17 Eylül 2011 Cumartesi

MİGRENİ OLANLARIN KALBİNE BAKIN!

Migren tedavisinde doktorların dikkatinden kaçan doğumsal kalp anomalilerinden patent foramen ovalenin ( kalp üst odacıkları arasındaki delik) tanısı ile tedavide yeni bir yaklaşım son yıllarda söz konusu olmaya başladı. Konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr.Mehmet Zülküf Önal, bütün masrafların SGK tarafından karşılandığını ve Mayıs ayından bu yana 50 hastanın 15’ine uygulanan yöntemin migren tedavisine hemen hemen kesin ve kalıcı bir çözüm olduğunu belirtti.


Nöroloji kliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisi olan migrenin tedavisinin olmadığı halk arasında yaygın olarak kabul görmüş bir düşünce olarak gözlenmektedir.

Günümüzde radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki gelişmeler ve özellikle MR ve tomografi konusunda teknolojinin kullanımındaki hızlı artış ve yoğun kullanım nörolojik hastalıkların tanı ve tedavisinde oldukça yararlı olmaktadır.

Önceden nöroloji tedavilerinde çok kısıtlı uygulamaların olduğunu ancak artık birçok nörolojik hastalığın tedavisi olduğunu kaydeden Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, “Hastalarımıza nasıl diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıklar kabul edilip tedaviyi ömürlerini sonuna kadar sürdürüyorlar. Nöroloji hastalarına bunu anlatmalıyız. Hastaya bu ilacı ömrünün sonuna kadar kullanacaksın dediğimizde demoralize oluyor. Tedavisi olmayan hastalık gözüyle bakıyor. Hipertansiyon ve diyabetin de tedavisi yok. Diyet uygulanacak ilaç alınacak, insülin dozu ayarlanacak sonuçta ömür boyu tedavi gerektiriyor. Parkinson, bazı epilepsi türleri, multipl skleroz ve bazı hastalıkların ömür boyu ilaç kullanımını gerektirdiğini biliyoruz. Ancak epilepsi ve migrende belli yaş dönemlerinde ortadan tamamen kaybolma olasılığınıda akılda bulundurmakta yarar var. Sonuç olarak, nörolojik bir çok hastalığın tedavisi yada hastanın yaşam kalitesini optimize eden bir çok seçenek bulunmaktadır. Maalesef bir çok branşta olduğu gibi nöroloji de de genetik kökenli hastalıkların tedavisinde istenilen düzeye henüz ulaşılamamıştır.

Her Doktor Her Branşı Genel Kültür Düzeyinde Bilmeli

“Her hekimin kendi branşında her şeyi çok iyi bilmesi gerektiğine inananlardanım” diyen . Prof. Dr. Önal şunları söyledi: “Aynı zamanda iyi bir doktorunda genel tıp bilgisinin olmasın da yarar var. Yani bir beyin doktoru ortopedi ile ilgili genel kültür düzeyinde bile olsa bilgisinin olması gerekiyor. Oradaki gelişmeleri de takip edip, gerektiğinde kendi branşındaki hastalıklarla ilgili iyi sonuçlar alabilsin.

Migren: Venöz Kandaki Toksik Maddelerin Arteriel Kana Doğrudan Geçişi

Migrenin nedeninin çok belirgin olarak ortaya konulmuş değil, genetik yatkınlık, kişilik özellikleri birçok etken sayılabilir ama mekanizmasını halen çok iyi bildiğimizi söyleyemeyiz. Fakat son yıllarda pratiğe uygulamada fayda sağlayacak yeni bir mekanizma üzerinde duruluyor. Bu da “migrenin venöz kandaki toksik maddelerin arteriel kana doğrudan geçişiyle” yani bilimsel anlamda vücutta her hangi bir şantın varlığı sağdan sola şantın varlığı bir migrenin oluşumuna neden oluyor olabilir. Bu şantı kapadığınız zaman tabii migren bir şekilde de ortadan kalkıyor.

Transkranial Doppler ile Migren Belirlenebiliyor

Transkraniyal doppler ile serebral arterleri akım yönleri ile ilgili olarak renklerle kodlanmış biçimde vizualize etmek mümkündür. Patent foramen ovale tanısında ise, mikro hava kabarcıklarının PFO'den geçerek orta serebral arterde görüntülenmesi temeline dayanır. Hassas bir tanı yöntemdir. Transkraniyal doppler non-invazif, güvenilir, hastaya rahatsızlık vermeyen, iyi tolere edilebilen ve kolay uyum sağlanabilen tanı yöntemidir. Transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 68 ile 89 arasında değişmektedir. İnme geçiren hastalarda ise, spesifitesi yüzde 92 ile 100 arasında değişmektedir. Sağlıklı toplumda transkraniyal dopler ile TEE'nin karşılaştırmalı bir çalışmasında, transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 85 spesifitesi ise yüzde 83 olarak bulunmuştur. Bununla ilgili bizim son zamanlarda yaptığımız en önemli çalışma Transkranial Doppler uygulaması yani beyin ultrasonu yapıyoruz. Beyin damarlarının bu şekilde görüntülenmesi ülkemizde birkaç merkezde yapılıyor. Bunun yanı sıra hem doppler olarak kullanılanılan hem de yumuşak dokuyu yani beyin dokusunu da gösteren ultrason (B-Mode) kullanılarak kalpteki şantın varlığının yanı sıra beyin anotomisindeki değişiklikleri de tespit edebiliyoruz.

Bubble Test Nasıl Yapılıyor
Hastanın venöz kanı alınıyor. Bu kan alındıktan sonra 9 cc serum fizyolojik ile karıştırıyoruz. 1cc kadar hava ile bu suyu ve kanı ajitasyon ile köpüklü bir su haline getiriyoruz. Bu köpüklü suyu venden verdiğimiz zaman normal koşullarda artere geçmemesi gerekiyor. Akciğerde bunun rezerve olması gerekiyor. Temiz kana geçip yani arteriyer kana geçtiğinde o bubble’ların ekojenitesini biz beyindeki arterlerde takip ediyoruz.

“Patent Foremen Ovale” Toplumun Yüzde 20’sinde Görülüyor
Geçiş var ise bu hastada “Patent Foremen Ovale” dediğimiz doğumsal bir anomali tesbit ediyoruz. Bu anomali fizyolojik sayılabilecek çok zararsız bir anomali, toplumun yüzde 20’sinde görülen bir rahatsızlık. PFO görülen kişilerin hemen hemen yarısında da migreni görüyoruz.

“Patent Foremen Ovale” Vakalarında Migren ve İnmeye Dikkat Edin
Migrenli hastalarda Patent Foramen Ovale sıklığı iki kat fazla görülür. Yüzde 20’nin 10’unda migren onun yüzde 5’inde de inmeyi görüyoruz. Deliği kapadığımızda kişinin migren atakları neredeyse tamamen geçiyor veya bu sebebe bağlı olarak inme gelişme durumu olmuyor. Başka nedenden inme olabilir ancak kalpteki delikten dolayı inme olmuyor. Normal stent takılır gibi kardiyolog tarafından kasıktan girilerek atriumlar arasındaki deliği kapatarak tedavi sağlanmış oluyor.

Auralı Migren Hastalarında ya da MR’ında İskemik Gluetik Odak
Transkraniyal doppler sonografisi ve buble testini auralı migren ise, ağrı öncesinde ışık çakmaları ya da görme alanında bozukluk varsa veya bu tip hastaların MR’larında iskemik gliotik non spesifik odak ya da hiper intens odaklar varsa yapılması gerekir. Bize baş ağrısı ile gelen hastalara derdik ki: “biz bunu migren hastalarında görürüz endişe etmeyin.” Ancak artık bu tip MR sonuçları rapor ediliyorsa, diğer atherosklerotik risk faktörleri yoksa, yüzde 90 oranında kalbinde delik ortaya çıkıyor. Herkese bubble yapmıyoruz. Ama auralı migren hastalarında ya da MR’ında iskemik gluetik odak olanlarda mutlaka yapıyoruz.

Migren Hastalarında Başarı Yüzde 90
Kalbi delik olan migren hastalarında başarı oranı yüzde 90, inme açısından başarı oranı yüzde 100, ağrılar ve ataklar azalıyor. Bazı migren ilaçlarını hastalar tolere edemiyorlar, bir kısmı çok kilo aldırıyor, bir kısmı kilo verdiriyor, bir kısmı tansiyonu düşürüyor. Her ilacın uzun vadede yan etkisi var. İlaç tedavisini sevmiyorlar bu durumda PFO kapatılması radikal çözüm oluyor.

Auralı Migren Nedir?
Migren orta veya ağır şiddette kişinin yaşam kalitesini düşüren bulantı ile beraber olan, kadınlarda üç kat daha sık görülen baş ağrısı tipidir. Tipik migren ağrısı başın tek tarafında, zonklayıcı karakterde 4-72 saat kadar sürebilen beraberinde bulantı, kusma ışık ve sesden rahatsızlık duyma görülen ve fiziksel aktivite ile artan bir ağrı tipidir. Hastaların yaklaşık üçtebirinde aura denilen ağrı öncesi garip kokular, gözde ışık çakmaları ve garip hislerle başlayıp ağrı ile devam eden bir süreç söz konusu olabilir.

Migren atağının muhtemel 4 evresi vardır. Bunla aşağıda özetlenmiştir. Her evrenin herzaman ve her hastada görülmesi gerekmez. Ayrıca her hastada ataklarda farklılık gösterebilir. Aynı hastada da her zaman her evresi görülmeyebilir.

1. Prodrom dönemi ağrıdan saatler veya günler önce başlayabilir.

2. Aura başağrısından hemen önceki dönemdir.

3. Ağrı fazı, atak dönemi olarak kabul edilir.

4. Postdrome ağrı sonrası görülen yakınmalardır.

16 Eylül 2011 Cuma

2011 YDUS İZLENİMLERİ


16 Temmuz 2011 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan Yan Dal Uzmanlık Sınavı (YDUS) ile ilgili İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdinç Nayır, izlenimlerini ve iddialarını Sağlık Dergisi’ne anlattı.

ÖSYM tarafından 16 Temmuz 2011 tarihinde yapılan Yan Dal Uzmanlık Sınavı (YDUS) ile ilgili izlenimlerini ve iddialarını Sağlık Dergisi’ne anlatan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdinç Nayır, “hekim olarak hem sürekli çalışıyoruz hem de sistemin getirdiği sorunlarla uğraşıyoruz. Bu emeklerimizin karşılığında daha düzgün uygulamalar, sınavlar olmalıdır” dedi.

10 branşta yan dal uzmanlık sınavı yapıldığını ve yakın zamanda sonuçların açıklandığını belirten Dr. Nayır, “ÖSYM tarafından bazı soruların üstü örtüldü. Neden böyle söylediğimi sınava giren kişiler çok iyi bilirler, hatalı soruları düzeltmeden sonuçları açıkladılar. İç Hastalıkları dışında diğer branşlar hakkında net konuşmak istemiyorum. Genel cerrahi ve pediatri dallarında sınava giren meslektaşlarımdan aldığım bilgi sonucunda yanlış sorular olduğu ve bunların bir kısmının düzeltilmediği yönündeydi. Fakat İç Hastalıkları konusunda çok net konuşabilirim.

“Zor Bir Sınavdı”
İç Hastalıkları sınavında geçmiş yıllarda yapılan toplam 7 sınavda ortalamalar 60-62 civarıdır. Bu sınavdaki ortalamaya tabloda da görüldüğü gibi, 51.8’e gerilemiş. Geçmiş yıllara göre zor bir sınavdı. Zorluğu konusunda herhangi bir şey söylemiyorum. 60-62’den 51’e gerilemesi ile birlikte sınava girenlerin ortalama 300-350 kişinin 50 puanı geçememesi sonucu sınavın zor olduğunu değerlendirebiliriz. Soruların, geçmiş yıllar ile kıyaslandığında zor olduğu çok net görülüyor. Zorluğu konusunda ÖSYM’yi eleştirmiyorum, kendi tercihleridir, sonuçta bir eleme ve sıralama sınavı yaptılar. Ama sorularının çok net olması, doğru olması şarttır!


“İç Hastalıkları’nda Toplamda 10’a Yakın Tartışmalı Soru”
İç Hastalıkları’nda toplamda 10’a yakın tartışmalı soru vardı. Bu soruların toplamda en az 6 tanesi çok net bir şekilde textbook bilgileri ışığında yanlış soruydu. Peki itiraz edilmedi mi? Edildi tabi ki. Ben şahsen toplamda 6 tane soruya textbook bilgileriyle itiraz ettim ve birçok meslektaşım da İç Hastalıkları’nda bazı sorulara itiraz ettiler. Peki sonuç nedir?

“Cevapları Textbooklarla Karşılaştırdığımızda Neden Tezatlıklar Oluyor?”
ÖSYM’nin yaptığı bu sınavda daha önceki açıklamalarına göre sorular textbooklardan hazırlanıyor, peki cevapları textbooklarla karşılaştırdığımızda neden tezatlıklar oluyor? İşin bir komik yanı da 6 tane sorunun yanlış olduğunu iddia ettiğim dilekçeme karşılık olarak gönderdikleri yazıda benim itiraz ettiğim sorularla alakalı bir tek kelime bile geçmiyordu. Bana gönderdikleri yazıda İç Hastalıkları haricinde bazı branşlarda değişiklik yaptıkları sorulardan bahsediliyordu. Onlar halbuki beni ilgilendirmiyordu, ben kadın doğum veya göğüs hastalıkları sorularına itiraz etmedim. Bana gönderdikleri yazıyı okuduktan sonra aklıma şu soru geldi, “Benim dilekçemi okumadılar mı?”


“Textbook Kanıtlarına Dayanan Yanlış Sorular”
Bir önceki İç Hastalıkları YDUS’unda 5 soru, bu son yapılan sınavda en az 6 soru textbook kanıtlarına dayanarak yanlış. Peki ne oldu şimdi, yerleştirme sonuçları açıklandı. Bu sınava giren birçok kişinin hakkı yenmiş oldu. Hayatının çizgisini buna bağlamış birçok hekim arkadaşımın düzeni alt üst oldu. Hekim arkadaşlarımın umutları bir yıl sonra yapılacak sınava kaldı. Sınav zor olabilir, textbookta yazan herhangi bir bilgi sorulabilir. Ama sorular yanlış olmamalıdır.

97 Kadrodan Sadece 2 Kişi Bu Kadrolara Yerleşti
İlginç bir diğer durum da yabancı uyruklu hekimlere açılan kadro sayısı ve yerleşenlerdir. En son TUS başvurularında yabancı uyruklu hekimler için açılmış yüksek kadro sayısı tepki çekmişti. 2011 YDUS tercih kılavuzuna göre sınav yapılan tüm branşlarda toplamda 97 kadro ayrılmış ve yerleşenlerin sayısı sadece 2. Kadrolara dikkat edecek olursanız, birçok TC vatandaşı meslektaşımın seçmek isteyeceği bazı hastanelerin branşları sadece yabancı uyruklu hekimlere açılmış. O kadrolara giren oldu mu? Hayır. 97 kadrodan sadece 2 kişi bu kadroları kullanabildi. Bu noktada da birçok TC vatandaşı hekim arkadaşım mağdur oldu. Yan dal sınavında istediği sonucu alan, istediği yere yerleşen tüm meslektaşlarımı tebrik ederim, bende istediğim sonuca ulaştım” dedi.

15 Eylül 2011 Perşembe

ULUSAL KAN VE KAN ÜRÜNLERİ REHBERİ'NDE YENİLİKLER YAPILDI


Sağlık Bakanlığı ve Kızılay'ın çıkardığı Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'nde yenilikler yapıldı ve bağışçıların hangi durumlarda kan veremeyeceği belirlendi.

Gönüllü fanatik kan bağışçılarının talepleri yüzleri güldürdü. Kan veren bazı vatandaşların Bağışçı Sorgulama Formuna "Fenerbahçeliyim kanımı Galatasaraylılara vermeyin" ya da "Kanımı Fenerlilere vermeyin" diye not düştükleri görüldü. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Murat Türkyılmaz "Sağlık Bakanlığı ya da Kızılay yetkilileri tabi ki bu notları dikkate almıyor" dedi.

Kanımı Fenerlilere Vermeyin
Sağlık Bakanlığı ve Kızılay'ın çıkardığı Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'nde yenilikler yapıldı ve bağışçıların hangi durumlarda kan veremeyeceği belirlendi. Konu hakkında bilgi veren Türkyılmaz, Bağışçı Sorgulama Formunda da değişiklikler yaptıklarını ve bu formlara bazı ilginç notların düşüldüğünü anlattı. Bazı bağışçıların sorgulama ve onay formuna ilginç notlar eklediğini ifade eden Türkyılmaz, "Fenerbahçeliyim kanımı Galatasaraylılara vermeyin" ya da "Kanımı Fenerlilere vermeyin" diyenlere rastladıklarını ancak bunların yetkililer tarafından dikkate alınmadığını aktardı.

Dövme ve Botoks Yaptırana Bir Yıllık Yasak
Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'ndeki yenilikleri de anlatan Türkyılmaz şöyle konuştu: "Düzenlemeye göre botoks, dövme, akupunktur, piercing, saç ekimi veya estetik müdahaleler yaptıran vatandaşlardan da bir yıl süre ile kan alınamayacak. Sivilce tedavisi, sedef hastalığı, kellik için herhangi bir ilaç kullananlar da belli sürelerle kan veremeyecek.

Tutuklular da Kan Veremiyor
Üç günden fazla hapis ya da gözaltında kalanlar da 12 ay kan bağışçısı olamıyor. Bunun en önemli nedeni hastalıklardaki pencere dönemi. Her hastalıkta “pencere” dediğimiz bir dönem var. Bu dönemde hastalık test yapılsa da test negatif çıkıyor. Sorun yokmuş gibi görünüyor. Oysa tutuklularda riskli durumlar olabileceği için kanı risksiz kişilerden almayı tercih ediyoruz. Sağlıkçılar için önemli olan güvenli kan teminidir. Bunların hepsi diğer vatandaşın sağlığı için, kan vermemesi için değil."

Bağışcıya 'Hayat Kurtardınız' Mesajı
Kızılay Kan Hizmetleri Müdürü Levent Sağdur da bağışçıların kanlarının başka bir hastaya verildiğinde bilgilendirildiklerini aktardı. Sağdur, "1 milyon 800 bin donasyona ihtiyacımız var. Geçen yıl 1 milyon topladık. Kan bağışçılarına 'Kanınızda herhangi bir bulaşıcı hastalığa rastlanmamıştır. Kanınız şu hastaneye gönderilmiş ve kullanılmıştır. Hayat kurtardınız' diye mesaj geliyor" dedi. Sağdur, bunun vatandaşların kafalarındaki soru işaretlerini giderdiğini ve bir daha kan vermeye teşvik ettiğini söyledi.

Yalan Beyana Hapis
Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımıcı Murat Türkyılmaz, bağışçıların yanlış beyan verememeleri gerektiğinin önemine değindi. Türkyılmaz, "Bağışçı Sorgulama Formuna verilecek yanıtların doğruluğu hayati önem taşıyor. Bazı vatandaşlar uzun sürdüğü için sıkılabiliyor. Ancak risk durumları yalnızca bu şekilde tespit edilebilir. Eğer kan bağışında bulunan kişinin yalan beyanda bulunduğu tespit edilirse, bu kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ya da 500 gün adli para cezası ile karşı karşıya kalıyor" dedi.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Sahurda Ne Yemeli?


Ramazan Ayı geldi, hoşgeldi! Ama yazın en sıcak aylarına denk geldi. Dolayısıyla hepimizin kafasını ”bu sıcakta 16 saat aç, susuz durulur mu?” sorusu kurcalıyor. Malum vücudumuzun yaz aylarında fazla su kaybına bağlı olarak su ihtiyacı da artıyor.
 Öncelikle şunu unutmayın ki sahur yemeği, kişiyi gün boyunca aç kalacağı oruca hazırlar. O nedenle kesinlikle sahuru atlamamak gerekir. Sahur, gece oldukça geç saatlerde yenilen bir öğün. Uzmanlar akşam yemeğini en geç saat 7’de bitirmemizi önerirken, Ramazan ayında gecenin 3-4 lerinde yemek yemek zorunda kalıyoruz. Durum bu iken, sahurda yediğimiz besinleri vücudumuza en az zararı verecek şekilde seçmeliyiz, dengemizi bozmamalı, vücudumuzu zorlamamalıyız. Amacımız, kan şekerimizi oldukça yavaş bir biçimde değiştirmek, ani fırlamaların önüne geçmek.
Sahurda uzak durulması gereken besinlere değinirsek;
-Ağır, kızgın yağda pişmiş kızartmalar. (özellikle patates kızartması çabuk acıktırır)
-Unlu mamüller, hamur işleri.
-Turşu, sirke gibi bol ekşili yiyecekler.
-Ayran gibi bol tuzlu içecekler.
-Bol acılı, baharatlı yemekler. (acı ve baharat acıkmanızı kolaylaştırır)
-Şerbetli tatlılar.
-Sucuk, pastırma, sosis, salam gibi sakatatlar.
Sahurda neler yemeli?
Öncelikle hızlı ve kısa sürede yemeği bitirmeyin. Yavaş yavaş, keyif alarak yemeye çalışın.
16 saat aç kalacağınız için mümkün olduğu kadar tok tutacak yiyecekler tercih etmelisiniz. Tokluğu sürdürecek olan besinler, protein grupları ve kompleks karbonhidratlar denilen, sindirimi ve emilimi uzun süren gıdalardır. Yani kepek, çavdar, yulaf, esmer pirinç gibi..
Beyaz ekmek yerine kepek ekmeği tüketin.
Protein ağırlıklı besinler uzun süre tok tutar. O nedenle özellikle saf protein içeren yumurta başta olmak üzere; et, süt, yoğurt, peynir gibi proteinden zengin ürünler tüketmeye özen gösterin.
Kurubaklagiller, kepekli makarna, esmer pirinç gibi tok tutacak besinlere yönelin.
Sebzeyi sofranızdan kesinlikle eksik etmeyin!
Börek tüketecekseniz sebzeli tercih edin. 
Su ihtiyacınızı komposto, hoşaf gibi içeceklerle giderin.
Meyve suları yerine, meyveleri taze tüketmeyi tercih edin.
Tatlı tercihinizi sütlü, hafif tatlılardan yana kullanın.
Fındık, fıstık, badem, ceviz gibi kuruyemişler, vücuttaki insülin oranını dengede tutmaya yardımcı olur. Acıkmayı geciktirir. Yemekten sonra atıştırmalık olarak yiyebilirsiniz.
Yemekte bol salata tüketirseniz, tatlı yeme isteğinizi de baskılamaya yardımcı olursunuz.
Yemeğin üstüne dilerseniz 1 bardak süt içebilirsiniz. Hem rahat uyku uyumanızı, hem de tokluğu sürdürmenizi sağlar.
İmsak vaktine kadar bol bol su tüketmeye özen gösterin.
Gün boyunca aç kaldınız, iftarda doğal olarak bir anda çok yemek yemek isteyeceksiniz. Fakat bu çok sakıncalı olabilir, yani kan şekerinizi aniden yükseltmek vücudunuza zarar verir.
İftarda orucunuzu öncelikle suyla, ardından da sıcak/soğuk bir çorbayla açabilirsiniz. Çorba midenizi yemeğe hazırlar.
Sahurda da olduğu gibi yine fazla yağlı besinlere yüklenmeyin. Çünkü saat 7-8 den sonra tüketilen besinleri vücut yakmakta zorlanır. Ramazan sonunda kilo almak istemiyorsanız bunu aklınızda bulundurun.
İftardan 1-2 saat sonra aralıklarla meyve tüketin. Ve tabi ki bütün gün susuz kalan vücudunuza asıl istediğini verin; su için! Unutmayın ki su bu sistemin has elemanı.
Yemekten 1-2 saat sonra hafif tempolu yürüyüş yaparsanız hazmınızı kolaylaştırmış, kalorilerin bir kısmından kurtulmuş olursunuz.
İşte tüm bu püf noktalarını göz önünde bulundurarak iftar ve sahur mönülerinizi hazırlarsanız, Ramazan’ı vücudunuzu fazla zorlamadan atlatabilir, hatta detoks fırsatına bile çevirebilirsiniz. Unutmadan, iftardan sonra ve sahurda her fırsatta su içmeyi sakın ihmal etmeyin.
Hepinize güzel, mutlu bir Ramazan ayı diler, orucunuzun kabul olmasını temenni ederim.. :)

Yazın Aşırı Makyajdan Kaçının


Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayyar Cantürk, sıcağın alerjik reaksiyonlara neden olabileceğini söyleyerek, “Güneş altında uzun süre kalındığında kullanılan makyaj malzemeleri ciltte istenmeyen lekelere neden olabilir. Mümkün olduğunca bu sıcaklarda daha az makyaj yapılmalı” dedi.

Güneşin zararlı ışınlarından mümkün olduğunca korunmamız gerektiğini belirten OMÜ Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayyar Cantürk, cilt sağlığı için bilinçli davranılması gerektiğini dile getirdi. Güneşin dik olduğu zamanlarda makyajla dışarı çıkıldığında ciltte kalıcı lekeler oluşabileceğini kaydeden Prof. Dr. Cantürk, “Sıcak havalarda derideki nem oranı arttığı için deride isilik, kızarıklık meydana gelir. Sıcak alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Uzun bir süre güneşte kalındığında makyaj malzemeleri istenmeyen lekelere neden olur. Bu nedenle mümkün olduğu kadar az makyaj kullanılmalıdır” diye konuştu. Prof. Dr. Tayyar Cantürk, aşırı makyaj kullanmanın yağ bezelerini kapatarak sivilcelere ve siyah noktalara neden olabileceğini söyledi.


Prof. Dr. Cantürk, ayrıca, güneşin deri kanserlerine neden olabileceğini de vurgulayarak uyarılarda bulundu. Prof. Dr. Tayyar Cantürk, “Güneş açık tenli kişileri daha çok etkiliyor. Deride hasar olabilir. Hem benlerin büyümesine hem de yeni kahverengi çillerin oluşmasına neden olur. Ayrıca ileri yaştaki kişilerde deri kanserinin artmasına neden olabilir. Güneşte fazla kalmamak lazım. Koruyucu kremler kullanmak gerekir. Özellikle açık tenli olan kişiler biraz daha dikkat etmeli” diye konuştu.


Kaynak:Hürriyet

Yaz Geldi!


Başlıktan da anlamışsınızdır ki bu yazı tatile çıkacaklar için biçilmiş kaftan olmaya aday. Malum bu sene havalardan oldukça yakındık ama artık beklediğimiz güzel, ışıl ışıl yaz mevsimi bütün canlılığıyla geldi! Bu bir moda blogu olmadığından “bavulunuza şu terliği de koyun, yok efendim şu bikiniyi alın da şunları kombinleyin” gibi şeyler yazamayacağım. Sizi daha çok ilgilendiren, daha önemli olan bir konuyu; “sahip olduğunuz en önemli varlığınızın, vücudunuzun sağlığını tatilde nasıl koruyacaksınız?” bundan bahsedeceğim.
Tatil denince aklımıza ilk olarak güneş geliyor haliyle.. Hayat kaynağımız güneş, bizi yaşatan güneş.. Güneşin faydaları da var tabi ki; vücudumuza dışarıdan aldığımız D vitamininin aktif forma dönüşmesi için gerekli, bu nedenle kemik gelişiminde de çok büyük rol oynuyor, özellikle gelişim çağındaki çocuklarda. Vücuttaki hastalık yapıcı çoğu mikroorganizmayı da öldürüyor.
Fakat zararlarına geçmeden önce şu konuda düşüncelerinizi değiştirmenizi istiyorum; bizler güneşin ışınlarına sadece sereserpe güneşlenirken değil, günlük hayatta yolda gezerken, dolaşırken, oturup arkadaşlarımızla sohbet ederken de maruz kalıyoruz. Yani güneş ışınlarının zararlarını sadece plajda görmüyoruz.
  Ozon tabakasının incelmesiyle birlikte güneşin zararlı ışınları dünyamıza daha çok ulaşmaya ve gerçekten büyük risk oluşturmaya başladı. Bahsettiğimiz ışınlar, Ultraviyole ışınlar..
Ultraviyole ışınlar 3 çeşit;
A: Cildin erken yaşlanmasına ve kırışmasına neden oluyor.
B ve C: cilt kanseri riskini artırıyor.
İşte bu yüzden sadece yüzüp güneşlenirken değil, günün her saatinde güneşten korunmamız gerekiyor.
Aynı zamanda havalar ısındıkça vücudumuz da ısınıyor. Normal şartlarda vücut ısımız 36-36,5 derece. Fakat havalar ısındıkça vücudumuz da terleyerek ısısını sabit tutmaya çalışıyor. Terle birlikte bol miktarda suyun yanında, mineral ve tuzları da kaybediyoruz. O nedenle terle attığımızı yerine koymak da çok önemli.
  Güneşin UV ışınlarının yol açtığı en belirgin hastalıklar; 
-cilt kanseri
-katarakt
-dalgınlık, halsizlik, beraberinde baş dönmesi
-baş ağrısı, mide bulantısı
-yüksek ateş
-şuur kaybı
-terle kaybedilen su ve mineralle birlikte ağırlaşmış hastalık tabloları..
Şimdi gelelim bu tehlikeleri kendimizden nasıl uzak tutacağımıza..
Güneşin zararları konusunda en büyük riski, beyaz tenliler, zor bronzlaşabilenler, kızıl saçlılar taşıyor. Ten rengi ne kadar koyulaşırsa yanık riski o kadar azalıyor. Fakat esmer tenliyseniz de risk grubunda olmadığınızı kesinlikle düşünmeyin. Esmer tenlerde de yanık vakalarına oldukça rastlanıyor. Ayrıca hamileler, yaşlılar, tansiyon ve kalp hastalığı olanlar, çocuklar, aşırı kilolu kişiler, malignite(kanser) hastaları ve kemoterapi görenler kat kat daha fazla özen göstermeliler.
  • Öncelikle güneş ışınlarının dik ve en yoğun olduğu saatler olan 11.00-16.00 arası mümkün olduğunca güneşe çıkmamaya özen gösterin.
  • Eğer çıkmak zorunda kalırsanız da gölge, şemsiye altı gibi bölgeleri tercih edin ,ışınlarla direkt temastan kaçının. Unutmayın ki gölgede de bronzlaşılıyor, hatta daha sağlıklı ve kalıcı oluyor.
  • Evden çıkmadan yarım saat önce yüksek faktörlü güneş kreminizi sürün ki siz dışarıdayken etki etsin. Kremi 2 saatte bir ve yüzdükten sonra yenileyin.
  • Terlemeyle su kaybedeceğinizden bol bol su içmeye özen gösterin. Yanınızda mutlaka suyunuz bulunsun. Günde 2 litreden az tüketmeyin. Canınız her istediğinde su için, sakın ertelemeyin.
  • Plajda güneşlenirken mutlaka krem kullanarak ve başınızı şapka ile örterek güneşlenin.
  • Mümkün olduğunca süre hesabı yapın ve vücudunuzun bir bölümünü uzun süre güneşte bırakmayın. Dengeli bronzlaşın.
  • Günlük hayatta da açık renkli, bol kesimli, pamuklu (teri rahat emebildiği için) giysiler tercih edin ve başınıza mutlaka koruyucu bir şapka takın.
  • Kaliteli, UV koruyuculu güneş gözlüğü kullanın, çünkü ucuz fiyata satılanlar genellikle zararlı ışınlarda korumuyor, tam tersine gözlerinize zarar veriyor.
  • Alkol, kafein tüketimi idrara çıkmayı artırdığından sıcak saatlerde fazla tüketmeyin.
  • Sık sık duş yapın. Suyun çok soğuk veya çok sıcak olmasına izin vermeyin . Ilık su kullanın, cildiniz ve saçlarınız için ideal olan budur.
  • Yüzdükten sonra güneşin altında ıslak mayo ile oturmayın, mutlaka değiştirip kuru mayo giyin.
  • Denizden çıkıp duş yaptıktan sonra mutlaka yoğun nemlendiricili bir bakım kremi uygulayın.
  Şimdi gelelim güneş kremi seçmenin ve kullanmanın inceliklerine. Güneş kremlerini güneşlenirken, ayrıca yazın ve kışın günlük hayatta da kullanmak gerekiyor. Güneşten koruma faktörü “SPF” diye adlandırılıyor ve koruyuculuğu ne kadar yüksekse bu faktör 1-100 arasında değişiyor. SPF 15, SPF 30, SPF 50 gibi..
  Erişkinlerde, özellikle bahsettiğim risk gruplarında olanlar ve açık tenli olanlar en az 30 faktörlü krem kullanmalılar. Çocukların cildi ise daha hassas olduğundan koruma faktörü yükselmeli. Hatta pek çok markanın çocuklara özel ürünleri bulunuyor, onlar tercih edilmeli.
   Peki ya saçlar? Saçlar özellikle bayanlar için büyük önem arz ediyor ve deniz suyunun klorundan oldukça yıpranıyor. Peki saçlarınızı canlandırmak için neler yapabilirsiniz?
Özellikle saç boyaları güneş ışığıyla reaksiyona girerek saçın matlaşmasına sebep olur. Deniz tuzu da saçları mat, sönük, solgun hale getirir ve kepek oluşumuna sebep olabilir.
Denize ve havuza girmeden önce saçlarınızı koruyucu bir kremle tarayabilirsiniz.
Mutlaka saçlarınızı bol suyla, şampuanla yıkayın, asla saçınız tuzlu gezmeyin.
Mümkün olduğunca yaz aylarında saçlarınızı yüksek ısılarla kurutmayın. Kendi haline bırakıp kurumasını sağlayın.
Saçlarınızı çok taramayın, mümkün olduğunca ıslakken tarayın. Kuruyken zor taranır ve yıpratıp kırık oluşumunu kolaylaştırabilirsiniz. Kolay taranması için banyodan sonra ıslak saçınıza krem/kür uygulayın.
Ayrıca deniz suyuyla yıpranmış saçlarınızı doğal ve dolgun görünüme kavuşturmak için benden size evde yapabileceğiniz bir tarif;
Zeytin yağını ısıtın, bununla saçlarınızın diplerinde uçlarına doğru masaj yaparak yedirin. Başınıza bir havlu sarıp 2 saat bekleyin. Bol suyla durulayın. Işıl ışıl saçların tadını çıkarın:) Tabi tatilin de..! :)

POLİKLİNİK SAATLERİ UZUYOR


Sağlık Bakanlığı tarafında, acil servislerdeki yoğunluğa çözüm bulabilmek için bilimsel araştırma yapıldı. Poliklinik saatleri uzadı.

Acil servislerdeki yoğunluğun nedenini araştırmak için bilimsel bir çalışma yaptırdıklarını belirten Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, konu hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e konu ile ilgili bilgi verdi. Şencan, “Çalışmanın özü şu; insanların acil servisleri kullanım oranları çok yüksek. Sayın Bakan’ın da her platformda belirttiği gibi, vatandaştan isteğimiz ‘lütfen acil olmadığınızda acili kullanmayın ki gerçekten acil olan insanlara zaman ve ekip kalsın.’ Acil servislerle ilgili çalışma yaptırdık. Acil servise giden hasta ve hasta yakınlarının kendi ifadelerine göre; sadece yüzde 57’si acil olduğunu düşünüyor. Yüzde 43’ü ‘acil değilim ama ben acile geldim’ diyor. Sağlık çalışanları tarafından baktığımızda ise acile gelenlerin sadece yüzde 25’i ‘acil’ deniyor. Bunun dışındaki yüzde 25 oranını da hekimler acil değil derken hastalar kendilerini acil kabul ediyor. Ama yüzde 43’ü ben acil değilim, acile geldim diyor” dedi.

Ne Olmazsa Acile Gelmezsiniz?
Yapılan araştırmada neden hastaların acil servisi tercih ettiklerinin de araştırıldığını dile getiren Şencan şunları söyledi: “Acilde işlerin daha hızlı bittiği için, gündüz işe gittiğim için gelmek istiyorum diyenler var. Katılım payı vermek istemeyenler de acile gittiğini söylüyor. En önemli durumlar bunlar. ‘Ne olmazsa acile gelmezsiniz?’ diye sorulduğunda, ‘eğer poliklinikler mesai bitiminde de çalışırsa gelmeyebiliriz’ diyorlar. Mesai dışı polikliniklerini özellikle çoğaltıp, acil servise gelme oranlarını azaltmak istiyoruz. Acile gereksiz başvuruyu çok rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bunu hem yapılan araştırmada hekimler söylüyor hem hastalar kendileri de söylüyor.”

Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması Acili Yoğun Olan Bazı İllerde Başladı
Mesai dışı poliklinik uygulaması acili yoğun olan bazı illerde uygulamaya başlandığını kaydeden Şencan, “Her yerde başlanmamasının nedeni olarak hekim sayısının yetersiz olmasından kaynaklandığını dile getiren Şencan, büyük hastanelerde gece nöbeti tutanın, nöbet ertesi izni var. Gündüz hastane boşalır. Ben fazla mesai yaparım diyen gönüllülerle yapmaya çalışıyoruz. Hekim sayısı el verdikten sonra uygulama daha da yayınlaşacak. Mesai dışı poliklinikler gece 11’den sonra fazla hasta ihtiyacı olmuyor. 5’ten 11’e kadar” şeklinde konuştu.

Aile Hekimlerinin, İdeal Rakamı Bin 700 İle 2 Bin Kişiye Bir Aile Hekimi
Şencan, “Aile hekimlerinin esnek mesaileri 5’ten sonra çalışmalarını sağlarsak acile gelme oranları düşebilir. Aile hekimlerinin, sayısal olarak idealimiz bin 700 ile 2 bin kişiye bir aile hekimi düşüyor. Şu anda 3 bin ila 3 bin 500 kişiye bir aile hekimi verebiliyoruz. Sayısal yetersizlik var tabii ki. Şimdilik bu oranları yakalamak için çok yerden pratisyen hekimler çekildi, özellikle acil servislerden ve oralarda sıkıntıya düştü. Aile hekimlerine başvuru oranı gittikçe artıyor. Şu anda yüzde 60-70 oranında başvuruların aile hekimine olmasını istiyoruz” dedi.