sağlıklı yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlıklı yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2014 Çarşamba

Mutfağınız İçin 10 Altın Öneri!


Yemeğin vitamini suyunda mıdır yoksa tanesinde mi? Yoğurdun suyu sağlıklı mıdır? Meyveyi nasıl yersek vitamin değeri artar? Sebze ve meyvelerden yüksek oranda yarar sağlamak elimizde mi?... 

Sağlıklı beslenmek isteyen herkesin aklına gelen bu tip soruları Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak’a sorduk. İşte uzmanımızdan derlediğimiz 10 basit öneri…

Sağlıklı bir hayatın olmazsa olmaz şartlarından biri doğru beslenme.  Beslenmenin önemli bir kısmını da tükettiğimiz sebze ve meyveler oluşturuyor. Ancak onlardan da yarar sağlayabilmemiz için yıkamadan pişirmeye pek çok kurala dikkat etmemiz gerekiyor. Aksi durumda, yararları kayboluyor. Yalnızca karın doyurduğumuz bir yemek haline gelebiliyor. Örneğin, bazı sebzeler saatlerce suda bekletildiği için besin değerini kaybedebiliyor ya da yemeğe renk vermesi için eklenen soda, sebzenin vitaminini öldürebiliyor. Peki sebze ve meyvelerin besin değerinden yüksek oranda yararlanmak için neler yapmalıyız? Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, besinlerin vitamin değerlerinin nasıl korunması gerektiği ile ilgili özel önerilerde bulunuyor.

1- Sebze ve meyveleri şiddetli akan suyun altında yıkamayın: Sebze ve meyvelerin içindeki bazı vitaminler suda çözünüyor. Bu nedenle sebze ve meyveleri şiddetli akan suyun altında uzun süre yıkamayın. Hızlı akan su, yüzeyde oksijen kaybına neden olarak, yiyeceklerin besin değerini düşürüyor. Ayrıca sebzeleri yıkarken bütün halinde suya basın. Doğrayıp suya bastığınızda vitamin değerini öldürüyorsunuz. Aynı şekilde sebzeleri pişirirken de tencereye çok fazla su eklemeyin. Sebzeleri çok az suyla ya da buharda pişirmeyi tercih edin.

2- Sebzeleri büyük parçalara bölün: Sebzeleri pişirmeden hemen önce ve büyük parçalar halinde münkünse elinizle bölün veya bıçakla kesin. Sebzeleri küçük parçalar halinde bölmek veya kesmek alan yüzeyini artırıyor. Alan yüzeyi ne kadar artarsa vitamin kaybı da o kadar çok oluyor.

3- Tencerenin kapağını kapalı tutun: Sebze ve meyveleri pişirirken tencerenin kapağını kapalı tutun. Böylece buhar kaybolmuyor ve yemeğin pişme süresi kısalıyor.

4- Sebze ve meyveleri çiğ tüketin: Eğer pişiriyorsanız mümkün olduğunca kısa sürede ve diriliğini koruyacak şeklide pişirin. B ve C vitamini gibi vitaminler ısıyla kolayca kayba uğruyor. Ispanak,  brokoli, karnabahar, lahana, bamya, patlıcan ve kabak gibi sebzeleri en fazla 10 dakika pişirin. Fasulye için de 20 dakika pişirme süresi yeterli.

5- Pişirme suyunu dökmeyin: Sebzelerin, makarnanın ve kurubaklagillerin pişirme sularını dökmeyin. Pişirme sularını çorbalara, yemeklerinize veya soslara ekleyerek yemeklerinizin besin değerlerini artırın.

6- Yemeğe soda eklemeyin: Sebzeleri pişirirken soda eklemeden pişirin. Pişirme sırasında eklenen soda, sebzelere daha yeşil bir renk kazandırmakla birlikte bazı vitaminlerde kayıplara neden oluyor.

7- Sebze ve meyvelerin yenilebilen kabuklarını soymayın: Eğer soymanız gerekiyorsa mümkün olduğunca ince soyun. Birçok vitamin ve mineral, sebze ve meyvelerin özellikle dış yapraklarında, kabuğunda veya kabuğun hemen altındaki kısımlarında bulunuyor. Sebze ve meyvelerin iç kısımlarındaki vitamin ve mineral yoğunlukları daha az.

8- Yağları yakmayın: Yağlar, uzun süre yüksek ısıya maruz kalırsa, vücut için zararlı maddeler (serbest radikaller) oluşuyor. Besinlerin yüksek sıcaklıkta kızartılarak yenmesi sağlık açısından zararlı. Ayrıca bu yiyecekleri fazla tüketmek şişmanlığa neden olurken, kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskini de artırıyor.

9- Tatlıya şekerini piştikten sonra ekleyin:  Sütlü tatlı pişirirken şekerini ocaktan alırken ekleyin. Pişirme sırasında eklenen şeker ile sütün proteini birleşince protein kaybı oluşuyor.

10- Yoğurdun suyunu dökmeyin: Yoğurdun suyunun süzülmesi veya bekletme esnasında oluşan yeşilimsi suyunun atılması vitamin B2 (riboflavin) kaybına neden oluyor. Riboflavin vücutta önemli işlevleri olan bir vitamin. Bu nedenle ekmek mayalandırma, bisküvi, pasta ve çorba yapımında değerlendirilmesi sağlık açısından faydalı.






19 Şubat 2014 Çarşamba

Gelecek nesiller bu yüzden tehlikede

2030'da 26 milyon yeni kanser vakası olacağı, 17 milyon kişinin de öleceği tahmin ediliyor.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Süleyman Tosun, “Hastalıkta yaş ortalaması 30’a kadar düştü ve gelecek neslin üreme sağlığı tehlikede. Çünkü kanser tedavisindeki kemoterapi ve radyoterapi süreci üreme organlarını da olumsuz yönde etkiliyor.” dedi.

Özellikle kadınlarda daha sık rastlanan meme kanserinde yaş ortalaması 30’a kadar indi. Erkeklerde 20-40’li yaşlarda görülen testis kanseri de ürkütücü… Çevresel faktörler, sigara ve günümüz insanın alışkanları göz önüne alındığında kanserin her an kişinin yanıbaşında olduğu söylenebilir. Bu durum insan neslinin devamını tehlike altına alıyor.

GELECEK NESİLLER TEHLİKE ALTINDA

Kanser tedavisi sırasında uygulanan kemoterapi ve radyoterapi süreci hem kadın hem erkeğin üreme organlarına zarar veriyor. Özellikle radyoterapi gebelik şansını ortadan kaldırabilir, geri dönüşü olmayan hasarlar verebilir. Radyoterapi tedavisi süresince hastaya verilen radyasyon tüm organları olduğu gibi üreme organlarını da olumsuz etkileyerek, yumurtaları öldürebiliyor. Yumurtalar tedavi sonrasında tekrar kullanılamayacak şekilde hasar görüyor. Böylece yumurtlama işlemi ortadan kalkıyor ve yumurtalık işlevini kaybediyor. Bu nedenle radyoterapi öncesinde uzman ve hastanın bilgili olup mutlaka ileriye dönük üreme fonksiyonlarını devam ettirebilmesi için yumurta ve embriyo dondurulması işlemi tartışılmalıdır. Çünkü dondurulan yumurta ve embriyo radyoterapi sonrasında sağlıklı bebek şansının devamını sağlar. Aynı durum sperm için de geçerlidir. Yani kanser tanısı konulan erkek hastanın radyoterapi tedavisi öncesinde spermleri alınıp dondurulursa, tedavi bittiğinde baba olma şansı devam eder ki bu da erkekler için çok önemlidir.

Kemoterapi sonrasında gebelik şansı söz konusu yani tedavi sonrasında üreme fonksiyonları geri dönebilir. Kemoterapi amaç hızlı çoğalan hücreler üzerine etkili bir tedavi uygulamaktır.  Üreme sağlığı radyoterapide olduğu gibi direk etkilenmez.

ANNE-BABA OLMA YAŞI YÜKSELİYOR KANSER YAŞI DÜŞÜYOR

Yaş sınırı kanser vakalarında gittikçe düşerken gebelik ve çocuk sahibi olma yaşı yükseliyor. Kadınlarda meme kanserinde yaş ortalaması 30’a, erkeklerde testis kanseri 35’e kadar indi. Testis ve yumurtalık kanseri vakalarının çoğalması ve yaş ortalamasının gerilemesi üreme sağlığı açısında büyük risk teşkil ediyor.

ÜREME SAĞLIĞINI KORUMA ALTINA ALIN

Çocuk isteyen herkes üreme sağlığını koruma altına almalıdır. Kemoterapi ve radyoterapinin yoğunluğuna bağlı olarak dondurma işlemi düşünülmelidir. Çiftlerin dondurma işlemini güvenilir merkezlerde yaptırmaları gerekir. Emdriyo, sperm ve yumurta hiçbir şekilde zarar görmeden saklanabilir.






12 Şubat 2014 Çarşamba

Bebeğinizin Sağlığını Şansa Bırakmayın!

Çocuğunuzun sağlığını doğrudan etkileyecek birçok hastalık, sizin genlerinizde gizli. Genetik check-up ile çocuğunuza geçebilecek 76 tek gen hastalığı tespit edilebiliyor.

Genetik alanındaki gelişmeler, genlerdeki saklı gizli bilgileri gün ışığına çıkarıyor. Anne baba olmaya karar verdikten sonra ya da evlenmeden önce yapılacak genetik testler sayesinde, günümüzde, 76 tek gen hastalığı taranabiliyor. Böylece Akdeniz Anemisi’nden çeşitli metabolizma hastalıklarına kadar anne baba adayının taşıdığı pek çok hastalık tespit edilebiliyor.

Her anne baba çocuğunun sağlıklı olmasını diler. Günümüzdeki bilimsel gelişmeler ise anne babaların bu arzusunun yalnızca dilek olmasından öte, gerçek olmasını sağlıyor. Artık anne babalardan çocuklarına geçebilecek genetik hastalıkların bir kısmı, tespit edilebiliyor.

ABD ve Avrupa’da yürütülen “İnsan Genom Projesi” sonucunda insan DNA’sının tüm dizilimini öğrenmek mümkün oldu, böylece tüm genler ortaya çıktı. Bunun sonucunda insanlardaki DNA’ların benzediği ancak bazı kişisel farklılıklar olduğu anlaşıldı. Bu nedenle genel incelemeler değil, kişiye özel yatkınlıklara bakan testler üretilmeye başlandı. Acıbadem Sağlık Grubu tarafından “Kişisel Genetik Sağlık Programı” dahilinde uygulanan Genetik Check-up sayesinde, anne babaların taşıdığı tek gen hastalıkları tespit edilebiliyor… Böylece riskler önceden belirlenerek tedbir alınabiliyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yasemin Alanay,  sıklıkla gebelik öncesi ve evlenmeden önce yaptırılması önerilen 76 tek gen hastalığı için taşıyıcılık taraması testi yaptıklarını belirterek, “Bu testi önemsiyoruz. Diğer hastalıklar için bazı testler mevcuttu ancak taşıyıcılık taraması yeni bir alan. Türkiye’de daha önce yoktu. Evlilik öncesi ve hamile kalmadan önce yapılacak taşıyıcılık tarama testleri, çiftleri daha sonra mutsuz olmaktan kurtarıyor” diyor.

Her 5 Evlikten 1'i Akraba Evliliği

Türkiye’de yapılan her 5 evlilikten 1’inde eşlerin akraba olduğunu ve bu oranın yüzde 21,7 olarak tesbit edildiğini ifade eden Doç. Dr. Yasemin Alanay,  akraba evlilikleri hakkında merak edilen soruları şöyle yanıtlıyor:

- Akraba evlilikleri en çok hangi akrabalar arasında yapılıyor?
Akraba evliliklerinin yüzde 70’i birinci derece kuzenler yani kardeş çocukları arasında gerçekleştiriliyor. Toplumdaki sağlık her birey, çekinik genler taşıyor. Bu taşıyıcılık kişiye zarar vermez. Fakat taşıyıcı başka bir taşıyıcıyla evlenirse, çocuklarının hasta olma ihtimali her gebelikte yüzde 25’dir. Bu durumda çocuk yüzde 50 ihtimalle anne ve babası gibi taşıyıcı olur, yüzde 25’i de taşıyıcı dahi olmaz, normal olur.

- Akraba evliliğinin sakıncaları nelerdir? 
Akraba evliliği, binlerce nadir hastalık arasından aynı hastalık için taşıyıcı olan iki kişinin bir araya gelme olasılığını artırıyor. Genetik hastalık için çekinik gen taşıyan iki kişi, akraba olmadıkları halde de evlendiklerinde hastalıklı çocuk sahibi olma olasılıkları vardır. Akrabalık, sadece kadın ve erkeğin aynı çekinik hastalık için taşıyıcı olma riskini artırıyor. Otozomal resesif, yani anne ve babanın çekinik genler için taşıyıcı olduğu hastalıkların riski artırıyor. Sık görülen, Talasemi  (Akdeniz Anemisi) gibi hastalıklarda da anne ve baba taşıyıcıdır. Ancak, Türk toplumunda taşıyıcılık sık olduğu için akrabalık olmasa da çocukta bu hastalık görülebiliyor. Doğuştan metabolizma hastalıkları gibi nadir görülen hastalıklarda ise akrabalık, ya da aynı köyden, memleketten gelme daha sıktır. Akraba evliliği yapan çiftlere Genetik Check-up kapsamındaki “Taşıyıcılık Taraması” testini önerilebilir. Bu testte 76 çekinik hastalık için eşlerde taşıyıcılık belirlemek bu testle mümkün.

- Akraba evliliği azalıyor mu artıyor mu?
Bu oran Türkiye’de 30 yıl öncesine biraz azaldı. 4 kişiden biri akrabayla evliydi, şimdi 5 evlilikten biri akraba evliliği. Avrupa’da bu oran yüzde bir.  Biz de kendimize göre başka ülkelerden Pakistan’da yüzde 60, Suudi Arabistan’da yüzde 60-65 oranında yapılıyor. Hindistan’da Müslüman olmayan gruplar arasında da sık yapılıyor, Afrika’da bazı Müslüman ülkelerde akraba evliliği kabul edilmiyor, onaylanmıyor. Kültürel bir durum olduğu düşünülüyor.

- Eşlerde hastalık taşıyıcılığı saptanırsa sağlıklı çocuk sahibi olabilirler mi?
Anne ve babanın aynı anda örneklerini almak lazım. Biri taşıyıcı çıkarsa diğeri taşıyıcı olmayabilir. Her ikisinin de taşıyıcılığını gösterdiğimiz bir hastalık olursa onlara, çeşitli tıbbi yollarla yardım etmek mümkün.

- Genetik bilgilerin mahremiyeti nasıl korunuyor?
“Kişisel Genetik Sağlık Programı” kapsamındaki testlerde elde edilen bilgiler kişiye özel şekilde saklanıyor. Testi alan kişi dışında hiç kimse onun bilgilerine ulaşamaz. Sadece genetik danışma veren, genetik hekimi, testin içeriğini anlatmak için özel şifreyle ulaşıyor. Buna çok önem veriyoruz, mahremiyet tüm genetik testler için geçerlidir, dünyanın her yerinde önem verilen bir şeydir. Bu testlerin bazı etkileri olabilir. İlgili uzmanlar, kişide yaratacağı psikolojik etkileri anlatıyor. Kişiden  onam formu istiyoruz ve bu formda kişideki etkilerini de belirtiyor. Test yoluyla elde edilen bilgiler genetik danışmayı veren genetik doktor ile kişinin arasında kalıyor. Bu raporu istediği doktorla, istediği ölçüde kendisi paylaşabilecektir.

- Ne kadar süreyle örnekler saklanıyor?
Başvuran kişilerden tükürük örneği alınıyor, bir saatlik açlık sonrasında bir plastik tüpe toplanıyor. Bu tükürük örneğinden laboratuvarda DNA elde ediliyor. Laboratuvar, örneğin kime ait olduğunu, kimlik bilgilerini, hangi ülkeden geldiğini bilmiyor. Bu örnek 3 ay saklanıyor, 3 ayın sonrasında atılıyor. Elde edilen DNA örneği iki yıl saklanıyor. Bu süre zarfında ilk test sonucu elimize geldikten sonra yeni bilgiler geldikçe revize ediliyor. Yeni bilgiler ışığında kişiye güncellemeler yapılıyor.

21 Ocak 2014 Salı

Vücudunuz Alarm Veriyor Olabilir!

Sık sık idrara çıkıyorsanız, idrar yaparken yanma, kanama, idrar kaçırma, ani sıkışma, gece idrara kalkma, idrarı tam olarak yapamama veya zorlanma yaşıyorsanız mutlaka en kısa zamanda bir üroloji hekimine başvurun. Vücudunuz size hastalandığınıza dair sinyal veriyor olabilir… 

Erkeklerde daha sık görülen mesane kanseri ile ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Üroloji Uzmanı Op. Dr. Basri Çakıroğlu’ndan öğrendik…

- Mesane Kanseri nasıl oluşur? 
Mesane tümörleri (İdrar Kesesi Tümörleri), Mesane (idrar kesesi) kanseri, mesanenin duvarını oluşturan dokulardan kaynaklanan kötü huylu tümörlerdir. Mesane kanserlerinin %90'ı transizyonel hücreli karsinomlar adı verilen mesanenin iç yüzeyini döşeyen hücrelerden kaynaklanan tümörler oluşturur. Erkeklerde prostat, akciğer ve kalın barsak kanserlerinden sonra dördüncü sıklıkta görülen kanser türüdür.

- Kimlerde ve hangi yaş grubunda daha sık görülür?
Mesane kanseri, prostat kanserlerinden sonra günümüzde erkekler arasında en sık görülen kanserlerdendir (genitoüriner sistemin 2. sık kanseridir). Erkeklerde kanser vakalarının yaklaşık olarak yüzde 10'nu oluşturur. Kadınlarda en sık görülen sekizinci kanser türüdür. ve tüm kanser vakalarının yüzde 4'ünü oluşturur. Mesane kanseri çocukluk dahil her yaşta olabilir. Ortalama görülme yaşı 65-70’dir. Vakaların 2/3’ü 65 ve daha üstü yaşlarda görülür. 35 yaşın altında nadir görülür, ancak hızlı sanayileşme ile birlikte bu tümörlerde yaş sınırı giderek aşağıya çekilmektedir. Erkekler kadınlardan 2-3 kat daha fazla mesane kanserine yakalanırlar. Tanı konulan vakaların yüzde 85’inde kanser mesaneyle sınırlı, yüzde 15’inde ise çevre dokulara veya uzak organlara yayılmalar mevcuttur.

Görülme sıklığı yaşla orantılı olarak artar. Genç yaşta görülen tümörler genelde daha iyi histolojik yapıya sahiptirler ve daha iyi bir seyir gösterirler. Mesane tümörlerinin sıklığı bölgelere ve ülkelere göre değişkenlik gösterir.

- Mesane kanserinde risk faktörleri nelerdir?
Günümüzde yüzeysel ve yavaş ilerleyen mesane tümörlerinin genetik yatkınlığından söz etmek mümkündür. Birçok tümör baskılayıcı genin inaktivasyonu mesane kanseri oluşumunda rol oynadığı bildirilmektedir.
Mesane kanserinin gelişimindeki en önemli risk faktörleri sigara içmek, erkek cinsiyette olmak ve sağlıksız beslenmedir. Mesane kanserine karşı:

• Genetik yatkınlığı olanlar,
• Sigara içenler,
• İleri yaştakiler,
• Erkekler,
• Beyaz ırktan olanlar,
• Yağlı ve kızarmış yiyecekleri aşırı tüketenler,
• Kimyasal madde, boya, lastik, deri sanayinde çalışan işçiler,
• Kuru temizleyici, kağıt sanayi, petrol sanayi, kozmetik sanayi, diş teknisyenliği, gaz ve alüminyum sanayinde çalışanlar,
• Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu geçirenler,
• Uzun süre mesane taşı hastalığı olanlar,
• Uzun süreli sonda veya kateter takılanlar,
• Uzun süre fenasetin etken maddesini içeren ağrı kesici kullananlar,
• Mesane bölgesine yüksek doz ışın tedavisi uygulananlar (risk 4 kat artmaktadır),
• Kemoterapi uygulamaları görenler risk altındadır.

- Mesane kanserinin belirtileri nelerdir?
Mesane tümörünün en sık bulgusu idrarda ağrısız pıhtılı kanamadır. İdrarda ağrısız ve aralıklı kanama, hastaların yaklaşık yüzde 85’inde görülmektedir. Kanama gözle görülebilir veya mikroskopik olarak görülen kanamalar şeklinde olabilir. Bazı hastalarda sistitizm dediğimiz bulgular olabilir. Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, zor idrar yapma gibi yakınmalar da mesane tümörünün ilk belirtileri olabilir. Kanama ile idrardan pıhtılar da gelebilir. Yayılıma bağlı ağrı olabilir, ileri evrede diğer kanserlerde de görülen halsizlik yorgunluk, kilo kaybı, kemik ağıları, sırt ve baş ağrıları, kanlı balgam, sarılık ile kendini gösterebilir. Böbrek boşaltım kanallarını tıkarsa böbrek ağrısı ve üre yükselmesi olabilir. Bunların yanı sıra karın alt bölgesinde veya bel bölgesinde ağrı bu yakınmalara eşlik edebilir. Hastalarda genellikle tipik bir muayene bulgusu yoktur. Ancak ileri evre ise karın bölgesinden hissedilebilir. Karaciğerde büyüme ve omuzda beze ele gelebilir.

- Tanı nasıl konulur?
Tanıda idrar tetkikleri önemli yer tutar. Tam idrar tahlilinde idrarda kan hücrelerinin (eritrosit) görülmesi tümör şüphesini ortaya koymalıdır. İdrar Sitolojisi (İdrarın bir patolog tarafından incelenip kanser hücrelerinin saptanmasına dayanan bir yöntem) yapılması gerekir.

- Tedavi şekli nasıldır?
Mesane kanserinin tanısı konulduktan sonra tümörün büyüklüğü ve yerleşimine göre yapılacak ilk tedavi seçeneği cerrahidir. TUR adı verilen yöntemle mesane tümörü sistoskop kullanılarak çıkarılır. Cerrahi müdahale sonrasında mesanede kalan tümör hücrelerinin tekrar çoğalarak tümör oluşturmaması ve mesanenin daha derin katlarına ilerleyerek çevre dokulara sıçramaması için özel tıbbi ilaçlar mesane içerisine verilerek kalan tümör hücreleri yok edilebilir. Bu tedavilerin tümüne intravezikal tedaviler denir. Genellikle hastanede yapılır. Mesaneye ince bir kateter yerleştirilerek ilaç mesaneye verilir. Bu tedavi sıklıkla haftada bir 6 hafta süreyle uygulanır. Uygulanan bu haftalık tedavinin sonrasında size önerilecek zamanlarda kontrole gelmeniz ve koruyucu tedavilerinize devam etmeniz gerekir. Tedavi sonrasında sıklıkla 3 ayda bir sistoskopi ve idrar sitolojisi tetkiklerinizi yaptırmanız önerilir.
Tümör adale tabakalarına tutmuş ise özellikle genç ve genel durumu iyi olan hastalarda mesanenin tamamen çıkartılması (Radikal Sistektomi) ve ardından barsaktan mesane yapılması en ideal tedavi yöntemidir. Bu ameliyat sonrası idrar yoluna bağlanan barsak mesane uygun hastalarda hasta konforu açısından en iyi yöntemdir. Buna uygun olmayan hastalarda karında idrar torbası taşınan yöntem uygulanır. Bu ameliyatlar günümüzde laparoskopik hatta robotik olarak da yapılmaktadır.

- Sistektomi nedir ve nasıl uygulanır?
Mesane kas tabakasına yayılmış ama uzak dokulara yayılmamış hastalığı olanlarda kullanılan bir tedavi yöntemidir. Uzak dokulara yayılımı olan ama tümöre bağlı aşırı derecede kanaması olan hastalarda da kullanılabilir.

2 Ocak 2014 Perşembe

Spor yaparken en iyi enerji kaynağı

Spor yaparken yağ dokusunun kas dokusuna dönmesiyle vücut toparlanır ve incelir. Kilo düşüşü görmüyorsanız fazla kalori alıyorsunuzdur.


En iyi enerji kaynağı karbonhidrat mıdır?

Proteinlerin vücut için önemli görevlerinin olması onların enerji kaynağı olarak kullanılmalarını önler. Eğer vücutta yeterli karbonhidrat yoksa yağlar ve proteinler enerji olarak kullanılırlar. Ama bu yorgunluğa ve bulantıya neden olacak atık maddeler oluşturur. Yani karbonhidratlar spor yaparken en iyi enerji kaynağıdır.

Yüksek protein düşük karbonhidrat almak daha fazla yağ yaktırır mı?

Hiçbir diyet vücudun egzersiz sırasında yağ yakmasını sağlamaz. Yağ ancak 20 dakikalık egzersiz sonrasında kullanılır. Ve çoğu kişi 15-20 dakika yaptığı egzersiz sırasında yağ yakamaz, daha uzun süre devam edilmelidir. Karbonhidrat yerine proteini arttırmakla değil egzersizin süresini 20 dakikayı geçirdiğiniz sürece yağlar yanmaya başlamaktadır.

Vejeteryan diyetler sağlıklı mıdır, Sporu olumsuz etkiler mi?

Vejeteryan diyetler doğru beslenildiği sürece sağlıklıdır. Vücut için gerekli olan proteinin bitkisel kaynaklardan sağlanması ve doymuş yağ içeren et ve et ürünlerinin azaltılması sağlığı olumsuz etkilemez. Sadece B 12 vitamini kontrol edilmelidir.

Kramplar terleme ile fazla su kaybına bağlı olarak oluşmaktadır. Egzersiz öncesi, sırası ve sonrası su içmek su kaybını önler.

Kafeinin performansa etkisi nedir?

Kafeinin uyarıcı, dikkat ve koordinasyonu arttırıcı özelliği vardır. Performansı arttırıcı etkisi de vardır. Fakat bu olumlu etkilerinin yanında diüretik özelliğiyle idrara çıkışı arttırmaktadır. Kafeinin egzersiz öncesi kan basıncını artırdığı da görülmüştür bu nedenle kan basıncı yüksek olan kişilerde dikkat edilmelidir. Çay ve kahve aynı zamanda demir emilimini azalttığı için çok içenler demir yetersizliği oluşabilir. Bu anemi ve yorgunluğa neden olur.

Kas dokusunda artış nasıl sağlanır?

Kas dokusunu arttırmak için beslenmenizde protein miktarını arttırmak yerine egzersizi arttırmak gereklidir. Eğer yiyecek artar egzersiz artmazsa yağ dokusu artar. Kasın artması için kuvvet antrenmanları yapılır ve diyete ek enerji eklenir. Ama bu aşırı protein yüklemesi ile değil!

Aminoasit suplemanları kullanılmalı mıdır?

Sporcuların yaygın bir şekilde kullandığı aminoasitler doğal olarak yiyeceklerden aldığımız aminoasitlerdir. Yiyeceklerle alınan, tablet veya toz olarak tüketilen aminoasitler vücutta aynı şekilde kullanılır. Yani dışarıdan alınan tablet şeklindeki aminoasitlerin etkisi yiyeceklerden alınandan farklı değildir. Fazla miktarda alınırsa bu proteinler su kaybına, idrarla kalsiyum atılmasına neden olur.

Sporcuların sıvı gereksinimi ne kadardır?

Vücudumuzda önemli görevleri olan su spor yaparken de çok önemlidir. Su ihtiyacı ısı, nem, aktivite yoğunluğu ve ortama sağlanan uyum gibi çeşitlere bağlı olarak değişir. Sıcak ve nemli havalarda sporcular terleme ile sıvı kaybına bağlı kilo kaybederler. ½ kg kayıp için 2 su bardağı su tüketilmelidir. Bu kadar zamanda yağ kaybı olmayacağı için spor öncesi ve sonrası kiloya bakılarak sıvı kaybı saptanmalıdır.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Bitkisel çaylar zayıflatmaz mı?

Doğa mucizesi olan bazı bitkileri o kadar yanlış kullanmaya başladık ki "bitkisel tedavi" artık tedavi olmaktan çıktı. Önüne gelen herkes, her türlü "otu, çöpü, sapı, kökü" ilaç gibi öneriyor.

Çoğunun iyi niyetle yapıldığından hiç kuşku duymadığım bu bilimsel onaydan uzak tavsiyeler bazen tehlikeli olabiliyor. Nerede, nasıl yapıldığı kaç kişi üzerinde uygulandığı bilimsel olup olmadığı belli olmayan ön görüler insanlara onaylanmış güvenli sağlık bilgileri gibi anlatılınca fayda yerine zarar veriyor.

Biz de her yıl eskiden başımıza gelen olaylardan ders almadan yeni bir veya birkaç kötü örneği yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu bazen zayıflama tozlarıyla hayatını kaybeden Kahramanmaraşlı dondurmacı Ahmet Bey, bazen zayıflatıcı yosun kapsülleriyle genç yaşta öbür dünyaya göç eden basın camiasından bir arkadaş bazen de genç bir yavrumuz olabiliyor.

ÇAYLA, OTLA, ÇÖPLE KİLO VERİLMEZ! 

Mesela son yıllarda zayıflamak ve forma girmek amacıyla içilen bitkisel çaylar, prostatı iyileştirmek amacıyla kullanılan sebze suları böbrek iltihaplanması veya adet düzensizliklerini önlemek amacıyla kullanılan bitki karışımlarına bağlı karaciğer hastalıklarına çok sık rastlanmaya başlandı.

Karaciğer uzmanı doktor arkadaşlarımız (gastroenterologlar) infial içindeler. Söylediklerine göre bitkisel desteklerin veya ürünlerin yanlış kullanılmasına bağlı karaciğer hastalıklarında müthiş bir artış var. Bu ürünlerin içinde bulunan bazı toksik kimyasalların karaciğer hücrelerine ciddi zararlar verdiğini söylüyorlar. Özellikle zayıflama çayları olarak satılan ürünlerden çok şikáyetçiler.

DOĞAL OLAN HER ŞEY ZARARSIZ DEĞİLDİR

Doğal olan her şeyin yararlı olduğunu düşünmek yanlış bir yaklaşımdır. Doğada da birçok bitki zararlı veya zehirli kimyasallar içerebiliyor. Ayrıca düşük dozlarıyla faydalı olabilen bu bitkisel kimyasallar fazla miktarlarda ya da uzun sürelerle kullanıldıklarında zararlı olabiliyorlar. Bu nedenle bitkisel destekleri kullanırken de dikkatli olmakta onlara da ilaç muamelesi yapmakta fayda var.

Tıbbi bitkileri bile doğru kullanmak beceri istiyor. Eğer dikkat edilmezse bu doğal mucizeler bile bazen zararlı toksik maddelere dönüşebiliyor. İster ekinezya, sarıkantoron, zerdeçal, ister ginseng, deve dikeni, meyan kökü, ısırgan kullanın, bilgisizlik her zaman sorun yaratabiliyor. Bitkisel bir tedavi önerisi ya da koruyucu mucizesi ile karşılaştığınızda biraz "mütereddit" ve "ihtiyatlı" yaklaşmakta fayda var.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Kendinizi daha mutlu hissedin!


Bu aralar sorunlu bir dönem mi geçiriyorsunuz, her şey sizi sinirlendiriyor mu? İşte sizi sakinleştirecek lezzetli öneriler..

Kiraz, çilek ve böğürtlen gibi meyveler sizi rahatlatabilir İçeriğindeki karbonhidrat yavaşça şekere dönüşürken sizi mutlu edecek ve aynı zamanda vücudunuz bir şeker bombardımanına tutulmamış olacaktır. C vitamini açısından güçlü olan meyveler sayesinde vücudunuzdaki kortizol hormonu azalacak ve daha az stresli hissedeceksiniz. Siyah çikolatayı deneyin %70 kakao içeren siyah çikolatadan vazgeçmeyin! İçeriğindeki güçlü antioksidanlardan olan flavanoid sayesinde rahatlayacak ve kendinizi daha mutlu hissedeceksiniz.

Kuşkonmazın stresinizi azaltabileceği aklınıza gelmiş miydi? İçeriğinde doğal olarak bulunan folik asit sayesinde kendinizi rahatlamış hissedeceksiniz. Bir kap yoğurdun içine karıştırarak yiyebilirsiniz. Bir Meksika mezesi olan Guakamole yapmaya ne dersiniz?

B vitamini deposu olan avokadaların sizde yaratacağı etki çok iyi olacaktır. Tarif: 2 avokadayı soyun. Çekirdeklerini çıkartarak 4’e bölün. Yoğurt, maydonoz, limon suyu, sivri biber, soğan ve sarımsağı bir kaba avokadolar ile birlikte koyun. Hepsini iyice ezilene kadar karıştırın. Bunun için mutfak robotunuzu kullanabilirsiniz. Sonrasında 2 domatesi küp küp kesin, ve hazırladığınız karışımın içine ekleyin. Buzdolabında yaklaşık 1 saat beklettikten sonra çıkarın ve işte muhteşem bir stres düşürücü lezzetiniz hazır!

Chai Çayı sizin için ilginç bir alternatif olabilir

Yumuşak içimiyle sizi rahatlatacak kafeinsiz bir Chai çayı bütün gününüzün iyi geçmesini sağlayabilir!

Kendinize bir mola verin

Önemli bir konuşma veya yapacağınız iş öncesinde yaklaşık 1000mg C vitamini almanız, ruh halinizi çok daha iyi bir hale sokacaktır. Kan basıncını düşüren ve kortizol hormonlarını azaltan C vitamini sayesinde hem damak lezzetiniz artacak, hem de stresiniz aşağıya çekilecek.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Tırnaklarınız aslında hastalık habercisi

Tırnaklarınızın yaşantınız hakkında bilgi verip, hastalıklara karşı uyardığını biliyor musunuz?

El ve ayaklarınızı göstermekten çekiniyor musunuz? Tırnaklariniz sizin yaşam biçiminiz hakkında bize birçok şey söylemektedir. Ama tırnaklarınızın sizin genel sağlınız hakkında birçok bilgiyi açığa çıkardığını biliyor musunuz? Tırnaklarınızın görünüşünde, şeklinde ve dokusunda oluşan değişiklikler bizlere örnek olarak;

• Koyulaşan tırnakların sedef hastalıgı belirtisi olabileceğini;
• Tırnaklarda olusan kırmızı beneklerin diyabet belirtisi olabileceğini;        
• Solup sararan tırnaklarin anemi hastalığı belirtisi olabileceğini göstermektedir.

Tırnak Bakımı Temelleri
Tırnaklarınıza yapacağınız özenli bir bakım, onları sağlıklı tutar ve özellikle onları daha iyi keşfedebilmenize yardımcı olur.

Eğer tırnaklarınızın şeklinde veya renginde değişiklik gözlemliyorsanız, üzerinde siyah veya beyaz küçük çizgiler oluşuyorsa, girinti çıkıntılar veya kabarma meydana geldiyse, ve son olarak eğer tırnak bölgelerinizde acı duyuyorsanız mutlaka doktorunuz ile görüşmelisiniz.

Sağlıklı alıskanlıklar edinerek ve tırnak bakımı hakkında küçük de olsa bilgiye sahip olarak, olası birçok tırnak sorununun rahatça önüne geçebilirsiniz.

Tırnaklarınızı keserken, temiz ve keskin bir tırnak makası, veya temiz ve keskin bir kıskaçlı tırnak kesme makinesi kullanın.

Tırnaklarınız İçin En Güzel Öneriler
Eğer tırnaklarınıza oje sürüyorsanız, temizlemek için kullandığınız aseton ve benzeri tarzı kimyasalları haftada bir defadan fazla tırnaklarınıza sürmeyin.

Gittiğiniz güzellik salonlarında, manikür ve pedikür aletlerinin yüksek ısı ile bakterilerini öldürmeye yarayan steril temizleme aletlerinden mevcut olduğundan emin olun. Veya kendi aletlerinizi götürerek, temizliklerinden çok emin bir şekilde tırnak bakımı yaptırın.

Tırnakların etrafını çevreleyen deriyi koparmayın, kesmeyin ve tahriş etmeyin. Tırnağın enfeksiyon kapmasina neden olabilir. Bu etleri tahta çubuklar kullanarak geriye doğru nazikçe itiniz. Bu işlemi sıcak duştan sonra yaparsanız, etler yumuşak olduğundan daha kolay olacaktır.

17 Kasım 2013 Pazar

Böbrek Yetmezliğine Yol Açan 7 Neden!

Kronik böbrek hastalığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu. Çünkü tedavi edilmezse böbrek yetmezliği gibi yaşamı tehdit eden çok ciddi bir tabloya dönüşebiliyor! Böbrek yetmezliğine ise en sık başta yüksek tansiyon, diyabet ve obezite olmak üzere 7 faktör neden oluyor! 

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre; ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 70 bin hasta bulunuyor. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık yüzde 10 artış oranı ile 2015 yılında 100 bini aşacağı tahmin ediliyor. Yine Türk Nefroloji Derneği tarafından 23 ilde 10.750 erişkinin katılımı ile yapılan ve 2009 yılında sonuçlanan CREDIT çalışması, Türkiye'de erişkinlerin yüzde 15.7'sinde çeşitli evrelerde kronik böbrek hastalığı varlığını ortaya koydu. Bu oran, ülkemizde yaklaşık 7.5 milyon kronik böbrek hastası bulunduğuna, yani her 6–7 erişkinden birinin böbrek hastası olduğuna ve sorunun boyutunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğuna dikkat çekiyor.

İşte bu noktada hemen herkesin aklına şu soru takılıyor: Böbrek yetmezliğine hangi faktörler yol açıyor? En önemlisi de bu hastalığın erken tanısı için hangi sıklıkta hangi testi yaptırmalı? International Hospital’den Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, en çok merak edilen bu soruları yanıtladı...

Böbrek Yetmezliğine Neler Yol Açabiliyor?

1- Yüksek tansiyon: Yüksek tansiyon böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığa neden oluyor. Bunun sonucunda da böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Ancak koldan ölçülen tansiyon bazen normal değerlerde çıkarak kişiyi yanıltabiliyor. Bunun aksine idrardaki protein kaçağı bunu net olarak gösterebiliyor. İdrarda protein oranını gösteren test Türkiye'nin her yerinde yapılabiliyor.

2- Diyabet: Tip 2 diyabet de, tıpkı kan basıncı yüksekliğinde olduğu gibi böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığı yol açarak böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Özellikle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedeni olan diyabet hastalığı görülme oranının 2002'de yüzde 7.2 iken, günümüzde yüzde 12'nin üzerine çıkmış olması endişe verici bir durum olarak görülüyor.

3- Fazla kilolu olmak: Fazla kilolu olmak böbreğin içinde yer alan kılcal damarlardaki basıncı artırarak idrarda protein kaçağına yol açıyor.

4- 60 yaşın üzerinde olmak: Yaş ilerledikçe vücuttaki tüm damarlar yaşlanıyor. Doğal olarak kılcal damarlardan çok zengin olan böbrekler de bu süreçten çok etkileniyor. Damar sertliği arttıkça, böbreklerin süzme işlevi de yavaşlıyor.

5- Tek böbrekli doğmak: Tek böbrekli kişiler dikkat ettikleri zaman ömürlerinin sonuna kadar sağlıklı yaşayabilirler. Ancak susuz kalmamaya, aşırı tuz ve bilinçsiz ilaç tüketmemeye daha çok dikkat etmeliler.

6- Sigara alışkanlığı: Sigara böbrek içindeki kılcal damarlardaki dolaşımı yavaşlatıyor ve oksijen miktarını azaltıyor. Bir başka deyişle yüksek kan basıncına benzer şekilde damarlar üzerinde olumsuz etki yaratarak böbrek yetmezliği riskini artırıyor.

7- Genetik geçiş: Böbrek hastalıkları genetik geçişli de olabiliyor. Böbreklerde kist oluşumu, idrar kanallarında tıkanıklık, geri kaçak veya böbrek boyutlarının küçük oluşu gibi yapısal değişiklikler ailenin birçok bireyinde gözlenebiliyor. Tekrarlayan böbrek taşları da yine kalıtsal özellik gösterebiliyor.

Diğer Risk Faktörleri

• Böbrek taşı,
• Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları,
• Sık ağrı kesici kullanımı,
• Bağ  dokusu hastalıkları.

Erken Evrede Diyalize ve Nakle Gerek Kalmıyor

Aslında böbrek yetmezliğine yol açan faktör düzeltilebilir bir aşamadaysa vücutta bir sorun yaratmadan geri dönebiliyor. Bunun nedeni ise böbreklerin çok idareli organlar olmaları. Böbreklerin süzme kapasiteleri yüzde 60'ın altına düştüğünden itibaren kronik böbrek hastalığı olarak kabul ediliyor. Bu organların tamamen iflas etmeleri için süzme kapasitelerinin yüzde 15 ve altına düşmüş olması gerekiyor. Yüzde 15-60 arasında ise geniş bir dönem var.  Hasta bu dönemde düzenli bir nefroloji takibi içinde olursa diyaliz ve organ nakline nakle gerek kalmama şansı yüksek oluyor.

Testler Ne Zaman Yapılmalı?

• Böbrek yetmezliğinin ileri aşamalara gelmeden yakalanması büyük önem taşıyor. Bu nedenle 60 yaşın üzerindeki kişilerin bilinen bir hastalıkları olmasa bile böbreklerini kontrol ettirmeleri çok büyük bir önem taşıyor.
• Tansiyonu 40 yaş altında başlaması halinde nefroloji uzmanına mutlaka muayene olmak gerekiyor, çünkü genç yaşlarda ortaya çıkan tansiyon genellikle böbrek kökenli oluyor.
• Yüksek risk grubundaki kişilere yapılacak olan tarama testleriyle hastalık erken evrede saptanıyor ve bu sayede ilerlemesi önlenebiliyor. Özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kez idrar ve kan tahlili yaptırmak yararlı oluyor.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Aşk, Kimyamızı Değiştiriyor!

Kime ve niye aşık oluruz? Aşık olunca niye heyecanlanır, aklımızdan o kişiyi istesek de neden silip atamayız?... Aşkla ilgili yüzlerce soru var ve yüzyıllardır insanoğlu bu soruların yanıtlarını arıyor. Pek çoğu henüz kesin olarak yanıtlanmasa da, aşkın kimyası bilim dünyasının da araştırma konusu. 

Aşkla ilgili ilk çağlardan bu yana uzayıp giden ve yanıtları henüz tam olarak bilinmeyen yüzlerce soru var. Bilim dünyasının da ilgi alanına giren ve üzerine pek çok araştırma yapılan aşk konusunda, bilimsel sonuçlar elde edildi.
Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Aylin Aksoy Çoban, aşık olduğumuzda beynimizde ve vücudumuzda çok sayıda kimyasal maddenin hareketlendiğini, östrojen ve testosteronun ise seks güdüsünün yaratıcısı olduğunu belirtiyor. Aşkın kimyası hakkında bilgiler veren Dr. Aylin Aksoy Çoban, aşk konusunda yapılan araştırmalardan yola çıkarak şunları söylüyor:

Farklı Hormonlar Aynı Anda Farklı Etkiliyor

Aşık olan kişiler; kalbin daha hızlı çarpması, yüzün kızarması ve ellerin terlemesi gibi tepkiler verir. Bu durumdan, vücutta salgılanan dopamin, noradrenalin ve feniletilamin sorumludur. Yoğun mutluluk, yoksunluk ve bağımlılıkta önemli rol oynayan dopamin aynı zamanda madde ve bazı ilaç bağımlılıklarında da etkili bir hormondur. Noradrenalin adrenaline benzer. Adeta ayakları yerden keser ve kalp çarpıntısına neden olup heyecan yaratır. Aynı zamanda dikkat, kısa süreli hafıza, hiperaktivite, uykusuzluk ve hedefe yönelik davranıştan sorumludur. Yüksek dopamin seviyeleri noradrenalin ile ilişkilidir.

Dopamin ve Noradrenalin Karışımından Aşk İksiri

Aşk üzerine araştırmalar yapan Rutgers Üniversitesi Antropoloji Uzmanı Helen Fisher, bu iki hormonun birlikte salgılanmasının sevinç, yoğun enerji, uykusuzluk, yoksunluk, iştah azalması ve artmış dikkate neden olduğunu belirtiyor. Aşık olunduğunda vücut bu hormonlardan oluşan “aşk iksirini” salgılamaya başlıyor. Helen Fisher ve ekibinin gerçekleştirdiği fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmalarında, aşık olunan kişinin fotoğrafına bakıldığı anda yapılan çekimlerde, dopamin reseptöründen zengin beyin bölgelerinde kanlanma artışının olduğu saptanmıştır.

Aşıkların Beyni Obsesif Kompulsifler Gibi

University College London araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışmada, aşık olan insanların beyninde mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin azaldığı ortaya çıkmış. Bulunan düşük serotonin hormonu seviyeleri, obsesif kompulsif (tekrar eden takıntılı davranış) bozukluk sergileyen hastalarda ortaya konan serotonin eksikliği ile benzerlik gösterdiğinden kişi, aşık olduğu insanı aklından çıkaramıyor.

Bağlanmadan Sorumlu Hormonlar Bile Var

Oksitosin ve vazopressin hormonları özellikle bağlanma ile ilişkili hormonlardır ve aşktaki bağlanmadan sorumludurlar. University of California, San Francisco´da yapılmış bir araştırmaya göre oksitosin hormonu, diğer insanlarla sağlıklı ilişki kurmak ve sürdürebilmek için gerekir. Orgazm sırasında salgılanır ve duygusal bir bağın kurulmasını sağlar. Aynı zamanda doğum sırasında ve emzirme döneminde de salgılanır. Doğum eylemindeki kasılmalar oksitosin hormonu olmazsa başlamaz. Diğer bir deyişle bu hormon doğumda bebeği önce anneden ayıran ancak doğum sonrası tekrar anneye bağlayan hormondur. Doğumlardan sonra rastlanan olası bebek reddini ortadan kaldırır. Emzirme sırasında da süt kanallarının daha iyi kasılmasını ve bebeğin daha kolay emmesini sağlar.

Vazopressin hormonu erkeklerde sosyal davranıştan özellikle de başka erkeklere gösterilen saldırganlıktan sorumludur ayrıca, uzun süreli ve tek eşli ilişki ile ilişkilidir. Bu iki hormon konsantrasyonu yoğun romantik bağlanmada, eşleşme sırasında ve seks yapıldığında yükselir.

Aşkın Ömrü Üç Yıl

Aşkın ömrü üzerine tartışmalar uzun süredir devam ediyor. Ancak bilinen gerçek şu ki, tutkulu aşk zaman içinde azalıyor. Yapılan bilimsel araştırmalarda aşkın ömrünün 2-3 yıl olduğu saptanmış. İlişki süresince aşk için gerekli olan dopamin, noradrenalin ve feniletamin gittikçe azalıyor. Aşık olunan kişinin hataları birdenbire görülmeye başlıyor. Aslında aşık olunan insan değişmiyor ancak aşık olan kişi mantık çerçevesinde değerlendirmeye başlıyor. Bu durumda iki seçenek çıkıyor kişinin karşısına; aşkınız bitiyor ya da sağlam bir ilişki haline dönüşüyor. Eğer ilişki devam ederse endorfinler devreye giriyor ve huzur, güven gibi duygular ilişkiye ekleniyor. Seksle beraber oksitosinin salınması ile doyum ve bağlanma gerçekleşiyor.

Kendimize Benzeyeni Seçiyoruz

Yapılan bilimsel araştırmalara göre aslında kişiler eşlerini de kendisine benzeyen kişilerden seçiyor. İskoçya’da University of St. Andrews’da yapılan bir çalışmanın sonucuna göre, eş seçimi ile ilgili yapılan testlerde kişilerin, kendilerine gösterilen portre fotoğraflarından, genellikle kendilerine benzeyenleri seçme eğiliminde olduğu saptanmış. Görünüşte olduğu gibi kişilik seçiminde de birey, kendine geçmişi hatırlatan kişileri tercih ediliyor.

Aşk Niye Acı Veriyor?

İlişki istendiği gibi gitmediğinde hayat kabusa dönebiliyor. Pek çok kişi hayatının bir döneminde sevdiği kişi tarafından reddedilme durumuyla karşılaşabiliyor. Özellikle geçmişinde büyük kayıplar yaşamış kişiler ayrılığa karşı daha duyarlı ve savunmasız olabiliyor. Bu gibi durumlarda genel olarak kişide; umutsuzluk, öfke gibi duygular oluşuyor. Yalnızlık korkusu, karamsarlık, hayatı yaşamaya değer bulmama, hayatın anlamsızlığı düşünülüyor. Evden dışarı çıkmama, günlük hayatın aksaması gibi durumlarla karşılaşılabiliyor. Derin bir acı yaşanıyor. Ölüm düşünceleri, intihara eğilime kadar giden depresyon görülebiliyor.

Aşk Sadece Duygu mu?

Erken dönemde aşkın dopaminle ilişkili olduğu düşünüldüğünde, aşkın yalın bir duygudan öte bir şey olduğuanlaşılıyor. Aşk, aşık olunan kişinin peşinden sürüklenmeye, sadece onu düşünmeye ve ona odaklanmaya iten güçlü bir “dürtü”. Bugüne kadar aşk adına yapılmış resim, tiyatro oyunu, edebi eserlere bakıldığında aşkın basit bir duygudan öte tüm yaşamı peşinden sürükleyen güçlü bir arzu olduğu görülüyor. Evrimsel yönden düşünüldüğünde ise soy ve yaşam devamlılığını sağlayan itici bir kuvvet olduğu düşünülüyor. Tabii bu kadar güçlü bir itici kuvvetin karşısında durmak akıntıya tek dalla karşı gelmeye benziyor.

31 Ekim 2013 Perşembe

Sağlıklı bir cilt için beslenme tüyoları

Sağlıklı cilt, güçlü saçlar gibi birçok özelliğe sahip olmanın yolu sağlıklı beslenmeden geçiyor.

Beslenme uzmanı Nil Şahin Gürhan, “Sağlıklı saçlar, güzel tırnaklar, canlı bir cilt, enerjik bakışlar ancak yeterli beslenmeyle mümkün olur” diyor ve ekliyor: “Beslenme şekliniz cildinizin, saçınızın, tırnaklarınızın güzelliğini belirler.” Gürhan, bunları söylemekle kalmıyor sağlıklı bir cilt, parlak gözler için müthiş beslenme tüyoları da veriyor. Tabii bunları düzenli uygulamanız şartıyla...

*Her sabah kahvaltıda bir adet yumurta tüketin.

*1-2 tatlı kaşığı tahinpekmez karışımı etkili ve parlak bakışlar için ilk adım.

*Her gün bir adet taze havuç yiyin.

*Yemeklerde, çayda, salatada gün içinde bir adet limonun suyunu kullanın.

*Öğlen akşam öğünlerinin en az birinde salata olsun. Ve salatalarınıza mutlaka zeytinyağı ilave edin.

*Her gün bir fincan Türk kahvesi günü dinç ve enerjik geçirmeniz için keyifli bir yardımcıdır.

*Öğleden sonra; öğlen ile akşam yemeği arasında bir su bardağı süt veya yoğurt tüketmek, günün en yoğun ve yorgunluğun en çok hissedildiği bu zaman diliminin rotasını değiştirir.

*Haftada 2-3 gün balık güzelliğinizi desteklediği ölçüde dimağınızı da güçlendirir. Akıllı ve güzel olmayı kim istemez!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Çocuğun sizinle birlikte uyumasının 5 faydası!

Televizyondaki dizilerde her ne kadar bunun aksi söylense de, bilimsel buluşlar çocukların aileleriyle birlikte yatmalarının faydalarına dikkat çekiyor.

Bağımsızlığı destekler!
Ailesiyle yatan çocuklar için ailelerine bağlı olurlar açıklamaları yapılsa da, araştırmalar bunun tam tersini söylüyor. Aileleri ile birlikte yatan çocuklar, bağımsızlıklarını daha erken kazanıyorlar. Aileleriyle birlikte olduklarından daha az objeye bağlılık yaşıyor ve böylece ayrılık endişesini yaşamıyorlar. “Çocuklar kendi başlarına yatırıldığı zaman yanlarına kendilerini güvende hissettirecek bir obje alırlar ya da parmaklarını emerler” diyor doktor Jay Gordon.

Kendine güveni oluşturur!
Ailelerinin yataklarında büyüyen çocuklar, daha az davranış problemi yaşar. Bu çocukların hayatla ilgili tatminlerinin daha fazla olduğu saptanmış. Bunun yanı sıra, bu çocuklar stresten daha az etkilendikleri ortaya çıkmış.

Fiziksel ve psikolojik sağlığı geliştirir!
Çocuk doktoru William Sears: “Geçtiğimiz 30 yıl boyunca aileleri ile birlikte uyuyan çocukları araştırdık. Araştırmalarımızın sonuçlarına göre bu çocuklar kendilerini psikolojik olarak daha iyi geliştiriyorlar." diye belirtiyor.

Anneler uykusuz kalmıyor!
Bebeklerine ayrı oda yapan anneler, bebek uyandıktan sonra kendi odaları ve bebek odaları arasında mekik dokuyor. Halbuki bebeklerini yanlarında yatıran anneler bu yorgunluğu hiç hissetmiyor.

Aile için yakınlığı destekler!
Tüm ailenin aynı yatakta yattığı evlerde, aile içi ilişkiler daha iyi gelişir.

10 Ekim 2013 Perşembe

Ekmeksiz hayatın tadı yok!

Diyet yaparken ya da günlük beslenmede kalori kısıtlamasında bulunmak amacıyla, gerek kadınlar gerekse erkekler önce ekmek tüketmeyi kesiyor.

Diyet yaparken ya da günlük beslenmede kalori kısıtlamasında bulunmak amacıyla, gerek kadınlar gerekse erkekler önce ekmek tüketmeyi kesiyor. Ancak ekmeğin vücuda 2 büyük faydası var: Birincisi kan şekerini dengeliyor, ikincisi ise sinir sistemi için çok gerekli olan vitaminlerin alımına katkıda bulunuyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel, günlük beslenmesinden ekmeği çıkarmak isteyenlere bir kez daha düşünmelerini önererek, ekmek hakkında merak edilen soruları yanıtlıyor:

Diyet yaparken hiç ekmek tüketmemek doğru mu?
Diyet yaparken veya sağlıklı bir beslenme düzeninde hiç ekmek yememek doğru bir beslenme alışkanlığı değil. Diyet yaparak kilo vermeyi hedefleyen kişi sağlıklı, dengeli ve düzenli bir beslenme planı uygulamalı. Sağlıklı ve düzenli beslenmenin en önemli kurallarından biri de her besin grubundan belirli miktarlarda tüketilmesi. Zayıflamayı planlayan kişinin, beslenmesinden karbonhidrat grubunu (çikolata, pasta, şeker, sütlü tatlılar) tamamen çıkardığı için vücudun, özellikle de beynin ihtiyacı olan enerji gereksinimini ekmek grubuyla alarak sağlaması gerekiyor. Bu şekilde kan şekerinin dengeli bir şekilde değişimi sağlanıyor ve şiddetli açlık duygusu yaşanmıyor. Ayrıca sinir sistemi için gerekli olan vitaminler ekmeklerle alınmış oluyor.

Ekmek ne zaman faydalı, ne zaman zararlı?
Ekmek, miktarı kişiye uygun olacak şekilde ve kaliteli cinsi tercih edildiğinde faydalı oluyor. Ekmeğin cinsi tam buğday, çavdar veya kepekli olmalı. Fakat gün içinde düzensiz ve kalitesiz gıda örüntüsü ile beslenen kişi için ekmek tüketimi bir de fazla miktarlarda olduğunda zararlı hale geliyor.

Sağlıklı bir insan günde kaç dilim ekmek yemeli?
Ekmek tüketiminin miktarı kişinin kilosuna, cinsiyetine veya çalışma temposuna göre değişkenlik gösterebiliyor. Sağlıklı bir insanın her öğünde ortalama ikişer dilim ekmek tüketmesi fazla olmayacaktır. Gün içinde bir kişi en az 6-8 dilim tüketebilir.

Beyaz ekmek günlük beslenmeden tamamen mi çıkarılmalı?
Ekmek cinsi olarak sağlıklı ve düzenli bir beslenme de tam buğday ekmeği, çavdar ekmeği veya kepekli ekmek tüketimi çok daha ön planda olmalı. Özellikle kronik hastalığı (diyabet, tansiyon, kalp) olan kişilerin posaya fazla ihtiyaçları olduğu için beyaz ekmek yerine diğerlerini tercih etmeleri daha sağlıklı olacaktır. Yine kronik olarak kabızlık problemi olan kişilerin de posa ihtiyacı fazla olduğu için tam buğday veya çavdar ekmeğini tercih etmeleri bağırsak hareketleri açısından daha fazla yarar sağlayacaktır. Sadece aşırı kansızlık şikayeti olan kişilerin, demir emilimini olumsuz yönde etkileyeceği için kepekli ekmeği sürekli tüketmemeleri, dönüşümlü olarak beyaz ekmek de yemeleri daha doğru olacaktır.

Kişi günlük beslenmesinde hiç ekmek yemezse zayıflar mı? Bu sağlıklı bir zayıflama olur mu?
Zayıflamada esas olan, günlük alınan enerjinin harcanan enerjiden az olması. Aldığımız enerji az olduğunda vücut ihtiyacı olan enerjiyi vücuttaki yağları yakarak sağlıyor ve sonuçta da zayıflama gerçekleşiyor. Günlük beslenmemizde ekmeği hiç yemediğimizde alınan enerji bir miktar azaldığı için belli bir kilo kaybı sağlayacaktır, fakat bu kilo kaybı sağlıklı bir kilo kaybı olmayacaktır.

Ekmeği tamamen yasakladığınız kişiler var mı?
Zayıflamak adına ekmeği tamamen yasakladığımız kişiler kesinlikle yok. Fakat bazı sindirim sisteminde gelişen hastalıklar var ki onlardan biri de çölyak. Çölyakta unun yapısında bulunan gluten o kişinin sindirim sistemini olumsuz etkilediği için hiç tüketmemesi gerekiyor. Tabi bunun alternatifi olan glutensiz unla yapılmış veya mısır ekmekleri tercih edebilir.

Hipoglisemide, diyabette ekmek yememek doğru mu?
Hipoglisemide veya diyabette ekmeği tamamen tüketmemek doğru bir uygulama değil. Bu hastalıklarda kana hızlı karışan kan şekeri ritmini hızlı bozan basit karbonhidratları ( şeker, çikolata, pasta ) beslenmeden uzaklaştırmak gerekiyor. Tam tersi bu hastalıklarda kişi enerji ihtiyacını kompleks karbonhidratlardan sağlamalıdır ki onlardan biri de ekmektir. Fakat ekmeğin beyaz olanını değil kan şekerini daha yavaş yükselten tam buğday veya çavdar tarzı ekmekleri tercih etmeleri gerekiyor.

Bazı uzmanlar günde 3 öğün yemenin yeterli olduğunu, ekmek yerine kuruyemiş tüketmenin daha yararlı olduğunu savunuyor. Kuruyemiş masum mu?
Sadece 3 öğün ile beslenme, sağlıklı olan kişiler için geçerli bir durum. Fakat diyabeti veya hipoglisemisi gibi kan şekeri düzensizliği olan ve düzenli beslenmeleri gereken kişiler için çok uygun bir beslenme biçimi değil. Kişi sağlıklı bir bireyse beslenmesine fındık ceviz ve badem gibi besin değeri yüksek gıdalarla destek olabilir, fakat onların da miktarlarını ayarlamaları önemli. Çünkü miktar olarak fazla tüketildiklerinde gereğinden fazla yağ alımına neden olabiliyorlar.

Günde kaç ceviz, kaç fındık, kaç badem yemeliyiz?
Beslenme planı düzenlerken günde ortalama 2 adet ceviz, 10 adet fındık ve 10 adet badem tüketmelerini öneriyoruz.
 
Ekmeğin yerine ne yiyebiliriz? 
Ekmek bir tahıl grubu yiyecektir. Diğer tahıllarla değişiklik yapılarak tüketilebilir. Örneğin bir dilim ekmek yerine öğününüzde 2-3 yemek kaşığına karşılık gelecek pilav özellikle daha sağlıklı olan bulgur pilavı tüketebilirsiniz. Ekmek veya pilav yemek istemezseniz, bir kase çorba içebilirsiniz.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Dr. Mehmet Öz kanseri önleme yollarını açıklıyor!

Dr. Öz  Dünya Kanser gününde kanseri önleme yolları hakkında önemli tavsiyeler veriyor.

Digiturk Home TV’de “Dr. Oz Show” programıyla hafta içi her gün 13.00 ve günün tekrarıyla 19.00’da izleyiciyle buluşan Dr. Mehmet Öz, Kanser Haftası nedeniyle hastalığın farklı türleri için öneriler sunuyor. Ailesinde kanser geçmişi olan kişilerin doktor kontrolleri ile gerekli testleri düzenli olarak yaptırmaları gerektiğini ve erken teşhisin çok önemli olduğunu belirten Dr Öz, vücuttaki yağ fazlalığının (obezite), kanser riskini %30 oranında arttıran etkenlerden biri olduğunu belirtiyor. Dr. Öz, yağın vücutta hormon üreten bir organ gibi kanseri tetikleyici özelliğe sahip olduğunu belirtiyor.

Karaciğer, prostat, kolon ve pankreas kanserlerinden korunmak için… 
Dr. Öz’ün önerilerine göre domates, içerdiği yüksek likopen sayesinde karaciğer ve prostat kanseri riskini azaltıyor. Araştırmalar yağ oranı yüksek gıdalar ya da ağırlıklı olarak kırmızı etle beslenen kişilerin prostat, kolon ve pankreas kanserine yakalanma risklerinin daha fazla olduğunu gösterirken; soya, nohut, mercimek ve fıstık gibi isoflavone içeren besinleri tüketmenin de prostat kanseri riskini düşürdüğünü işaret ediyor. Karaciğer kanserini önlemek için sigaradan ve pasif içicilikten uzak durmak gerekiyor. Ayrıca araba camlarını açık tutmak ve karayollarındaki hava kirliğini solumak da karaciğer kanserine sebep olabiliyor.

Dr. Öz yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre E vitamini (E 400IUs) desteği alanların da prostat kanserine yakalanma oranının daha yüksek olduğunu belirtiyor ve ekliyor “Beslenmenizde vitaminin önemi büyük, ancak özellikle erkeklere multivitamin seçimlerinde düşük E vitamini olanları tercih etmelerini öneriyorum”. Kolon kanserinin erken teşhisi için dışkıda kan olup olmadığını düzenli olarak kontrol etmek gerekiyor. Günlük aspirin tüketimi ve lif yönünden zengin besinler tüketmek kolon kanseriyle mücadeleye yardımcı oluyor. Pankreas kanserine yakalanma riskini azaltmak içinse yağlı kırmızı et ve işlenmiş etten uzak durmak gerekiyor. Akşam yemeklerinize kırmızı ve sarı sebzelerin eklenmesi de büyük önem taşıyor.

Meme, yumurtalık, mide ve cilt kanserlerini önlemenin yolları…
Dr. Öz balık yağı ve omega 3 asitleri (DHA ve EPA) ile günde 3 bardak yeşil çay içmenin meme kanserine yakalanma oranını düşürdüğünü belirtiyor. Haftada en az iki kez indole-3-carbiol maddesi içeren brokoli ve brüksel lahanasını tüketmeyi ihmal etmemek gerekiyor. Cilt kanseri riskini azaltmak için günde iki bardaktan fazla alkol tüketilmemesi, 10-15 dakikadan daha uzun süre güneşe maruz kalınmaması, ayrıca vücuttaki benlerin düzenli olarak kontrol ettirilmesi de önemli unsurlardan biri. Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için; idrara çıkma sıklığı, abdomende oluşan ağrı gibi belirtilere dikkat etmek gerekiyor.

Beş yılı aşkın süre doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda yumurtalık kanseri riski yüzde 50 civarında azalıyor. Çabuk doygunluk hissi, ani kilo kaybı, göğüs kafesi altında hissedilen mide rahatsızlığı mide kanseri belirtilerinin başında yer alıyor. Dr. Öz mide kanserini önlemek için salamura, füme ya da işlenmiş etlerden ve tuzlu, mayalı yiyeceklerden uzak durmak gerektiğini belirtiyor.

Modern zamanın metresleri

Teknoloji hayatın her alanına girdikçe evliliklerde de birçok sorunun kaynağı olabiliyor.

Prof. Dr. Arif Verimli teknolojik aletlerin “modern zaman metresleri” olarak değerlendirilebileceğini söylüyor. Prof. Dr. Verimli’ye göre; artık kadınların en büyük öfkesi erkeklerin saatlerce başından kalkmadan futbol oyunu oynadığı oyun konsollarına. 2003 senesinde Prof. Dr. Verimli kendisine gelen çiftlerin yüzde 27’sinde teknolojik aletlerin çiftlerin arasına önemli ölçüde girdiğini tespit ettiğini açıkladı.

Ayrıca sanal aldatmalar da evliliklerin çatırdamasına neden oluyor. Prof. Dr. Arif verimli teknolojinin evliliklere yansımasını hurriyet.com.tr’ye anlattı…

AYNI YATAKTA FARKLI DÜNYALARDA
 Prof. Dr. Verimli, teknolojinin eşler arasındaki önemli sorunlardan biri haline geldiğini söylüyor. Verimli’ye göre aynı yatakta çiftlerin iki ayrı telefonla ayrı şeylere bakmasıyla bile teknoloji iletişimi bozabiliyor ya da çiftleri birbirinden uzaklaştırabiliyor. Bu da erkek ya da kadın eş olma sorumluluklarını fazlaca sanal dünyaya kendilerini kaptırarak aksatmalarına neden oluyor. Bununla birlikte erkek bir araba sitesinde dolaşırken kadın alışveriş sitesinde dolaşmaktan hoşlanıyor olabilir. 
SANAL ALDATMA ALDATMA SAYILIR MI?
Gerçek hayatta asla aldatma eğilimi göstermeyen erkek ya da kadınlar sanal ortamın sanallığından cesaret alarak aldatabiliyor ve Prof. Dr. Arif Verimli bunun da kesinlikle bir aldatma sayıldığının altını çiziyor. Ancak Prof. Dr. Arif Verimli burada ilginç bir detaya da değiniyor; gerçek hayatta aldatmaya daha meyilli olan grup erkeklerken sanal ortamda erkekler sadece küçük bir farkla kadınların önüne geçiyor.
Prof. Dr. Verimli eşlerin bu durumu fark ettiğinde medeni bir biçimde boşanma yoluna gitmeleri gerektiğini söylüyor ve ekliyor; “Aslında aldatmanın sebebi olmaz bahanesi olur. Profesyonel anlamda bence aldatma ve şiddet olan bir evlilikte geri kalan her şey teferruattır. O evlilik bitirilmelidir. Ama aradaki sevgi ve bağlılık çok fazlaysa önce bir psikiyatrik profesyonel yardım almak gerekebilir.”
EN BÜYÜK SUÇ ALETİ OYUN KONSOLU
Sanal alemde yaşanan aldatmalar bir yana teknolojik aletlere ayrılan vakit de büyük sorunlardan biri. Prof. Dr. Verimli’ye göre; “Bu konudaki en büyük suç aleti oyun konsolları. Modern evlerde kadınların en büyük öfkesi bu cihazlara ayrılan vakit. Bu aletler modern zaman metresleri. Bilgisayar oyunları da önemli bir sorun. Pornografik içerikli sitelerin ziyaret edilmesi de önemli bir sorun. Erkekler açısından da kadınların alışveriş sitelerinde geçirdikleri vakit ve harcamaları ciddi sorunlara yol açabilir.”
NE YAPMALI?
Prof. Dr. Arif Verimli eğer teknolojik aletler kötü amaçla kullanılmıyorsa eşler birbirlerini zorlamamalı ve yönetmemeli. Hatta beraber kullanmaya çalışabilirler. Birbirlerine nefes alma ortamı sağlanması gerektiğine de değinen Prof. Dr. Verimli; “Bir taraf ilgi duymuyorsa da ilgi duyacağı bir sanal ortam mutlaka vardır. Paylaşım sağlanmalı. Çağımızın en gerekli ve en zevkli işlerinden biri olan teknolojik nimetlerini birlikte kullanırken eşlerin birbirleriyle chat yapması, mesajlaşması evliliklerine çok olumlu yansıyor. Hem birbirleri için bir şeyler yapıyorlar, hem de teknolojiden uzak kalmıyorlar. Birbirlerinin yüzüne karşı söyleyemediklerini de bu sanal ortamlarda açmaları ve tartışmaları sorunlarının çözümünde son derece etkili olmaktadır.”

13 Ağustos 2013 Salı

Stresi Doğru Beslenmeyle Atlatın

Stresi doğuran nedenlerden birinin de içinde bulunduğumuz yoğun çalışma temposu olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, iş hayatında yoğun olarak hissedilen stresi beslenme programımızla yenebileceğimizi vurguluyor...

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Yılmaz, “Vücudun karşılaştığı herhangi bir tehdit karşısında savunma mekanizmasının gösterdiği tepki “savaş veya kaç” şeklindedir. Böylece herhangi bir tehdit veya stres unsuru karşısında, vücudun bir dizi faaliyeti olur” diyor. Solunum sayısının artarak, bedene daha fazla oksijen sağlandığını, kanda alyuvarların arttığını, beyne ve kaslara daha fazla oksijen taşındığını, kalp vurum sayısının artarak kan basıncının yükseldiğini ve bedenin gereken bölümlerine gerekli kan takviyesinin yapıldığını belirten Aylin Yılmaz, stresle başa çıkmanın yollarını şöyle anlatıyor:

Stresle ve stresin vücuda verdiği zararlarla başa çıkmada yediğiniz yiyeceklerin önemli rolü vardır. Eğer ağır stres altındayım diyorsanız sürekli stresle karşı karşıyaysanız beslenme alışkanlıklarınızı düzenleyerek enerji düzeyinizi, strese gösterdiğiniz tepkilerinizi ve genel sağlığınız üzerindeki kontrolünüzü arttırabilirsiniz.

Stresten Kurtulmak İçin Tüyolar

Stresten kurtulmak için hangi yiyecekleri tercih etmeli, hangilerinden uzak durmalısınız?

• Alkol, çay, kahve, gazlı içecekler yerine, su ve meyve suyu tercih edilmelidir.

• Beyaz ekmek, beyaz makarna ve beyaz pirinç yerine, kepekli veya tam buğday ekmeği, kahverengi pirinç kullanılmalı.

• Özel işlemden geçmiş ve hazır yiyeceklerden uzak durulmalı.

• Bisküvi, kraker, cips gibi abur cubur besinler yerine fındık, ceviz, badem gibi besin değeri yüksek kuru yemişler tercih edilmeli.

• Aşırı kırmızı et yerine tavuk ve balık tercih edilmeli.

• Tüm meyve ve sebzeler her gün tüketilmesi gereken besinlerdir.

• Şekerden ve tatlıdan uzak durulmalı bunun yerine meyve tercih edilmeli.

• Sigara ve alkol, düşünülenin tam aksine stresi gideren değil stresi daha da arttıran ve sağlığınızı tehdit eden en önemli unsurlardandır. Her ikisinden de mümkün olduğunca uzak durmak ve hatta hiç kullanmamak sağlınız için çok önemlidir.

• Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmenin yanı sıra doğru egzersizle de stresinizi azaltmayı başarabilir doğru nefes teknikleri ile stresinizi azaltabilir ve rahatlayabilirsiniz. Uzakdoğu’da benimsenen  “İnsanı tanımak için nefesini dinle” felsefesi de bu durumun bir kanıtı olarak düşünülebilir. Sakin insanlar ağır ve dengeli, sinirli insanlar yoğun ve yüzeysel, huzursuz ve endişeli insanlar yüzeysel ve kesik kesik, hırslı insanlar ise, dengesiz ve düzensiz nefes alırlar. Stres durumunu hissettiğinizde, siz de derin nefes egzersizleri yaparak, ağır ve dengeli nefes almaya çalışarak stresinizden kurtulabilir daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşama sahip olabilirsiniz.

4 Ağustos 2013 Pazar

Cinsel sorunlarınızı tıbbi tedaviyle çözün

Cinsel fonksiyon bozukluğu, orta yaşlardan itibaren erkeklerin çoğunun yaşamını kâbusa çeviriyor. İnternetten ilaç sipariş etmeyi bu sorunun çözümü olarak görenlerin oranıysa şaşırtıyor. Oysa çözümü tıbbi tedavilerde aramak gerekiyor.

Erkeklerde görülen cinsel fonksiyon bozukluğunun tedavisinde ilk aşamanın doğru tanı konulması ve cinsel fonksiyon bozukluğu türünün net olarak saptanması olduğu belirtiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Murad Başar, “Ereksiyon sağlama problemiyle doktora başvuran pek çok hasta detaylı sorgulandığında, temel sorunun erken boşalma olduğu görülüyor” diyor ve ekliyor: “ Bize cinsel isteksizlik nedeniyle başvuran bir hastada, bu durumun hormonal bir eksiklikten mi kaynaklandığı yoksa cinsel hayattaki başarısızlıklardan kaçınmak için bir korunma mekanizması olarak mı geliştiğinin değerlendirilmesi gerekiyor.”

Yüz yüze temas istenmiyor
Sorununu ifade edip ortaya koymaktan çekinen hastalar, dertlerine derman olacaklarını düşündükleri ürünleri ve ilaçları internet başında kimseyle yüz yüze temas etmeden ve çoğu kez gerçek kimliklerini saklayarak temin ediyor. Gelişmiş ülkelerde internetten ürün satın alınma ı yüzde 10’ken, bu oranın gelişmekte olan ülkelerde yüzde 40-50 geri kalmış ülkelerde ise yüzde 90 olduğu belirtiliyor. Umutların bu ürünlere bağlanmasındaki en temel faktörün utanma duygusu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Başar, “İnternet ortamında satılan ilaçların etken maddeleri bilinmediği için kullanımları büyük risktir ve kesinlikle önerilmemektedir” diye konuşuyor. İlk basamak olarak tedavide yer alan ve ereksiyonu kolaylaştırıcı ilaçlar, altta yatan nedenden bağımsız olarak hastaların yüzde 65-75’lik grubunda olumlu sonuç veriyor. Hastanın düzensiz diyabet gibi ek bir risk faktörü olması, kullanılan ilaç tedavisine yanıt vermemesiya da bu ilaçları alamaması durumundaysa başka tedavi alternatiflerine yönelmek gerekiyor. Bu aşamada hastaya öncelikle penisine lokal olarak uygulayacağı ilaç tedavilerine yönelik eğitim veriliyor ya da 3’üncü basamak olarak adlandırılan cerrahi tedaviler uygulanıyor.

Risk faktörlerine dikkat!
Cerrahi tedavilerde altın standardın ‘mutluluk çubuğu’ olarak adlandırılan protezler olduğu belirtiliyor. Geçmişte yaygın olarak uygulanmış ve günümüzde bazı hasta gruplarında kullanılan
birtakım damar ameliyatlarının (özellikle penis by-pass’ı) uzun süreli başarısı düşük bulunuyor.
Bu nedenle, uygulamanın; sigara içmeyen, diyabet, kalp, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği gibi risk faktörü olmayan seçilmiş hastalarda yapılması öneriliyor.

Kalp hastaları ilaç kullanırken dikkatli olmalı
Orta ve ileri derecede kalp srunu olan hastaların, cinsel işlev bozukluğunda kullanılan ilaçlara başlamadan önce, bu ilaçların damar gevşeticiözellikleri nedeniyle, mutlaka bir kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeleri gerekiyor. Bu ilaçların kullanımı ileri derecede kalp fonksiyon bozukluğu olan hastalara önerilmiyor.

Gece körlüğü olarak ad landırılan ve göz rahatsızlığı olan olgularda, bu ilaçlar görme üzerin olumsuz etki yaratabiliyor.

Cinsel fonksiyon bozukluğu tedavisinde kullanılan ilaçların bazı antibiyotikler, birtakım virüs ilaçları ve AIDS tedavisinde kullanılan ilaçlarla birlikte kullanılmamaları gerekiyor. Ayrıca, bu ilaçların prostat tedavisinde kullanılan ilaçlarla etkileşimleri nedeniyle, eş zamanlı olarak alınmamaları tavsiye ediliyor.

Damar sertliği tedavisinde kullanılan dil altı formlarıyla nitrat alan hastalarda, bu ilaçla rın kullanımının kesinlikle yasak olduğu belirtiliyor.

Cinsel fonksiyon bozukluklarını artıran hastalıklar

Cinsel fonksiyon bozukluğu açısından risk oluşturan faktörler şu başlıklar altında toplanıyor.

Ruhsal sorunlar ve yaşam tarzına ait etkenler.Kardiyovasküler hastalıklar.

Diyabet hastalığı.

Diğer sistem hastalıklarının varlığı. (Karaciğer veya böbrek yetmezliği, prostat hastalıkları, sinir

sistemi hastalıkları, vb..)

Hormonal bozukluklar.

Penise ait faktörler.

İlaç kullanımı.

Geçirilmiş ameliyat veya girişimsel tedaviler.

Andropoz ve cinsel işlev bozukluğu ilişkisi

Prof. Dr. Mehmet Murad Başar, “Testosteron seviyesi düşen hastalarda cinsel isteksizlik ve ereksiyonun sağlanmasında sorunlar ortaya çıkıyor. Bu nedenle doktora cinsel fonksiyon bozukluğu şikâ yetiyle başvuran 50 yaş üzeri erkeklerde değerlendirme esnasında mutlaka testosteron düzeyinin ölçülmesi ve düşükse yerine konulması gerekiyor” diyor.

Testosteron tedavisinin üremenin korunmasını isteyen hastalarda uygulanmaması öneriliyor. Bunun nedeninin dışarıdan verilen testosteronun düşük de olsa vücudun ürettiği testosteronu baskılayacağı olduğu söyleniyor. Halbuki üreme hücrelerinin gelişimi vücudun ürettiği testosterona bağlı olduğu
için, bu hormonun baskılanması halinde sperm üretimide baskılanıyor

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Oruç tutmak isteyen migren hastaları ne yapmalı?

Artan sıcaklar ve uzayan oruç saatleri bu yıl da Ramazan’da zorlu geçecek günleri beraberinde getiriyor. 

Kronik hastalığı olanlar için bu sürecin çok daha zorlu geçebildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, oruç tutacak migren hastalarını uyardı. Dr. Yücel, “Oruç süreci migreni yüzde yüz etkiler, hasta oruçluyken ilaç alamayacağı için de ataklar şiddetlenebilir” dedi.

Ramazan ayında oruç tutmak isteyen migren hastalarını oruç süresinin uzunluğu ve sıcak havanın etkisi endişelendiriyor. Aç ve susuz geçirilen sürenin artışı ile vücudun bu duruma karşı uyarıya geçtiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, “Atak görülme sıklığı herkeste farklılık gösterdiği için kişi mutlaka kendini test etmelidir. Çünkü oruç, ağrılı hastalarda dengeyi ciddi şekilde bozabilir. ” dedi.

Oruç tutmak vücutta çeşitli tepkilere neden olabiliyor. Bunların başında kan basıncı oynamalarına veya ani kan şekeri düşmesine bağlı olarak oluşan baş ağrısı geliyor diyen Anadolu Sağlık Merkezi Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, “Sıklığı ayda 1-2’den fazla olmayan ataklar şeklinde gelen bir ağrı varsa ve kişi ilaç dışı yöntemlerle de ataklarını geçirebiliyorsa, sahur ve iftar öğünlerini düzgün takip etmek kaydıyla bu kişiler oruç tutabilirler.” dedi

Koruyucu tedaviyle oruç tutulabilir
Migren gibi kronik ağrısı olan kişilerin oruç tutmasının bu ağrıyı tetikleyebileceğini söyleyen Dr. Yücel, “Bu tarz hastalığa sahip olanlar koruyucu tedaviyi sürdürmek kaydıyla oruç tutabilir” dedi. Dr. Yücel şöyle devam etti; “Örneğin; ayda 2-3 migren atağı olan bir hasta, atak gelmesin diye koruyucu tedavi alıyorsa, ilaç alım saatini ramazana göre düzenleyip, kriz sayısı da az olduğu için orucunu sürdürebilir.”

Yeterli uyku ve düzenli ilaç kullanımı önemli
Prof. Dr. Ayşen Yücel
Yeterli uyku ve oruca uygun şekilde düzenli ilaç kullanımı ile kişilerin oruçlarını tutabileceğini belirten Dr. Yücel, yine de bu kişilerin Ramazan boyunca hafif ve orta şiddette baş ağrısı yaşayabileceklerini aktardı. Hafif ve orta şiddettli ağrıların nefes ya da gevşeme egzersizleriyle geçirebileceğini söyleyen Dr. Yücel, ağrıyı azaltma üzerine yapılan egzersizlerin ağrı kontrolünde çok yararlı olduğunu ifade etti. Nefes ve gevşeme egzersizlerinin ağrı kontrolünde faydalı olduğunu dile getiren Dr. Yücel, “Nefes egzersizleri tıpkı doğum sancıları sırasında uygulandığı gibi yapılabilir. Ağrıyı kendi kendinize kontrol etmeye çalışırken bir yandan da vücudun iyi oksijen almasını sağlayarak, dokulara daha fazla oksijen gönderirsiniz” dedi.

Kişinin kaslarını kendi kendilerine gevşettiği egzersizlerin de yararlı olduğunu söyleyen Dr. Yücel, bu egzersizlerin sessiz, sakin bir ortamda ve mümkünse sevilen bir müzik eşliğinde yapılmasını tavsiye etti. Dr. Yücel, ayrıca migren ağrısı sırasında başı bir eşarp veya tülbentle sıkmanın ve yine başın üzerine buz veya soğuk uygulamanın atağı geçirmede oldukça yardımcı bir uygulama olacağını da önerilerine ekledi.

Verem Hakkında Merak Edilenler

Bilinen en eski hastalıklardan biri olan verem, 50 yıldır tedavisi olmasına rağmen, hâlâ ölümlere sebebiyet veriyor. İşte verem hakkında merak edilen soruların yanıtları...

Ocak ayının ilk haftası, Verem hakkında bilinçlendirmek amacıyla her yıl 'Verem (Tüberküloz) Haftası' olarak değerlendiriliyor. Verem, 'mycobacterium tuberculosis' mikrobunun bulaşmasıyla oluşan, genellikle akciğerlere yerleşen ancak lenf bezleri, kemikler, böbrekler, karın ve beyin zarlarında da görülebilen ve hava yoluyla yayılan öldürücü fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır.

Dünya Sağlık Örgütü 2009 Küresel Tüberküloz Kontrol Raporu'ndaki verilere göre Türkiye'nin olgu bulma hızı yüzde 76, tedavi başarısı ise yüzde 91 seviyelerinde seyretmekte. Medline Acil Sağlık Hizmetleri Operasyonlarından Sorumlu Direktör Dr. Barış Mutluer yılda üç milyonu aşkın kişinin tüberküloz nedeniyle hayatını kaybettiği verem hastalığı ile ilgili bilgi veriyor…

- Nasıl bulaşır? 
Hastalığa sebep olan mikrop veremli hastadan sağlam kişiye, hava yoluyla (damlacık enfeksiyonu yoluyla) geçerek yayılır. Çok daha nadir olarak hasta sığırların sütlerinden yapılan süt ürünleri ile de bulaşabilir.

- Belirtileri nelerdir? 
Hastalık, sinsi ve yavaş ilerler. Hastalar genellikle aylardır devam eden halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, hafif ateş, geceleri terleme gibi yakınmalarla hekime başvururlar. Zamanla bunlara öksürük ve balgam çıkarma da eklenir. Balgamda kan da gelebilir. Akciğer dışı organ tüberkülozlarında, hastalığa tutulan organla ilişkili yakınmalar bulunabilir. Örneğin idrarla ilgili şikayetler (kırmızı idrar yapma, idrar yaparken yanma vb.), boyunda lenf bezelerinin büyümesi gibi.

- Korunma yolları nelerdir?
Veremden korunmak için artık günümüzde aşı kullanımı yaygındır. İki aylıkken ve yedi yaşında verem aşısı uygulanır. Çevresinde veya ailesinde verem hastası olanlar kontrol altında olmalı, gerekli tetkikler yapılmalıdır. Hastalığın bulaşmaması için bir müddet ilaç da kullanabilir. Düzenli yaşam, sigara, alkol, madde bağımlılığının bırakılması, temizliğe önem vermek, yeterli beslenme hastalığın kontrol altına alınması ya da başlamaması için önemlidir. Verem hastalığı geçirmiş birinin tekrar olmaması diye bir durum söz konusu değildir. Aynı önlemleri o da almalı ve hayatına dikkat etmelidir.

- Her tüberküloz hastası mikrobu bulaştırır mı?
Balgamında mikrop bulunan, hastalığı yaygın olup öksüren hastalar daha çok bulaşmadan sorumludur. Akciğer dışı organ tüberkülozu olanlar, en az 15 gündür tedavi almakta olanlar pratik olarak bulaştırıcı değildir.

- Mikrobun bulaşmasından itibaren ne kadar süre sonunda hastalık ortaya çıkar?
Bu süre çok farklıdır. Mikrobu alan kişide bazen 1–2 ay; bazen bir kaç yıl, bazen de onlarca yıl sonra hastalık gelişebilir veya hiç gelişmeyebilir.

- Tedavisi nasıl yapılır?
Verem hastalığının tedavisinde kullanılan yöntem ilaç tedavisidir. Fakat hastanın da yapması gerekenler vardır. Beslenmeye dikkat etmeli, bağışıklık sistemini güçlü tutmalı (C vitamini bunun için çok önemlidir) ve iyi dinlenmesi gerekir. Verem tedavisi uzun sürelidir ve doktor gözetiminde olmak gerekir. Doktor isterse tedavi süresini uzatabilir. İlaçlar genelde birden fazladır. Çünkü bakteriler tek bir ilaca karşı direnç gösterebilirler. Unutmamak gerekir ki erken tanı ve dolayısıyla tedaviye çabuk başlamak çok önemlidir. Böylece hastalığın başkalarına bulaşmasının önüne geçilir ve iyileşme süresi kısalır.

Kalp Ritmini Oynatan 3 Neden

Kalp dokusunu meydana getiren hücrelerin her birinin elektrik üretebilme yeteneği var. Bunlar arasındaki ahenk bozulunca da ritim bozukluğu ortaya çıkıyor. 

Yaşamı tehdit edebilen ritim bozukluğu 3 nedenden kaynaklanıyor. Eğer karıncıklardan kaynaklanıyorsa nispeten daha tehlikeli olabiliyor. Örneğin bayılmaya, hatta ani kalp ölümüne yol açabiliyor.

Kalbimiz herkesin kabaca yumruğu kadar bir büyüklüğe sahip özel bir kas dokusundan oluşuyor. İnsan kalbinin hem elektriksel hem mekanik işlevleri bulunuyor. Bunlar arasında temiz kanı organlara göndermek ve kirli kanı da akciğere gönderip onun temizlenmesini sağlamak yaşamsal özelliğe sahip. Kalp bu görevlerini yerine getirerek insan dolaşımını ömür boyu ayakta tutmaya çalışıyor. Bunun dışında kalp dokusunu meydana getiren hücrelerin her birinin elektrik üretebilme yeteneği var. Bunlar ahenk içinde çalışıyor. Ahenk bozulunca da ritim bozukluğu ortaya çıkıyor. International Hospital’dan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Açıl kalp ritim bozukluğu hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı:

Kalp ritmini neler bozuyor?
Kalp ritmini bozan başlıca 3 neden var:
• Kalbin  elektriksel özelliklerini bozan her türlü yapısal kalp hastalığı.
• Yapısal  bozukluk olmadığı halde kalpte doğrudan oluşan elektriksel kalp hastalıkları.
• İnsan bünyesini strese sokan her türlü iç ve dış etken.

- Kalp ritim hızı hangi değerde olmalı?
Her insanın kalbinde, sağ kulakçıkta yer alan ve elektriksel uyarı oluşturan sinüs düğümü diye bir merkez var. Burada oluşan uyarılar, özelleşmiş ileti yollarından iletilerek kalbin karıncıklarına yayılıyor. Bu sayede kalp kasında bir kasılma meydana geliyor ve kan da bu şekilde pompalanıyor. Normalde sinüs düğümü bunu kişi dinlenme halindeyken dakikada 60-100 arasında bir hızla yapıyor, bu da nabız dediğimiz durumu yaratıyor. Kalbin ritim hızı 100’ün üzerine çıkarsa da, 100’ün altına inerse de rahatsızlık yaratıyor.

- Ritim bozukluğu ne tür sorunlar oluşturuyor?
Tıpta “aritmi” adı verilen ritim bozuklukları, kalbin kulakçıklarından kaynaklanan türde olabildiği gibi, kalbin karıncıklarından kaynaklanan türde de olabiliyor. Karıncıklardan kaynaklanıyorsa nispeten daha tehlikeli olabiliyor. Örneğin bayılmaya, hatta ani kalp ölümüne neden olabiliyor. Bu ritim bozukluklarının bazısının nedeni bilinmemekle birlikte birçoğu genetik olabiliyor. Ritim bozukluklarında eğer nabız 100’ün üzerindeyse “taşikardi” deniliyor. Eğer 60’ın altında bir nabza neden olan ritim bozukluğu varsa “bradikardi” deniliyor.

- Ritim bozukluklarının belirtileri neler? 
Normalde kalp atışlarının farkında olmayız. Fark eder hale gelirsek buna çarpıntı diyoruz. Ama bunun yanı sıra baş dönmesi, bayılacakmış gibi olma gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Hatta en kötüsü ani kalp ölümü şeklinde kendini gösterebiliyor.

- Kalbin ritmini neler bozuyor?
• İnsan bünyesini strese sokan her türlü iç ve dış etken kalp ritim bozukluğu yaratabiliyor. Psikolojik stres de buna yol açabiliyor.
• Zeminde yatan elektriksel kalp hastalığı varsa aritmi tetiklenebiliyor.
• Aşırı soğuk, aşırı sıcak olabiliyor. Sıcak havalarda kalp hızlı artıyor, aşırı soğuk havalarda ise nabız sayısı düşüyor.
• Deprem gibi doğal afetler kalp krizini tetikleyebildiği gibi, kalp ritim bozukluklarını da tetikleyebiliyor, ancak yine de zeminde başka bir sorun olması lazım. Herkeste olacak diye bir kural yok. Bu tür olaylar gerginliğe yol açtığı için anksiyete yaratıyor. İstirahat kalp hızının yüksek olmasına neden olabiliyor.

- Toplumda görülme sıklığı nedir?
Kalbin kulakçığından kaynaklanıyorsa binde 2 civarında oluyor. ABD’de ani kalp ölümü gibi ciddi ritim bozuklukları toplumda yılda yaklaşık 300-350 bin arasında görülüyor. Avrupa’da benzer rakamlar var. Kulakçıktan kaynaklanan kısa devreye bağlı olanlar genelde daha çok genç kadınlarda görülüyor. Ama daha ölümcül olarak nitelendirdiğimiz ve karıncıklardan kaynaklanan ritim bozuklukları kalp damar tıkanıklığı olan, yüksek tansiyon sorunu bulunan hastalarda olacağı için daha ileri yaşlarda meydana geliyor.

- Tanısı nasıl konuyor?
Kalbin elektriksel özelliğini görüntü haline çeviren, halk arasında elektro ya da EKG denilen tetkikle tanı konulabiliyor. Bunun 24 saatlik olanı da var. Holter EKG ya da ritim holter ile tanı konulabiliyor. Bunun dışında girişimsel bir işlem olan elektrofizyolojik çalışma da tanı koymada kullanılıyor. Kalbin içine özel kablolar yerleştirilerek kalbin elektriksel özelliği ortaya konuluyor. Ritim bozukluğu varsa bu şekilde teşhis edilebiliyor.

- Ritim bozukluğunu önlemek için neler yapmalı? 
Basit ritim bozuklukları sağlıklı bireylerde de görülebiliyor. Bunlarda genelde tedaviye gerek duyulmuyor. Bu kişilerin kafeinli içecekler, sigara tüketimi, stres, uykusuzluk ve bazı grip ilaçlarından uzak durmaları gerekiyor.

- Ne tür tedaviler uygulanıyor?
Basit olmayan ritim bozukluklarında ilaç tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisi uygulandığı sürece etkili oluyor, kesin tedaviyi sağlamıyor. Eğer kısa devreye bağlı ritim bozukluğu varsa o zaman kısa devreye neden olan anormal ileti yolunun yakılması ile tedavi ediliyor. Buna “Radyofrekans Ablasyon Yöntemi” deniliyor. Bu işlemde hasta anjiyografi odasına getiriliyor. Masaya yatırılıyor. Kasıktan ve bazen boyundan özel kablolar kalbin içine yerleştiriliyor. Anormal ileti yolunun yeri bulunduğunda, yine özel bir kateter olan ablasyon kateteri ile kalbin hastalıklı bölgesine gidiliyor. Radyofrekans dalgası yardımıyla oluşan ısıyla o bölge tahrip ediliyor. Kalbin içine girilip ısı veriliyor. Bu ısı 50-70 derece arasında oluyor. Ancak, hasta bu ısıyı hissetmiyor. Yani, herhangi bir acı duymuyor.

- Kriyoablasyon yöntemi nedir. Hangi durumlarda başvuruluyor?
Anormal ileti yollarının ortadan kaldırılması için “kriyoablasyon” denilen ve nispeten daha yeni olan bir yöntem daha uygulanabiliyor. Kalbin içine girilerek, eksi derecelerde soğutma ve tahrip etme yoluna gidiliyor. Kalbin içinde anormal iletiye yol açan bölge aşırı donduruluyor, eksi 75 derecede soğutuluyor. Soğuk da o hücreleri öldürüyor. Anormal ileti yollarını ortadan kaldıran bu işlemlerin süresi ritim bozukluğunun türüne göre değişebiliyor. Genelde ortalama bir iki saat içinde sorun çözümleniyor. Komplikasyon oranı çok düşük. Yüzde 5-10 arasında nüks edebiliyor. Genelde çok iyi ve kalıcı çözüm veriyor. Hasta sırf bundan dolayı hasta ilaç alıyorsa bu tedaviden kurtuluyor. Bu işlemi elektrofizyoloji eğitimi almış uzman kardiyologların yapması büyük önem taşıyor.