Haberlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haberlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2014 Cumartesi

HASTALIKLAR YETİM OLABİLİR ANCAK HASTALAR YETİM OLMAMALI

“Dünya Nadir Hastalıklar Günü” nedeniyle düzenlenen toplantıda konuşan Prof. Dr. Serdar Kula, “Hastalıklar yetim olabilir ama hastalar yetim olmamalıdır. Toplum olarak onları kucaklamalı ve sahip çıkmalıyız” dedi. 

Tüm dünyada “Dünya Nadir Hastalıklar Günü” olarak anılan 28 Şubat tarihinde Türk Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Derneği’nin Erişkin Yaşa Ulaşmış Doğumsal Kalp Hastalıkları Çalışma Grubu, Ankara Crown Plaza’da “Erişkin Doğumsal Kalp Hastalıkları ve Gebelik” konulu bir toplantı düzenledi.

Hekimlerin Nadir Hastalıklara Dikkati Çekilmeli
Türk Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Derneği’nin Erişkin Yaşa Ulaşmış Doğumsal Kalp Hastalıkları Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Serdar Kula yaptığı konuşmada, bu toplantıyı planlamalarının nedeninin, ülkemizde yaklaşık her yıl bin civarı yeni erişkin yaşa ulaşmış doğumsal kalp hastalığı olan hasta ortaya çıkacağının ve bunların içerisinde nadir hastalıklar arasında yer alan pulmoner hipertansiyonun önemli bir yer tutması gerçeğinin olduğunu belirtti. Bu gerçeğe dayanarak hekimlerimizin dikkatini bu konuya çekmek ve bu konuda birlikte çalışma olanaklarını geliştirmek amacıyla hareket ettiklerini söyledi.

Son bir iki nesildir tıbbi tedavilerde kaydedilen gelişmelerin pek çok kalp ve damar hastalığına bakış açısını ciddi bir şekilde değiştirdiğini kaydeden Prof. Dr. Kula, şu bilgileri verdi: “Hastaları neredeyse kaçınılmaz erken ölümlerden kurtarıp, uzun süre hayatta kalabilir hale dönüştürmüştür. Bu vesileyle doğumsal kalp hastalıklarıyla doğan insanların kısmen ya da tümüyle tedavi edilerek yetişkin yaşa ulaşmaları mümkün olmaktadır. Giderek artan sayıda, doğumsal kalp hastalığı halen devam eden ya da doğumsal kalp hastalığı tedavi edilmiş yetişkin hastanın ortaya çıkması ile birlikte bu konuda çocuk kalp doktorları ve yetişkin kalp doktorlarının birlikte çalışması gerekliliği doğmuştur. 

Avrupa’da Yaklaşık 30 Milyon, Ülkemizde 37 Bin 500 Yetim Hastalıklı Hasta Var
Nadir ya da yetim hastalıklar, bir toplumda 2 bin kişiden birinde ya da daha azında görülen ve yüzde 80’inden fazlası kalıtsal olan hastalıklardır. Böyle olmaları nedeniyle hekimlerin meslek hayatlarında pek sık karşılaşmadıkları ve dolayısıyla tecrübelerinin az olduğu hastalar olmaktadırlar. Çoğunun tedavisi yok, teşhis edilmesinin güç olmasının yanı sıra bu hastaların tedavilerinde kullanılan ilaçların ve hasta bakımlarının maliyetleri oldukça yüksektir. Bugün itibariyle Avrupa’da yaklaşık 30 milyon yetim hastalıklı hasta bulunmaktadır. Ülkemiz için ise tahmini rakam 37 bin 500’dür.

Nadir Hastalıklar:
- Kronik, ilerleyen, giderek kötüleşen ve yaşamı tehdit eden hastalıklardır.
- Yaşam kalitesini ve kendi başına yaşamını sürdürmeyi mani olacak engellere yol açarlar.
- Etkili bir tedavileri yoktur.
- Nadir hastalık çeşidinin sayısı 6 bin ile 8 bin arasındadır.
- Nadir hastalıkların yüzde 75’i çocukları etkiler ve bu çocukların yüzde 30’u 5 yaşından önce ölür.
- Nadir hastalıkların yüzde 80’i genetik nedenlere bağlıdır.

Pulmoner hipertansiyon akciğerlerimize giden damarlardaki kan basıncının artmış olmasıdır.  Ölümcül sonuçları olan bu hastalık çocuklarda yaklaşık milyonda yarım sıklıkla görülür. Bu vesileyle nadir hastalıklar arasında önemli bir yere sahiptir.  

Nadir Hastalığı Olan ya da Erişkin Yaşa Ulaşmış Doğumsal Kalp Hastalıkları Olan Hastalar için Neler Yapılabilir?
Sağlık hizmetleri içerisinde onlara yönelik hassas düzenlemelerin yapılması, özelleşmiş merkezlerin oluşturulması ve bu hastalıkların o konuda tecrübe sahibi hekimlerce takip ve tedavilerinin planlanılması, toplumsal farkındalık, yeni tanısal teknikler için araştırmalar ve bu hastaların ve ailelerine sosyal destek (hastalık hakkında eğitim, özel sorunlar için danışma, özel sosyal merkezler, fizik tedavi merkezleri gibi) sağlanabilir. Kısacası hastalıklar yetim olabilir ama hastalar yetim olmamalıdır. Toplum olarak onları kucaklamalı ve sahip çıkmalıyız.”

Ülkemizin birçok ilinden, sağlık merkezinden hekimlerin katılımıyla gerçekleşen toplantıda, bu vesile ile her yıl 28 Şubat’ta kutlanılan Dünya Nadir Hastalıklar Gününün bu yılki teması: Daha İyi Bir Bakım İçin Bir Araya Gelelim! olarak benimsendi.

25 Şubat 2014 Salı

BAKANLIKTAN YURT DIŞINDAKİ “TÜRK HEKİMLERE” DÖN ÇAĞRISI


Sağlık Bakanlığı, doktor açığını kapatmak ve yurt dışında çalışan Türk doktorları Türkiye'ye çekmek için, yurt dışında çalışıp, dönmeye karar verenlere 3 yıl Türkiye’de kalmaları koşuluyla mecburi hizmetten muaf tutacak. 

Sağlık Bakanlığı, doktor açığını kapatacak düzenlemeler yaparken yurt dışındaki Türk sağlık çalışanlarını Türkiye’ye dönmeleri için düzenlemeler yapıyor.  Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Zafer Çukurova, yurt dışında eğitimini tamamlayan doktorlar Türkiye’ye döndüklerinde 3 yıl süreyle devlet, vakıf üniversitesi ya da özel sektörde hizmet yaparlarsa mecburi hizmetten muaf olacaklarını söyledi.  

Yurt Dışından 3 Aylığına Gelinebilecek
Bugüne kadar 13 müracaat yapıldığını belirten Çukurova, “Özel Hastaneler yönetmeliğine eklenen madde ile yurt dışında hekimlik yapanlar,  Türkiye’de 1 yılda 3 ayı geçmemek şartıyla kadro şartı aranmaksızın, özel sektörde çalışabilecekler” diye konuştu. 

6 Ay İçerisinde Dönmek Durumundalar
Yeni düzenleme ile yurt dışında iki yıl görev yaptıktan sonra Türkiye'de görev yapacak doktorların kamuda istihdam edilebileceklerini belirten Çukurova, “Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Tasarı, yurt dışında mecburi hizmet yapmayan doktorların dönmesi için yapıldı. 1.1.2013 tarihinden önce yurt dışında eğitimlerini tamamlayanlar ya da uzman olanlar, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde Türkiye’ye dönmek ve en az üç yıl süreyle Türkiye’de fiilen meslek icrasında bulunmak şartıyla devlet hizmeti yükümlülüğünden muaf tutulacak. Hekim nerede çalışmak istiyorsa, seçtiği yerde 3 yıl dönmemek şartıyla, mecburi hizmet yükümlülüğünü yerine getirmemiş, yurt dışında halen aktif hekimlik yapan ya da uzman olanlar için bu madde eklendi” dedi. 



21 Şubat 2014 Cuma

KALP PROJESİ İLE BİLİNÇ OLUŞTURULACAK

Her yıl ani kalp durmasından dolayı 100 binden fazla insanının hayatını kaybettiğini belirten Hayatta Kal Dernek Başkanı Doç. Dr. Mutlu Vural, hedefinin 100 bin kişiye tamamen ücretsiz eğitim vererek sağlık alanında bilinç oluşturmak olduğunu söyledi. 

Ani kalp durması sonrası geç müdahaleden dolayı insanları hayatını kaybediyor. Belli bir bilinç oluşturarak ilk müdahalenin doğru şekilde yapılmasını hedefleyen Kalp Projesi’ni hayata geçiren Doç. Dr. Mutlu Vural, Hayatta Kal Derneği’ni kurarak sosyal sorumluluk projesini daha çok kişiye ulaştırmaya çalışıyor. 

Doç. Dr. Mutlu Vural, proje hakkında soruları yanıtladı. 

Kalp Projesi hakkında bilgi verir misiniz?
Kalp Projesi 13 Aralık 2011 tarihinde Erzincan da başladı. Kalp sağlığı alanında koruyucu hekimlik, toplumu bilinçlendirme ve eğitim çalışmalarını yapmak istiyoruz. Hastane dışında gelişebilecek ani kalp durmalarında ambulans gelene kadar toplumun bilinçli müdahale yapabilmesini sağlamak ve hayatta kalma oranlarını artırmak üzere çeşitli çalışmaları kapsamaktadır. Kalp damar hastalığı sıklığı ve sonuçlarını iyileştirmek ve ani kalp durmalarında ölüm sıklığını azalmayı hedefleyen bir projedir. Gelecek on yılın sonunda projenin hedefi yılda 20 bin hayat kurtarmaktır. 

Kalp Projesi ile birlikte kurulan Hayatta Kal Derneği neler yapıyor?
Hayatta Kal Derneği henüz 10 ay önce kurulmuş bir dernek ve diğer sivil toplum örgütleri fikir bazında ve sahada projeyi destekleyebilir. Bize göre önce toplumda farkındalık yaratmak gerekiyor. Çalışmalarımızı makale olarak yayınladık, ayrıca kamu spotu hazırladık.  Makale: http://www.anakarder.com/sayilar/94/buyuk/614-615.pdf

Kalbi duran bir kişi aniden yere yığılır, bilincini kaybeder, iç çeker gibi nefes alır ve nefesi kesilir. İşte o anda neler yapılırsa hasta kurtarılabilir mi? Belli bir bilinç oluşturulmuş toplumun sağlık çalışanlarına faydası nedir?
Bu şekilde her yıl 100 binden fazla insanımız hayatını kaybediyor. Bu sayının 2020 yılında 200 bine ulaşacağı tahmin edilmektedir. Her beş kişiden bir kişinin birinci derece yakını aniden yere yığılıp, bilincini kaybedip, nefesi kesilerek hayata veda etmiştir. Şehir içinde ambulans gelene kadar geçen 10 dakika zamanda bu hastanın müdahale edilmedi zaten öldüğünü ve sağlık çalışanlarının artık yapacak bir şeyinin kalmadığını toplumumuz bilmiyor. Kalbi aniden duran ve olduğu yere yığılan birine ambulans gelene kadar bilinçli müdahale ederek ambulansın yetişmesini sağlayacak şekilde kalbi duran kişiyi beş dakikadan çok daha uzun hayatta tutabileceğinin de toplumumuz farkında değil. Yine toplumun çok az kısmı bu bilinçte olsa bile kalp masajını nasıl yapacağını bilmiyor. Müdahale etmeyi bilen tanık toplumun bilinçsizliği, suçlanma korkusu, koruyucu yasaların olmaması gibi nedenlerle çekinmekte ve hayat kurtarabileceği halde uzak durmayı tercih etmektedir. Bunun için yasal düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. İlk yapılacak şey ani kalp durmasını tanımak ve hemen 112’nin aranmasıdır. Zaman kaybetmeden kalp masajı yapılmalıdır. Biz ambulans gelene kadar sadece sürekli kalp masajı yapılmasını öneriyoruz. Yapay solunum önermiyoruz. Sürekli kalp masajı ambulans gelene kadar hayati organları canlı tutacaktır. Ambulans geldiğinde elektroşok ise kalbin yeniden çalışma ve hayatta kalma şansı çok yüksek olacaktır. 

Ani kalp durmasını nasıl tanınır? Bu müdahaleler sağlık çalışanlarının işini zorlaştırmaz mı?
Amerikan Ulusal Kalp Akciğer Kan Enstitüsü “ani kalp durmasını” kalbin aniden ve beklemedik bir şekilde atışının durduğu durum olarak tanımlamaktadır. Daha sade bir ifade ile “sağlıklı gözüken bir kişi rahatsızlandıktan hemen sonra olduğu yere yığılır, bilincini kaybeder, iç çeker gibi nefes alır veya nefesi kesilmişse kalbi durmuştur” diyebiliriz. Her yere yığılan ve bilincini kaybeden kişinin kalbi durmuştur diyemeyiz. Örneğin bayılmada geçici bilinç kaybı ve 10 saniyeden kısa süreli nefes almama durumu söz konusudur. Dünyaca ünlü kalp doktoru Prof. Dr. Murat Tuzcu’nun "Kişinin bilinçsiz olduğunu saptamanız gerekir. Hareketsiz yatan insanı hafifçe sarsarak bilincinin açık olup olmadığını kontrol etmenizde yarar var. Yoksa bayılmış olsa da kalbi çalışan birine masaj yapmaya başlayabilirsiniz" uyarısına da dikkat etmeliyiz. Çalışan kalbe kalp masajı yapılmamalı ama kalbi çalışmayan birine bu korkunun aşırı olması nedeniyle sadece bir kaç dakika müdahale etmezsek de ölüm başlıyor. İşte ani kalp durmasını 30 saniyede tanımamız hayati önemdedir. 

Ani kalp durmasında bilinç kaybı ve nefes almama durumu kalp elektroşok verilerek yeniden çalıştırılmadıkça düzelmez. Düzelme ilk dakikada kalp masajı ve elektro şok uygulaması ile hemen olabilirken, geç müdahalelerde saatler ve günler sonra olabilir. Beyin hasarı olmuşsa süreç daha karışık bir hal alır.

En çok insanlar çalışan kalbe kalp masajı yapmaktan ya da kaburga kemiklerinin kırılarak akciğerlere batmasından korkuyor. Bu korkuları nasıl yenebilirler?
Size bir anımı paylaşacağım. Ben kardiyoloji doçenti iken bir hastamıza kalbi durmadığı halde 20 saniye kadar kalp masajı yaptım. Bir hasta EFOR testinde koşu bandı üzerine yıkılmış. Yan odada hasta muayene ediyorken hemşiretelaşla beni çağırdı. Koşu bandı üzerine yığılmış hastanın ritim kaydı yoktu. Bilinci kapalı ve nefes almıyordu. Kalp masajına başladım. Son kılavuzlar nabız bakma, nefes almıyorsa kalbi durmuştur diyordu. Sonra hasta nefes almaya başladı. EKO cihazında kalbine bakarken yine aynısını yaptı. Türk filmlerindeki ölüm sahnesinin aynını yapıyor ve tutabildiği kadar nefesini tutuyordu. Bu defa ekranımda kalbinin attığını gördüğüm için telaşlanmadım. Ölüm numarasını da gerçekte olduğu gibi değil "Yeşilçam" versiyonu ile yapıyordu. Sonra hastanın ölü taklidi yaptığı, bayılma ve nefesini tutma şeklinde konversiyon nöbeti olduğunu anladık.

Kalbi çalışan birine kalp masajı yapma korkusu yersizdir. Hollanda da ötenazi yasal. İyileşme umudu olmayan ve çok ızdırap çeken bir kişi aklı yerinde ise iğne ile uyutularak yasamina son verebiliyor. Uyutulmadan önce kalbi çalışırken yapılan kalp masajının kalp ritmi üzerine ciddi olumsuz bir etkisi görülmemiştir. Yani kalbi durduğuna inandığınız birine kalp masajı yapmaktan çekinmek yersizdir. Eğitim almışsanız korkmadan kalp masajı yapılabilir. Bilgili olmayan birine 112 komuta merkezinin yönlendirmesi ile kalp masajı yaptırılabilir. Tabuları yakalım, hayatlar kurtaralım.

Kalp masajı sırasında kaburga kemiklerinin kırılması doğru teknikle önlenebilir. Ani kalp durması gibi ölümcül bir durumda en kısa sürede kalp masajı yapmak gerekiyor. Hastaya müdahale edilmez ise 12 dakika içinde ölü kabul edileceğinden kaburga kırılır mı diye düşünmekten öte ambulans gelen kadar beyin gibi hayati organların hasar görmesini engellemek gerekiyor.

Online kalp masajı kursunuz ne zaman başlayacak? 
7 Kasım 2013 günü Yeni Yüzyıl Üniversitesi nde yapılacak 1. Ulusal Ani Kalp Durmalarında Ölümlerin Önlenmesi Sempozyumu’nda Türkiye’nin ilk online kalp masajı kursu başlayacaktı. Ancak Sağlık Bakanlığı ile yapılan görüşmede bu kurslara sertifika verilmesi için yönetmelik hazırlanması gerektiği ve bunun 2014 yılında hazırlayacağı bildirildi. Biz bunun üzerine ancak bakanlık takvimde geciktiğinde bu kursu katılım belgesi ya da yurtdışı sertifika vererek yapmayı planladık. Kamu spotumuzun yayınlanması ile eş zamanlı olarak "kalp masajını öğrenin" diye mesaj verdiğimizden HKD, ATUDER ve CPRToday.com tarafından onaylı online kalp masajı (hands only CPR) kursunu devreye sokacağız. Şuan ilk 100 bin kişide tamamen ücretsiz olmasını planlıyoruz. 

Doçent Dr Mutlu Vural kimdir? 
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun. Dr. Siyami Ersek Kalp Hastanesi’nde kardiyoloji ihtisasını tamamladı. Kırşehir, Erzincan ve İstanbul da görevlerde bulundu. Hayatta Kal Derneği yönetim kurulu başkanı ve Kalp Projesi kurucu ve yürütücüsü. 

14 Şubat 2014 Cuma

TIP ÖĞRENCİLERİNDEN BİLİME KATKI

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl 3.’sü düzenlenen Bilim Günlerinde, kısıtlı imkanlarla büyük işlere imza atmaya devam ediyorlar. 

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Cerrahpaşa Bilim Günleri, 8-9 Mart 2014 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Öğrenci Bilimsel Araştırma Kulübü (ÖBAK) tarafından gerçekleştirilecek. Sadece araştırma sunumlarının kabul edildiği kongrede, çok değerli üç isim var, Doç. Dr. Eda Cengiz, Prof. Dr. Ömer Özkan ve Prof. Dr. Hasan Yazıcı yer alacak.

Tıp fakültesi öğrencilerinin kısıtlı imkanlarla geleneksel hale getirmeye çalıştıkları bilim günlerine alanında uzman bilim insanları da destek oluyor. Türkiye'nin her yerinden bilimle ilgilenen herkesin katıldığı Bilim Günlerinde, tıp ve bilim dünyasına bir şeyler katmaya çalışan öğrenciler bu yolla çalışmalarını, emeklerini meslektaşlarına göstermiş ve bu yolda ilerlemek isteyenlere örnek olmuş oluyor. Sunumlarını öğrencilerden, asistanlardan, doktorlardan ve profesörlerden oluşan bir topluluk önünde sunma fırsatı bulan öğrenciler, kendilerini bilim dünyasına erkenden hazırlamış oluyor.  
Cerrahpaşa Bilim Günlerinin açılış konuşmasını Behçet Hastalığı hakkında yaptığı önemli çalışmalara imza atmış, Cerrahpaşa'nın en saygın hocalarından olan Türkiye Bilimler Akademisi asil üyesi Prof. Dr. Hasan Yazıcı yapacaktır.


Yale Üniversitesi’nden Öğrenciler için Geliyor
1995 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi’nden mezun olan Eda Cengiz, Kadın Doğum ve Jinekoloji dalında Zeynep Kamil Eğitim ve Hastanesi’nde asistanlık yaptıktan sonra, Chicago Cook County Çocuk Hastanesi’nde Pediatri dalında asistanlık yapmıştır. Kariyerini Pediatri ile Pediatrik Endokrinoloji ve Metabolizma dallarında yoğunlaştıran Eda Cengiz, öğrencilik yıllarından itibaren ulusal ve uluslararası birçok araştırmada görev almış, uluslararası birçok kongrede sunum yapmış ve tıpta önemli birçok topluluğa üyedir. Şimdilerde ise Yale Üniversitesi’nde Yardımcı Doçentliğini yapmaktadır.
Adını “yapay pankreas” araştırmalarıyla dünyaya duyuran Eda Cengiz, dünyaca ünlü Tip 1 Diyabet araştırmalarında önde gelen Jüvenil Diyabet Araştırma Kurumu’nun (JDRF - http://jdrf.org/) yürüttüğü “Yapay Pankreas Projesi”ne (http://www.artificialpancreasproject.com/) katılmış ve çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur. (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=eda+cengiz) FDA tarafından onaylanan yapay pankreas Tip 1 Diyabet hastaları için çok umut verici bir yöntemdir (http://www.fda.gov/MedicalDevices/ProductsandMedicalProcedures/HomeHealthandConsumer/ConsumerProducts/ArtificialPancreas/default.htm)


Yüz Nakli Çalışmalarını Anlataracak Öğrencilere Vizyon Kazandıracak
Başarısı ve ünü yurt dışına yayılmış, Türkiye'nin en başarılı cerrahlarından Prof. Dr. Ömer Özkan da bir diğer onur konuğu olacak.  Ankara Cumhuriyet Lisesi'nden 1988'de mezun olan Ömer Özkan tıp eğitimini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1995'de, uzmanlık eğitimini 1995-2001 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı'nda tamamlamıştır. 2004 yılında yardımcı doçent, 2006 yılında doçent olmuş, 2004 yılında 6 ay süreyle Japonya'da Tokyo Üniversitesi'nde Perforator Flepler ve Supermikrocerrahi, daha sonra yine 6 aylık süreyle Tayvan I/Shou Universitesi, E-Da Hastanesi'nde Plastik cerrrahi ve el cerrahisi klinik fellow’luğu yapmıştır. 2006 yılında EURAPS Young Plastic Surgeons 3 aylık burs çerçevesinde Almanya Münih'te Bogenhausen Technical University'de fellow’luk yapmış ve 2002 PSEF (Plastic Surgery Educational Foundation) Scientific Essay Contest Junior Basic Science Ödülü, 2005 EURAPS Young Plastic Surgeons Scholarship bursu ve 2007 yılında Akdeniz Üniversitesi Teşvik ödülünü almıştır.

Akdeniz Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Estetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibi, Türkiye’nin ilk çift kol naklini ve dünyada kadavradan ilk rahim naklini gerçekleştirdi. Ayrıca Türkiye'nin ilk tam yüz naklini de ekibiyle birlikte gerçekleştirmiştir.
Bilim Günlerine dair her şeyi http://ctfobak.com/tr/ sitesinde bulabilirsiniz.

Bilim Günlerini düzenleyen ekip:

Berçemhan Yazırlı,İrem Yanık,Büşranur Ağaç,Burak İsal ,Özgür Bölükbaşı,Feyza Çukurova,Melike Keskin,Özüm Demir, Selin Ercan,Gülçin Baş, Merve Ümran Yılmaz, Ahmet Ural, Pek Özçivit, Aylin Irmak Kuruç, Rüya Kesen, Ahmet Can Selçuk, İbrahim Baloğlu, Furkan Yüzbaşıoğlu, Kaancan Deniz, İrem Yenidoğan, A. Serkan Emekli, Cemre Özdemir, Ilvana Caklovıca, Serdar Akkol,Bekir Burak Kılboz, Murat Yüce, Mert Tanal, Mehmet Köstek,Beril Tülü, Kıvanç Yangı


21 Ocak 2014 Salı

“ORGAN NAKLİ” ETİK AÇIDAN YARIŞACAK

Etik alanında organ naklindeki uygulamaları gençlerin yaratıcı düşüncelerinin, bilimsel ve etik biçimde gelişmesi amacıyla düzenlenen Etik yarışmasının bu sene beşincisi yapılıyor. Yarışmaya katılarak birinci olan proje sahibi Pittsburgh'da staj yapma imkanı kazanıyor.

Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı tarafından 4 yıldan beri düzenleniyor. Farklı projeler geliştiren öğrencilerden yarışmada dereceye girenler çeşitli ödüller kazanırken, bir kişi Amerika’da eğitim alıyor. 5. Ulusal Tıbbi Etik Yarışması Jüri Başkanı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu, bu sene “organ nakli ve etik” konusunun ele alınacağını söyledi.  Çobanoğlu, organ nakli ve beyin ölümü ile ilgili konuların tıp etiğinin konusu olduğunu kaydederek şunları söyledi: “Organ nakli için “gerek koşul” organ bağışıdır. Organ bağışı ise toplumsal etik bir olgudur. Böylece, organ nakli, beyin ölümü ve organ bağışı konuları hem tıbbi etiğin hem de toplumsal etiğin ortak konusudur. Bu konularla ilgili değerlendirmelerimizde konunun iki boyutunu da göz önünde bulundurmak gereklidir. Bu konular birbirinin ayrılmaz parçasıdır.”



Sorunlara Yönelik Her Çözüm Belki de Başka Yeni Sorunlar Doğuracaktır
Canlıdan canlıya nakillerde etik sorunlar olduğu gibi, kadavradan nakillerde de etik sorunlar yaşandığını belirten Çobanoğlu, “Organ naklinde ana sorun nakil yapacak organ sayısının nakil bekleyenleri karşılayamayacak düzeyde olmasıdır. Toplumda organ bağışı yapmaya yönelik değer sistemi güçlendirilmelidir. Organ bağışının toplumsal etik değeri vurgulanarak, farkındalık yaratılmalıdır. Bu bağlamda “beyin ölümü” kavramı önemlidir. Beyin ölümü gerçekleşmiş bireylerden bağışlanan organlarla, birden çok insan sağlıklı yaşama olanağına kavuşturulabilir. Organ bağış sayısının artırılması gerekli ve bunun için toplumun bilinçlendirilmesi ve konuyla ilgili eğitimlerin sürekli yapılması önemlidir. Bunun dışında Bilim Dünyası, organ nakli ile ilgili çalışmalarına hızla devam etmekte ve çözüm önerilerini geliştirmektedirler. Sorunlara yönelik her çözüm belki de başka yeni sorunlar doğuracaktır. Bununla birlikte organ nakliyle yaşama döndürülen ya da yaşam kalitesi artırılan her insan, tıp alanında çalışan bilim insanlarını bu konuda yeni çalışmalar ve yeni buluşlar yapmaya yönlendiren önemli bir etki yaratmaktadır” diye konuştu. 

Konu Seçiminde Nelere Dikkat Edilecek?
Organ Nakli, Beyin Ölümü, transplantasyon kararı, organ naklinde adil ve ihtiyaca yönelik verimli bir organ dağıtım sisteminin kurulması, aydınlatılmış onam, organ bağışı kararı, konuyla ilgili hukuksal düzenlemeler, ulusal ve uluslararası kurallar gibi konularda birçok etik ikilemler vardır. Konunun tıbbi etik boyutunun yanı sıra, toplumsal etik boyutu da çok önemlidir ve yarışmanın kapsamı içinde yer alıyor. 


Yarışmaya Kimler Katılabilir?
Yarışmaya tıp fakültesi öğrencilerinin yanı sıra tıp etiği ile ilgili olabilecek hukuk, moleküler biyoloji, mühendislik, psikoloji, hemşirelik gibi bölümlerden lisans düzeyinde öğrenim gören üniversite öğrencileri de katılabiliyor. Tek kişi başvurabileceği gibi, 5 kişilik gruplar oluşturabiliyorlar; ancak ödülü bir kişi kazanıyor. Projeye hazırlık sürecinde katılımcılar birden fazla danışmandan destek alabiliyorlar. Yarışmacın amacı; öğrencilerin mesleki yaşantılarında karsılaşabilecekleri etik sorunlar konusunda farkındalık oluşturabilmek ve etik ikilemlerde çözüm önerileri geliştirebilmelerini sağlamaktır. Böylece, yaşamın tüm alanlarında gelecek kuşakları oluşturan ve mesleği aracılığıyla geleceği biçimlendirecek olan üniversite öğrencilerinin, uygulamada etik sorunları fark etmesi ve çözüm önerileri geliştirmesi yoluyla etik değerleri benimsenmesi sağlanabilir. Ulusal Tıbbi Etik Yarışması bu amacı gerçekleştirmek yolunda önemli bir işlev görüyor. Finale kalan projeler her sene bir kitap olarak basılıyor. Son başvuru tarihi, 31 Mart 2014

29 Kasım 2013 Cuma

ORGAN BAĞIŞINDA STRATEJİK DESTEK MEDYADAN

Organ bağışında farkındalığın artırılması için medyanın önemli bir güç olduğuna dikkat çeken Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası, "Yapılacak tüm çalışmalarda medya desteği tam olmalıdır” dedi.


Sağlık Bakanlığı ve Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen "Organ Naklinde Uyum için Teknik Destek Projesi" kapsamında, "Organ Bağışında Stratejik Ortak Olarak Medya Çalıştayı",  Point Otel'de gerçekleştirildi. 

Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi’nin genel hedefi ve amacı Türkiye’de özellikle kadavradan organ bağışının artırılması ve Avrupa Birliği müktesebatının kamu sağlığı alanında uyumluluğu ve uygulanmasına katkıda bulunmak olacak. 
Proje takım lideri Dr. Lajos Kovacs, projenin, Türkiye'de özellikle kadavradan organ bağışının artırılmasına yoğunlaşarak, Avrupa Birliği müktesebatının kamu sağlığı alanında uyumluluğu ve uygulamasına katkıda bulunmayı hedeflediğini söyledi. Kovacs, AB ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen projenin, Nisan 2015'te son bulacağını belirtti.

Türkiye'de organ nakli bekleyen hasta sayısının, kadavradan elde edilen organ sayısından kat kat fazla olduğuna dikkati çeken Kovacs, "Ulusal organ bekleme listesine eklenen hasta sayısı her geçen gün artıyor. Buna bağlı olarak organ bekleyen hastalar, uygun organ bulunamadığından hayatını kaybediyor.  AB ülkelerinde kadavradan organ bağışı oranı Türkiye'de var olana göre 7-8 kat daha fazla. Türkiye, yeterli yoğun bakım servis yatağına sahip bir ülke olmasına rağmen, potansiyel organ bağış hedeflerine henüz ulaşamamıştır" diye konuştu.

Kovacs, proje ile tıbbi tedavide, organ bağışının kalite ve güvenlik standartlarının geliştirilmesinin amaçlandığını dile getirerek,  “Türkiye’nin yeterli yoğun bakım servis yatağına ve teknik açıdan yeterli donanıma sahip olmasına rağmen, potansiyel organ bağış hedeflerine yeterli bağış gerçekleşmediği için ulaşılamadı. Projede organ bağışı konusunda 160 eğitici eğitimi verilmesi, bin 500 uzman doktor eğitimi verilmesi, 2 uluslararası bilgi şöleni düzenlenmesi, istatistiki veri toplama sisteminde düzenlemeler yapılması da amaçlanıyor. Türkiye’de kadavradan organ bağış oranları çok az. Amacımız bu oranları Avrupa seviyesine getirebilmektir. Şu ana kadar Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı bu konuyla ilgili pek çok çalışma gerçekleştirdi. Hedefimiz bu projeyle birlikte bu çalışmaları daha da pekiştirebilmektir” şeklinde konuştu.


“ Geçen Yıl Listede Beklerken Bin 800 Hasta Hayatını Kaybetti”
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası da son verilere göre, organ bağışında aile ret oranının yüzde 77 olduğunu belirterek, bu oranla ihtiyacı olan kişilere organ bulma şansının çok zor olduğunu vurguladı. Türkiye'de organ bekleyen hastaların ancak yüzde 16'sına organ bulunabildiğini belirten Kapuağası, geçen yıl listede beklerken bin 800 hastanın hayatını kaybettiğini söyledi.

Türkiye'de Böbrek Nakli için Bekleme Listesindeki Hasta Sayısı 20 bin 830
Kapuağası, Türkiye'de 11 Kasım 2013 itibarıyla böbrek nakli için bekleme listesindeki hasta sayısının 20 bin 830, karaciğer için 2 bin 48, kalp için 404, akciğer için 40 olduğunu belirtti.  Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre, Ocak 2013 ile Kasım 2013 arasında 2 bin 489 hasta için böbrek, bin 71 hasta için karaciğer, 50 hasta için kalp, 27 hasta için akciğer, 3 hasta için pankreas ve 1 hasta için ince bağırsak nakli yapıldığını dile getiren Kapuağası, ancak halen bağış sayısının dünyanın çok gerisinde olduğunu vurguladı.

Farkındalığın artırılmasında medyanın önemli bir güç olduğuna dikkat çeken Kapuağası, "Yapılacak tüm çalışmalarda medya desteği tam olmalıdır. Medyanın da desteğiyle toplumda farkındalık artırılacak, organ bağışına ilişkin kaygılar giderilecek, doğru bilgiye ulaşılabilecektir” dedi.

 “Organ Bağışı Yaşam için Bir Armağan”
AB Türkiye Delegasyonu Sağlık Temsilcisi Figen Tunçkanat da organ bağışında farkındalığın artırılmasında medyanın rolünün büyük olduğunu söyledi. Organ bağışının yaşam için bir armağan olduğunu ifade eden Tunçkanat, nüfusun da yaşlanmasıyla birlikte organa olan ihtiyacın da giderek arttığının altını çizdi.  
Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği'nden Prof. Dr. Uluğ Eldegez de, organ bağışının artırılmasında beyin ölümü bildirimlerinin önemine değindi


“ Belediye Seçimlerinde Özellikle Adaylar, Organ Bağışına İlişkin Mesajlar Vermelidir”
Memorial Şişli Hastanesi Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu , organ naklinin artırılması için siyasilere de görev düştüğünü ifade ederek,  "Belediye seçimlerinde özellikle adaylar, organ bağışına ilişkin mesajlar vermelidir. Çünkü, seçim gezilerinde çok kişiye ulaşıyorlar. Siyasiler, mutlaka organlarını bağışlayıp bağışlamayacaklarını belirtsinler ki ben de oyumu ona göre vereyim" dedi.

“Bağış Oranları Ciddi Şekilde Azaldı”
Proje koordinasyon ekibinden Dr. Eyüp Kahveci de bekleme listeleri üzerindeki yükün çok fazla olduğunu ve bunun genellikle kadavradan yapılan organ nakilleri ile giderilmeye çalışıldığını bildirdi. Bağış olmadığında nakil yapılamayacağına dikkati çeken Kahveci, "Bağış oranları ciddi şekilde azaldı. Beyin ölümü gerçekleşen kişilerin ailesinin şu an için sadece yüzde 22'si onay vermektedir. Bu oran çok düşük. Bu, bir alarmdır, acilen oranların yükseltilmesi gerekmektedir" diye konuştu.


 Hayata Bağış Haberleri Yer Almalı
CNN Türk'ten Ferhat Boratav, 2007 yılında organ bağışına ilişkin kampanya düzenlediklerini belirterek, o yıllarda organ bağışında şehir efsanelerinin egemen olduğunu, genellikle olumsuz ifadelerin yer aldığını anlattı. Organ mafyasına ilişkin çeşitli haberlerin yer aldığını dile getiren Boratav, basında bu şekilde yer bulan haberlerden örnekler verdi. Boratav, "Hayata bağış haberlerinin yer alması, yetkililer üzerinde baskı kurabilir, doktorları cesaretlendirir, organ bağışını meşrulaştırır" dedi.

Medya-İş Genel Başkanı Gürsel Eser de organ bağışı kampanyasına destek vereceklerini belirterek, "Tüm sendika üyelerine kampanya hakkında bilgi vereceğiz ve üyelerimizi bağış yapmaya çağıracağız" diye konuştu. 

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel de Türkiye'de okuma yazma oranlarının oldukça düşük olduğunu, bu nedenle farkındalığın artırılmasında özellikle televizyon programlarının önemli yer tuttuğunu belirterek, dizilerde, kuşak programlarında ve haberlerde bağış yapılması gerektiğine yönelik mesajların verilmesi gerektiğini ifade etti.

Kalp nakli olmuş kişilerden birisi olan İzmir Gazeteciler Cemiyeti üyesi, gazeteci Çağatay Çağlar da tanı konulmasından nakil gerçekleştirilene kadar olan yaşam hikayesini katılımcılarla paylaştı. Bugün nakil sonrası sağlığına kavuştuğunu anlatan Çağlar, "3 yıldır bir başkasının kalbiyle yaşıyorum. Çok mutluyum. Toprakta çürümesin, canda yeşersin. Bunun için organlarınızı bağışlayın" dedi.

13 Kasım 2013 Çarşamba

ANKARA TIP ÇOCUK ACİL YENİ BİNAYA TAŞINACAK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Yerleşkesinde Çocuk Hastanesi olarak yapılan yeni binaya çocuk acil servisin taşınacağını belirten Üniversite Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, erişkin acil servisinin de iç mekanlarının yenilendiğini yaptıklarını söyledi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Yerleşkesindeki Çocuk Hastanesi bölümünde yapılan inşaat çalışmaları tamamlandı. Cihaz ihalelerinin bir kısmı  yapılan hastanenin, önümüzdeki aylarda ameliyathane malzemeleri ve radyoloji aletleri alındıktan sonra yıl sonuna varmadan hastanenin hizmete açılacağını belirten Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş,  “Eski bina ile yeni bina birbirine entegre şekilde hizmet verecek. Çocuk acil servisi yeni binaya taşınacak. Acil serviste şu anda günlük 400-500 hastaya bakılıyor” dedi.

Erişkin Acil Yenilendi
İbn-i Sina Hastanesi acil servisinin de tadilat işlemlerinin tamamlandığını kaydeden Erkan İbiş, “Göreve başladığımızda ilk koyduğumuz hedef gerek alt yapısı gerekse hizmet kalitesi ile Ankara Tıbba yakışır bir acil servis olsun istedik. Bu konu üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Gerekli yatırımları yapıyoruz. Eleman desteği ve yoğun bakım desteği sağlıyoruz. Daha da iyi hizmet vermek için imkanlar ölçüsünde maksimum kaynağı ayırmaya kararlıyız" diye konuştu. 

“Acil Yoğun Bakımı Açtık”         
Triaj sisteminde zorluklar olduğunu dile getiren İbiş, yatan hastanın taburcu edilmesinde, malzemelerin alımının gecikmesi veya diğer işlemlerin uzamasının etkisi olduğunu kaydetti.  Göreve başladıklarında acil servisin hizmet anlamında tıkanmış olduğunu gözlemlediğini söyleyen İbiş, şunları ilave etti: “Bu sorunun çözümü için acil servis sorumlusundan ve akademisyenlerinden brifingler aldık toplantılar yaptık. Hep birlikte sorunlar çözümü, memnuniyetin yükselmesi,kapasitenin ve hizmet kalitesinin artırılması için yoğun şekilde çalıştık. Tüm bu çaba ve çalışmalar sonuç vermeye başladı. Burayı destekleyecek yoğun bakımı da açtık. 6 yataklı dahili yoğun bakım olmasına rağmen, acil hastalara ağırlıklı olarak hizmet veriyor.  Hemşire ihtiyacını karşılayabilirsek 30 yatak kapasiteye çıkartmayı planlıyoruz. Bizim yatak sayımız 2 bin, mevcut hemşire sayımız 950.  Diğer üniversitelerle yatak kapasitesi ile karşılaştırdığınızda olması gerekenin çok altında olduğu ve bu konuda büyük sıkıntı yaşadığımız görülüyor.”

12 Kasım 2013 Salı

“TÜRKİYE'DE HER YIL 14 BİN YENİ PROSTAT KANSERİ VAKASI GÖRÜLÜYOR”

Prostat kanserinin tüm dünyada erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer aldığını belirten Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği Prostat Kanseri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, Türkiye'de her yıl 14 bin yeni prostat kanseri vakası görüldüğünü kaydetti. 

34. Ulusal Türk Radyoloji Kongresi kapsamında yapılan basın toplantısında Türkiye'de prostat kanserinde belirgin artış olduğu, prostat kanserinin erkeklerde akciğer kanserinden sonra ikinci sıraya yerleştiği bildirildi. Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği Prostat Kanseri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, prostat kanseri için dünya ortalamasının 100 binde 28'lerde ve Avrupa ortalaması 100 binde 60'larda iken, Türkiye ortalamasının 100 binde 37'lerde olduğunu söyledi. Turgut, bu bilgiler doğrultusunda Türkiye'de her yıl 14 bin yeni prostat kanseri vakası görüldüğünü açıkladı. Turgut, burada önemli bir sorunun batı ülkelerinden kısmen farklı olarak erken tanı oranının hâla önemli ölçüde düşük olduğunu ve bu durumun hastalığa yönelik farkındalığın düşük olması ve özellikle kültürel faktörlerle ilişkili olmak üzere, hekime başvurma oranının istenen düzeyde olmaması ile açıklanabileceğini ifade etti. Turgut, "Maalesef toplumun geneli herhangi bir yakınması olmaması durumunda kontrol amacıyla doktora başvurmamaktadır" dedi.

“Tüm Kanser Vakalarının Yüzde 11'inden ve Kanserden Ölümlerin Yüzde 9'undan Sorumlu”
Manyetik rezonans görüntüleme ve multiparametrik manyetik rezonans teknolojisinde son dönemde kaydedilen gelişmeler sayesinde prostat kanserinin kolaylıkla tespit edilebildiğini ve tümörün davranış özelliklerinin belirlenebildiğini belirten Turgut, prostat kanseri görülme sıklığı ve prostat kanserinin toplum sağlığı açısından taşıdığı önem konusunda bilgi verdi. Turgut, yapılan araştırmalarda, gelişen hayat standartları sayesinde yaşam beklentisinin artmasına paralel olarak özellikle 65 yaş üzerinde olmak üzere kanser vakalarında önümüzdeki 30 yıl içinde 3 kat artış meydana geleceğinin hesaplandığını söyledi. İleri yaş hastalığı olarak ortaya çıkan prostat kanseri için de aynı sözlerinin tekrarlanabileceğini kaydeden Doç. Dr. Turgut, konu ile ilgili şunları söyledi: “Prostat kanseri genel olarak orta yaşı geçmiş erkeklerde en sık tanı konan kanser olup tüm kanser vakalarının yüzde 11'inden ve kanserden ölümlerin yüzde 9'undan sorumludur. Çok çarpıcı bir veriyle devam etmek gerekirse, yapılan araştırmalar her 6 erkekten birinin yaşamı boyunca prostat kanserine yakalanacağını göstermiştir. Prostat kanseri tüm dünyada erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci durumdadır. Bu çerçevede her 36 erkekten birinin prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybettiği düşünülmektedir. Tüm dünyada yılda 900 bin hasta prostat kanseri tanısı alırken, her yıl 258 bin hasta prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Benzer şekilde ABD'de 2012 için öngörülen yeni olgu sayısı 241 bin 740, ölüm sayısı ile 28 bin 170'dir. Mevcut artış durumun devam etmesi halinde 2030 yılında dünyada her yıl 1 milyon 700 bin yeni olgu ve 500 bin ölüm görüleceği düşünülmektedir."



Görüntüleme teknolojisindeki baş döndürücü hızdaki gelişmeler sayesinde, kanserli hastaya yaklaşımda radyolojik değerlendirmenin çok temel bir konuma geldiğinin altını çizen Turgut, görüntüleme sayesinde elde edilen tümöre ait yapısal, metabolik ve fonksiyonel bilgilerin, uygulanacak tedavi yaklaşımını doğrudan belirler hale geldiğini söyledi. Turgut, prostat kanseri tanısında MR görüntüleriyle üç boyutlu ultrason görüntülerinin birleştirilmesini sağlayan cihaz kullanıldığını, yeni biyopsi tekniği sayesinde prostat kanserinin kolaylıkla saptanabildiğini söyledi. Turgut, geleneksel yöntemler ve devrim olarak adlandırdığı yeni teknolojik gelişmeler arasındaki farkı şöyle açıkladı: "Prostat kanseri taraması için yöntemlerden biri kanda PSA ölçümü olup kan PSA düzeyinin artışı durumunda ultrason rehberliğinde prostat bezinden özel iğnelerle parça alınması işlemi gerçekleştirilmektedir. PSA düzeyinde artışın prostat kanseri dışındaki bazı sebeplere de bağlı olabilmesi nedeniyle rutin PSA taraması pek çok gereksiz biyopsiye yol açmaktadır. Bezin hangi kısmının anormal olduğu dikkate alınmadan, adeta kör olarak parça alınmaktadır. Son dönemde geliştirilen bir teknikle körleme parça alma yerine işlemin prostat bezi içerisinde saptanan şüpheli bölgelerden hedef gözeterek yapılması esas alınmaktadır."

Burada hastanın önce multiparametrik MR adı verilen yeni bir teknikle MR'ının çekildiğini, elde edilen görüntülerin özel yazılımlarla değerlendirilmesi sonucunda prostat bezinde kanser şüphesi yüksek alanlar belirlendiğini aktaran Turgut, "Burada çok önemli bir konu da prostat kanserinin her tipinin tedavi gerektiriyor olmaması. Özellikle belli kanser tipleri tedavi edilmeyip sadece kontrollerle yetinilse bile hastaya önemli bir zarar vermiyor" diye konuştu. 

Kadınlara Mamografi Erkeklere MR
Halihazır uygulamalarla birçok hastaya gereksiz ameliyatları da kapsayan ve uygun olmayan tedavi yöntemleri uygulandığını kaydeden Turgut, "Kadınlarda meme kanseri taramasına yönelik olarak mamografinin kullanılmasına benzer şekilde yakın gelecekte erkeklerde de prostat kanseri tanısına yönelik olarak Manyetik Rezonans (MR) görüntülemenin kullanılmasının gündeme geleceğini düşünüyoruz" diye konuştu. 

10 Kasım 2013 Pazar

KADRO AZALIYOR TALEP ARTIYOR

2002 ile 2010 yılları arasındaki radyolog kontenjanlarında yüzde 50'lere ulaşan azaltmanın temel problem olarak ortada durduğunu söyleyen Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nevra Elmas, kadro sayısı düşürülürken, aynı yıllara ait istatistiklerin, BT ve MR taleplerinde yüzde 300- 700 oranında artış gösterdiğini belirtti. 

34. Ulusal Türk Radyoloji Kongresi kapsamında yapılan basın toplantısına, Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nevra Elmas, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Halil Öztürk, Genel Sekreter Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Adem Kırış ve TÜRKRAD 2013 Bilimsel Kurul Başkanı Doç. Dr. Mehmet Ertürk katıldı.

Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof.Dr. Nevra Elmas, 'Sağlık Sistemindeki Değişikliklerin Görüntüleme Hizmetlerine Yansımaları ve Görüntülemenin Kötüye Kullanımının Toplum Sağlığına Etkileri' konusunda bilgi verdi. Radyoloji alanında sorunlardan birinin sağlıkta dönüşüm modelinin radyoloji alanına yansıyan olumsuz etkileri olduğunu kaydeden Prof.Dr. Elmas, radyolojinin günümüzde herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle sağlık merkezine başvuran tüm hastaları dolaylı olarak ilgilendiren bir bilim alanı olduğunu, hiçbir hastalık tanısının radyolojik inceleme olmaksızın konulamaz duruma geldiğini vurguladı. Prof. Dr. Elmas, "Radyoloji parkları klasik röntgen görüntüleri, ultrason, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleriyle zenginleştirilmiş ve kuşkulu hastalık tanısı için tercih edilmesi gereken cihazın kararında klinik hekimler zorlanmaktadır. Bu modaliteler arasında klasik röntgen ve bilgisayarlı tomografi çalışma prensiplerinde X ışını gerektirdiğinden özellikle çocuk hasta grubunda radyasyonun sakıncalı etkileri göz önüne alınarak çok hassas olunması gerekmektedir. Ultrason ve manyetik görüntüleme yönteminde herhangi bir zarar verici etken söz konusu değildir. Ancak, cihazların mali portreleri ve inceleme süreleri gözlendiğinde manyetik rezonansın daha seçici durumlarda kullanılma gerekliliği söz konusudur" dedi.

BT ve Manyetik Rezonans En Düşük Rakamlar Avrupa'da 250 Euro, Amerika'da Bin Dolar
Radyoloji alanında Türkiye'de de kullanılan cihazların, yurt dışındaki tetkik ücretleri gözden geçirildiğinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans için en düşük rakamların Avrupa'da 250 Euro, Amerika'da bin dolardan başladığını hatırlatan Prof. Dr. Elmas, "Ülkemizde ise Sağlık Bakanlığının biçtiği değer bilgisayarlı tomografi için 59 TL, manyetik rezonans için 71.5 TL olarak kararlaştırılmıştır. Bunun sonucu olarak kamu ve üniversite hastaneleri istenilen fazla sayıdaki incelemeler nedeniyle talepleri karşılayamayacak konuma geldi. Taleplerin bu denli artışı sonucu dışarıdan hizmet satın alımı firmaları sahnede rol almaya başlamışlardır. Zaman içinde hizmet satan firmalar hipertrofiye olurken, kamu kurumlarımda çalışmakta olan meslektaşlarımız inaktif hale getirilmeye başlanmıştır. Zamanın ilerlemesi ile mağduriyetleri daha da artmaktadır. Günde cihaz başına düşen hasta sayısının artışı ve özel hizmet sektöründe inceleme ücretlerinin maliyetin altına düşürülmesi kaliteli hizmet sınırlarını zorladığından, tanısal yeterlilikten yoksun incelemeler tekrarlanmak zorunda kalmaktadır. Bu da hastaların aldıkları radyasyon ile kontrast madde miktarını artırdığından uzun veya kısa vadeli yaşam tehdidine kadar gidebilen yan etkiler oluşturmaktadır” diye konuştu. 

Amaç: Hastalarımızın En Kısa Yoldan Kaliteli İncelemeler ile En Doğru Tanıyı Alabilmesi
Sağlıkta dönüşüm çerçevesinde değerinin altında sağlanan inceleme yöntemleriyle insan sağlığının tehdit altında olduğuna dikkat çeken Elmas, sonuç olarak radyolojik incelemeye ulaşımın hasta açısından son derece kolaylaşırken, düşük fiyat politikasıyla kaliteden ödün verilmiş incelemeler nedeniyle hastanın sağlığına kavuşamadığını söyledi. Elmas, şunları söyledi: "Amaçlarımızdan birinin toplum sağlığını korumak, radyolojik kaliteyi topluma kazandırmak, mükerrer incelemelerin önüne geçmek olduğundan Türk Radyoloji Derneği tarafından hazırlanmış bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans ve mammografi inceleme standartları Sağlık Bakanlığı ile işbirliği çerçevesinde bakanlık ve dernek üyelerinden oluşturulmuş Standartlar Komisyonunca denetleme sürecine alınmıştır. Amaç ülke genelinde radyolojik kalitenin sağlanması ve hastalarımızın en kısa yoldan kaliteli incelemeler ile en doğru tanıyı alabilmesidir.”

Kadro Azalıyor Talep Artıyor
Ülke genelinde radyolojik kalitenin sağlanmasını amaçladıklarını kaydeden Prof. Dr. Elmas, hedeflere ulaşma noktasında 2002 ile 2010 yılları arasındaki radyolog kontenjanlarında yüzde 50'lere ulaşan azaltmanın temel problem olarak ortada durduğunu söyledi. Kadro sayısı düşürülürken, aynı yıllara ait istatistiklerin, BT ve MR taleplerinde yüzde 300- 700 oranında artış gösterdiğini belirten Elmas, derneğin temel amaçlarının tıp öğrencileri, radyoloji asistanları ve radyoloji uzmanlarını kapsayan meslek içi ve meslek sonrası radyoloji eğitimine katkıda bulunmak olduğunu belirtti. 

4 Kasım 2013 Pazartesi

"KENYA'DA KÖK HÜCRE NAKLİ YAPILAMIYOR"

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından 9-13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'ne Kenya’dan katılan Dr. Jamilia Ajema Rajab, “Kenya’da kök hücre nakli yani kemik iliği transplantasyonu yapılamıyor, dolayısıyla kök hücre nakline ihtiyacı olan her hastanın, bu işlemin yapılabildiği başka bir ülkeye gitmesi gerekiyor. Hastanın bunun için yeterli parası varsa başka bir ülkede nakil yapılıyor, parası yoksa ne yazık ki ölüyor” dedi.

 Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından düzenlenen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi’ne, Orta Asya, Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlar da dahil olmak üzere pek çok ülkeden bilim insanları katıldı. 

Kenya Nairobi Üniversitesi’nde Pediyatrik Hematolog-Onkolog olan Dr. Jamilia Ajema Rajab, “Türkiye ile Kenya arasında böyle bir bağlantı ve işbirliği olduğunu duyduğumuzda önce çok şaşırdık ve mutlu olduk elbette. Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından bu konferansa davet edildiğimiz için son derece memnun olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Bizim açımızdan olağanüstü yararlı ve eğitici bir toplantı olduğunu söyleyebilirim. Bu kongrede, başta Türkler olmak üzere pek çok farklı ülkeden meslektaşlarımızla tanışma fırsatı bulduk. Açıkçası, Türkiye’de bu denli büyük bir hematoloji camiası ile karşılaşmak bizi oldukça şaşırttı, bu kadar kalabalık bir meslektaş grubu beklemiyorduk” dedi. 

“Maddi Kaynak, Altyapı ve Uzman Yetersiz”
Kenya’da hematoloji ve onkoloji uzmanı sayısının çok az olduğunu belirten Dr. Rajab, bu alanların yeni gelişmeye başladığını kaydetti. Dr. Rajab, Kenya’da hematoloji ve onkolojinin güncel durumu ile ilgili şunları söyledi: “Hematolojik ve onkolojik kanserlerde kullandığımız kemoterapi protokolleri, önemli oranda gelişmiş ülkelerde uygulanan protokellerle aynı. Tedavide kullanılan ilaçların da büyük bir kısmını bulabiliyoruz. Ancak, teşhis, takip ve tedavi etkinliğinin belirlenmesi için yapılması gereken laboratuvar testlerinin önemli bir kısmı yok; sadece sınırlı sayıda, basit test ve analizler yapılabiliyor. En önemli sorunumuz ise Kenya’da kök hücre naklinin yapılamıyor olması. Bu çok özel bir alan ve bunun için gerekli maddi kaynaklarımız mevcut değil, yeterli uzman yok ve nakil için kullanılacak ilaçların önemli bir kısmına ulaşamıyoruz. Dolayısıyla kök hücre nakli (kemik iliği nakli) endikasyonu olan her hasta mutlaka başka bir ülkeye gitmek zorunda. Bu şu anlama geliyor: Yeterli parası olan hasta kemik iliği nakli için yurtdışına gidiyor, parası olmayanlar ise ne yazık ki ölüyor.

Kenya’da, hükümetler ve Sağlık Bakanlığı bugüne kadar dikkatini hep enfeksiyon hastalıkları ve bunların yayılmasını engellemek üzerine yoğunlaştırdı. Dolayısıyla, ulusal bütçemizin çok önemli bir kısmı enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele amacıyla kullanıldı. Ayrıca, anne ve çocuk ölüm oranlarının, özellikle çocukluk çağı hastalıklarının azaltılması için çok mücadele edildi ve çok para harcandı. Kısacası bütçenin çok önemli kısmı bu temel sorunları gidermek için harcandı. Bunların sonucunda, artık enfeksiyon hastalıkları ülkemizde önemli ölçüde kontrol altına alındı. Bununla beraber, son yıllarda Kenya’da kanser sıklığı belirgin şekilde arttı ve önemli sağlık sorunlarından biri haline geldi. Bu durum, en fazla 3-5 sene önce Sağlık Bakanlığımızın da dikkatini çekti ve artık kanser için özel bir bütçe ayrılmasını umuyoruz. Böylelikle ülkemizde, kök hücre nakli de dahil tüm kanser tedavilerinin yapılabileceği hastanelerin ve sağlık merkezlerinin kurulacağına inanıyorum.”


“Gerekli Bütçenin Ayrılmasını Sağlamak Konusunda Umutluyuz”
Nairobi Üniversitesi’nde Çocuk Hematoloji ve Onkoloji uzmanı olarak çalışan Dr. Jessie Nyokabi Githanga ise kongre ile ilgili şunları söyledi: “Burada bulunmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Türkiye’ye, hatta Antalya’ya ikinci gelişim; 2009 yılında, yine Antalya’da düzenlenen bir Onkoloji toplantısına katılmıştım ve Antalya’yı çok sevmiştim. Dolayısıyla, bu kongre aracılığıyla, güzel Antalya’yı yeniden görmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Her ne kadar oldukça az sayıda Türk iyi düzeyde İngilizce konuşabiliyor olsa da, son derece sıcak ve güzel insanlarla tanıştık bu toplantıda. Hemen her oturuma girdik ve şunu söylemeliyim ki, konuşmaların düzeyi çok yüksekti ve konuşmacıların hepsi çok başarılıydı. Bilimsel düzeyin bu denli yüksek olması bizi hem etkiledi hem de bizim açımızdan çok yararlı ve eğitici oldu. 
Son dönemlerde Kenya Sağlık Bakanlığı’nın ve toplumumuzun kanser tedavisine bakışının değişmekte olduğunu görüyoruz. Bu durum, özellikle hastanelerimizin altyapısının düzeltilmesi ve tedavi olanaklarının artması için gerekli bütçenin ayrılabileceği konusunda biz hematologlara umut veriyor. Sağlık Bakanlığımız altyapı, cihaz ve ekipman eksikliklerimizi giderebilirse, konuyla ilgili uzmanlığımızı ve uzman hekim sayısını arttırmak konusunda sorun yaşayacağımızı zannetmiyorum. Çünkü, örneğin bu kongrede de gördük, başta Türkiye olmak üzere diğer birçok ülkede hematoloji ve onkoloji uzmanlarıyla güçlü bağlantılarımız var. İhtiyaç duyduğumuz eğitimi, deneyimi ve desteği bu kişilerden alabileceğimize ve kısa zamanda eksikliklerimizi giderebileceğimize yürekten inanıyorum.”


Dr. Githanga, sözlerini şöyle noktaladı: “Kenya’lı Hemato-Onkologlar olarak şu anda yapmamız gereken, yönetimin ve Bakanlık yetkililerinin zaten var olan ilgisini ve dikkatini daha güçlü bir şekilde kanser hastalığına çekmek. Bunu başarabilirsek, kanser hastalarımıza kendi ülkemizde kemik iliği nakli olabilme şansını sunabiliriz. Kısa süre içerisinde kanser tedavisi konusunda gerekli bütçenin ayrılacağına inanıyoruz ve gelecekten çok umutluyuz.” 

“Yeni İş Birlikleri ve Ortak Çalışmaların Olmasını Umut Ediyorum”
Kenyatta Üniversitesi’nde Patoloji uzmanı olan ve şu anda Hematoloji ve Onkoloji ihtisasına devam eden Dr. Albert Giitwa Gachau, “Türkiye’ye ilk ziyaretim ve burada bulunmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyuyorum.” dedi. 

Gachau, şunları söyledi: “Kongre, hem Hematoloji alanındaki pek çok yeniliklerden haberdar olma hem de farklı ülkelerden bir çok başarılı bilim insanı ile tanışma fırsatı sunduğu için benim açımdan son derece verimli geçti. Bu alanın gelişmelere ne kadar açık olduğunu gördüm, yapabileceğimiz çalışmaları düşünmek bana umut ve heyecan verdi. Bu tarz toplantıların, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkeler açısından, yeni iş birlikleri kurma ve ortak çalışmalar gerçekleştirme fırsatı yaratması bakımından ayrıca çok değerli ve önemli olduğuna inanıyorum”

Med-Index

2 Kasım 2013 Cumartesi

SAMSUN CERRAHİ ALETLERDE DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ

“Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü ve Strateji Önerisi” adlı çalışmaya göre; Samsun’un özellikle cerrahi el aletleri imalatı konusunda, Almanya-Tutlingen ve Pakistan-Sialkot kentlerinden sonra dünyanın üçüncü cerrahi el aletleri üretim üssü olduğu belirtiliyor.

Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) işbirliği ile TTGV'nin ideaport® markası altında hazırlanan “Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü & Strateji Önerisi” adlı çalışma kitaplaştırılarak yayınlandı. 4 aylık bir çalışmanın ürünü olan yayın, SEİS üyesi işverenlerin araştırma ve çalıştaylara katılımı, TTGV’nin uzmanlık desteği ile Sağlık Bakanlığı ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun da görüş ve önerileri ile oluşturuldu. 

Dünyanın Üçüncü Cerrahi El Aletleri İmalatı Samsun’dan
“Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü & Strateji Önerisi” kitapta yayınlanan verilere göre; Türkiye’de tıbbi cihaz sektöründeki firmaların büyük ağırlığı KOBİ’lerden oluşuyor. Tıbbi cihaz sanayiinde Bıçakçılar, Çağdaş Elektronik Medikal, Detaysan, Sesinoks Paslanmaz ve Tıbset gibi firmalar büyük işletmeler grubunda yer alıyor. Siemens, Alvimedica ve GE Healthcare gibi küresel şirketler bulunuyor. Gösterilen firmaların çoğu İstanbul’da yer alırken devamında, Ankara, İzmir, Adana, Kayseri ve Samsun geliyor. Son zamanlarda gerçekleşen yatırımlar ile Samsun’un özellikle cerrahi el aletleri imalatı konusunda, Almanya-Tutlingen ve Pakistan-Sialkot kentlerinden sonra dünyanın üçüncü cerrahi el aletleri üretim üssü olduğu belirtiliyor. 

Dünya Tıbbi Cihaz Pazarının Yüzde 41’ini ABD Oluşturuyor
Kitapta yer alan başka bir çarpıcı nokta ise şu; dünya tıbbi cihaz pazarının ABD yüzde 41’ine, AB yüzde 23, Japonya yüzde 10’una hakim. Oysa, bu ülkelerin dünya nüfusuna göre nüfus oranları Pazar paylarının 3’te birinden daha az. Geriye kalan yüzde 26’lık pazar payını diğer ülkeler paylaşıyor. 

Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun konuşmasında, artık Türkiye tıbbi cihaz sektöründe bir üretim yapamaz algısının değiştiğini belirterek, bu algıyı değiştirmek için hep birlikte çalışıldığını ve artık sektörün kamuda bir muhatabı olduğunu söyledi. Tosun, Sektörün dış ticaret açığına neden olan bir sektör olmaktan çıkarak açığı kapatacak bir sektör olacağına inandığını kaydetti. 


“Türkiye’nin Tıbbi Cihaz Sanayi 2018 Hedefi 2 Milyar Dolar İhracat”
Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası SEİS Başkanı Metin Demir konuşmasında Tıbbi cihaz sektörü için ulusal hedeflere ulaşmakta paydaş kurumların işbirliği ve ortak çalışmasının önemine değindi. Demir, “Türkiye’nin tıbbi cihaz sanayi 2018 hedefimiz 2 milyar dolar ihracat ve yerli üretimin ihtiyacın yüzde 20’sini karşılamak iken, 2023 hedefimiz 5 milyar dolar ihracat ve ihtiyacımızın yüzde 30’unu yerli üretim ile karşılamak” dedi. 

TTGV Yönetim Kurulu Üyesi Suat Baysan, konuşmasında şunları söyledi: "Hem yaşam bilimleri ve hem de teknolojik yakınsamaların odağında duran tıbbi cihaz sektörü için ülke stratejileri belirlenmeli. İnovasyon ve destek sistemlerinin kurulması büyük önem taşıyor. Tıbbi cihaz sektörünün çoklu alanların içerisinde etkileşim ve katma değer yaratma potansiyeli en yüksek alanlardan biri.”

4 Firma ile Yapılan Örnek Değer Zincir Analizi
Açılış konuşmalarının ardından geçilen paneli kitabın editörlüğünü de üstlenen Mahmut Kiper yönetti. Panelde tıbbi cihaz sektörü için değer zinciri analizini yapan Prof. Sinan Kayalıgil, 4 firma ile yaptıkları örnek değer zinciri analizini aktardı ve satış faaliyetlerinin yüksek değer içerdiğine değindi. Firmaların Ar-Ge harcamalarının görece düşük kaldığını gösteren Kayalıgil, TEYDEB desteklerinden faydalanan tıbbi cihaz şirketlerinin ve destek miktarının giderek arttığını belirtti. 


“Samsun Kümesinin 40 Yıllık Geçmişi Var”
MEDİKÜM Samsun Medikal Kümelenme Başkanı Dr. Ahmet Aydemir, sektörel işbirliklerinin ve kümelenmenin önemine değinmek üzere sözü aldı ve kamu desteği olmadan küresel oyuncu olmanın mümkün olmadığını belirterek sözlerine başladı. Kümenin birbiriyle ilişkili şirketlerin coğrafi olarak aynı yerde bulunmasıyla oluştuğuna değinen Aydemir, Samsun kümesinin 40 yıllık geçmişi olduğunu belirtti ve silah üretiminden cerrahi el aletlerine, daha sonra da implantlardan röntgenlere ve işitme cihazlarına üretimi arttığına değindi. Kümelenmelerin kendiliğinden oluştuğunu belirten Aydemir, kendilerinin kümelenme faaliyetlerini geliştirmeyi amaçlayan bir dernek olduğunu ve çeşitli kamu kurumlarından da destek aldıklarını belirtti ve Kümelenme faaliyetlerini en iyi destekleyecek oluşumun kamu olduğunu belirtti. 

“2013 Yılının İlk 8 Ayında İhracatta Büyüme Oranı Yüzde 21”
SEİS Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Özcan, 2018 ve 2023 ihracat hedefleri ve bu hedefleri gerçekleştirmeye yönelik araçlara değindikten sonra sektörün IMMIB tarafından sağlanan verilere göre 2013 yılının ilk 8 ayında ihracatta büyümenin yüzde 21 olduğunu ve Türkiye’nin yüzde 3 büyüdüğü ortamda bu büyümenin önemli olduğuna değindi. TURQUALİTY programının içinde mobilya, tekstil ve gıda gibi sektörlerin ağırlıklı olarak yer aldığı sağlık sektörü olarak yalnızca 3 şirket ile tıbbi cihazların bu programdan yararlandıklarını belirtti. Off-Set – SSM modeli ya da Sağlıkta off-set denilebilecek benzeri bir uygulamanın savunma sanayini taşıdığı başarılı noktaya vurgu yapan Özcan, 1,2 milyar dolar ihracat yapan savunma sanayinin 2012 yılında 640 milyon dolar ile yarısı kadar ihracatı henüz bu desteklerden yararlanmadan elde ettiklerini belirtti. 

Med-Index

26 Ekim 2013 Cumartesi

AİLE HEKİMLERİ YENİ YASA İSTİYOR

Aile hekimlerinin yaşadığı sorunları 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi'ndeki toplantıda dile getiren AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer “Biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye'de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz” diye konuştu. 

Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) tarafından düzenlenen 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi'nin basın toplantısında, aile hekimleri için ilk sırada koruyucu hekimliğin, ikinci sırada tedavi edici hekimliğin geldiğini vurgulandı. 

Doğru aile hekimliği uygulamalarının, Türkiye'de kent, köy fark etmeksizin eşit uygulanmasını arzu ettiklerini belirten AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, şunları söyledi: "Aile hekimleri, görev tanımlarında olmayan başka kurumların, başka disiplinlerin işlerini yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmalarına ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. Üstümüze eklenen ekstra yükleri de kabul etmiyoruz. Aile hekimleri birinci basamakta çalışır, koruyucu hekimlikten sorumludur. Öncelikle 2. ve 3. basamaktaki yoğunluğun sebepleri araştırılmalıdır. Aile hekimlerinin acillerde görevlendirilmesi yerine, acillere gereksiz başvuruları engelleyecek çözümlerin bulunması gerekir. Başka kurumlarda acillerde çalıştırılmamız bizim için angaryadır. Başka kurumlarda görev yapan bir hekimin işinin bize yüklenmesini kabul etmiyoruz. Öte yandan, biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye'de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz."

“Aile Hekimlerinin Eğitim Eksikliği Olduğunu Asla Kabul Etmiyoruz”
Aile hekimlerinin asli grevlerini görevlerini yerine getiremediğinin de altını çizen AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, her bireyin sağlıklı yaşama hakkı olduğunu, bunun ancak aile hekimleri aracılığıyla yapılabildiğini söyledi. Dr. Girginer, "Meme kanserine 'dur' demek istiyoruz ama bu görevi yapmamızı bir şekliyle de engelleyen ve üzerimize yüklenen ekstra yükleri de kabul etmediğimizi bir kez daha söylemek istiyorum. Biz meme kanserine 'dur' diyeceğiz. Elimizden geleni yapacağız. Aile hekimlerinin eğitim eksikliği olduğunu asla kabul etmiyoruz. Sahada yıllardır çalışan hekimleriz. Aynı zamanda tıp eğitiminin acillerde yapılmadığını bütün dünya biliyor. Bu gerçekçi bir yaklaşım değil. İkinci üçüncü basamaktaki hasta yoğunluğunun sebeplerini araştırmak lazım. Burada bizim için önemli sebep acile başvuran hastaların aslında acil olmaması. 70 milyon ülkeni acil müracaatı 90 milyon. Aile hekimlerine başvuran hastalardan 3 TL katkı payı alınıyor. Acil servise gidenlerden katkı payı alınmıyor. Katkı paylarını tam tersine çevirmek lazım. Aile hekimlerine gidenlerden katkı payı alınmaması, acile gidenlerden alınması lazım. Bunun böyle önlenebileceğini düşünüyoruz. Başka kurumdaki hekimler yerine bizim yedek kuvvet olarak çalışmamızın doğru olmadığını düşünüyoruz. Acil hizmetler ayrı bir tıp bilim dalıdır. Hastanedeki hekimlerin kendi içlerinde çözmesi gereken bir sorun olarak değerlendiriyoruz" dedi.

“Sözleşmeli Doktor Alınabilir”
Girginer, Sağlık Bakanlığı'nın aile hekimlerine nöbet uygulamasını kabul etmediklerini açıkladı. Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceği önerisinde bulunan Girginer, "Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. Ülke genelindeki 120 bin hekimden acillerde nöbet tutmak isteyenlere burada görev yapma imkanı verilebilir. Sözleşmeli doktorlar alınabilir. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. " şeklinde konuştu.

“Hekime Şiddetin de Sebeplerinden Biridir Bu Anlayış”
Sağlıkta birinci basamak olan aile hekimlerinin yeterli eğitim sahibi olmadığı düşüncesinin kendileri için çok yaralayıcı olduğunun altını çizen Dr. Girginer, "Eğitim eksikliğimiz yok. Aslında hekime şiddetin de sebeplerinden biridir bu anlayış. Halkımız bu haberleri okuyarak hastaların kafasında hekimin itibarıyla ilgili soru işareti oluşturuyor. Bu ülkede tıp doktoru diploması olan herkes, hasta bakma yetkisi ve bilgisine sahiptir. Bunun dışında uzmanlık eğitimini sürekli dile getirilmesi doğrudur. Bütün aile hekimleri bu programlara dahil edilebilir ama bunun zorunlu olarak ortaya konulması çok hatalı" dedi.

“Hastanede Çalışan Doktorları Özendirmek İçin İse Nöbet Ücretleri Artırılabilir”
Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceğini söyleyen Girginer, "Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. Oradaki yığılmayı başka hakimlerle kapatmanın, o hekimlerin gerçek hizmetlerini engellemenin bir anlamı yok. Ülke olarak yapmamız gereken, aile hekimliğini beslemek, hastaların birinci basamak başvuru sayısını artırmaktır" diye konuştu. 

“Meme Kanserinde Tanı Algoritmaları AHEF Tarafından Türkiye Genelinde E-Kitap Olarak Yaklaşık 20 Bin Aile Hekimine Ulaştırıldı”
AHEF olarak toplum sağlığı konusunda ve özellikle kanser ile ilgili duyarlı ve sorumlu olduklarını, düzenledikleri kongre ile ortaya koyduklarını hatırlatan AHEF Başkanı Dr. Girginer, şunları söyledi: "Pembe Kurdele Derneği ile yaptığımız ortak çalışma ile aile hekimlerine meme kanseri ile ilgili farkındalığın anlatılması hedefleniyor. Pembe Kurdele Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekmel Tezel tarafından hazırlanan 'Meme Kanserinde tanı algoritmaları' AHEF tarafından Türkiye genelinde e-kitap olarak yaklaşık 20 bin aile hekimine ulaştırıldı. AHEF olarak ülkemizin önemli sorunlarından kanser, obezite, hipertansiyon,diyabet, kardiyovasküler hastalıklar gibi konularda halkı bilinçlendirmek ve bilgilendirmek için projeler yapmayı planlamaktayız. Türkiye’nin nüfusu ve artan sağlık harcamaları göz önüne alındığında koruyucu hekimliğin ve dolayısı ile aile hekimliğinin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Dünya’da Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok ülke artan sağlık harcamaları ile başa çıkmakta ciddi zorluklar yaşamaktadır. Koruyucu hekimlik uygulaması sağlık harcamalarının kontrolü ve sınırlandırılmasında çok önemli bir avantaj sağlarken ülkemizde bu uygulamanın baş aktörlerinin aile hekimleridir. Aile hekimleri asli görevleri olan bu koruyucu hekimlik hizmetlerini sunmalıdır. Oysa aile hekimleri görev tanımlarında olmayan başka kurumların başka disiplinlerin işleri yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmaları ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Bu ülke insanının sağlıklı yaşamaya, sağlıklı yaşlanmaya hakkı vardır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. AHEF ve aile hekimleri bu ülke insanına layık olduğu koruyucu sağlık hizmetlerini sunmaya devam edecektir. En önemlisi koruyucu hekimlik sonra rehabilite edici hizmetler geliyor. Koruyucu hekimlik çok önemli. Aile hekimleri olarak meme kanseri taramasıyla ilgili bazı periyodik muayene programlarına başlanıyor."

Med-Index