5 Temmuz 2012 Perşembe

Bebeklik döneminde baba olmak

Bebeklik döneminde iyi bir baba olmak için neler yapılması gerektiğini Pedagog Sinem Olcay anlatıyor.

Son yıllarda hem dünyada hem de ülkemizde babalık rolünde büyük değişiklikler olmaktadır. Birkaç kuşak önceki babalar, kendilerini ebeveynlik rolünde annenin yanındaki ikincil kişi olarak görüyorlardı. Şimdilerde ise çocuklarının bakımında birincil rolü üstlenen pek çok baba bulunmaktadır.

Araştırmalar ne diyor? 
Babaların bebek bakımına dahil olmasının etkisini inceleyen araştırmalar çocuk gelişimindeki kazanımlara işaret etmektedir. Örneğin, bebeklik döneminde babası ilgili olan çocukların, okul yaşlarında sadece IQ bakımından değil espri anlayışı, dikkat süresi ve öğrenme hevesi bakımından da avantajlı durumda olduğu bulunmuştur. Bu çalışmalar babanın çocukla vakit geçirmesinin çocuğun ufkunu genişlettiğini göstermektedir: çünkü babanın ilgili olduğu ailelerde çocuğun hayatında özdeşleşecek tek bir kişi yerine iki önemli yetişkin bulunmaktadır.

Ayrıca bu çalışmalar, eğer baba ilgiliyse çocuğun arkasında hissettiği desteğin daha sürekli olduğunu göstermektedir. Hatta yapılan araştırmalardan biri, babanın ilgisinin ergenlik döneminde çocuğun kendi değerlerine daha kolay sahip çıkmasını sağladığını ve arkadaş baskısına direnme gücünü arttırdığını göstermiştir.

Babalar yeni işlerini öğrenebilmek için fırsat istiyor 
Pek çok baba, bebeğini hastanede ilk kez gördüğünde büyük bir mutluluk ve coşku duygusu hissettiğini söylemektedir. Bu aşamadan sonra önemli olan şey, babalara bebekleriyle ilgilenebilmeleri için fırsat tanınmasıdır. Pek çok araştırma, yenidoğan döneminde bebeğin davranışlarını gözlemleme şansı verildiğinde babaların bebeklerini anlamaya daha hevesli ve bebeğin ağlamalarına daha duyarlı hale geldiğini göstermiştir. Bebekle vakit geçirme fırsatı yakalayan babalar, bebeğin davranışlarına çok daha hızlı şekilde cevap vermektedir.

Ayrıca, bu babalar bebeğin ne zaman gazının çıkarılacağını, bebekle ne zaman konuşulacağını ve bebeğinin altının ne zaman değiştirileceğini kısa zamanda öğrenmektedir. Yani, yenidoğan döneminde bebeğin davranışsal ipuçları babayla paylaşıldığında baba, bebek için önemini daha iyi fark etmekte ve bunun sonucu olarak bebeğin kendine özgü “dilini” öğrenmeye çalışmaktadır. Bu çalışmalar, “Erkekler bebeklere bakamazlar.” şeklindeki önyargıların doğru olmadığını göstermektedir. Erkeklerin ihtiyacı olan tek şey baba olarak yeni işlerini öğrenmelerine fırsat verilmesidir.

Emzirilen bir bebeğe babalık yapmak mümkün mü? 
Bebek bakımını eşit şekilde paylaşmak isteyen yeni anne babaların sıklıkla sorduğu sorulardan biri şudur: “Eğer anne emziriyorsa baba besleme işini nasıl paylaşacak?”

Hastaneden eve dönülen ilk günden itibaren baba, annenin emzirirken rahat edebileceği doğru pozisyonu bulmasına yardımcı olarak ve beslenmeler için bebeği beşiğinden alıp anneye getirerek tüm aile için büyük bir fark yaratabilir.

Annenin sütü bollaştıktan sonra ailelerin bebeği beslemek için emzirmeyle birlikte biberon kullanmaya başlaması önemlidir. Bu sayede, babanın besleme sürecine dahil olma şansı artar. Biberona geçmek için en doğru zaman, bebeğin emme konusundaki rolünü tamamen öğrenmesinden sonradır- emzirme uzmanları biberon ya da emziği tanıştırmadan önce 4 ya da 6 hafta kadar beklemeyi önermektedir.

(İstanbul Parenting Center'da ailelerle yürüttüğümüz çalışmalardan, günde bir ya da iki besleme biberonla olacak şekilde bebeklerin 3-4 haftalıkken biberona rahatlıkla geçebildiğini ve anne memesiyle diğer memeleri karıştırma problemi yaşamadıklarını görmekteyiz. Bebek, anne memesinden beslenme konusunda iyice hevesli hale geldikten sonra biberona geçmek mantıklı gözükmektedir. Biberona geçişi bekletmek bazen sorun yaratabilir: bazı bebeklerin 4 haftadan sonra biberona ya da emziğe geçme konusunda zorlanma yaşadıklarını görmekteyiz.)

Babalar biberona anne sütü koyarak bebeklerini güvenle besleyebilirler. Eğer biberon baba tarafından günün sonunda ya da gece beslenmelerinden birinde veriliyorsa bu annenin fazlaca ihtiyaç duyduğu dinlenme ihtiyacını karşılayacaktır. Ayrıca, baba için bebeğiyle baş başa kalıp bebeğini tanıma şansı yakalamak çok keyif verici bir deneyimdir. Bebek bakımı konusunda rolü paylaşmak sadece babaya bebeğini daha iyi tanıma şansı vermekle kalmaz, kendisinin yardıma muhtaç, bağımlı, minik bir varlığa bakım veren bir kişiliğe nasıl dönüşebildiğini de daha iyi anlamasını sağlar.

Bebekler babalarını ne zaman tanır? 
Bir bebek 2 haftalık olduğunda babasının sesini öğrenir ve bu sesi diğer erkek seslerinden ayırt edebilir. Dört haftalık olduğunda ise anneye, babaya ve yabancılara karşı öngörülebilir davranış farklılıkları gösterir. Bir bebeğin kiminle olduğunu görmeden, davranışlarını gözlemleyerek annesiyle mi, babasıyla mı yoksa bir yabancıyla mı iletişim kuruyor anlayabiliriz.

Genelde babaylayken bebeklerin omuzları kabarır, yüzünde hevesli bir bekleyişin ve oyun isteğinin ifadesi olur, kaşları havadadır, ağzını açar, gözleri parlar. Babasının sesini uzaktan duyduğunda bile bu hevesli bakış fark edilir. Dört haftalıkken, babasından annesine göre daha heyecanlı bir ses tonuyla konuşmasını beklemeye başlar. Babanın görüntüsü uzaktan belirdiğinde bebeklerin kendine özgü beden dili “İşte buradasın! Hadi beni al!” der.

Uzman Psikolog/Pedagog Sinem Olcay

Kırkınızdan sonra da genç görünün

Güzellik ve plastik cerrahi uzmanları 40′ından sonra bir kaç kilo almaktan korkulmaması gerektiğini, hafif bir yağlanmanın yüzdeki kırışıklara iyi geleceğini belirtiyor.

ABD'de bir grup plastik cerrahı, 186 ikiz üzerinde yaptıkları araştırmada, aynı genetik özellikleri taşıyan ikizlerin yaşam biçimleri arasındaki farklılıkların yaşlanma üzerindeki etkilerini belirlemeye çalıştılar.

Cleveland'deki "Case Western Reserve" Üniversitesi'nden Dr.Bahman Guyuron başkanlığındaki ekip, ikizlerin fotoğraflarını analiz ederek, yaşam biçimleri, beslenme alışkanlıkları, öz geçmişlerine ait sorulara verdikleri yanıtları incelediler.

Araştırma sonunda ekip, daha genç bir yüz görünümünü korumada, en etkili unsurun kısaca BMI olarak bilinen beden kitle indeksi olduğu sonucuna vardı.

Ancak bu araştırmada yüz esas alınarak, bedenin uğradığı değişiklikler incelenmedi.

Buna göre, 40 yaş altındaki ikizlerden kilo fazlası olması yüzünden BMI ölçüsü 4 puan yüksek olan, ikizinden daha yaşlı gösteriyor.

Ancak durum 40′ından sonra ise tersine dönüyor. Bu kez bir kaç kilo fazlası olan daha genç görünüyor.

Araştırma ekibi, 40 yaş sonrasında bir kaç kilonun eklediği yağların yüzdeki kırışıklara iyi geldiğini belirtiyor.

Araştırma ekibi yaş ilerledikçe bu durumun daha belirgin hale geldiğini savunuyor.

Araştırmaya göre, 55 yaş üzerindeki ikizlerde BMI farkı 4 yerine 8 puan daha yüksek olan daha genç görünen bir yüze sahip oluyor.

Ekip şefi Dr. Guyuron, yüzüm daha genç görünsün diye kilo alınmasını önermediklerini de vurgularken, yüz daha genç görünürken bu kez alınan kilolar özellikle bel çevresinde toplandığında hem sağlık hem de görünüm açısından olumsuz sonuçlar yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Kilo unsuru bir yana, genç bir yüze sahip olmanın bir sırrı da sağlıklı yaşamaya çalışmak.

Araştırma sigara içenlerin ve güneşin zararlı ışınlarından korumayanların ikizinden daha yaşlı göründüğünü ortaya koyuyor.

Ayrıca boşanan ikizin evli ya da bekâr olandan da en az 2 yaş daha yaşlı görünen bir yüzü olduğu görülüyor.

Dr. Guyuron ve ekibi ayrıca antidepresan kullananları da uyarıyor, araştırmada bu tür ilaçların yüz kaslarında bir gevşemeye yol açarak yüzün sarkmasına yol açtığı kaydediliyor.

Sonuç olarak araştırma, ikiziniz olsa da olmasa da, genç bir yüz görünümünü korumak için sigara içmemenizi, güneşin zararlı ışınlarından korunmanızı ve antidepresan almanıza yol açacak ilişkilerden kaçınmanızı öneriyor.

TÜRKİYE'NİN İLK ADLİ ENTOMOLOĞU OLAN UZMAN BİYOLOG DR.HALİDE NİHAL AÇIKGÖZ


HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Türkiye'nin ilk adli entomoloğu ünvanına sahip olan Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü Adli Biyoloji Anabilim Dalında çalışmakta olan Dr. H. Nihal Açıkgöz, adli bilimler alanında gizemli vakaları aydınlatan çalışmalarını, biyolog olmanın verdiği ayrıcalıkları ve akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Adli entomoloji veya adli böcek bilimi, adli tıbba yardımcı olan ya da onun yetersiz kaldığı durumlarda, ceset üzerinde bulunan böcek ve diğer eklembacaklıların ergin ve larvalarından, cesedin ölüm zamanını en doğru aralıkta veren bilim dalıdır. Bu alanda çalışan Biyolog Dr. H. Nihal Açıkgöz, birçok ilke imza atıyor. Ölüm sonrası geçen zamanın belirlenmesi, cesedin ilk olay yerinden taşınıp taşınmadığı, ikinci bir olay yerinin olup olmadığı, Türkiye’nin adli böcek faunasının tespiti konusunda çalışmalar yapmaktadır. 

Kazalarda, cinayetlerde ve faili meçhul ölümlerde ölüm yeri ve zamanının bilinmesi adli yargılama açısından çok önemlidir. Böceklerin, yumurta, larva, pupa ve ergin gibi farklı yaşam evrelerine sahip olması ve bu evrelerin farklı yerlerde, farklı zamanlarda ve cesedin farklı bölümlerinde görülmesi adli entomolojinin yoğunlaştığı noktalardandır.

Adli entomoloji alanında çalışmaları hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Dr. H. Nihal Açıkgöz, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Adli entomoloji üzerine çalışıyorum. Ölümden sonra cesetlere gelen böcekleri inceliyorum. Ölümden sonra geçen aralığın belirlenmesi ve Türkiye’nin böcek faunası üzerine çalışıyorum. Ankara Üniversitesinde ve Adli Bilimler Enstitümüzde Türkiye’de ilk kez “İnsan cesetleri üzerine gelen entomolojik delillerden ölüm zamanı tayini” konulu geniş kapsamlı bir tez yapıldı. Bu büyük bir başarı ve üniversitem adına da bir gururdur. Ülkemizde bizim ve diğer araştırmacıların deneysel hayvan modelleme ve fauna çalışmaları devam etmektedir. Bizim bu çalışmalara çok ihtiyacımız var ve bu çalışmalar mutlaka projelerle desteklenmelidir.

Cesedin bulunduğu yere ya da saklanma koşullarına göre, mesela açıkta bırakılan cesede yaklaşık 4 dakika sonra, sinekler gelmeye başlar. Sinekler yumurta ya da larvalarını bırakmak için rahatça büyütebileceği vücut boşluklarını tercih ederler. Kulak içi, gözlerin içi, burun delikleri, dudakların yan tarafları ve dudakla diş arası, boyun kıvrımları gibi yerlere yumurtalarını ya da larvalarını bırakırlar. Burada gelişerek vücudu tüketirler.

Ölümden hemen sonra, hayvan veya insan cesetlerinin dokularından yayılan kokular, sinekler ve diğer omurgasızlar için çok çekicidir. Cesede ilk gelenler Calliphoridae familyasına ait olan mavi ve yeşil şişe sinek (blowflies) türleri ve bunu takiben Sarcophagidae familyasına ait leş sinek (fleshflies) türleridir. Cinayet veya şüpheli ölüm vakalarında ölümün gerçekleşmesinden sonra geçen zamanın saptanması pek çok olayın aydınlatılabilmesi için gereklidir ve larvaların büyüme hızlarına dayalı post-mortem interval (ölüm sonrası aralık) tahmini saatlerle ifade edilebilir doğruluktadır. Klasik adli tıp yöntemleri ile adli tıp hekimleri ilk 72 saat için çok net sonuçlar verebiliyor. Ancak 72 saatten sonra adli tıp yöntemleri de yetersiz kalmaya başlıyor. O zaman böcekler devreye giriyor. Çok daha uzun süreye kadar cevap verebiliyorlar. Minimum ve maksimum ölüm sonrası zamanının belirlenmesi önem kazanıyor. Bu yöntem ile ölüm nedenleri hakkında da bilgi verebilmektedir. Toksikolojik madde miktarının belirlenmesi ile kaza mı, intihar mı, cinayet mi sorularına cevap verilebilir. Zaman zaman gözden kaçabilecek kadar küçük suç aletinin (ince uzun bir iğne gibi) izinde bulunan sinekler yardımı ile suç aletinin cinsi ve yara yeri hakkında bilgi verilebilir. Adli entomoloji sadece ölüm zamanının tahmininden ibaret bir bilim dalı değildir aynı zamanda entomogenetik, entomotoksikoloji gibi araştırma alanları da vardır. Adli entomoloji çocuk ve yaşlıların ihmali ve istismarında da kullanılır. Çocuk ya da yaşlının ne kadar zamandır ihmal ve istismara uğradığı söylenebilir.
Böcekler miyazis ve maggot terapide de etkin rol oynarlar. İnsan ve hayvanlarda görülen miyazis nedeniyle işgücü ve ekonomik kayıplardan söz edilir. Maggot terapi (larvalarla tedavi) hastaneye gidemeyecek ya da ameliyat olamayacak düzeyde hastalıkları olan hastalara uygulanır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde uygulanmaktadır.

Adli entomoloji bilim dalını adli araştırma veya vaka çalışmalarına uygulayacak olan hakim, savcı ve kolluk kuvvetlerimizin entomolojik örnekleri biyolojik lekeler, kıllar gibi geçerli ve güvenilir delil olarak kabul etmelerini sağlayacak şekilde tanıtmak gerek. Olay yerine bir adli entomoloğun çağırılmasının veya entomolojik delillerin toplanarak bir adli entomoloğa gönderilmesinin adli olayların daha hızlı ve doğru çözülmesini sağlayacağı muhakkaktır.
Adli entomoloji multi disipliner bir çalışma alanıdır. Adli tıp hekimleri ve biyologlar bu disiplinin olmazsa olmaz elemanlarıdır. Kimse bu işi ben tek başıma yaparım dememelidir.



Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1984 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji anabilim dalından mezun oldum. 1987 yılında Adli Tıp Enstitüsünde Araştırma Görevlisi olarak göreve başladım.1988 yılında hocalarım adli tıp ile zoolojiyi birleştirerek bir seminer hazırlamamı istedi. Seminer konum “Kadavralara musallat olan haşereler” idi. Konuyu çok beğenen hocalarım bu konu üzerine çalışmamı desteklediler. Bende adli entomoloji konusunda sürekli çalıştım. Böcek yetiştirdim, ne kadar sürede büyüyorlar, ne kadar sürede ergine dönüyorlar. Ama yüksek lisans tez konumun “Adli Tıp Açısından Kılların Önemi ve Cinsiyet Tayininde Saç Kılları Kalınlığının Rolü” üzerine olmasına karar verildi. O zaman da sadece literatür takibi ile adli entomolojinin hep yakınlarında kaldım. Doktoramı bitirdiğim 1998 yılından beri Adli Biyoloji ve Adli Entomoloji alanında çalışıyorum. 2002 yılında DNA analizleri konusunda bilgi ve pratiğimi arttırmak üzere Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine rotasyona gittiğim sırada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nın o zamanki başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı tarafından kadrom Adli Tıp Enstitüsünde olmasına rağmen Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına Adli Entomoloji laboratuvarı kurmak üzere görevlendirildim ve adli entomoloji laboratuvarını kurdum. Bu da Ankara Üniversitesi için bir ilk idi.

Biyolojiyi hatta Zoolojiyi Ünlü Alman bilim adamı, zoolog Prof. Dr. Kurt Coswig hocanın öğrencisi olmak ve öğrencilerimle böcek araştırmak için seçtim. Prof Dr. Coswig’in öğrencisi olamadım ama çok değerli hocam Muhtar Başoğlu’nun öğrencisi oldum. Mesleki alanda tam olarak doyuma ulaştım. Mutluyum.
İsviçre’de Claude Wyss ve Prof. Dr. Daniel Chérix ile çalıştım. 2003 ve 2005 yıllarında Almanya’da Mark Benecke ile iki ayrı çalışmaya katıldım. 2010 yılında Amerika’da Prof. Dr. Neal Hasskell ile çalıştım. Vaka çözümlemeleri yaptık.
Tüm hocalarıma çok teşekkür ediyorum. Çok güzel eğitmişler bizleri. O yıllarda kıymetini bilemesek de  Amerika’da özellikle vizyonum çok genişledi, özel polisinden tutun da FBI’a kadar çok farklı kişilerle bir arada olduk. Amerika’daki hocam hep meslektaşım, arkadaşım diye tanıştırırdı. Dr. Hasskell ile çalışırken yaptığımız tür teşhisleri günde 100 ün altında olmazdı. Özellikle tür teşhislerimi ve vakaları adli açıdan inceleme yöntemimi çok beğenirdi. Bu konudaki bilgi birikimimi de şimdi vefat etmiş olan adli tıp camiasının değerli hocaları Prof. Dr. İbrahim Tunalı, Prof. Dr. İ. Özer Kendi ve Yrd. Doçent Dr. Cahit Zentürk’ten aldığım eğitimlere borçluyum.
Vakaların gönderileceği adres Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsüdür. Eğitim verdiğim olay yeri inceleme birimlerinden bazı arkadaşlar vaka olduğunda beni arıyorlar, cesedin başında iken telefon ile onları yapılması gerekenler konusunda yönlendiriyordum. Topladıklarını kurye ile gönderdiklerinde incelemeye başlıyorum.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve dünyadaki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Adli Entomoloji Türkiye’de çok yeni bir bilim dalı olsa da çok güzel ilerliyor. Çok sıkıntımız var. Yetişmiş eleman sıkıntısı var. Öğrencilerim için yüksek lisans ve doktora kontenjanı yok. Kadro sıkıntısı var. Ben kadro alamadığım için danışmanlığını yapamadığım birçok öğrencim var. Çeşitli illerden başvuruyorlar ancak uzman kadrosunda olduğum için ne tez danışmanlıklarını yapabiliyorum ne de sınavlarına jüri üyesi olarak gidebiliyorum.
Türkiye’de adli entomoloji çalışan toplam 5 araştırmacı var. Dünya’da da kabul edilmesi biraz zor olmuş, her şey adli patoloji ile çözülmüş. Entomolojiye geçilmesi zor olmuş. Küçücük bir canlı, hem herkesin pis diye kabul ettiği hemen öldürmek istediği, ne olacak bundan diye bakılmış. Yıllarca otopsilerde hemen yıkanıp cesetten uzaklaştırılmış. Amerika’da adli entomoloji kabul görmüş durumda. FBI’dan bir ajan ile birlikte çalışmalar yaptık. Onlar için uzmanlık alanı çok önemli, her delil uzmanına gönderilir diyorlar. Doğrusu da bu zaten.


Halen çalışmakta olduğunuz kurumu eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından gelişmiş ülkelerdeki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Bizim eğitim ve araştırma konusunda gelişmiş diye kabul ettiğimiz ülkelerden hiçbir farkımız yok. Onlar pireyi deve yaparak anlatıyorlar bize biz ise hep deveyi pire yapıyoruz ve derdimizi anlatamıyoruz. Fazla mütevazı olmamak gerekir.
Sağlık açısından Amerikada da bizde de benzer sistemler var. Bana en ilginç gelenlerden biri birçok ilacın marketlerde satılması ve bu marketlerde ayrıca bir eczane ve eczacı bulunması idi. Diğeri ise “Hospis” sistemi idi. Bir ayda 3 kez kısa kısa da olsa hastaneye yatan hastaya ev hemşiresi tahsis ediliyor ve hemşire hastaya gün aşırı gelerek durumunu kontrol ediyor. Hospis sistemini önerirken de hasta yakınları ve hasta ile evinde toplantı yapıp hastanın bakımının bir hemşire gözetiminde evde yapılmasına karar veriyorlar. Planlar yapılıyor ve uygulamaya geçiliyor. Terminal evredeki hastayla çalışan hemşireler hastanın ve ailenin duygusal ve fiziksel olarak güçlenmesi ve aileyi yas sürecine hazırlamak, hastanın rahat ve huzur içinde ölümünü sağlamakla görevliler.

Halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Biyoloji öğrencilerine çok çalışmalarını ve çok sayıda staj yapmalarını öneririm. Yanıma gelip staj yapan öğrenciler var, neredeyse hepsi yurt dışına gitti. Geldikleri günden itibaren mutlaka erasmus programına katılsınlar ve kendilerine güvensinler diye uğraşıyorum. Kendine güvenmeyen bireyler yetiştiriyoruz. Hep baskılanmış ve test tekniğine alışık bireyler yetiştiriyoruz. Bir soru sorduğumda sadece tek kelime ile cevap veriyorlar. Sonradan cümle kurmaya başlıyorlar. Üniversitelerde çok kıymetli hocalarımız var ve mezun olan öğrenciler ateş gibi. Vizyonları çok geniş öğrenciler bile bunun farkında değiller. Almanya’da en sık duyduğum cümle “work hard, study hard” oldu. Gençler bu cümlelerle yetişiyor. Bir çeşit yararlı beyin yıkama.

Kimsenin İngilizcesi kötü değil. Yapamam ben ve ya yapamazsam korkusu var. Aslında olacağına ve yapabileceklerine inansınlar. Benimle çalışmış olan öğrencilerin hepsi kendine güvenli ve yaptıkları her işi en iyi şekilde yapan disiplinli gençler olarak ayrılırlar benden. “Bir biyolog ileri Türkiye ileri” sloganını kullanıyorum ben her zaman.
Bizim enstitümüz eskiden stajyer öğrenci alırken artık almıyor ve bana yapılan tüm başvuruları maalesef üzülerek geri çeviriyorum.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Türkiye Parazitoloji Dergisi, Türkiye Entomoloji Dergisi, Türkiye Klinikleri Adli Tıp Dergisi, Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, Forensic Science International başlıca takip ettiğim dergiler. Bunun yanı sıra üyelik sistemi ile alanımla ilgili nerdeyse tüm yayınları takip etmeye çalışıyorum.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Ankara Üniversitesi E-Kütüphane Bölümü, Ulakbim Veri Tabanları, Scopus.

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Hoşlanırlarsa Agatha Christie romanları, Mark Benecke’in Ölümün İzleri kitabı, roman tadında bir belgeseldir. Sunuş yazısını ben yazmıştım. Şimdilerde kitapçılarda satışa sunulmuş olması gerek yine Mark Benecke’in Türkçeye çevrilen ikinci kitabı “Cinayet Yöntemleri” çok güzel kitaplar. Jon Zonderman’ın Suç İzlerinin Ötesinde kitabı Adli Bilimler alanına ilgi duyanların bu işi yapıp yapamayacaklarını gösteren ve adli bilimlerin temellerini tanıtan güzel bir yapıt.


Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Emre Kongar’ın “İçimizdeki Zalim” isimli kitabını herkesin okumasını özellikle yöneticilerin okumasını tavsiye ediyorum. Henry Rosovsky’nin Üniversite - Bir Dekan Anlatıyor adlı kitabı okunmalıdır. Yürümeyi ve yüzmeyi severim. Bach, Mozart ve Vivaldi dinlemeyi çok severim. Annem Vivaldi’nin “4 Mevsim”’ini çok severdi. Klasik müziği birlikte dinlerdik. Özellikle çalışırken dinlerim beni rahatlatır. Öğrenciliğimde hem Türk Sanat Müziği hem de Türk Halk Müziği Korolarında görev aldım. Her türlü müziği severim. Ama çalışırken klasik müziği hep tercih ederim.
Ankara Üniversitesi bilimsel alanlarda olduğu gibi sosyal alanda da çok gelişmiş olanakları olan köklü bir üniversitedir. Ancak çalışma koşullarım bu etkinliklere katılmama pek imkan vermiyor.


Türkiye’de biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
İnsanlara kendinizi kanıtlamanız ve sizi kabul etmeleri gerekiyor. Mesleğimizi tanımıyorlar. Bir çok alanda biyologsuz çalışılamayacağı bilinmiyor. Bazı üniversitelerde verdiğim seminerlerde biyoloji öğrencilerine mezun olduklarında neler yapabileceklerini anlattım. Ailelerine bile ne iş yaptıklarını anlatamıyor gençler. Konu komşu soruyor sizin kız/oğlan ne olacak mezun olunca diye, öğrenci kendi bilmiyor aileye açıklayamamış, anne baba nasıl açıklasın. Kalıyor öylece insanlar. Öyle güzel bir ülkemiz var ki dört mevsimi bir arada yaşıyoruz. Biyoçeşitliliğimiz çok zengin. Neden kullanamıyoruz bu gençleri bu alanlarda.
Ben sadece bilimsel çalışma yapmak istiyorum. Rahat ve huzur içinde çalışabilmek istiyorum. Fen fakülteleri öğrencilerini bilim adamı titizliğinde yetiştirir. Biyologlarda laboratuarda ve arazide çalışmalıdır ve üretebilmelidir. Biyolog angarya işlerle uğraşmamalı.

Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Araştırmayı ve çalışmayı seven kişiler için uygun bir bilim dalıdır. Rutin çalışmayı sevenlerin işi değildir biyologluk. Her genç imkanları doğrultusunda yurt dışında eğitim almalı, ülkemizdeki eğitim yetmediği için değil kendini geliştirmek, bilime bakış açısını değiştirmek ve zenginleştirmek için önemlidir. Diğer bilim insanlarının biyologlara nasıl baktığını ve ne kadar kıymetli olduklarını görmek açısından çok önemlidir.

Ülkemizdeki kurumların biyologlara karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biyologların biraz daha anlaşılması gerekiyor, biyologluk laboratuarda sadece tahlil yapmak değildir. Biyologların da kendi alanlarında çalışmaları için ısrar etmeleri gerekiyor. Ben satış mümessili olmalarını, moda tasarımcısı olmalarını ya da başka bir alanda kariyer yapmalarını çok onaylamıyorum.

Ülkemizde büyük araştırma yapabilmek için biyologların ne gibi özlük hakları olmalı?
Büyük ya da küçük araştırmalar yapabilmek için doktorasını yapmış biyolog olması yeterlidir. Projelerde özellikle SCI yayınlar istendiği için birçok doktoralı biyolog kendi yapacağı çalışmalar için proje konusunda uzman olmayan unvanlı hocaları proje yürütücüsü olarak seçmektedir. Bununla birlikte projenin bütün yükü biyolog arkadaşımızın sırtında olmaktadır. Bu da zaman zaman projelerin tamamlanmasında sorunlar yaşanmasına neden olmaktadır.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

KURDUĞU SENDİKA İLE YABANCI HEKİMLERİN HAKLARINI KAZANMASINI SAĞLAYAN, AGMF YÖNETİCİSİ, TÜRK-FRANSIZ SAĞLIK VAKFI BAŞKANI VE PARİS BÖLGESİNDEKİ TEK TÜRK JİNEKOLOG OLAN DR. SERDAR DALKILIÇ


DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında kurduğu sendika, Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline gelen, yabancı doktorların tüm hakları elde etmesi için büyük mücadeleyi kazanan,  AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yönetici, Türk-Fransız Sağlık Vakfı Başkanı, Paris’te bulunan  Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Pediatri kliniklerinin Bölüm Başkanı olan Dr. Serdar Dalkılıç, Fransa’da eğitim almak ve çalışmak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.

Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olan Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Pediatri kliniklerinin Bölüm Başkanı ayrıca aynı hastanenin yöneticisi olan Dr. Serdar Dalkılıç, yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmek için başlattığı mücadele sonuç veriyor hem de Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline geliyor.  AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yönetici olan Dr. Dalkılıç, Avrupa Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulunuyor, şimdilerde de KKTC Tabipler Odasının alınması için çalışmalarını sürdürüyor. Türk-Fransız Sağlık Vakfı Başkanı, olan Dr. Serdar Dalkılıç, Fransa’daki sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz? Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanıyım.  Uzmanlığımla ilgili tüm konularda teşhis ve tedavi uyguluyorum. Ancak kısırlık tedavisi konusunda da üst ihtisas yaptım. Öte yandan Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olmam nedeniyle bazen hastalarımın başka konularda gelen şikâyetleriyle de ilgilenmek durumunda kalıyorum. Gastrit, ulser, romitizma ve benzeri gibi.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Kısırlık sorunları batı dünyasında giderek artmakta olan bir sorun. Bunda kadınların giderek daha ileri yaşlarda çocuk sahibi olmaları, erkeklerinde sperm kalitesinin giderek düşmesi rol oynuyor. Fransa’da kadınların ortalama ilk çocuk sahibi olma yaşı 30’un üzerine çıktı. Erkeklerin sperm kalitesi ise son 40 yılık sperm bankası kayıtlarına göre yaklaşık yüzde 50 azaldı.
Kadınlar yaş ilerledikçe yumurtlama sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Eğer erken menopoza girme gibi bir sorun yoksa elimizdeki modern ilaçlarla bunun çözümünü bulabiliyoruz. Erkeklerde sperm kalitesi düşük olursa aşılama ve benzeri yöntemlere başvurabiliyoruz. Türk hastalarda özellikle akraba evliliklerinden kaynaklanan sürekli düşük yapma sorunlarında ise bir takım özel tedaviler uygulayabiliyoruz.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Fransa’da her altı çiftten biri kısırlık tedavisi için doktora başvuruyor. Bu oran giderek daha da artmakta. Türkiye’de bu oranın yüzde15 civarında olduğu söyleniyor.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Bursa Mustafakemalpaşa’da doğdum. İlköğrenimimi ve liseyi Ankara’da bitirdim. Üniversiteyi Bursa’da okudum. Üniversite üçüncü sınıfta öğrenimime bir sene ara verip, Paris’te Sorbonne Üniversitesinde Fransızca öğrendim. Tıp Fakültesini bitirdikten sonra da Paris’te Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. Daha sonra endoskopik ve vajinal cerrahi, ultrason ve infertilite konuları üzerinde üst ihtisas yaptım.
Fransa’da yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında bir sendika kurdum ve başkanlığını yaptım. Kısa zamanda bu sendika Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline geldi ve 2 sene sonunda tüm haklarımızı elde ettik.
Daha sonra medikal kariyerime devam ederken sendikal ve politik çalışmalarımı da sürdürdüm.107 bin doktorun üyesi olduğu AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yöneticilik yapıyorum. Ayrıca Avrupa Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te Fransa’yı temsil ediyorum. Bu bağlamda bu Federasyona İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulundum. Simdi de KKTC Tabipler Odasının alınması için çalışmalarımı sürdürüyorum.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Şu an çalıştığım hastane Paris’in Essonne bölgesindeki Longjumeau Hastanesi. Bu hastane bir bölge hastanesi olmakla birlikte hem üniversite öğrencilerine hem de ihtisas öğrencilerine eğitim vermektedir. Ben bu hastanenin Kadın hastalıkları ve doğum ve Pediatri kliniklerinin bölüm başkanıyım. Aynı zamanda 6 senedir bu hastanenin üç doktor yöneticisinden biriyim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Fransa’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Gerek Kadın Hastalıkları ve Doğum konusunda gerekse infertilite konusunda hem Türkiye hem de Fransa oldukça iyi seviyedeler. Ancak her iki ülkede de özellikle kısırlık tedavisi konusunda bir takım yasal sorunlar oluyor. Örneğin yumurta nakli tekniği Fransa’da mümkün olmakla birlikte yasal düzenleme o kadar zor ki, hastalar genellikle İspanya veya Belçika’ya gidip tedavi olmayı tercih ediyorlar.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlarla karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de tıp fakültesini bitirdikten sonra hiç çalışmadım. O yüzden kurumlar arasında bir karşılaştırma yapmam pek mümkün değil. Bizim eğitim aldığımız dönemde öğrenci sayısı çok azdı, sadece 65 kişiydik. Hocalarımız da çok kaliteliydiler ve bizimle birebir ilgilenebiliyorlardı. Dolayısıyla o dönemde çok iyi bir eğitim aldığımızı düşünüyorum. Fransa’da gerek tıp fakültesi öğrencileri gerekse ihtisas öğrencileri daha otonomlar.
Gerek intörnlük döneminde gerekse ihtisas öğrenimi boyunca öğrenciler stajlarını 4 veya 6 aylık sürelerle kendileri seçiyorlar ve stajdan sonra staj gördükleri kliniklere not veriyorlar. Bu da öğretim veren kliniklerin öğretim kalitesini sürekli yüksek tutmasına neden oluyor.

Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
En az bir veya iki yabancı dili iyi konuşmalarını ve değişik ekollerde tıp mesleğinin nasıl icra edildiğini görmek, bilgi ve deneyimlerini artırmak için yabancı ülkelerde muhakkak bir süre çalışmalarını öneririm. Ayrıca branşlarıyla ilgili kongrelere düzenli bir biçimde katılmalarını, bilimsel yayınları da düzenli bir biçimde takip etmelerini öneririm.
Tıp Fakültesindeyken hocalarımızdan biri, “iyi doktor olmanın sadece iyi mesleki bilgiyle olmayacağını” söylemişti. Ben de iyi bir doktor olmak için Tıp dışındaki konularla da ilgilenmelerini, dünyaya, değişik düşüncelere, değişik alanlara açık olmalarını öneriyorum.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal of Obstetrics and Gynecology, Fertility and Sterility, Journal de Gynécologie et Obstétrique, Ultrasound in Obstetrics&Gynecology



Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Le Quotidien du Médecin, CNGOF, CFEF

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Fransa’da ve tüm Avrupa’da doktorluk yapmak için en büyük sıkıntı tıp fakültesi diplomasının denkliğini alabilmek.

Bulunduğunuz ülkenin vatandaşı olmanız ya da bu ülkede ihtisas yapmış olmanız bu güçlüğü değiştirmiyor.Türkiye'de tıbbın durumu nedir?  Ülke dışında tahsil yapmak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de eskiden üniversite seçme sınavlarında en başarılı öğrenciler tıp fakültelerini tercih ederlerdi. Hala öyle midir, bilmiyorum. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyanın her yerinde çok iyi Türk doktorlar var. Türkiye dünyanın tıp alanında en ileri ülkelerinde bulunan teknolojiye sahip ve mevzuat sorunu olmadığı zaman hemen tüm teknikleri kullanabiliyor. Sağlık sisteminde son yıllarda yapılan reformlar benim dışarıdan gördüğüm kadarıyla, halkı memnun etmiş. Ancak doktor arkadaşlarımız özel sektörde olsun, devlet sektöründe olsun durumlarından oldukça şikâyetçi. Oysa doktorların mesleklerini gerçekten iyi icra edebilmeleri için hem tedavi ettikleri insanlar hem de devlet tarafından sevgi ve saygı görmeleri gereklidir.
65 milyonlu Fransa’da yaklaşık 220 bin doktor var ve Fransa’da hala doktor açığı olduğundan bahsediliyor. Buna karşılık 75 milyon nüfuslu Türkiye’de sadece 110 bin doktor hizmet veriyor. Bu da Türkiye’de doktorların ne kadar büyük bir özveriyle çalıştığını gösteriyor.
Buna rağmen yapılan anketlerde halkın doktorlara pek güvenmediği ve doktorların taleplerine pek destek olmadığı görülüyor. Doktorların imajının iyileştirilmesi hem doktorlar hem de onların tedavi edecekleri kişiler yani toplum açısından iyi olacaktır. Ben bu konuda medyaya da büyük görev düştüğünü düşünüyorum.

Fransa’daki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye'ye göre ne gibi farkları vardır?
Fransa’da popülasyon Türkiye’ye göre daha yaşlı. O yüzden Fransa’da “Gériatrie” (geriatri) denilen, yaşlıların sağlık sorunlarıyla ilgilenen dal giderek daha yaygınlaşıyor ve hastanelerde kendilerine daha fazla yer buluyor. Doğurganlık oranı açısından Fransa Avrupa’nın diğer ülkelerine göre oldukça iyi. Bu oran Fransa’da 2 civarında yani nüfus artmıyor ama azalmıyor da. Türkiye’de ise bu oran 2,43 civarında yani OECD ülkeleri içinde Türkiye nüfusu hala en fazla artan ülke.

Fransa’da kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Yabancı doktorlar Fransa’da 1996 yılına kadar ancak yardımcı doktor statüsünde çalışabiliyorlardı. Ben 1995 yılında ihtisasımı tamamladıktan sonra özel nedenlerden dolayı Fransa’da kalmak istedim. Fransa’da o zaman yaklaşık 8 bin yabancı diplomalı doktor çalışıyordu ve bunların pek çoğu Kuzey Afrika ya da Kara Afrika’dan eski Fransız kolonilerinden gelen doktorlar ve Orta Doğu’dan Lübnan ve Suriye’den ve Latin Amerika’dan gelen doktorlardı. Yardımcı doktor statüsünde çalışıyor ve hemşirelerden daha az maaş alıyorlardı. Türk doktorların sayısı ise ihtisas yapanlar dışında 20’yi geçmiyordu.
Fransa’da kalmaya karar verdikten sonra toplam 17 doktor arkadaşımla ki bunların 4’ü Türk idi, bir sendika (SNPAC) kurduk. Kısa sürede, o zamanlar yeni kullanılmaya başlayan internet sayesinde Fransa’nın tüm bölgelerindeki yabancı diplomalı doktorlara ulaşabildik ve Sendikamızı Fransa’nın en büyük doktor sendikası düzeyine getirdik. Medyayı da arkamıza alarak yaptığımız çeşitli eylemlerle, 1999 yılında Fransa’da tüm haklarımızı aldık.  Ancak doktor açığı devam ettiği için Fransa’ya çeşitli yollardan yabancı diplomalı doktorlar gelmeye devam etmekte. Federasyona (FPS) dönüşen sendikamız da onların haklarını almaları için mücadelesini sürdürüyor.
Yabancı diplomalı doktorlar diploma eşdeğerliğini aldıktan sonra mesleki kalitelerine göre değerlendiriliyorlar. Tabii ki kariyer yapmak yabancı diplomalı doktorlar açısından yerli doktorlara göre biraz daha zor. Türklere ve Türkiye’ye karşı son 5-10 sene içinde siyasetçilerin oy kaygısıyla körüklediği bir negatif önyargı gelişti. Ancak Fransa’da Türk toplumu nüfusu 500 bini geçti. İkinci ve üçüncü nesil çocuklarımızın oldukça çalıştıklarını görüyorum ve Fransız toplumunda hak edecekleri yeri alacaklarına inanıyorum.

Fransa’da ünlü tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Fransa’ya ihtisas yapmak için iki yolla gelinebiliyor. Birincisi tüm ihtisası yapmak için bir yarışma sınavıyla başlanabilen DES sınavı. Bu sınava başvurular Türkiye’deki Fransız Elçilikleri aracılığı ile yapılabiliyor. Başvuru süresi 1- 31 Mart tarihleri arasında oluyor. Sınav başarılırsa ihtisas süresi boyunca asistanlar Fransız asistanlarının sahip olduğu tüm haklarla uzmanlık eğitimlerini alıyorlar.
İkinci yol ya Türkiye’de ihtisas yaparken bunun bir kısmını Fransa’da yapmak (DFMS) ya da ihtisası bitirdikten sonra bir süre Fransa’da yüksek ihtisas yapma yolu (DFMSA). Bu prosedürlerde sınav yok. Ancak adaylık için doktorun Türkiye’de bağlı bulunduğu üniversitenin iznini alması ve dosyasının Fransa’da Strasbourg Üniversitesi tarafından incelenip kabul edilmesi gerekiyor. Bu prosedüre başvurular her sene 15 Ocak’tan önce yapılıyor.

Fransa’daki Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Fransa’da yaklaşık 200 kadar Türk hekimi var. Bunların büyük kısmı öğrenimlerini Fransa’da yapmış doktorlar. Türkiye’den gelip henüz tüm haklarını alamamış hekim arkadaşlarımız da var.Paris’te ve Strasbourg’ta Türk hekimlerini bir araya getiren iki dernek var. Ayrıca kurucusu olduğum ve halen başkanlığını yaptığım Türk-Fransız Sağlık Vakfı sadece hekimlere değil tüm sağlık çalışanlarına açık. Türk-Fransız Sağlık Vakfı, Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda ve Kuzey Kıbrıs’taki benzeri kurumlarla birlikte Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonunu (ATSEF) kurdu. ATSEF ilk toplantısını Viyana’da yaptıktan sonra, 2011 senesinde 14 Mart için Paris’te ilk Tıp Bayramı organizasyonunu düzenledi. Bu sene ise aynı organizasyon Londra’da yapıldı.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

İŞİ UZMANINDAN ÖĞRENİN


Sağlık alanında özellikle psikoloji ile ilgili “uzman” adı altında insanların sömürüldüklerini söyleyen bilim adamları bu alanda önlem alınması gerektiği konusunda uyarıyor. İnsanların yanlış hurafelere inandırılarak kandırıldıklarını söylüyor. Sağlık Dergisi, “işin uzmanından” diye aktarılan bilgilerin doğruluğundan nasıl emin olunacağını araştırdı.

 Psikoloji alanında “uzman” adı altında verilen bilgilerin yanlış olduğu konusunda bilim dünyası tepki gösteriyor. Bilim adamları, insanların yanlış yönlendirildiği ve hurafelere inandırıldığı konusunda tepki gösteriyorlar. Edinilen bilgiler bilimsel veriler ile analiz edilerek sorgulanarak yaklaşılmalı. Bilimsel diye anlatılanların doğruluğundan emin olmadan paylaşılmaması konusunda bilim adamları uyarıyor. Peki bu nasıl sağlanacak!

Kahve Kanseri Tetikler mi Azaltır mı?
Cambridge Üniversitesi Öğrenme Liderliği Merkezinde araştırmacı, Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Türk Eğitim Vakfı'nda eğitim danışmanı olan Özgür Bolat, Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı: “Haberlerde yalanı iyi tanımlamak gerekiyor. Bu çok boyutlu. İlk olarak bu konuda yapılmış bir araştırma olmayabilir. Bir bilgi bilimsel bilgi olarak sunuluyorsa, ben ilk önce araştırmanın orjinalini görmek isterim. Makaleyi okumak isterim. İkinci olarak, bu anlamda bir araştırma yapılmış olsa bile, araştırmanın yöntemine bakarım. Farklı bilim adamları “bu araştırmanın yönteminde sorun var” diyor. Dikkate alınmamış olan faktörler, nedeniyle bu araştırmalara güvenmediklerini söyleyenler oluyor. Mesela “kahve kanseri tetikler mi azaltır mı?” hangisine inanılacak. Her ikisinin de ispatladığını iddia eden araştırmalar var. Tıp fakültelerinde yapılan araştırmalarda bile bazı kriterleri göz ardı ederek farklı sonuçlar alabiliyor. Spor yaptıktan sonra dinlenme dönemi için, bir grup bilim adamı diyor ki “eğer masaj yapılırsa kişinin kendine gelmesi hızlı olur.” Başka bir grup ise, “masajın kendine gelmesi ile alakası yok” diyor. Masajın etkisine karşı olanlar, “plasebo etkisi vardır ya da yaştan dolayı etkili olmuştur” gibi birçok gözden kaçan faktörler olduğu görüşünü öne sürüyor. Üçüncü olarak iki ayrı araştırmacı ya da gazeteci bir araştırmayı okuyup farklı yorumlar çıkartabilir. Yanlış yorumlanan sayısız araştırma var. Bütün bu faktörler bir araştırmayı geçersiz kılabilir. 

“Firmaların Yaptırdığı Araştırma Sonuçlarına Güvenmiyor” 
Özellikle sağlık sektöründe ürün pazarlayan firmalar, ürünü ile ilgili araştırma yaptırıyor. Bu tip araştırma sonuçlarına güvenmiyor. Araştırmaların bağımsız kuruluşlar tarafından yapılması lazım. Bağımsız kuruluşlara da yaptırmıyorlar. İnsanlar bazı kuruluşlara araştırma bütçesi veriyor. Sonuçları istediğimiz gibi çıkart demeseler bile firmanın beklentisini bildiği için, firmanın istediği sonuçlara yakın bulunuyor. Bu devlet işlerinde de böyle. İşi yapan devlet, denetleyen devlet. Denetlemeyi bağımsız bir kurum yapmalı. 

Makaleyi Görün ve Literatürde Tersi Makalelerle Karşılaştırın 
Güvenilirlik için ilk adım makaleye bakılmalı. Bilimsel denilen araştırma yanlış tasarlanmış olabilir. “Et yiyenler yüzde 20 daha erken ölüyor” diye bir araştırma yapıldı ancak, başka bir grup çıktı dedi ki; “bu araştırmayı yapanlar vejetaryen, kendi önyargılarına göre araştırma sonuçlarını etkilemişlerdir.” Okuyucu bunu yapmaz, araştırmacılar bunu yapmak durumunda. Akademisyenler, basının ilgisini çekecek makaleleri yayınlamaya başladı. Kendi sonuçlarına güvenmeseler bile en azından isim yapmak ve tartışma başlatmak için yayımlıyorlar. 

“Vücudun Ortaya Çıkarttığı Mekanizmayı Ortadan Kaldırmaya Çalışıyoruz” 
Sağlık sektöründe değilim ama sağlık konusunda bilinçliyim. Vücudun ürettiği her şey sistemi dengede tutmak için çalışıyor. Öksürüğün görevi balgamı atmak. Öksürük vücuda zararlı olsaydı, vücut o mekanizmayı üretmezdi. Bu bağlamda öksürük şurupları başka açılardan yarar sağlasa da sakıncaları var. Mesela, laktik asit spordan sonra ortaya çıkıyor. Onu yok etmeye çalışıyorlardı. Laktik asit tam tersi, vücudun güçlenmesi ve enerji vermek için gerekli olduğu ortaya çıktı. Serbest radikalleri kaldırmak için de çalışılıyordu. “Serbest radikaller vücutta ne kadar çok olursa, vücudun savunma sistemi o kadar düşüyor” diyorlar. Vücudun ortaya çıkarttığı mekanizmayı biz ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. 

“Kişisel Gelişimci” 
 Kişisel gelişimde insanlar neleri değiştirebilir neleri değiştiremez. Bu bağlamda çok bilimsel bilgi var. “Kişisel gelişimci” denildiğinde, kendisi zorluk yaşamış, bir arayışa giren ve bu arayış onu rahatlatmış, bunu da insanlarla paylaşanlar geliyor. Bu deneyim paylaşımı açısından değerlidir. Ama bu deneyimleri kuramlaştırmak ve genel bilgi olarak sunulması çok sakıncalı. Donanımı zayıf olan kişilerin verdiği seminerler bu anlamda sakıncalı. 

“Doktorlar Kendini Çok Az Geliştiriyor” 
Sağlık semineri verenler bu işin eğitimini almış olmalı. Sağlıkla ilgili makaleleri takip ederim, paylaşırım ancak bu konuda seminer vermem. Doktorlarla yaşadığım en büyük sorun, okuduğum makaleleri teyit etmek için soru sorduğumda, bilmiyorlar ve “duymadım” diyorlar. En fazla araştırma tıp alanında yapılıyor. Ancak doktorlar bu hıza yetişmiyor.” 


“Büyük Laflar Etme Alışkanlığı, Gündemde Kalmanın ve Maddi Kazanç Sağlamanın Garantili Yollarından Biri” 
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan: “Sadece psikoloji değil, insanın hayatını ve sağlığını doğrudan ilgilendiren konularda “büyük laflar etme” alışkanlığı, hem gündemde kalmanın hem de maddi kazanç sağlamanın garantili yollarından birisidir. Hele ki adınızın başına akademik bir ünvan eklemişseniz, söylediklerinizin kaynağını göstermeniz veya çıkarımlarınızın nedensel sonuçlarını açıklamanız bile çoğu zaman gerekmez. Zira bilimsel metodolojiye uzak ve farklı meslek gruplarından insanlar, kendilerine gelen bilgilerin öncelikle “kimden” geldiğine ve etrafta bu kaynağın ne kadar kabul gördüğüne bakarlar. 

“Çeşitli İddiaları Araştırmak, Bilimin İçinde Olan İnsanlar İçin Bile Zorlayıcı Olabiliyor” 
Bilimsel olduğu öne sürülen iddiaların geçerliliğini ve doğruluğunu test etmek her zaman kolay değildir. Özellikle, hakkında çok fazla bilimsel çalışma bulunmayan konularda ortaya sürülen çeşitli iddiaları araştırmak, bilimin içinde olan insanlar için bile zorlayıcı olabiliyor. Fakat hangi meslekle uğraşırsa uğraşsın, insanların “bilim” dediğimiz faaliyetin temel özelliklerini iyi bilmeleri ve bilimin sınırları hakkında genel kültür seviyesinde de olsa bilgi sahibi olmaları gerekir. İnsanlık tarihi boyunca geçerli bilimsel kuram ve teorilerin hepsinin ortak bir özelliği vardır: Eğer bir hipotez (sav) yahut kuram (teori), evrendeki birçok fenomeni bir anda açıklayabileceği iddiasında ise, bu iddianın geçersiz olma şansı o kadar yüksektir. Kısacası, örneğin, uygulaması basit bir tekniğin (yahut bir ilacın/bitkinin) romatizmadan şizofreniye her şeye iyi gelecek mucize bir yöntem olarak sunulması, ondan şüphelenmek için yeterlidir. Zira insan gibi karmaşık bir organizma; canlılık gibi karmaşık bir süreçler bütünü ve sağlık gibi akıl almaz derecede fazla parametreye bağlı konularda bilimsel olarak her şeyi eksiksiz bir biçimde anlamamızı sağlayacak sihirli bir formülümüz maalesef yoktur. Bilim, el yordamıyla ilerleyen, eldeki büyük sorunları küçük parçalara bölerek adım adım ilerleyen bir yöntemler bütünüdür ve bu kadar “büyük” iddiaların bilimsel temellere dayanmayacağını, bilime aşina olan bir göz basitçe hemen fark edebilir. Elbette, yine, romatizmadan şizofreniye kadar her şeye iyi gelen bir “bitki”, kuramsal olarak mevcut olabilir. Fakat bu tip geniş spektrumlu bir etkinliği test etmek, bilimsel olarak hiç de kolay değildir. 

“Zor Olanı Gerçek Bilimsel Ve Akılcı Bilgileri Ayırt Edebilmek” 
İnsan psikolojisi ve davranış bilimi gibi tartışmalı konularda ortaya atılan birçok iddia da aslında hiç bir şekilde yeni olmayan, zaten konu üzerinde yeterli derinlikte okuyup düşünmüş herkesin şöyle ya da böyle fark edebileceği çeşitli özellikleri, belli çerçeveler içinde sunma çabasından başka bir şey değildir. Son dönemde özellikle “kuantum” etiketli zihinsel taktikler ve kişisel başarıya ulaşma yöntemleri örneklerinde gördüğümüz gibi, bilimin birbiriyle ilgisiz alanlarını bir şekilde bir araya getirerek, kimi zaman ilginç, kimi zaman da sadece safsata olarak nitelenebilecek çıkarımlar ve tavsiyeler ortaya koyma uyanıklığı, işin kolay tarafıdır. Zor olanı ise bunlar arasından gerçek bilimsel ve akılcı bilgileri ayırt edebilmektir. Ara sıra elime geçen bazı kitaplarda o kadar saçma ifadeler okuyorum ki, hayretten ağzım açık kalıyor! Üstelik bunlar, kitapçılarda serbestçe satılan ve bir “uzman” etiketi altında, konudan bihaber binlerce insana sunulan “bilgiler”. Bu sorumsuzluğu anlamam şahsen hala mümkün olamadı. 

“İnsan, Kendi İçindeki İyileştirici Gücün ve Zihninin Bedeni Üzerindeki Gerçek Hakimiyetinin Farkında Değil” 
Açıkça şarlatanlık da olsa, bazı psikolojik yöntemlerden fayda elde ettiğini söyleyen ve takip ettiği yöntemlere hiç bir şekilde söz söylettirmeyen insanlara da sıklıkla rastlıyoruz. Bu da aslında bize insanın psikolojik sorunlarının çözümünün başka bir yerde değil, çoğu zaman insanın kendi içinde olduğunu gösteriyor. Hangi metodu takip ederseniz edin, kendinizi iyileştirmeyi ve hayata daha pozitif bakmayı kafanıza koymuşsanız, bunu zaten bir şekilde başarıyorsunuz. İşte bu alandaki sahtekarlıkları besleyen en önemli özellik de bence burada: İnsan, kendi içindeki iyileştirici gücün ve zihninin bedeni üzerindeki gerçek hakimiyetinin farkında değil. Bu tip yöntemler çoğu zaman sadece, çoğunlukla bilinçsiz olarak, bazı insanlardaki bu gizli gücün açığa çıkmasına neden oluyor. Yoksa öne sürülen yöntemlerin büyük bir çoğunluğu bilimsel açıdan değere sahip değil. 

“Şarlatanlıkların Önüne Geçebilmenin Tek Yolu: Toplumun Genelinde Temel Bilim Okur-Yazarlığını Artırmak” 
Günümüzde bilimin birçok alanında, özelikle fizikte yaşanan gelişmeler, hakkında daha önce hiç bilgimiz olmayan bazı gerçekliklerle bizi karşı karşıya getirdi. Kuantum teorisi, kaos ve karmaşıklık kuramı, saçaklı (fuzzy) mantık gibi alanlar, günlük hayatımızda hiç de aşina olmadığımız başka bir gerçeklikten bahsediyorlar. Bazı uyanık tipler de fizik biliminin bu yeni ve havalı bulgularını bağlamından tamamen kopartarak, bir başka büyük gizem olan “insan ruhu” sorununa eklemleyip, bundan ciddi manada çıkar sağlıyorlar. Bu şarlatanlıkların önüne geçebilmenin benim bilebildiğim tek yolu, toplumun genelinde temel bilim okur-yazarlığını artırmak ve kritik-eleştirel düşüncenin yöntemlerini en azından çocuklarımıza ciddi bir biçimde öğretmek. Bilimin gerçek sınırlarını ve temel yöntemlerini bilen insanlar, böyle “bilimsellik kisvesi altına saklanmış” iddiaları, adeta fosforluymuşçasına kolayca fark edebilirler. 

“Suçun En Az Yarısı, Bizzat Tıp Dünyası Mensuplarında Bence”
Tıp ve sağlık alanı, toplumu çok yakından ilgilendirdiği için, son derece kaotik bir bilgi kirliliğine de sahne oluyor. Bu nihai durumun ortaya çıkışında, halkın sağlık endişelerini istismar eden sahtekarlar kadar, tıp camiasının kendi içine kapalı ve gelenekçi tıp dediğimiz kısır bir anlayışa saplanıp kalmasının da önemli bir rolü var. Piyasada insanların sağlık arayışlarını nakde çeviren birçok kişi zaten var, bunu biliyoruz. Fakat öte yandan, özellikle alternatif ve tamamlayıcı tıp tekniklerine karşı tıp fakültelerimizin ve sağlık çalışanlarımızın ilgisizliği, bu önemli konuyu bizzat şarlatanların ellerine bırakıyor. Alternatif tedaviler konusunda çalışan bir kaç hekimi hariç tutarsak, bu konular tıp fakültelerinde ve hekimler arasında neredeyse yok sayılıyor ve ciddi bir bilimsel araştırma sürecine bir türlü dahil edilemiyor. Hal böyle olunca, piyasada bu konuları istismar etme kabiliyeti olan insanlara da gün doğuyor. Yani suçun en az yarısı, bizzat tıp dünyası mensuplarında bence. 

“Tıp Dünyasındaki Bilim İnsanları Zihinsel Tembelliği Bıraksın” 
Gelenekselciliğe saplanıp kalma, bilim dünyasında da bunu çok net ve keskin bir biçimde izleyebilmek mümkün. Tıp alanını ilgilendiren birçok tartışmalı konuda da konuları kestirip atan, “acaba ben eksik biliyor olabilir miyim?” diye düşünme ihtiyacı dahi hissetmeyen, bilgisinin tamam olduğuna baştan inanmış kişilerin çokluğu, hem tartışmaları kısır döngülere hapsediyor, hem de tartışılması gereken esas konuları gündemden uzaklaştırarak, uyanık şarlatanların ellerine arayıp da bulamayacakları malzemeyi veriyor. Koruyucu hekimlik kavramının bence önemli bir bölümü günümüzde insanları bilinçsiz tıbbi uygulamalardan korumaktır. Fakat bunu yapmanın yolunun, etkisi yüzyıllardır bilinen bir çok geleneksel tedavi biçimine “etkisizdir” diyerek kestirip atmak olmadığı da aşikar. Artık tıp dünyasındaki bilim insanlarının zihinsel tembelliği bırakıp, daha önce bakmadıkları pencerelerden dünyaya bakmaları ve alternatif gerçekliklerin de var olduğunu fark etmeleri gerekiyor. 

“Kişisel Gelişim Tekniğini de Ben Biraz “Hormonlu” Görüyorum” 
Kişisel gelişim sözü ilk duyduğumdan beri bende çok tuhaf çağrışımlar yapar. Aynen vücut geliştirme sporu yapanların birçoğunun “steroid” dediğimiz, anormal kas kitlesi artışına yol açan ilaçlar kullanmaları gibi, piyasadaki birçok kişisel gelişim tekniğini de ben biraz “hormonlu” görüyorum. İnsanın, içinde bulunduğu toplumsal birimlerle olan çetrefilli ve karmaşık ilişkiler ağı içerisinde “kişisel” olarak gelişebileceğini düşünmek bana tam bir kandırmaca olarak gözüküyor. İnsanın yetenekleri gerçekten de inanılmaz derecede geliştirilebilir, fakat toplumdan kopuk; insanın sosyal ve ruhsal yanını ihmal eden gelişim tekniklerinin ne kadar mutluluk ve tatmin getireceği başlı başına tartışılması gereken bir konudur. 

“Kişisel Gelişim Uzmanı Olmanın Bir Okulu Yahut Merkezi Bir Sertifikalandırma Sistemi Yok”
 Kişisel gelişim uzmanı olmanın bir okulu yahut merkezi bir sertifikalandırma sistemi yok. Dolayısıyla, bu konuda belli bir derecede ve sürede uğraşmış herkes “kişisel gelişim uzmanı” olabiliyor. Üniversite kürsülerinde sadece bilimsel derecelerle öğretim elemanı olabilmek ne kadar doğruysa, bu da o kadar doğrudur. Zira, bir şeyi yapabilmek başka, öğretebilmek başkadır. Öğretebilmek, alıcı ile öğreten arasındaki ilişkinin sağlam kurulmasına ve öğreticinin, talebe psikolojisini ve pedagojisini iyi bilmesine dayanır. Bu işin “eğitim yöntemi” açısından temel sıkıntısı. Tabii bir de “kişisel gelişim” denen bu paketlerin içeriği söz konusu. Hepsini elbette detaylı inceleme fırsatım olmadı ama şimdiye kadar karşılaştığım ve inceleme fırsatı bulduğum yöntemlerde, temel insani değerlerin çok gerilere itildiğini, insanların bencilce bir ket vurma ve yalıtılma psikolojisi içinde başarıya şartlandırıldığına tanık oldum. Benim bildiğim dünyada böyle bir tavsiyeler zinciri, tatminsizlik ve mutsuzluk dışında bir sonuç veremez.

“Derinlikli Bir Tıp Ve Psikoloji Bilgisine Sahip Olmalı” 
Elbette insanları okuma ve onlara yaşamda başarıyı yakalama adına tavsiyeler verme konusunda doğuştan yetenekli, yahut kendisini yetiştirmiş insanlar da mevcut. Bu tanıma uyan bir kaç insan tanıyorum ve ona göre “yaşam koçluğu yapabilecek” insan modelinin nasıl olduğunu soracak olursanız, şöyle bir kaç özellik sayabilirim: Bir kere derinlikli bir tıp ve psikoloji bilgisine sahip olmalı. Dolayısıyla bu tip tavsiyeleri verecek insanların tıp tahsili yapmış olmaları bence, bir zorunluluk değilse bile, büyük bir avantaj. Ayrıca bu insanların “olumsuz deneyimler” yaşamış ve bu deneyimlerden şahsi dersler çıkartmış olmaları da önemli. Hekimlik pratiğinden gelen insanlar bunları klinik gözlemlerle zaten oldukça teferruatlı şekilde deneyimliyor. Son olarak, bence kişisel sıkıntılara şifa olmaya aday bir insanın, bu uğraşı bir para kazanma alanı olarak değil, bir yaşam biçimi olarak algılaması gerekiyor. Eğer bu temel şartları bir insanda bir arada bulabilirseniz, bence o kişi “kişisel gelişim” ve “yaşam koçluğu” alanlarında söz söyleyebilmek için temel donanıma sahip demektir. 

 “Bir Profesörün Bildiklerini Öğrencilerine Ne Derece Aktarabildiği Sınayabilecek Yöntemler Uygulamada Kullanılmıyor” 
Ülkemizde maalesef birçok meslek grubu, meslekleriyle ilgili temel yeterliliklere haiz olup olmadıkları konusunda mensuplarını sınayabilecek kıstaslardan mahrum. Sözgelimi bir profesörün bildiklerini öğrencilerine ne derece aktarabildiği ve eğitim açısından ne kadar başarılı olduğunu sınayabilecek yöntemler ne yazık ki uygulamada kullanılmıyor. Elbette işin bir de kolaycılık yanı var: Standart kalıplar eğitim ve öğretimde uygulanıp geçildiğinde, gerekenin yapıldığı ve sorumluluğun yerine getirildiği gibi bir yanlış kanı var. Halbuki zaman ve ihtiyaçlar hızla değişiyor; bilimsel bilgi sürekli artıyor ve her gün yepyeni sorunlar toplumun ve bireylerin gündemlerini işgal ediyor. Yani, sağlık eğitimlerinin ve sağlıkla ilgili birçok sorunun altında, aslında tıp felsefemiz ve insana bakış açımız yatıyor. Bunları ciddi olarak gözden geçirmeden çok fazla bir ilerleme kaydedebileceğimizi zannetmiyorum.”

1 Temmuz 2012 Pazar

“ETİK” ÇERÇEVEDE “OBEZİTE” ELE ALINDI

3. Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması tıp alanındaki etik sorunlara çözüm üreterek hem tıp fakültesi öğrencileri ve danışmanı olan öğretim görevlilerinin katılımıyla “Obezite ve Etik” alanında hazırlanan projelerle ele alındı.  




Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından bu yıl 3.’sü düzenlenen olan “Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması”nda bu yıl ki konu 'Obezite ve Etik' olarak belirlendi. Geleneksel hale gelen yarışmada derece alan öğrenciler her sene birbirinden güzel imkanlara sahip oluyor. Bu yıl yarışmada birinci olan katılımcı Pittsburgh Üniversitesi’nde Kardiyoloji stajının tüm giderleri karşılanarak bir ay staj hakkı kazandı.


Geleneksel hale gelen Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışmasının bu yıl 3’sü yurt içi ve yurt dışından katılımla gerçekleşti.  Gazi Üniversitesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen “Tıbbi Etik Proje Yarışması”, uygulamalı bilimsel bir etkinlik olan tıp alanında etik sorunları fark etme ve çözüm önerileri geliştiren projeler üretmeye teşvik etmesi nedeniyle büyük ilgiyle takip ediliyor. Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran, çalışmalarını ve obezite üzerine araştırmaları anlattı.

Bu yıl finale kalan 20 proje “Obezite ve Etik” adlı bir kitapta yer aldı.  Yarışmaya tıp fakültesi öğrencilerinin yanı sıra tıp etiği ile ilgili olabilecek bölümlerden lisans düzeyinde öğrenim gören üniversite öğrencileri de katıldı.


Toplumsal, Siyasal ve Ekonomik Boyutları

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi AD Başkanı ve Jüri Başkanı Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu açılış konuşmasında şunları söyledi: “Her yıl toplumda önemli etik ikilemlere yol açan bir sağlık sorununu ele alınan yarışmada bu yıl tüm dünyada önemli bir problem olarak tanımlanan obezite konusunu ana başlık olarak seçtik.


Jüri Üyeleri Alanlarında Uzman

Son katılım tarihinin 29 Şubat 2012 olduğu yarışmanın juri üyeleri ise; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi AD başkanı Nesrin Çobanoğlu, Director of the Center for Healthcare Ethics, Duquesne University Henk ten Have, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı; İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Temel Yılmaz, Türkiye Diyabet Vakfı başkan yardımcısı;Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İlhan Yetkin ,Pittsburg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Doç. Dr. Özlem Soran, Orhan Yılmaz ve Erhan Sertoğlu olarak belirlendi.




Dereceye Giren Projeler

1. Obezitenin Sömürüsü çalışması ile, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Özge Baş,  danışmanı Doç. Dr. Selçuk Aslan, ödülü, Pittsburgh Üniversitesi Kardiyoloji Bölümünde 21 günlük staj ve tüm yol masrafları karşılanarak bin 500 dolar cep harçılığı ile birlikte gönderilecek.



2. Obezite ve Etik, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Ekin Baysal, danışmanı Prof. Dr. Türkan Kutluay Merdol, ödülü iPad



3. Obez Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri Elif Nalan Kibarkaya ve Semiha Dursun, danışmanı Doç. Dr. Tamer Akça, ödülü Netbook