Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Mesleklerine Giriş dersinde sağlık muhabirliğini ve sosyal medyayı anlattım.
Sağlık Haberciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık Haberciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Kasım 2013 Cuma
GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ'NDE SAĞLIK HABERCİLİĞİ VE SOSYAL MEDYA
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Mesleklerine Giriş dersinde sağlık muhabirliğini ve sosyal medyayı anlattım.
11 Kasım 2013 Pazartesi
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ'NDE SAĞLIK İLETİŞİMİ DERSİ
Sakarya Üniversitesi İşletme Bölümünde Sağlık İletişimi dersine misafir hoca olarak katıldım. Sayın Hocam Yrd. Doç. Dr. Harun Kırılmaz'a daveti için teşekkür ederim.
4 Ocak 2013 Cuma
SAĞLIK ÇALIŞANLARINA ŞİDDETİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU
SAĞLIK ÇALIŞANLARINA ŞİDDETİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU
TBMM Sağlık Çalışanlarına Şiddeti Araştırma Komisyonu, İletişimci Doç. Dr. İnci Çınarlı ve Doç. Dr. Abdülrezzak Altun'un sağlık çalışanlarına yönelik şiddette medyanın rolü, haber dili ve etkileri konulu sunumları gazeteci ve sosyal medya uzmanı Esra Öz ile gazeteciler Gülben Şahin ve Yeşim Sert Karaarslan medyanın işleyişi ve haber dili konulu sunumları dinlemek üzere toplandı.
15 Aralık 2012 Cumartesi
SAĞLIK PSİKOLOJİSİNDE MEDYANIN ÖNEMİ ELE ALINDI
Sağlık Psikolojisi hızla gelişen bir disiplin. Sağlığın bulunduğu her alanın içerisinde psikolojik bir boyutun olduğunu artık modern tıp da kabul ediyor. Fatih Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sempozyum Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. N. Linda Fraim tarafından düzenlenen Sağlık Psikoloji Sempozyumuna konuşmacı olarak katıldım.
İletişim Uzmanı Şükrü Kara, Beykent Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Müge Demir ve Kadınca Dergisi İmtiyaz Sahibi Oya Demirtok ile Medya ve Sağlık İletişimi oturumunda konuşma yaptım.
Sunumumda sağlık haberciliğinde dikkat edilmesi gerekenler üzerinde durdum.
Sunum sonunda plaket aldık.
4 Aralık 2012 Salı
SAĞLIK HABERCİLİĞİ DERSİ ÖNEMLİDİR!
Öğr. Gör. Asuman Kaya 'nın davetiyle Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine katıldım.
Yazılı, görsel ve sosyal medyada sağlık haberciliği üzerine sunum yaptım.
Yakın zamanda sunumu paylaşacağım.
Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine davet için Prof. Dr. Erkan Yüksel ve Öğr. Gör. Asuman Kaya’ya çok teşekkür ederim.
3 Kasım 2012 Cumartesi
SAĞLIK KONULU YAYINLAR NASIL ALGILANIYOR?
Medyadaki sağlık konulu yayınların halk tarafından nasıl algılandığına ilişkin kamuoyu araştırmasının bulguları, düzenlenen bir toplantıyla tartışmaya açıldı.
"Sağlık Konulu Yayınlara Yönelik Çalıştay", Sağlık Bakanlığı Sağlığı Geliştirme Genel Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde 18 Ekim günü Ankara’da gerçekleştirildi. Çalıştay hakkında bilgi veren Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, şunları söyledi: “Son yıllarda medya içeriklerinde önemli oranda yer bulmaya başlayan ve kimi kesimlerin eleştirisine de konu olan sağlık konulu yayınları 2009 yılından bu yana gerçekleştirdiğimiz araştırma ile çok yönlü olarak incelemeye çalışıyoruz. Bu bağlamda TÜBİTAK ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’nun desteğiyle Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi adını taşıyan projemizin ilk iki aşamasını tamamladık. İlk aşamada sağlık konulu yayıncılık alanında söz sahibi olabileceğini kabul ettiğimiz 150 medya ve sağlık profesyoneli ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdik ve görüşlerini rapor haline getirdik. İstanbul’da düzenlediğimiz ilk çalıştayda konunun ilgilisi olan resmi ve sivil tarafları da bir araya getirerek sonuçları değerlendirdik. Ardından projenin ikinci aşaması olarak kamuoyu araştırmasını gerçekleştirdik. 33 ilde; 142 mahalle ve köyde 2.556 hanelik örneklemde 2.503 hanede 2.503 kişiyle yüz yüze görüşme tekniğiyle A&G Danışmanlık şirketi tarafından anketimiz uygulandı Anketin sonuçlarını değerlendirmek üzere hazırladığımız taslak raporu, yine konunun ilgili taraflarını davet ederek bu kez Ankara’da konuşmak istedik. Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürü Mine Tunçel’in desteğiyle ve ev sahipliğiyle, Hekimevi’nde bir toplantı organize ettik. Toplantıya katılan ilgili resmi kurum temsilcileri, akademisyenler, sağlık ve medya profesyonelleriyle ankette ortaya çıkan bulguları konuştuk. Her bir anket sorusuna ve yanıtlarına ilişkin katılımcıların görüş ve yorumlarını dinledik. Onların yeni soru ve değerli önerilerini aldık. Bundan sonraki süreçte projemizin üçüncü ayağı olan televizyon, gazete, dergi ve internetteki sağlık konulu yayınların içeriklerine ilişkin içerik analizi çalışmamızı tamamlayacağız ve sonuç raporumuz yavaş yavaş ortaya çıkacak. Bulgularımızın tamamını içeren sonuç raporumuz ortaya çıkmadan şimdilik daha fazla bilgiyi ve ayrıntıyı kamuoyu ile paylaşamıyoruz ama önümüzdeki yıl bahar döneminden önce bu raporun da tamamlanacağını düşünüyorum.”
Sonuçlar Nasıl Çıktı?
Ankette ortaya çıkan bazı önemli bulgular şunlar:
- Nezle, soğuk algınlığı, baş ağrısı veya bunlar gibi bir rahatsızlık karşısında “doktora giderim ve yalnızca onun söylediklerini” uygularım diyenlerin oranı yüzde 30,1. “Bildiğim ya da daha önce aldığım ilaçları kullanırım” diyenlerin oranı yüzde 23,4. “Kendi kendine geçmesini beklerim” diyen de yüzde 18,3’lük bir kesim bulunuyor.
- Ciddi ya da önemli bir rahatsızlık yaşadığında bu hastalıkla ilgili en çok doktorlardan (yüzde 94,1) bilgi alınıyor. Eş dost, yakın akraba, arkadaş ve komşulardan bilgi alma yüzde 25,5, eczacılardan bilgi alma yüzde 25. İnternetten bilgi alma yüzde 12,7. Aktar ve baharatçılardan bilgi alma oranı yüzde 6,1. Televizyondan bilgi alma oranı yüzde 5,2.
- Kamuoyunun sağlık konulu yayınlarda en çok ilgisini çeken konular kendileri veya yakınlarına faydası olabilecek bilgi ve tavsiyeler (yüzde 72), kendileri ya da bir yakınlarının rahatsızlığıyla ilgili yayınlar (yüzde 59,8).
- Yeni tıbbi ve teknolojik gelişmeler ve yeni uygulamalar yüzde 22,3, bitkisel, doğal ürünler, alternatif tıp yüzde 13,2, diyet, zayıflama ve sağlıklı beslenme konusundaki yayınlar yüzde 13, ruh sağlığı, stres, psikiyatri gibi konulardaki yayınlar yüzde 11,3, plates, aerobik, yoga ve spor gibi yayınlar yüzde 3,2 oranında katılımcıların ilgisini çekiyor.
- Katılımcıların yüzde 4,1’i medyadan öğrendiği sağlık konulu bilgi ya da tedavileri genellikle ya da sık sık uyguladığını söylüyor. yüzde 1,6’sı ise her zaman hepsini uyguladığını belirtiyor.
- Bu uygulamadan fazda ya da zarar gördünüz mü sorusuna yüzde 15,2’si “çoğunlukla fayda gördüm”, yüzde 2’si de “zararını gördüm” yanıtını veriyor.
- Medyadan tanıdığınız bir doktora ya da uzmana sağlığınızla ilgili olarak danışmak ya da görünmek için gittiniz mi ya da gitmek istediniz mi sorusuna yüzde 6,7’si “evet gittim”, “yüzde 10,6’sı da gitmek istedim ama gidemedim” diyor.
- Medyadan öğrenilen sağlık, beslenme, diyet, iyi yaşama, estetik ya da güzellikle ilgili herhangi bir kitabı, hapı, kürü ya da ürünü para karşılığında satın aldınız mı sorusuna yüzde 8,7 “evet aldım”, yüzde 4,3’ü ise “almak istedim ama alamadım” yanıtını veriyor.
- Medyadan öğrenilen bir hastane ya da sağlık merkezine gittiniz mi sorusuna yüzde 7,1 “evet, gittim”, yüzde 6’lık bir kesim ise “gitmek istedim ama gidemedim” diyor.
- Sağlık konulu yayınların televizyonda “genellikle, çoğunlukla” izlenme oranı yüzde 19,6.
- En çok tercih edilen sağlık programı Kanal D’de yayımlanan Doktorum (yüzde 55,7).
- Televizyonda yer alan sağlık konulu haber ve programlardaki bilgileri “her zaman” ve “çoğunlukla” güvenilir bulma oranı yüzde 40,2. Bu oran gazetede yüzde 27, internette yüzde 35,6.
Rapor, ayrıca sağlık konulu televizyon, gazete ve internet içeriklerine yönelik olumlu ve olumsuz ifadelere ilişkin belli başlı görüşleri de içeriyor. Televizyondaki sağlık konulu yayınlar sayesinde katılımcıların yüzde 44,4’ü “tıbbi tedavi yöntemleri hakkında artık daha bilgiliyim”, yüzde 43’ü“tıp dışındaki alternatif ya da bitkilerle, otlarla tedavi yöntemleri konusunda artık daha bilgiyim”, yüzde 63,9’u “sağlığımla ilgili artık daha bilinçli davranıyorum”, yüzde 65,6’sı “öğrendiklerimi başkalarını da anlatıyorum”, yüzde 42,1’i “başkalarıyla konuşmaktan çekindiğim mahrem konular hakkında bilgi edinebiliyorum”, yüzde 28,3’ü “sağlığımla ilgili bir rahatsızlığım olduğunu anladım”, yüzde 26,1’i “hangi hastanenin, doktorun veya sağlık ürünün daha iyi olduğunu anladım” diyor.
Buna karşılık yine televizyon izleyen katılımcıların yüzde 25,4’ü “beni ilgilendiren konular çıkmıyor”, yüzde 22,9’u “gereksiz yere endişelendirici ve ürkütücü buluyorum”, yüzde 30,6’sı “mucize kurtuluş ya da tedavi haberleriyle hastalara boş umut, hayal veriliyor”, yüzde 45,3’ü “ülkenin genel sağlık politikası ve sağlık sistemine ilişkin sorunlar yeterince ele alınmıyor”, yüzde 24,4’ü “genel olarak verilen bilgileri çoğunlukla yalan, yanlış, yanıltıcı buluyorum”, yüzde 9,9’u “tıp doktorlarına olan güvenim azaldı”, yüzde 24,1’i “özellikle alternatif tıp konularında verilen bilgileri yanlış buluyorum”, yüzde 44,5’i “daha çok kişi, doktor, ürün, ilaç ve hastanelerin reklamı yapılıyor”, yüzde 39,1’i “halkın anlayacağı dilde değil, teknik ve karmaşık bir dille anlatıyorlar”, yüzde 34,2’si “kullanılan dili magazinel, sansasyonel ve duygu sömürücü buluyorum”, yüzde 28,9’u “bazı sağlık konulu haber ve yazıları ahlak dışı buluyorum”, yüzde 36,4’ü “konular yüzeysel işleniyor, detaylı bilgi verilmiyor”, yüzde 45,2’si de “bunların denetlendiğini düşünmüyorum” yanıtını veriyor.
Çalıştaya Kimler Katıldı?
Çalıştaya katılanların isimleri alfabetik sırayla şu şekilde: Doç. Dr. Abdülrezak Altun (Sağlık Bakanlığı), Arzu Karasaç Gezen (Sağlık Bakanlığı), Aslıhan Çobaner (Sağlık Bakanlığı), Prof. Dr. Ayla Okay (İstanbul Üniversitesi), Beste S. Gülgün (Sağlık Bakanlığı), İbrahim Ersoy (Medimagazin), Prof. Dr. İrfan Erdoğan (Atılım Üniversitesi), Esra Öz (Gazeteci), Dr. Hayati Bice (RTÜK Kurum Doktoru), Murat Akgül (Muğla Tabip Odası Başkanı), Mustafa Sütlaş (BiaNet Yazarı), Yrd. Doç. Dr. Müge Demir (Beykent Üniversitesi),Öznur Vuran Doğan (Sağlık Bakanlığı), Sevgi Hasipek (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu), Şahnur Ağyel (Sağlık Bakanlığı), Doç Dr. Zülfikar Damlapınar (Gazi Üniversitesi).
Proje Hakkında…
TÜBİTAK ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’nun desteğiyle sürdürülen “Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi” başlıklı proje resmi olarak 1 Nisan 2010 tarihinde başladı ve projenin üç yılda tamamlanması öngörülüyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel’in yürücütüsü olduğu projede, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yalçın Kaya ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Abdullah Koçak ile yine Anadolu Üniversitesi’nden Açıköğretim Fakültesi Dekan Yardımcısı Yard. Doç. Dr. Sinan Aydın araştırmacı olarak yer alıyor. Projenin çalışma ekibinde ise şu isimler bulunuyor: Araş. Gör. Pelin Öğüt, Öğr. Gör. Asuman Kaya, Uzm. Hande Demiroğlu, Araş. Gör. Barış Yılmaz, Araş. Gör. Kutlu Akçoral, Araş. Gör. Fatma Uçar ve Ferihan Özmen.
15 Temmuz 2012 Pazar
BİLİM VE DÜZMECE BİLİM
Bilgi patlaması yaşanan günümüzde sürekli bilimsel olduğu söylenen birçok çalışma anlatılıyor ancak bunların doğruluğu üzerinde durulmuyor. Bilimsellik çerçevesinin iyi çizilmesi gerektiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Seyhan Çenetoğlu, Sağlık Dergisi’ne bilim ile düzmece bilimin ayrılması hakkında çok özel bilgiler verdi.
Bilimin temel nitelikleri; bulgularının gözlemlenebilir, ölçülebilir olmasının yanında en temel özelliği herkes tarafından tekrarlanabilir olması, diğer bir deyişle kimsenin tekelinde olmaması ve Karl Popper'in tanımıyla "yanlışlanabilir" olmasıdır. Scientism ise dilimize "bilimcilik" veya "düzmece bilim" olarak çevrilebilir. Bu bağlamda geçimini bilim yaparak kazananlar "bilimden geçinenler", düzmece bilim veya bilimcilikten kazananlar ise "bilimsel geçinenler" olarak da tanımlanabilir.
“Ya Yayın Yaparsın Ya Da Atılırsın”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Seyhan Çenetoğlu ile bilimsellik ve bilimsel geçinenler üzerine Sağlık Dergisi’ne çarpıcı açıklamalarda bulundu: “Miami Üniversitesi Felsefe ve Hukuk Profesörü Susan Haack’ın 1997 yılında yazdığı “Science, Scientism and Anti-Science in the Age of Preposterism” başlıklı makale “Bilim ve Düzmece Bilim” başlıklı bu yazının temel esin kaynaklarından biridir. Başlığında yer alan “preposterism” sözcüğünün pek çoğunuza yabancı bir sözcük olduğundan eminim. Dilimize "tersine önceleme" olarak çevrilebilir. Bu yeni felsefi kavramın kökeni özellikle 1990'lı yıllarda Amerika'da üniversitelerde özellikle sosyal bilimler alanında, 2000'li yıllarda ise temel bilimler alanında akademik hiyerarşide yer alabilmek, rekabet etmek veya yerinde kalabilmek için zorunlu bir şart olarak ortaya konulan "Publish or Perish" ya da “ya yayın yaparsın ya da atılırsın” düsturudur.
"Araştırma Yaparak Yaşamak" Yerine "Yaşamak İçin Araştırma Yapmak"
Bilgi patlamasına yol açacağına inanılarak ortaya atılan bu ilke ile "tersine öncelenme" yapılmış ve bir bilim adamı için "Araştırma yaparak yaşamak" yerine "Yaşamak için araştırma yapmak" ilkesi öncellenmiştir. Ancak bu düstur zamanla bilim adamlarının hem akademik ikbal, hem de bilimsel araştırmalarına parasal kaynak sağlayabilmek için etik olmayan yollara başvurarak masa başı yayıncılık, sonu önceden belli olan araştırmalar yapma ve yayınlamasına yol açmış ve literatürün çok sayıda gerçekten bilgiye dönük olmayan düzmece bilimsel makaleyle dolmasıyla sonuçlanmıştır.
Özellikle 20.yy'ın sonu ile içinde bulunduğumuz 21.yy başında teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak gerçek bilimden uzaklaşılarak, insanların çeşitli tutku ve zafiyetleri de kullanılarak yaşamın her alanında özellikle de sağlık alanında bilimsellik kisvesi altında “bilimcilik” ya da “düzmece bilimsel” faaliyet ve uygulamalarında bir patlama yaşanmaktadır.
İnsanların Çoğunun Zihinsel Yapısı Mucizelere İnanmaya Yatkın
İnsanların çoğunun zihinsel yapısı mesleki profesyonellerde dahil olmak üzere mucizelere inanmaya ve kolayca telkin almaya yatkındır. İnsanların bu zihinsel zafiyeti tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de hangi meslekten olursa olsunlar, ya bu gibi iyi niyetli hayalperestler veya kötü amaçlı şarlatan ya da her ikisi tarafından giderek artan oranda kullanılmaktadır. Zaten dolandırıcılığın da ilk kuralı “kurbanının önce aklını al sonra parası kendiliğinden gelir” olarak özetlenebilir. İngilizce'de quack, hoax, fraud, bogus, mumbo jumbogibi sözcüklerle anılan bu eylemler
Düzmece Bilim’in 7 Temel Kuşkulu Belirtisi
"Bilimsel geçinen" bu kişilerin eylemlerini tanımlayıcı sözcüklerdir. Günümüzde çok ciddi bir etik ve yasal sorun haline gelen bu gibi kişiler ve uygulamalarıyla baş etmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Özellikle A.B.D.de çok yaygın olan bu gibi eylemlerde hukukçulara yol göstermek üzere hazırlanmış Düzmece Bilim’in 7 temel kuşkulu belirtisi başlıklı makalenin ana başlıkları şöyle özetlenebilir.
1- Buluş sahibinin, iddiasını önce akademik ve bilimsel ortamlarda tartışmak ve yayınlamak yerine doğrudan yazılı ve görsel medya (gazete,TV,internet) kanalıyla duyuruyor olması,
2- Buluş sahibinin, sıklıkla buluşu nedeniyle çıkarı zedelenen bazı egemen güçler tarafından engellendiği iddiasında olması
3- Buluş sahibinin buluşunun yararlarına ait yeterli bilimsel verinin hemen her zaman yetersiz olması,
4- Mucize etkili buluşa ait ileri sürülen bilimsel kanıtların sadece kullanıcı memnuniyetine dayalı bireysel tavsiye beyanlarına dayanması, (hatta noter tasdikli olursa daha inandırıcı olur)
5- Buluş sahibinin buluşunun etki mekanizmasını binlerce yıldır süregelen kadim bir inanca bağlı tedavi yöntemine dayandırması,
6- Buluş sahibinin buluşunu araştırma ve geliştirme çalışmalarını gizli bir yerde tek başına gerçekleştirdiği iddiasında olması,
7- Buluş sahibinin buluşunun etki mekanizmasını, bilimin henüz açıklayamadığını iddia edilen yeni doğa yasaları! ile açıklaması ("Bilim dünyası açıklayamıyor, sırrı çözülemiyor" diye yayınlanan reklam ve mesnetsiz haberlerde olduğu gibi)
Alternatif Tıp Dünya Ticaretinde 2. Sırada
Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basında, estetik ve güzellik fuarlarında, anti-aging kongrelerinde çocukluğumuzda okuduğumuz bir çizgi roman olan Tommiks adlı dergideki bir roman kahramanı Dr.Sallaso’nun her derde deva mucize iksiri gibi bir ürünün pazarlaması yapılmasın. Bunlar arasında; zayıflatıcı sabunlar ve bantlar, mucize etkili kırışıklık ve selülit kremleri, yosun hapları, soya yağı enjeksiyonları, gebelik hormonu enjeksiyonları, rahmetli Barış Manço’nun “nane limon kabuğu” başlıklı şarkısındaki gibi iki tutam ondan üç tutam bundan tarzı hazırlanan büyülü mezoterapi reçeteleri, oksi-terapi, ozon-terapi, gazoz gazı (CO2) enjeksiyonları,hologramlı denge bileklikleri, ayurveda rejimleri ve çeşitli geleneksel kadim alternatif tıp ve daha niceleri sayılabilir. Ancak daha da şaşırtıcı olan taraf ise akıl ve bilgi çağı denilen 21.yy.da bu ürünlere ve uygulamalara olan talebin fazlalığı ve bu sektörün dünya ticaretindeki payının dünya silah ticaretinde dönen toplam paradan sonra 2. sırada geldiğidir.
Dorian Gray Sendromu’na Yakalanmış İnsanlar
Peki neden insanlar çıldırmış gibi bu gibi görünürde işe yararmış gibi görünen veya gösterilen işlemlere bu kadar çok para harcamaktadırlar? İnsanların çoğunun zihinsel yapısı mucizelere inanmaya ve kolayca telkin almaya yatkın olduğu için mi? Medyanın büyük paraların döndüğü reklam silahı ile primer narsistik duyguları da azdırılarak Dorian Gray Sendromu’ na yakalanmış insanlar arasında yarattığı kitle histerisi nedeniyle mi? Ya aynı medyanın yarattığı veya onu kullanan meslek profesyonellerinin primer narsistik duyguları körüklenerek oluşturulan Mesih Kompleksi ve sonucu davranışlarda bulunan ve cemaatini Dorian Gray Sendromu’na yakalanmış insanların oluşturduğu Medikal Mesihlere veya ben yapmazsam başkaları nasıl olsa yapacak mantığıyla bu Mesihlerin Havari’liğine özenenlere ne demeli? Yoksa bu gibi işlemler gerçekten yararlı da birçoğumuz septik bir zihin yapısının mı esiri olduğumuz için Mesihler arasına katılmıyoruz? Eğer hiçbir yararı yoksa, öyleyse neden işe yarar olarak algılanmaktadır ve her zaman bu kitlesel histeriye katılan insanların sayısı sürekli artmaktadır. İşe yaramaz teknolojileri ve tedavileri geliştiren şarlatanları besleyen sorunun nedenlerine dair bu soruların cevabı
- Toplumsal olarak eleştirel ve bilimsel şüpheye dayalı bir zihin yapısının eksikliği,
- Toplumsal olarak büyü ve benzeri doğaüstü inançlara yatkınlık,
- Bilime değil de mucize vaat eden şarlatanlara aşırı güvenme,
- Bireysel çaresizlik ve umutsuzluk içinde arayış içinde olmak,
- Bilimden beklediğini bulamayanların, bilimsel yöntemlere yabancılaşıp mucize vadeden doğal olduğu ve hiçbir yan etkisi olmadığı iddia edilen yöntemlere yönelmesi.
“Cüzdanı ile Bilimsel Vicdanı Arasında Kalmak”
Bazı Tıp Mesleği Mensupları özellikle profesör gibi akademik ünvana sahip olanlar da dahil olmak üzere neden düzmece bilimsel yöntemlere ve alavere-dalavere işlemlere yönelmektedirler. Kanımca birçoğu “Cüzdanı ile Bilimsel Vicdanı” arasındaki ikileme sıkışıp kalmakta ve düzmece bilimin dayanılmaz çekiciliğine kapılmakta ve sayıları da giderek artmaktadır. Sağlık alanında çalışan çeşitli profesyonellerin neden bazen düzmece tedavilere yöneldiklerinin diğer nedenleri ise:
· Günlük iş hayatının tekdüzeliği ve sıkıcılığından bunalmış olanlarda düzmece bilimin cazip söylemlerinin uyandırdığı heyecan ve değişiklik duygusu uyandırmak.
· Hekim ve hekim dışı bazı sağlık çalışanlarının toplumda hak ettikleri saygıyı görmedikleri kaygısıyla, yetenekleriyle ilgili sahip olmadıkları ölçüsüz sıra dışı iddialarda bulunması,--bu tipler çoğunlukla görsel medyanın en rağbet ettikleri sağlık guruları olarak karşımıza çıkarlar.
· Biyolojik olayların doğaüstü güçler tarafından yönetildiği inancına dayalı tedavi biçimlerine inanma ve kayma yatkınlıklarına sahip olmaları.
· Bilimsel tedavi yöntemlerinin arkasında mutlaka bir komplo teorisi olduğunu düşünen hastalık derecesinde kuşkucu bir zihin yapısına sahip olması.
· Ölümcül hastalığı olan hastaların tedavisiyle uğraşan sağlık çalışanlarının yaptıkları tedavinin yetersizliği ve yarattığı olumsuzluklar karşısında yaşadıkları ölüm gerçeğinin kendilerinde yarattığı ağır ruhsal baskı.
· Bireysel batıl inançların mesleki bilimsel düşünce ve gerçeklerin önüne geçmesi.
· Para kazanma hırsı ve açgözlülüğün mesleki ve ahlaki değerlerin üstüne çıkması.
· Kendini aşırı beğenmişlik duygusundan doğan Mesih Kompleksi ile çaresizlik içindeki hastalara hükmetmekten zevk alma ve onları kötüye kullanma eğilimi.
· Hastalık derecesinde karakter bozukluğuna sahip olması.
· Yaşanılan sosyal bir olayın yarattığı (boşanma, ölümcül hastalık, ölüm gibi) ağır bir ruhsal travma nedeniyle ortaya çıkan kişilik sapması.
Düzmece Tedavilerin Mucizevi Olarak İşe Yarıyormuş gibi Algılanması
Düzmece tedavilerin mucizevi olarak işe yarıyormuş gibi algılanmalarının nedenleri ise şöyle;
· Söz konusu hastalık, doğal süreci gereği zaten belli bir sürede kendiliğinden iyileşecektir. Birçok hastalık dönemsel olarak artma-azalma veya çıkış-iniş şeklinde döngüsel olduğundan zaten kendiliğinden iyileşecektir.
· Düzmece tedavi hastalığın iniş veya azalma döneminde eşzamanlı uygulandığında, ortaya çıkan iyileşme mucizevi olarak algılanır.
· Tedavinin gerçekte hiçbir etkisi olmasa da bir kısım hastada, plasebo (muska) etkisi ile geçici olarak psikolojik iyileşme duygusu yaratır.
· Hasta hem bilimsel tedavi hem de düzmece(alternatif) tedaviyi birlikte uyguladığında ortaya çıkan iyileşmenin daha ziyade düzmece tedaviden ileri geldiğini düşünür.
· Hastalığın bilimsel tanısı ve seyri hakkında yanlışlık yapılmış olabilir. -(aslında hastanın zaten önemsiz geçici başka bir rahatsızlığı vardır)
· Hastanın ruhsal durumunda ortaya çıkan geçici rahatlama ve iyilik hali gerçek tedavi olarak algılanabilir.
· Hastanın aşırı psikolojik ihtiyaç ve beklentilerinin yarattığı düşünce, eylem ve algı yanılgısı.
“Bu Cihazların Etkileri Üzerinde Literatürde Yer Alan Hiçbir Ciddi Bilimsel Çalışma Yok”
Özellikle 20.yy'ın sonu ile içinde bulunduğumuz 21.yy başında teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak, maddesel dünyanın ve küreselleşmenin de ahlâk anlayışı içinde, yaşamın her alanında özellikle de sağlık alanında (buna branşımız da dahil) bilimsellik kisvesi altında, batı teknolojisi ile mistik nitelikli uzak doğu felsefelerinin (Yin&Yang dengesi, chi kung veya qi gong ve Reiki gibi kozmik yaşam enerjisi tedavisi, Kundalini’yi veya Psi’yi uyarmak, tıkalı biyoenerji kanallarını açmak, biyorezonans gibi) birleştirilmesi ile üretildiği ileri sürülen “düzmece bilim”sel etkili birçok bol düğmeli, bol ışıklı, bol kablolu ve farklı amaçlar için değiştirilebilir çeşit çeşit uygulama uçları bulunan ve hatta en ileri bilgisayar teknolojisi ile donatıldığı iddia edilen ve her derde deva tanı ve tedavi cihazlarının abartılı reklamı yapılıyor. Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basında, estetik ve güzellik fuarlarında, anti-aging kongrelerindeki teşhir salonlarında benzeri cihazlar pazarlanmasın. Örnek olarak, tek seansta sigara bıraktırıldığı iddia edilen lazer ışınlı ve/veya biyorezonans etkili cihazlar, kişinin bilinçaltında “yeni bir hayata/bedene doğuş” algısı da yaratmayı amaçlayan tabut görünümlü infrared ışınlı ve ozon gazlı sauna cihazları, biyorezonans ile çalıştığı ileri sürülen neredeyse her derde deva çeşitli bilgisayarlı cihazlar ve Estetik Güzellik Merkezlerinde kullanılan elektromiyolifting, zayıflatma amaçlı elektronik kontrollü pasif eksersiz, iontophoresis etkili ozon ve oksijendirme, laser akupunktur ve benzeri birçok cihaz sayılabilir. Bu cihazların etkileri üzerinde literatürde yer alan hiçbir ciddi bilimsel çalışma olmadığı gibi, sadece bilimsel terminoloji kullanılarak ve üzerinde uygulanan bazı ünlü ya da ünsüz kişilerin aldatıldıkları halde sanki işe yararmış gibi “ben yaptırdım oldu” şeklindeki kişisel beyanları da kullanılarak medyanın reklam gücüyle önce hastalar üzerinden talep patlaması ile geniş bir tüketici kitlesi oluşturulmakta, daha sonra ise ilgili meslek profesyonelleri üzerine hastalar tarafından yapılan baskılar sonucu profesyonellere pazarlanıyor. Bazı meslektaşlarımız tarafından bile bu cihazlara milyon dolarlık yatırımlar yapılıyor. Aslında bu işten en fazla yararı sağlayanlar bu cihazları satanlar ve bu cihazları alarak kullananlardır. Bu cihazların uygulanan kişilere hiçbir nesnel yararı olmadığı halde işe yararmış gibi algılanmalarının en önemli nedeni psikolojik olarak plasebo (muska etkisi) etkisi göstermesidir. Bu nedenle bu tip teknolojik aygıtları ben “Tekno-Muska”olarak nitelendirmekteyim.
“Düzmece Tıbbi Cihazlar”
İnternette museumofquackery.com adresindeki Museum of Questionable Medical Devices’ da tarih boyunca satılan birçok tekno-muskayı görebilirsiniz. Günümüzde sayıları giderek artan ve özellikle zayıflama, estetik ve güzellik alanında pazarlaması yapılan bu cihazları alırken adresteki Düzmece Tıbbi Cihazlar müzesinin kurucusu Bob McCoy’un “Düzmece bir cihazın belirtileri” başlıklı yazısında belirtilen noktalar şunlardır:
· Bilim tarafından bilinmeyen ve henüz açıklanamayan enerji biçimlerini kullanarak tedavi ettiği ileri sürülüyorsa,
· Kilometrelerce uzaktaki kişilerin bile hastalığını teşhis ve tedavi edebileceği iddia ediliyorsa,
· Anlaşılması güç ama aynı zamanda bilimsel yabancı sözcük ve terimlerle betimlenen bir adı varsa,
· Aslında hiç tanınmadığı halde “dünyaca meşhur” biri tarafından icat edildiği ileri sürülüyorsa,
· Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen parlak ışıklar saçan çok sayıda lambaları varsa,
· Belirli bir amaca hizmet etmeyen birçok düğme ve göstergeleri varsa,
· Sadece insan bedenini sarsarak, titreterek, ovalayarak, elektrik şokları vererek ve ısıtarak abartılı tedavi iddialarında bulunuyorsa,
· Tedavi etmediği neredeyse hiçbir hastalık olmadığı diğer bir deyişle- her derde deva- olduğu iddia ediliyorsa,
· Sadece internet siparişi, kapıda ödemeli posta gönderisi veya özel bir satış noktasından satın alınabiliyorsa,
· Ruhsatlı ve bilimsel kurallara uygun çalışan herhangi bir hekim muayenesinde hiçbir şekilde mevcut değilse,
· Üreticisi bile aletin nasıl çalıştığı ve tam olarak nasıl etkili olduğunu tam açıklayamıyorsa,
· Sonuç almak için hastanın mutlaka özellikle belli bir yöne doğru yönelmesi veya cihazı sadece sıra dışı zamanlarda kullanması şartı isteniyorsa,
· Hiçbir rahatsızlığınız olmasa bile düzenli olarak kullanmanız gerektiği öneriliyorsa,
· Cihazın Amerikan İlaç ve Gıda Teşkilatı tarafından kullanılması, satılması ve reklamının yapılması yasaklanmışsa.
Mucize etkili çeşitli buluşların yararlarına ait ileri sürülen bilimsel kanıtlar çoğunlukla sadece kullanıcı memnuniyetine dayalı ve noter tasdikli bireysel tavsiye beyanlarına dayanmakta olup; kaç kişinin bu cihazlardan hiçbir yarar görmediğine ise hiç değinilmemektedir. Unutmamalı ki bozuk saat bile günde iki kere zamanı doğru gösterir.”
KAYNAKÇA:
2- http://www.baskent.edu.tr/~zuyen/articles/fenomen.html - Sahte Bilim, Fenomen ve Eleştirel Düşün-me. Zühal Yeniçeri
3- http://www.ulakbim.gov.tr/dokumanlar/sempozyum3/016_dogan.pdf -Sahte Bilimlerin Çekiciliği Altında Bilimsel Araştırma ve Eleştirel Düşünme, Doğan Kökdemir.
4- http://www.csicop.org/si/show/science_scientism_and_anti-science_in_the_age_of_preposterism. Susan Haack
5- Bilim ve Şarlatanlık- Hüseyin Batuhan, Bulut Yayınları
6- museumofquackery.com
8 Temmuz 2012 Pazar
SAĞLIK DERGİSİ MAKALEYE KONU OLDU
Sağlık dergileri üzerine makale hazırlayan İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Yüksek Lisans öğrencisi ve Sabah Gazetesi Sağlık Muhabiri Didem Seymen, Sağlık Dergisi’ni makalesinde inceledi.
Sağlık dergiciliği üzerine makale hazırlayarak, geçmişten günümüze tarihi gelişimini ve Sağlık Dergisi’ni inceleyen İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Yüksek Lisans öğrencisi ve Sabah Gazetesi Sağlık Muhabiri Didem Seymen, hem makalesi hakkında bilgi verdi hem de neden Sağlık Dergisi’ni seçtiğini anlattı.
Seymen konu ile ilgili şunları söyledi: “Sağlık dergisi denilince aklıma ilk olarak en eski ve köklü dergilerden bir tanesi olan ‘Sağlık Dergisi’ geldi. Hem derginin haberlerini yakından takip ettiğim için hem de derginin mutfağından Yazı İşleri Müdürü Esra Öz arkadaşımı konferanslardaki karşılaşmalarımızda nasıl titiz çalıştığını bildiğimden bu dergiyi seçtim. Sağlık haberciliği zor bir alan. En ufak bir kelime hatası bile birçok sorunu beraberinde getirebilir. İnsanların kafasını karıştırabilir. Sağlık Dergisi ise yıllardır bu işi layığıyla yapan bir dergi. Bu açıdan Sağlık Dergisi’ni incelemek istedim.”
Sağlık Dergiciliği Makalesi
Sağlık haberciliği, insan davranışlarının değiştirilmesi, geliştirilmesi ve bu davranışlara bağlı çevresel faktörlerin direkt ya da en direkt olarak sağlığı etkilemesi, kişilerin zarardan korunması şeklinde tanımlanmıştır. Sağlık iletişimi sürecinin anahtar basamakları, ikna teorisi, izleyici araştırmaları, sınıflandırma (segmentasyon), programın sistematik süreci ve ürün geliştirmedir.
Sağlık haberciliği, sağlık enformasyonunun basın ve elektronik ortamda sunulmasıdır, genellikle haberler bölümünde, varsa sağlıkla ilgili bölümlerde, dergilerde, radyo-TV programlarında yer alır. Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlanan gazetelerin ortalama 4’te biri sağlık konusuna ayrılmıştır. ABD’de yapılan araştırmalar, insanların AIDS konusunda bilgi sahibi olmak için televizyon ve gazeteleri, doktorlara ve bilim adamlarına tercih ettiklerini göstermektedir. (televizyon 25 kat, gazeteler 2 kat fazla bilgi kaynağı olarak kullanılmaktadır.)
Çoğu medya editörü için bir sağlık hikayesinin “tembel” bir tanımı vardır. Bu tanımın içinde; hastalar ya da laboratuvar fareleri olmalıdır, doktorlar ve araştırmacılar olmalıdır, bir prosedür ya da ilaç olmalıdır, yiyecek bir şeyler ve egzersiz olmalıdır. Yazılan haberlerin pek çoğu geniş sağlık konseptlerine gözlerini kapatmıştır. Pek azı sağlık konularını aile/komşuluk ilişkilerini, sosyal aktiviteleri, hukuku ve politikayı konuya dahil ederek işlemektedir. Örneğin kuş gribi salgını haberlerinde gazetelerde hangi bölgede kaç hastanın olduğu, hastalığa yakalananların ve yakınlarının acılarına yer verildiği, korunmak ya da önlem almak için nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda yeterli bilginin verilmediğini içeren haberler mevcuttur. Okuyucuyu derin üzüntü ve korkuya sürükleyen, umutlarını azaltan bu haberlerin konuyla ilişkili tam anlamıyla yol gösterici olma durumundan uzak olduğuna zaman zaman tanık olunmaktadır.
Pek çok haber editörünün düşüncelerinin aksine bazı araştırmaların sonuçları “sağlık politikaları” ile ilgili haberlerin, “haftanın sağlık konusu” ve benzeri başlıklar taşıyan habere göre daha fazla ilgi çektiğini göstermektedir. İyi sağlık haberlerinin satmayacağı kanısına kapılmak hatalı olur. Bu konu tek başına habercinin ya da tek başına editörün halledebileceği bir durum değildir. Kalite için kişilerin ve bölümlerin uyum ve anlayış içinde organize olmaları gerekir. Okuyucunun bir şekilde dikkati çekilmeli, konu anlaşılır ve yalın bir dille anlatılmalıdır.
Sağlık haberciliği, “insanların sağlıklı olma hakları”nın gözetilmesini birinci sıraya koymalıdır. Yapılacak bir araştırmanın “yönlendirilmemiş” olması ve “eksik” olmaması çok önemlidir. Karmaşık sağlık yapısı içinde kasıtlı, dolaylı hatta kendiliğinden oluşan durumlar, araştırmacıyı hedeflenen noktadan kolayca saptırabilir.
Sağlık Dergiciliğine Tarihsel Perspektiften Bakış
Sağlık dergileri, kapsadığı alanda yapılan araştırmaları, kıstasları belirli olan bilimsel değerlendirmelerden geçtikten sonra, bu araştırmaların sonuçlarını kamuoyu ve kamuoyu yararına kullanacak olan hekimlere ulaştırmakta bir araçtır. Bunun yanında ilgili hekim kitlesinin sürekli eğitimine yönelik yazılar da yine sağlık dergilerinin içerdiği konulardandır.
Üzerinde yaşadığımız köklü bir geçmişe sahip bu topraklarda bilimsel olarak tanımlayabileceğimiz ilk sağlık çalışmalar İstanbul’un fethedilmesinden sonra Fatih’in Hocası Molla Hüsrev tarafından Ayasofya yakınındaki papaz odalarında başlatılmıştır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda tıp eğitiminin sistematik hale gelmesi ancak 19. yüzyılda askeri tıp okulunun açılmasından sonra gerçekleşmiştir.
Bununla birlikte hekimlerin mesleklerini icra ettiği hastaneler dışında her hekimin kendi başına çalıştığı özel işyerini açma hakkı da vardı ve bu muayenehanelere “dükkan” ismi verilmişti. Bu dükkanlar daha çok çarşı ve halk sergilerinin bulunduğu yerlerde açılmaktaydı. Dükkanların açılma tarihi yaklaşık olarak 1570’ler civarındadır.
1700’lü yıllara gelindiğinde İstanbul’daki doktorlar hekimbaşı tarafından imtihan edilmeye başlanmış ve sınavı geçenlere serbest çalışabileceklerine dair izin belgesi verilmiştir. O zamanlarda İstanbul’da 27’si cerrah olmak üzere toplam 53 dükkan bulunmaktaydı.
19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte Osmanlı Devleti batıdaki koruyucu hekimlikten haberdar oldu. Pasteur’un buluşlarından etkilenen II. Abdülhamit, ülkenin içinde bulunduğu şartları iyileştirmek için bu gelişmelerden faydalanmak isteyerek Pasteur menşeli Bakteriyolojihane adı altında Osmanlı’ya özgü bir model kurdurmuştur. Jenner’in 1798’de çiçek aşısını bulmasından sonra Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi bu bilgileri 1801’de İtalyanca’dan dilimize “Telkihi Bakari” adıyla çevirmiştir. İngiliz elçisinin evinde uygulanan aşı ise ülke geneline yayılamamıştır. Ancak 1845’te Galatasaray’daki Mektebi Tıbbiye’de parasız olarak halka uygulanmaya başlanmış hatta talebin çok olması üzerine seyyar sıhhiye memurları da temin edilmiştir.
Pasteur’un kuduz aşısını bulması Osmanlı Devleti’ni de etkilemiş, 19 Mart 1886 tarihinde Cemiyet-i Tıbbiye Pasteur’u derneğe şeref üyesi yapmıştır. Ayrıca Paris’te kurulacak Pasteur Enstitüsüne 10.000 frank bağış yapılmasına ve gelişmeleri öğrenmesi amacıyla bir heyet gönderilmesine karar verilmiştir.
Osmanlı’da anatomiye ait bilgiler İbn-i Sina’nın eserlerinin izlenmesi şeklinde ilerlemekteydi. Bu anlayış 19. yüzyılın ilk yarısına kadar da güncelliğini korumuştur. Cerrahi bilgilerin önemine işaret eden ilk anatomi kitabı ise 1630’larda İtaki tarafından yazılmış ancak Osmanlı Devleti’nde Dr. Ambrois Bernard’ın girişimleri sonucu 1839 yılında kadavra üzerinde çalışılmasına izin verilmiştir. Yalnızca müslüman olmayanların cesetlerinden kadavra olarak yararlanılabilmesi izni kısa bir süre sonra kadavra bulunmasında sorunlara neden olmuştur. Tersane zindanında ölen yabancı mahkumların cesetleri yetmeyince, kimsesizlerin cesetlerini kadavra olarak tıp okuluna getirmeyi planlanmıştır. Hatta mezarlık imamının ikna edilmesi için kendisine bir miktar para teklif edilir ancak imamın tereddütleri padişaha kadar uzanınca girişim iptal edilir.
19.yy’ın başına kadar Osmanlı Ordusu’nda hasta bakımı ihtiyacını karşılayacak hastaneler bulunmamaktaydı. Yeniçeri ocağında hastalananlar, ordudaki doktor & cerrahlar tarafından kışlalarda tedavi edilmekteydi. Padişah II. Mahmut 1826’da yazdığı Hattı Humayun ile Anadolu ve Rumeli taraflarında kurulacak kışlaların yanına birer de askeri hastane yapılması emrini vermiştir. İlk askeri hastane “Gülhane Seririyat Hastanesi”dir. Osmanlı Hükümeti tıp eğitiminde bir ıslahat yapmaya karar vermiş ve bunu takiben Almanya’dan Dr. Rieder ve Dr. Dayke getirilmiştir. Bu hekimlerle Askeri Tıp Okulu’nun müfettişi – dahili ve cerrahi hekimleri olarak 3er yıllık sözleşme imzalanmıştır. Dr. Rieder’e hastane kurması için Topkapı Sarayı içindeki Gülhane Rüşdiyesi binası gösterilir. Gülhane Seririyat Hastanesi uygulamalı tıp eğitimi açısından ülkemiz tarihinde önemli bir yere sahiptir. Burası askeri hekimlikten ziyade tıp sonrası bir ihtisaslaşma kurumu şeklindedir.
İlk eczane 1757 yılında İstanbul Bahçalap’da açılan “İki Kapılı Eczane”dir. 1880’lerde doğuda Erzurum, Van ve Trabzon’da da eczaneler bulunmakta ancak bunlar diplomasız kişiler tarafından işletilmektedir. 18. yy’da dükkan açan hekimler ilaçların içine konduğu hokka adlı kapları da bulunduruyordu. Bu şekilde muayenehane açmış olan hekim aynı zamanda eczane de açmış oluyordu.
14 Mart 1919 yılında, tıp öğrencilerinin işgalci güçlere karşı bir reaksiyonu olarak 14 Mart 1827’de kurulan ilk tıp okulunun kuruluşuna ithafen bu tarih Tıp Bayramı olarak kabul edilmiştir. Üstelik bu kutlamaya işgal ordusu başhekimi de katılmıştır. 1929 yılına kadar her yıl 14 Mart tarihinde kutlanan Tıp Bayramı, tıp tarihçisi Dr. Şevki Uludağ’ın tavsiyesi üzerine Bursa Yıldırım Beyazıt Darüşşifasının hizmete başlama tarihi olan 12 Mayıs’a alınmış ve 1937’ye kadar bu tarihte kutlanmıştır. Ancak 1937 yılından sonra yine 14 Mart tarihine dönülmüştür.
Bununla birlikte Osmanlılar kitap ve gazete basımında olduğu gibi, dergi yayını alanında da Avrupa’yı oldukça geriden takip etmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk dergi, 1849 yılında yayımlanmaya başlayan Vakayi-i Tıbbiye’dir. Tıbbi konuları bünyesinde barındıran bu derginin çıkarılması için, o dönemde Hekimbaşı olan Abdülhak Molla, bir gerekçe ile Babıali’ye müracaat etmiştir. “Memleketteki önemli işlerin yoluna girdiği sırada, tıbba ilişkin konularında düzenli bir şekilde ilerlemesinin Tıbbiye’deki hocaların eğitim ve öğretim yönlerine bağlı olduğunu” belirttikten sonra, özellikle Paris ve Londra’da bilimsel alanlarda ortaya çıkan yeniliklerin tıp bilimine önemli katkılarda bulunduğunu ifade etmiştir. 600 civarında abonesi olan dergi, yayın hayatını üç yıl sürdürebilmiştir.
1862’de ikinci dergi olan Mecmua-i Fünun yayınlanmaya başlamıştır. Dergi “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye” tarafından çıkarılmıştır. Ahmet Vefik Paşa, Edhem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Paşa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, İngiliz Sait Paşa, Hekimbaşı Salih Efendi, Aleksandr Karatodori Efendi, Sakızlı Ohannes Efendi, Tarihçi Hayrullah Efendi gibi devrin önemli simaları bu derginin yazar kadrosunda yer almışlardır. İlk iki yıl düzenli çıkan dergi, üçüncü yılında İstanbul’daki kolera salgını yüzünden önce aralıklarla yayınlanır, daha sonra ise yayını tamamen durdurulur. 15 yıl geçtikten sonra 1883’te tekrar Münif Paşa tarafından yayınlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun ilk sayısındaki “Bir Yıldız Böceği İle Bir Yolcu” başlıklı makaleyi yayımlamıştır. “Yıldız” kelimesi Abdülhamid’le özdeşleştiğinden ötürü, o dönemde yasaklı kelimeler listesinde yer almaktaydı. Bu konu yüzünden sorguya çekilen Münif Paşa “Bunda kasıt aramak alıklıktır” der ve kalkar. Türk kültür tarihinde önemli bir yeri olan derginin kapatılma sebebi de budur.
1849-1871 yılları arasında çıkan dergiler genellikle seçkinler tarafından yayınlanmış ve yine aynı kesime hitap etmiştir. 1872 yılında ise Ahmet Mithat Efendi’nin yayınlanmaya başladığı “Dağarcık” ile bu durum değişerek alışılagelen yapı bir nebze de olsa kırılmıştır. “Dağarcık” kolay okunan yazıları, vakit geçirtmeye olanak tanıyan konuları ile kısa zamanda geniş bir kitlenin beğenisini kazanmış, aranan bir dergi haline gelmiştir. “Duvardan Bir Seda” adlı bir makale yayınlayan Ahmet Mithat, Basiret’te çıkan imzasız bir yazıda İslam aleyhinde yayın yapmakla suçlandı. Ahmet Mithat Basiret’e gönderdiği cevabi yazıda bunu reddettiyse de Bab-ı Meşihat tarafından suçlu bulunarak Rodos’a sürüldü.
İnceleme: Sağlık Dergisi
“Sağlık” dergisi 16 Ocak 1991 tarihinde kurulmuş ve sağlık sektöründe kurumsal hedef kitleler belirleyerek; medikal firmalara, sektör temsilcilerine, hastanelere yönelik yayın politikaları izlemeketedir. İmtiyaz sahibi Mustafa Daşçı olup, reklam ve halkla ilişkileri ile ise Can Tanrıyar ilgilenmektedir.
Sektör yayınları arasında, aylık Sağlık Yayıncılık ile birlikte haftalık Sağlık İhale Dergisi’de bulunmaktadır. Ayrıca elektronik ortamda Medikal-Tıbbi İhale Takip Internet Sistemi güncellenerek devam etmektedir.
Sağlık dergisi; Türkiye genelinde tüm hastanelere (Sağlık Bakanlığı, Üniversite, Belediye ve Asker Hastaneleri), Sosyal Güvenlik Kurum ve Kuruluşlarına (merkez ve taşra teşkilatları dahil), sağlık sektöründe yer alan ilgili kuruluşlara, kişilere ve üyelerine gönderilmektedir. Ortalama 150 sayfadan dergi, sağlık sektörüne ilişkin hastane ve medikal firma haberleri ile, güncel sağlık haberleri, mevzuat bilgileri ve makalelerden oluşmaktadır. Dergide bir diğer dikkat çeken nokta ise medikal reklamların derginin yaklaşık yarısında yer almasıdır.
Dergi, ihale mevzuat takibi ve danışmanlığının yanı sıra, sektörün ve abonelerinin sorunlarıyla ilgilenir gözükmekte, sağlık sektörü içinde yer alan kurum ve kuruluşların katıldığı bilimsel toplantılara, güncel sorunların çözümüne ilişkin seminerlere ev sahipliği yapmakta, dolayısıyla sektöre katkı sağlama gayreti içinde olan bir yayın kuruluşudur.
Dergi, medikal firmalar ile sağlık kurum ve kuruluşları arasında iletişimsel köprü kurarak, ihalelerde şeffaflığı ve rekabeti sağlamak, sağlıkla ilgili organizasyonlarda aktif rol alarak sektörün gelişmesine öncülük etmek, medikal firmalar ve sağlık kurum ve kuruluşlarına ait kataloglar düzenleyerek sektörel iletişimi kolaylaştırmak, canlandırmak, sektörün sorunlarını, ilgili arenalara taşıyarak idari, mali, ekonomik çözümler üretilmesinde öncülük etmek, gibi temel ilkeleri ile yayın hayatına devam etmektedir.
Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz ile Sağlık Dergiciliği Hakkında Söyleşi:
DS: Siz öncelikle bir biyologsunuz, aslında eğitiminizi biyoloji üzerine tamamladınız daha sonra gazeteciğe merak sardınız. Bir şekilde hem sağlık sektöre hem tıp hem basın yayın ve bir yandan spikerlik eğitimi derken iki alanı aslında çok güzel bir biçimde harmanlamayı başarıyorsunuz.
EÖ: Biraz ilgi meselesi sanırım. Çünkü biyolojide de eğitim alma sebebim buydu sağlığa olan ilgimdi sonrasında yazma olan tutkum daha ağır bastı. Sonrasında gazeteciğe geçtim.
DS:Sağlık haberciliği denince ilk akla gelen gazetelerdeki şunu yiyin, bunu yemeyin, sağlıklı yaşamanın 100 yolu gibi magazinsel haberler oluyor. Bir de hükümetin sağlık politikalarıyla ilgili haberler, yeni gelişmeler, yasalar ve bununla ilgili rutin olarak paylaştığı sağlık haberleri var. Ama sizinki daha profesyonel bir boyutta değil mi?
EÖ:Hekimleri ilgilendiren her şey, yasalar, yönetmelikler, yapılan değişiklikler hepsi bizi ilgilendiriyor. Mesela performans sistemi geldi. Hekimler direk bizi arayıp soruyorlar. Bu sistemde neler olacak, memnunuz ya da memnun değiliz gibi görüşlerini bize iletiyorlar. Bu anlamda bu halkı ilgilendirmiyor performans sitemi. Yalnızca aldıkları hizmetin kaliteli olmasına bakıyor halk. Ama biz hekimlerinde çalışma koşullarını ele alıyoruz.
DS:Sağlık Dergisini ve Neler Yaptığınızı Biraz Anlatır mısınız?
EÖ: Kar amacı gütmeyen Sağlık adlı bir dergimiz var. Tüm tıp sektörüne hizmet eden bir dergi aslında ve tüm Türkiye’de dağıtımı gerçekleşiyor. Aylık tirajı 10 binin üzerinde. Türkiye’deki tüm hastanelerde bu dergiyi bulabilirsiniz. Çok kapsamlı, tıp dünyasındaki yenilikler, gelişmeler, teknolojik alandaki bütün her şey Sağlık dergisinde var. 20 yıllık bir dergi. Ben de 4 yıldan fazladır bu dergide çalışıyorum. Yazı işleri müdürü çalışıyor ve aynı zamanda muhabirlik de yapıyorum. Hedef kitlemiz aslında hekimler. Sağlık aslında haberciliği şöyledir; ya halka hitap eden bir çalışma yapılır yada profesyonellere yönelik. Her ikisine birden hitap etmeniz mümkün değildir. Bu bağlamda bizim dergimiz profesyonellere yönelik. Hekimlerin bilmediği bilgilere ulaşmaya çalışıyor, teknik bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden de halka yönelik değil hekimlere yönelik oluyor. Halk haberciliğinde ise çok sık rastlanan ya da nadir görülen hastalıkların tedavi ve korunma yöntemleri anlatılır ama biz bunları işleyemiyoruz.
EÖ: Tabi ki, her dalda en başarılı isimleri araştırıyoruz ve bu alanda ilkleri gerçekleştiren isimleri araştırıyoruz genellikle. Yani normal bir hekim değil de o alana ilk olan hekime ulaşıp; nasıl yaptığını, o yöntemin faydalarını ve zararlarını, dez avantajlarını, her şekilde ele alıyorum. Ancak bu bilgileri habere dönüştürürken belli bir bilgi ve birikime sahip olmak gerekiyor. Bu anlamda sağlık muhabirliğinin de özellikle altını çizmek istiyorum. Gazetelerde yeni çalışmaya başlayan çaylak diyebileceğimiz arkadaşlarımızın sağlık muhabiri olmak için önce çok şey öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Zira sağlık muhabirliği çok hassas bir iştir, konuyla ilgili ciddi bir birikim gerektirir çünkü yazdığınız en ufak bir haber birçok insanın sağlığına mal olabileceğinden sorumluluk çok büyüktür.
Kaynak:
· WHO ve PAHO, Commication and Health, Sub Committee on Planning and Programming of the Executive Committee, 29.bölüm, http://amro.who.int/english/gov/ce/spp/spp32_3.pdf, 1997, s. 24.
· A.g.e.
· Nieman Reports, Journalist's Trade: Investigating Scandal in the Catholic Church, http://www.nieman.harvard.edu/reports/contents.html, 2003, s. 8.
· Bülent Varlık, Tanzimat ve Meşrutiyet Dergileri, T.C.T.A., İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.112.
· Dündar Akunal, İlk Türk Dergisi: Mecmua-i Fünun, T.C.T.A., İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.117.
· İlhan Yerlikaya, Basiret Gazetesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, Van, 1994, s.69
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















