bu hastalarda kalp damarlarında darlıklar olabileceği şüphesi ile EKG, ekokardiyografi yani kalp ultrasonu, efor testi, kalp sintigrafisi gibi incelemeler yapılır. Darlık tespit edilen hastalardan uygun olanlarda, kalp damarları balon ve stent gibi yöntemlerle açılır. Cerrahi işleme uygun olan hastalarda, kalp damarına bypass operasyonu yapılır. Kalp damarları problemli olup bu işlemleri gerektirecek oranda kalp damar darlığı olmayanlarda ise ilaç tedavisi tercih edilmelidir. Sessiz iskemi saptanan hastalarda, (özellikle efor testi veya kalp holter incelemesi ile) hastalığın derecesine göre ilaç, girişimsel (balon, stent) veya cerrahi yaklaşımlar tedavi açısından değerlendirilmelidir.






Vücudunuz Alarm Veriyor Olabilir!

Sık sık idrara çıkıyorsanız, idrar yaparken yanma, kanama, idrar kaçırma, ani sıkışma, gece idrara kalkma, idrarı tam olarak yapamama veya zorlanma yaşıyorsanız mutlaka en kısa zamanda bir üroloji hekimine başvurun. Vücudunuz size hastalandığınıza dair sinyal veriyor olabilir… 

Erkeklerde daha sık görülen mesane kanseri ile ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Üroloji Uzmanı Op. Dr. Basri Çakıroğlu’ndan öğrendik…

- Mesane Kanseri nasıl oluşur? 
Mesane tümörleri (İdrar Kesesi Tümörleri), Mesane (idrar kesesi) kanseri, mesanenin duvarını oluşturan dokulardan kaynaklanan kötü huylu tümörlerdir. Mesane kanserlerinin %90'ı transizyonel hücreli karsinomlar adı verilen mesanenin iç yüzeyini döşeyen hücrelerden kaynaklanan tümörler oluşturur. Erkeklerde prostat, akciğer ve kalın barsak kanserlerinden sonra dördüncü sıklıkta görülen kanser türüdür.

- Kimlerde ve hangi yaş grubunda daha sık görülür?
Mesane kanseri, prostat kanserlerinden sonra günümüzde erkekler arasında en sık görülen kanserlerdendir (genitoüriner sistemin 2. sık kanseridir). Erkeklerde kanser vakalarının yaklaşık olarak yüzde 10'nu oluşturur. Kadınlarda en sık görülen sekizinci kanser türüdür. ve tüm kanser vakalarının yüzde 4'ünü oluşturur. Mesane kanseri çocukluk dahil her yaşta olabilir. Ortalama görülme yaşı 65-70’dir. Vakaların 2/3’ü 65 ve daha üstü yaşlarda görülür. 35 yaşın altında nadir görülür, ancak hızlı sanayileşme ile birlikte bu tümörlerde yaş sınırı giderek aşağıya çekilmektedir. Erkekler kadınlardan 2-3 kat daha fazla mesane kanserine yakalanırlar. Tanı konulan vakaların yüzde 85’inde kanser mesaneyle sınırlı, yüzde 15’inde ise çevre dokulara veya uzak organlara yayılmalar mevcuttur.

Görülme sıklığı yaşla orantılı olarak artar. Genç yaşta görülen tümörler genelde daha iyi histolojik yapıya sahiptirler ve daha iyi bir seyir gösterirler. Mesane tümörlerinin sıklığı bölgelere ve ülkelere göre değişkenlik gösterir.

- Mesane kanserinde risk faktörleri nelerdir?
Günümüzde yüzeysel ve yavaş ilerleyen mesane tümörlerinin genetik yatkınlığından söz etmek mümkündür. Birçok tümör baskılayıcı genin inaktivasyonu mesane kanseri oluşumunda rol oynadığı bildirilmektedir.
Mesane kanserinin gelişimindeki en önemli risk faktörleri sigara içmek, erkek cinsiyette olmak ve sağlıksız beslenmedir. Mesane kanserine karşı:

• Genetik yatkınlığı olanlar,
• Sigara içenler,
• İleri yaştakiler,
• Erkekler,
• Beyaz ırktan olanlar,
• Yağlı ve kızarmış yiyecekleri aşırı tüketenler,
• Kimyasal madde, boya, lastik, deri sanayinde çalışan işçiler,
• Kuru temizleyici, kağıt sanayi, petrol sanayi, kozmetik sanayi, diş teknisyenliği, gaz ve alüminyum sanayinde çalışanlar,
• Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu geçirenler,
• Uzun süre mesane taşı hastalığı olanlar,
• Uzun süreli sonda veya kateter takılanlar,
• Uzun süre fenasetin etken maddesini içeren ağrı kesici kullananlar,
• Mesane bölgesine yüksek doz ışın tedavisi uygulananlar (risk 4 kat artmaktadır),
• Kemoterapi uygulamaları görenler risk altındadır.

- Mesane kanserinin belirtileri nelerdir?
Mesane tümörünün en sık bulgusu idrarda ağrısız pıhtılı kanamadır. İdrarda ağrısız ve aralıklı kanama, hastaların yaklaşık yüzde 85’inde görülmektedir. Kanama gözle görülebilir veya mikroskopik olarak görülen kanamalar şeklinde olabilir. Bazı hastalarda sistitizm dediğimiz bulgular olabilir. Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, zor idrar yapma gibi yakınmalar da mesane tümörünün ilk belirtileri olabilir. Kanama ile idrardan pıhtılar da gelebilir. Yayılıma bağlı ağrı olabilir, ileri evrede diğer kanserlerde de görülen halsizlik yorgunluk, kilo kaybı, kemik ağıları, sırt ve baş ağrıları, kanlı balgam, sarılık ile kendini gösterebilir. Böbrek boşaltım kanallarını tıkarsa böbrek ağrısı ve üre yükselmesi olabilir. Bunların yanı sıra karın alt bölgesinde veya bel bölgesinde ağrı bu yakınmalara eşlik edebilir. Hastalarda genellikle tipik bir muayene bulgusu yoktur. Ancak ileri evre ise karın bölgesinden hissedilebilir. Karaciğerde büyüme ve omuzda beze ele gelebilir.

- Tanı nasıl konulur?
Tanıda idrar tetkikleri önemli yer tutar. Tam idrar tahlilinde idrarda kan hücrelerinin (eritrosit) görülmesi tümör şüphesini ortaya koymalıdır. İdrar Sitolojisi (İdrarın bir patolog tarafından incelenip kanser hücrelerinin saptanmasına dayanan bir yöntem) yapılması gerekir.

- Tedavi şekli nasıldır?
Mesane kanserinin tanısı konulduktan sonra tümörün büyüklüğü ve yerleşimine göre yapılacak ilk tedavi seçeneği cerrahidir. TUR adı verilen yöntemle mesane tümörü sistoskop kullanılarak çıkarılır. Cerrahi müdahale sonrasında mesanede kalan tümör hücrelerinin tekrar çoğalarak tümör oluşturmaması ve mesanenin daha derin katlarına ilerleyerek çevre dokulara sıçramaması için özel tıbbi ilaçlar mesane içerisine verilerek kalan tümör hücreleri yok edilebilir. Bu tedavilerin tümüne intravezikal tedaviler denir. Genellikle hastanede yapılır. Mesaneye ince bir kateter yerleştirilerek ilaç mesaneye verilir. Bu tedavi sıklıkla haftada bir 6 hafta süreyle uygulanır. Uygulanan bu haftalık tedavinin sonrasında size önerilecek zamanlarda kontrole gelmeniz ve koruyucu tedavilerinize devam etmeniz gerekir. Tedavi sonrasında sıklıkla 3 ayda bir sistoskopi ve idrar sitolojisi tetkiklerinizi yaptırmanız önerilir.
Tümör adale tabakalarına tutmuş ise özellikle genç ve genel durumu iyi olan hastalarda mesanenin tamamen çıkartılması (Radikal Sistektomi) ve ardından barsaktan mesane yapılması en ideal tedavi yöntemidir. Bu ameliyat sonrası idrar yoluna bağlanan barsak mesane uygun hastalarda hasta konforu açısından en iyi yöntemdir. Buna uygun olmayan hastalarda karında idrar torbası taşınan yöntem uygulanır. Bu ameliyatlar günümüzde laparoskopik hatta robotik olarak da yapılmaktadır.

- Sistektomi nedir ve nasıl uygulanır?
Mesane kas tabakasına yayılmış ama uzak dokulara yayılmamış hastalığı olanlarda kullanılan bir tedavi yöntemidir. Uzak dokulara yayılımı olan ama tümöre bağlı aşırı derecede kanaması olan hastalarda da kullanılabilir.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Kuru göz körlüğe yol açabilir!

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla “kuru göz” hastalığı tedavide geç kalındığında körlüğe kadar gidebilecek bir sorun. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor.

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla kuru göz hastalığı, belli hastalık grubuyla ilişkilendirilen bir durum. Göz kuruluğunun daha genel bir terim olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İffet Emel Çolakoğlu, hastalığın oluşmaması için 3 koşul gerektiğine dikkati çekiyor: Gözyaşı miktarının kalitesinin iyi olması, kornea yüzeyinin düzgün olması ve gözkapaklarının fonksiyonlarının iyi olması.

Acıma, yanma, batma… 
Normalde bir kişi dakikada 12-15 kez göz kırpıyor ve gözyaşı film tabakası homojenliğini bozmadan 15-45 saniye boyunca kornea yüzeyinde kalabiliyor. Ancak çok dikkatli bir noktaya odaklanmak, kitap okumak, bilgisayar başında uzun süreler geçirmek göz kırpma sayısını azaltabiliyor. Normalde saatte 900 defa göz kırparken, bu sayı 100'e iniyor. ve sigara dumanı gibi faktörler de gözyaşı kırılma zamanını azaltıyor. Kuru göz hastalığının başlıca belirtileri arasında; kızarıklık, acıma, yanma ve batma, bulanık görme, yapışma, takılma hissi, aşırı sulanma geliyor. Ayrıca A vitamini eksikliklerinde de kuru göz ortaya çıkabiliyor.

Körlüğe kadar gidebiliyor
Göz kuruluğunun körlüğe kadar gidebilecek bir sorun olduğunu ifade eden Dr. Emel Çolakoğlu, “Çünkü gözyaşının fonksiyonları ortadan kalkınca, gözler enfeksiyona yatkın hale geliyor, oksijen sağlıklı bir şekilde taşınamıyor. Kornea damarsız bir yapı olduğu için oksijenle besleniyor. Bu beslenme bozulunca korneada damarlanmalar ve çatlaklar meydana geliyor. Bunlar enfeksiyon için bir odak oluşturuyor. Gerçekten kalıcı görme kaybına neden olacak yapısal değişiklikler oluşabiliyor. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor” diyor.

Kuru gözü yaratan 4 neden: 

1. Göz kırpma refleksinin azalması: Bazı hastalıkların varlığı nedeniyle kırpma mekanizmasını düzenleyen sinirlerde sorunlar olabiliyor keratit oluşuyor.

2. Kapak sorunları: Yüz felcinin gelişmesiyle kapak fonksiyonunda zayıflık ortaya çıkabiliyor. Tiroit veya tümör gibi nedenlerle gözün ışa fırlak olması, yaşlılıkta ya da travma sonrasında kapağın dışa doğru dönmesi kapak fonksiyonunda bozulmaya yol açıyor.

3. Kirpik sorunları: Yağ bezlerinin enfeksiyonu, trahom gibi göz hastalıkları, özel konjoktivit tipleri, bazı ilaç reaksiyonları ve cilt hastalıkları göz yapısındaki dengeleri bozabiliyor.

4. Gözyaşında azalma: Gözyaşı bezlerinde sorun oluyor. sorunlar gözyaşı bezinin yokluğu veya küçüklüğü olabildiği gibi; enflamasyon, tümör, radyasyon, yanık ve travma gibi nedenlerle gözyaşı bezinin zarar görmesi ile de ortaya çıkabiliyor. Vücutta salgı yapan diğer bezlerde de eş zamanlı bozuklukların araştırılması gerekiyor. Menopoz ve hamilelikte hormonal etkilerle de gözyaşı miktarı azabiliyor.

Kuru gözü nasıl tedavi ediliyor?
Kuru göz hastalığının tedavisi mümkün. Tedavide birçok yöntem kullanılıyor. Dr. Emel Çolakoğlu bu yöntemleri şöyle sıralıyor:

Çeşitli ilaçlar yardımıyla gözyaşının üretimini artırmayı hedefliyoruz.
*Çeşitli tedavi yöntemleriyle gözyaşının kaçmasını engellemeye çalışıyoruz.
*Gözyaşını göllendirirsek kuruluğu azaltabiliriz. Kanallara geçişi sağlayan minik delikler var, bunları tıkıyoruz. *Lazer uygulaması veya silikon tıkaçlar koyuyoruz. Bu tıkaçlar altı ay bir yıla kadar orada kalabiliyor.
*Düşük su içerikli lensler ve/veya gözlük uygulamaları ile gözyaşının buharlaşmasını azaltmaya çalışıyoruz.
*Gözyaşını yerine koyabiliriz. Bunlar damla ve jel şeklinde olabileceği gibi, pomad şeklinde de olabiliyor.
*Eğer kişinin vücudunda A ve B12 vitamini eksikliği varsa vitamin desteği yapılıyor. PH oranının belli seviyede tutulması gerekiyor.
*Kapak dışa dönmüşse ve kapak felci varsa kapak cerrahisi yapılabiliyor.
*Kişinin çevre şartları da önem taşıyor. Sigarasız ortam, klima, bilgisayar, evin neminin ayarlanması önemlidir. *Dış faktörler dengelenerek daha sağlıklı bir ortam yaratabilir.

Kansızlık İçin Meyve Suyu Şart!

Kansızlık ve ona bağlı olarak demir eksikliğinin özellikle çocukların zihinsel gelişimi üzerinde geri dönülemez etkilere neden olduğunu söyleyen uzmanlar, besinlerden alınan demirin emilimi için C vitaminin şart olduğunu, dolayısıyla meyve suyu tüketmenin çok önemli olduğunu belirtiyor.

Hayat kaynağı kanın azalmasıyla ortaya çıkan kansızlık ve ona bağlı demir eksikliği yaşam kalitesini azaltıyor. Demir eksikliğinin özellikle çocukların zihinsel gelişimi üzerinde önemli bir rolü olduğunu ifade eden uzmanlar, besinlerden alınan demirin emilimi için meyve suyu tüketilmesi gerektiğini belirtiyor.

‘Kansızlık, kandaki hemoglobin miktarının azalması olarak tanımlanır. Bu da demir eksikliğine neden olur” diyen Erciyes Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, demir yetersizliğinin genellikle büyümenin çok hızlı olduğu çocukluk ve ergenlik çağı ile hamilelik döneminde ortaya çıktığına dikkat çekti.

Kansızlık Probleminizin Farkında mısınız?

“Dünyada her 5 erkekten biri, her 3 kadından biri, her 2 gebeden biri, her 5 çocuktan biri kansızlık problemi yaşar. Ancak pek çoğu bu durumlarını ne yazık ki bilmemektedir” diye konuşan İnanç, şunları söyledi:
“Gelişmiş ülkelerde 0 - 5 yaş arası çocuklarda kansızlığa rastlanma sıklığı yüzde 4 ile 20 arasında iken az gelişmiş ülkelerde aynı yaş grubunda bu oran yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Ülkemizde bu oran yüzde 50 gibi oldukça yüksek bir değerdedir.”

C Vitamini Demir Emilimini Artırıyor

Demirin hem hayvansal hem de bitkisel besinlerde bulunduğunu kaydeden Prof. İnanç, “Ancak besinlerdeki demirin tamamı vücutta emilemez. Aldığımız demirin yararlı olabilmesi için C vitamini içeren besinlerle birlikte tüketmeliyiz. Örneğin yemekle alınan 500 miligram C vitamini demirin emilimini 6 kat artırır. Bu nedenle vitamin alımını artırmak için meyve suları iyi bir kaynaktır. Özellikle C vitamini içeren portakal suyu, ananas suyu, greyfurt suyu ve limonata gibi meyve sularının yüksek miktarda protein ve demir içeren bir öğünle birlikte tüketilmesi demir emilimini artırır. Kansızlıktan korunmak ve oluştuktan sonra kansızlığı daha etkin ve hızlı bir şekilde tedavi edilebilmek için her yaş grubunda vitamin kaynağı olan meyve suyu tüketimine özen gösterilmelidir” dedi.

17 Aralık 2013 Salı

Reflüye götüren 6 neden

Reflü yaşam alışkanlıkları ile beslenme tarzına dikkat edildiği ve ihtiyaç duyulduğunda başvurulan ilaç tedavisine düzenli olarak devam edildiği sürece genellikle kontrol altında tutulabiliyor. Ancak bazı durumlarda var ki operasyonu kaçınılmaz hale getiriyor.

Reflü kelime anlamıyla ‘geriye kaçış’ demek. Gastro-özafajeal reflü ise yüksek asit içeren mide içeriğinin yemek borusuna geri dönmesi ve burada mukozal hasara yol açması, solunum sistemine kaçarak öksürük, ses kısıklığı ve astım ataklarını tetiklemesi olarak nitelendiriliyor. Reflü toplumda oldukça sık görülen bir hastalık. Öyle ki ülkemizde her 5 kişiden birini etkisi altına alıyor. Bu hastalık yaşam alışkanlıkları ile beslenme tarzına özen gösterildiği ve ihtiyaç duyulduğunda ilaç tedavisine devam edildiği sürece genellikle kontrol altında tutulabiliyor. Ancak bazı durumlarda operasyon kaçınılmaz hale gelebiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İsmail Hamzaoğlu reflü ameliyatına götüren 6 nedeni açıklıyor.

1.Hasta ömür boyu ilaç tedavisi istemiyorsa: Reflü tedavisinde başvurulan ilaçlardan başarılı sonuçlar alınabiliyor. Ancak bazı hastalar ilaçların yan etkileri ve sürekli olarak ilaç kullanmanın getirdiği psikolojik etki gibi nedenlerden dolayı ömür boyu ilaç kullanmak istemeyebiliyor.

2. Beslenme alışkanlıklarına dikkat etmiyorsa: Öncelikle düzenli beslenmek şart. Ayrıca reflüyü arttırdığı bilinen yağlı gıdalar, kızartmalar ve çikolata gibi besinlerden, alkol ve gazlı içeceklerden ayrıca çay, kahve ile kola gibi kafeinli içeceklerden kaçınmak gerekiyor. Ancak bazı hastalar beslenme alışkanlıklarına dikkat etmekte güçlük çekebiliyor.

3. Mide fıtığı eşlik ediyorsa: Reflü hastalığına sıklıkla mide fıtığı eşlik edebiliyor. Mide fıtığının bazı türlerinde fıtık boğulması ve acil ameliyat riski oluyor. Bu tür fıtıklarda reflünün şiddetine bakılmaksızın hastaya ameliyat öneriliyor.

4. Kullanılan ilaçlar kesilemiyorsa: Kemik erimesine karşı kullanılan ilaçlar, doğum kontrol hapları, ağrı kesiciler veya tansiyon ilaçları reflü şikayetlerinin artmasına yol açabiliyor. Ancak bazı durumlarda bu ilaçların kesilmesi mümkün olmayabiliyor.

5. Hasta yaşam tarzını değiştiremiyorsa: Reflü hastası kilolu ise öncelikle kilo vermeli. Ayrıca yemeği uykudan 3-4 saat önce bitirmeli, yediği gıdaların türüne dikkat etmeli, stresli ortamlardan uzak durmalı, sürekli olarak ilaç kullanmalı ve sigara içiyorsa bu alışkanlığını bırakmalı. Eğer hasta bu şartlara uymakta zorluk çekiyorsa operasyonun seçenek olarak sunulması gerekiyor.

6 . Gastro-özafegeal reflü’ye bağlı hasarlar oluşmuşsa: Uzun süren reflülerden sonra yemek borusunun iç yüzeyinde yaralar oluşabiliyor. Bu yaraların sürekli olarak iyileşip yeniden açılmasıyla birlikte yemek borusunda darlıklar ortaya çıkabiliyor. Reflü nedeniyle mide içeriğinin gırtlak ve solunum sistemine gitmesi ses kısıklığı ve akciğer hastalıklarına yol açabiliyor. Yemek borusunun iç yüzeyinde sürekli devam eden reflü hücre düzeyinde değişiklik yaparak sonu kansere neden olabilecek Barret özofagusu denilen bir duruma neden olabiliyor. Bu tarz hasarlar gelişmişse operasyonla tedavi öne alınabiliyor.

TEK PORT İLE İZSİZ OPERASYON
• Reflü operasyonunun laparoskopik olarak yapılması gerekiyor. Çünkü açık ameliyat ile karşılaştırıldığında laparoskopik, yani kapalı yöntem daha az ağrı, hastanede daha kısa kalış süresi, normal aktiviteye ve iş hayatına daha erken dönüş gibi pek çok avantaja sahip. Öyle ki hastanın operasyondan sonra hastanede sadece 1 gün kalması yeterli geliyor. Ayrıca hasta 4-5 gün sonra iş hayatına da dönebiliyor.

• Açık ameliyatta yaklaşık 20-30 santim karın yarası oluşuyor. Bu yaraya ait enfeksiyon riski daha fazla oluyor. Ayrıca yaklaşık yüzde 10 hastada bu yaradan fıtık oluşma riski mevcut. Laparoskopik ameliyatta ise bu tür sorunlara çok ender rastlanıyor.

• Mide fıtığı varsa bu sorun operasyonda düzeltilerek göğüs boşluğuna kaçış önleniyor ve midenin üst bölümündeki fundus bölümü yemek borusu çevresine sarılarak antireflü bir mekanizma oluşturuluyor.

• Tek port laparoskopik yöntem ise laparoskopinin tüm avantajlarını taşımasının yanı sıra ciltte hiç iz kalmaması gibi kozmetik açıdan çok önemli bir avantaj daha sağlıyor. Laparoskopik ameliyatta 1 santimden küçük 4 ya da 5 yara oluyor. Bu nedenle sadece sağlık değil, kozmetik olarak da açık ameliyata göre belirgin olarak üstünlük taşıyor.

BELİRTİLERİ NELER?
• Göğüste yanma hissi,
• Ağza acı su gelmesi,
• Bulantı, kusma,
• Hazımsızlık, ekşime,
• Gıdaların ağza geri gelmesi,
• Ağız kokusu,
• Yutma güçlüğü,
Daha nadir olarak;
• Ses kısıklığı,
• Boğaz ağrısı,
• Kuru öksürük,
• Astım,
• Zatürree,
• Dişlerde mine kaybı gibi belirtiler ile ortaya çıkabiliyor.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Böbrekleriniz için iki altın kural

Lezzetine kanıp bol miktarda tuz eklenen yemekler… Aklımıza gelmediği için tüm gün ağzımıza koymadığımız su…

Her ikisi de tipik özelliklerimiz arasında yer alıyor. Bu durum günlük hayatımızda herhangi bir soruna yol açmıyor gibi görünse de uzun vadede böbreklerimizin işlevini kaybetmesine neden olabiliyor.

Böbreklerimiz vücudumuzda adeta filtre görevi görüyor. Günde yaklaşık 200 litre kan temizleyen böbrekler, protein gibi yararlı maddelerin vücutta kalmasını, üre ve kreatinin gibi zehirli atıkların ise idrar yolu ile dışarı atılmasını sağlıyor. Böylece vücuttaki mineral dengesi kurulmuş oluyor. Böbrekler sağlıklı bir vücudun olmazsa olmazlarından. Öyle ki az çalışması vücuttaki tüm dengeleri alt üst ederken, çalışmaması hayatın sona ermesine neden oluyor. Böbrek sağlığına dikkat çekmek için 2005 yılından itibaren her yıl Mart ayının ikinci Perşembe gününün  “Dünya Böbrek Günü”  olduğu söyleyen International Hospital Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu,  hızla artan son dönem böbrek yetmezliği hastalarında en iyi tedavi yönteminin böbrek nakli olduğunu vurgulamak için bu yıl, “Böbreklerinizi bağışlayın” sloganının seçildiğini belirtti. Böbrek sağlığını korumak içinse pek çok konuya dikkat edilmesi gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Ülkem Yakıpoğlu, günlük alışkanlıklarımızın arasında yer alan az su içmenin ve fazla tuz tüketmenin ise böbrekleri tahmin edilenden çok daha fazla yorduğunu vurguladı.  Türkiye’de böbrek yetmezliğinin çok sık görülmesinin en önemli nedenlerinin başında suyu sevmeyip, tuza bayılmamız geldiğine dikkat çekti. Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, 8 Mart Dünya Böbrek Günü öncesinde böbreği en çok yoran 2 etken hakkında bilgi verirken özel önerilerde bulundu.

AZ SU İÇENLERİN BÖBREKLERİNDE İŞLEV BOZUKLUĞU OLUŞUYOR

Böbreklerin içinde çok sayıda kılcal damar yumağı var. Kalp kanı pompaladıktan sonra her atımda yüzde 20-25 kan böbreklerimize geliyor ve bu incecik damarlardan süzülüyor, protein gibi yararlı maddeler tutuluyor, üre, kreatinin gibi zehirli atık maddeler ayrıştırılıyor, temizlenen kan sisteme geri dönüyor, atık maddeler ise vücuttaki su fazlası ile idrar haline getirilip vücuttan atılıyor. Eğer her gün vücuda yeterli miktarda su girişi olmazsa böbrekler zehirli maddelerin atılımını gerçekleştiremiyor. Yeterli su tüketmeyen herkesin böbreğinde hayatının bir bölümünde mutlaka işlev bozukluğu gelişiyor.

FAZLA TUZ BÖBREKLERİ YORUYOR

Vücudumuzun günlük tuz ihtiyacı ortalama 5-6 gram. Bunun yaklaşık 2 gramı yemeklere hiç tuz konulmasa bile gün içerisinde yenilen sebze ve meyvelerden alınıyor.  Eğer yenilen yemeklerde kısıtlama yapılmazsa yiyeceklerdeki yüksek tuz vücuda alınıyor. Bunların yanı sıra içeriğinde fazla miktarda tuz bulunan peynir, turşu ve salça gibi yiyecekler de fazladan tuz alımına neden oluyor. Bazı durumlarda kişilerin tuz alımı 20-25 gramı bulabiliyor. Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği'nin araştırmasına göre Türk halkı günde yaklaşık 18 gram tuz tüketiyor. Tuz tüketiminin böbrek fonksiyonları üzerinde doğrudan etkisi var, fazla tuz tüketildiği zaman böbrek içindeki kılcal damar dolaşım sisteminde kan basıncı yükseliyor. Bu yüksek kan basıncı devamlı hal alırsa küçük kılcal damarların yırtılarak harap olmasına neden oluyor, ayrıca idrardan protein kaçırmaya yol açıyor.

NE KADAR SU NE KADAR TUZ

Böbreklerin ve tüm vücudun sağlığı için günde ne kadar su içilmesi gerektiği üzerinde tartışılan bir konu. Halkımızın su içmeyi sevmediğini, günlük su tüketiminin böbrekleri sıkıntıya sokacak kadar az, tuz tüketiminin de gereğinden çok fazla olduğunu ifade eden Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, şunları söyledi:
-Sağlıklı bir insanda vücut ağırlığının yüzde 60’ ı sudur. Dolayısıyla vücut ağırlığına göre su tüketin.
-Normal kiloda erişkin bir kadın günde 1,5-2 litre, erkekler ise günde 2-2,5 litre su içmeli.
-Çay, meyve suyu ve soda gibi içecekleri günlük tüketimin dışında tutun.
-Çok terliyorsanız içtiğiniz su miktarını artırın.
-Çok su içmek de az su içmek kadar zararlı. Günde 4-5 litre su içtiğinizde böbreğinizin idrarı konsantre etme yeteneği zorlanıyor. Bu da vücutta sodyum oranını azaltıyor. Düşük sodyum oranları da beyin fonksiyonlarının bozulmasına yol açıp hayatı tehdit ediyor.
-Yemek masasında kesinlikle tuz bulundurmayın.
-Yemek pişirirken tuz oranını mümkün olduğu kadar az tutun.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Ellerinize Sağlık, Güzellik...

Güzellik dendiğinde ilk akla gelen orantılı bir yüz olsa da sağlıklı ve bakımlı eller de kadınların vazgeçilmezidir. 

Yaşlanma etkilerinin belirgin şekilde görüldüğü ellere estetik müdahale, son yıllarda en çok talep edilen operasyonlardan biri. Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, ellerin sağlıklı, genç ve güzel görünmesini sağlayan en kolay estetik yöntemleri anlattı…

Estetik cerrahinin sunduğu imkanlarla günümüzde kadınlar ve erkekler olduğundan daha genç görünebiliyor. Ancak en çok kullandığımız ve en kötü şartlara maruz kalan ellerimizin bakımı ve güzelliği genellikle gözümüzden kaçıyor. Yüzdeki yaşlanma belirtilerine müdahalenin ardından ellerin ihmal edilmesi yaşı ele veren en önemli faktörlerden biri. Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, son yıllarda ellerimizin genç, sağlıklı ve güzel görünmesini sağlayan basit estetik uygulamalarla ilgili şu bilgileri verdi;

Genç ve Güzel Eller İçin Peeling Uygulayın

Yüze uygulanan peeling, eller için de son derece başarılı bir yöntemdir. Peeling üst derinin soyulması ile derinin yenilenmesi ve gençleştirilmesidir. Peeling işlemi ile kırışıklıklar, yorgun, güneş hasarlı cilt, lekelenme gibi pek çok sorun giderilir ve cilt daha elastik hale gelir. Peeling uygulama maddelerinin içerisinde tercih edilen ‘Green Peel’ tamamen bitkisel ve kimyasal maddelerden arınmış olduğu için cilde zarar vermez. Orta derinlikte bir soyma yapan bu peeling, diğer türlere oranla daha çabuk iyileşerek zaman kaybını önler. 5 gün tamamlandığında cilt belirgin derecede daha genç ve parlak görünür.

Lipofilling ile 5 Dakikada Kırışıklardan Kurtulun

El yüzeyinde yaşlılığa bağlı doku kaybında hazır dolgu maddesi ya da lipofilling uygulamasıyla cilt altı dolgun ve sağlıklı hale getirilir. Hazır dolgu maddeleri uygulamasında cilde anestezik bir krem sürülür ve 5 dakika içinde ince bir iğneyle uygulama gerçekleştirilir. Kişinin özellikle karın bölgesinden alınan yağ dokusunun istenilen bölgeye enjeksiyonu olan lipofillingde ise 3-4 ay sonra yağın enjeksiyonuna bağlı dolgunluğun yanı sıra ciltte gençleşme de görülür.

PRP ile Cilt Lekelerinden Kurtulun!

PRP (Platelet Rich Plazma) tedavisiyle kırışıklık ve izleri yok etmede yüz güldüren sonuçlar alındığını belirten Prof. Dr. Kışlaoğlu, trombositten zengin plazma anlamına gelen PRP yönteminde Trombositlerin doku iyileşmesinde ve kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynadığını hatırlattı. Bölgeye enjekte edildiğinde, hızla iyileşme sürecini başlatarak doku yenilenmesini sağlayan bu yöntem sayesinde el yüzeyinin daha canlı ve parlak görünmesi sağlanıyor ve uygulamadan yaklaşık 3-4 hafta sonra ilk etkiler fark ediliyor.

Kan Grubuna Bak, Felç Riskini Ölç!

Kan grubunun, felç geçirme riskini etkiliyor olabileceği belirlendi. Peki hangi kan grupları daha fazla risk altında? İşte yanıtı...

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı Brigham and Women's Hospital'dan uzmanlar tarafından yürütülen bir araştırma, AB kan grubuna sahip insanların ve B kan grubuna sahip kadınların felç geçirme riskinin, kan grubu 0 olanlara oranla daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Yaklaşık 90 bin kadın ve erkekte tespit edilen 2901 felç vakasının incelendiği araştırmada, AB kan grubuna sahip kadın ve erkeklerde felç geçirme riskinin 0 kan grubu olanlara göre yüzde 26; B kan grubuna sahip kadınların felç geçirme riskinin ise 0 kan grubu olanlara oranla yüzde 15 daha fazla olduğu saptandı.

Kan grubunun, alyuvarların yüzeyindeki proteinlerle ilişkili olduğunu belirten uzmanlar, insanların bağışıklık sistemlerinin çok erken yaşlarda bu özelliklere göre şekillendiğini, bazı kan gruplarının alyuvarların kümelenmesini ve damar yüzeylerine tutunmasını daha mümkün kıldığını, bunun da pıhtı oluşumuna yol açtığını kaydetti.

Felç Riskini Artıran Diğer Önemli Etkenler!

Uzmanlar, kan grubunun tek başına felç riski oluşturduğunun söylenemeyeceğini de belirterek, genler, yoğun sigara ve içki tüketimi, az egzersiz gibi başka faktörlerin de felç riskini belirlediğini bildirdi.

Araştırmanın başkanlarından Dr.JoAnn Manson, son verilerin insanları paniğe sevk etmesini amaçlamadıklarını, ancak bulguların herkesin dikkate alması gereken ve sağlıklarıyla ilgili önlemler almalarını teşvik edecek yeni bilgiler sunduğunu söyledi.

Daha önceki araştırmalarda da A, B ve AB kan grubuna sahip insanlarda felce yol açan pıhtı oluşumu ve kalp krizi riskinin daha yüksek olduğu, 0 kan grubuna sahip kimselerde ise kanama riskinin daha fazla olması nedeniyle pıhtı oluşumunun daha nadir görüldüğü belirlenmişti.

Amerikan Kızılhaçı'na göre beyazların yüzde 45'i, siyahilerin yüzde 51'i, Hispanik kökenlilerin yüzde 57'si ve Asyalıların yüzde 40'ı 0 kan grubuna sahip, başka bir deyişle ''evrensel donörler''. En az rastlanan kan grubu olan AB'nin görülme oranları ise beyazlarda ve siyahilerde yüzde 4, Hispaniklerde yüzde 2, Asyalılarda yüzde 7.