Röportajlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportajlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2014 Salı

KONTAKT LENSTE “GÜNLÜK KULLAN AT” ÖNERİN

Kontakt lens teknolojisinin gün geçtikçe ilerlediğini kaydeden Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş, günümüzde hekimlerin, hastalarına "günlük kullan at" lensleri hem hijyen hem de kullanım kolaylığı açısından daha fazla önermeleri gerektiğini söyledi.

Son yıllarda gelişen teknoloji ile kontakt lenslerin gerek materyal gerekse dizaynlarının önemli ölçüde geliştiğini ifade eden Gümüş, "Ancak her şeye rağmen, lens kullanımına bağlı oluşan oküler komplikasyonlar günümüzde sorun olmaya devam etmektedir. Bunda da en önemli nedenin kullanıcı kaynaklı olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki, kullanıcıların büyük bir kısmı lenslerini önerilenden çok daha uzun süre kullanmaktadırlar" diye konuştu. 

Uzun süreli kullanılan lenslerin artık daha az tercih edilmesi gerektiğini dile getiren Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş, lens sektöründe “Daha yenisi en iyisi” diye bir motto ile çalışmalar yapıldığını belirtti. Kontakt lenslerde sık değişimin gerekliliğinin bilimsel çalışmalarla da desteklendiğini kaydeden Gümüş, “Bu bilgilere paralel olarak, günlük kullan at lensler bütün dünyada özellikle lens kullanıcılarının yüzde 60-70’ini oluştururken, Türkiye’de bu oran sadece yüzde 2-3 civarındadır. Bu nedenle, Türkiye’de günlük kullan at lensler ile ilgili çok daha fazla kamuoyu oluşturulmalıdır ki, ülkemizdeki bu oran dünya ortalamalarına yaklaşsın.” dedi. 

Günlük Kullan At Lenslerde Oküler Komplikasyon Riski Çok Daha Azdır
Son yıllarda, önerilenden daha uzun süre kullanıldığı için oküler rahatsızlık ve komplikasyon gelişmiş hastaların oranlarının artması nedeniyle, aylık ya da daha uzun süreli kullanılan lensleri  çok fazla tercih etmediğini kaydeden Gümüş, “Günlük kullan at lensler bu anlamda daha güvenlidir. Çünkü, her gün yeni bir lens takılmaktadır. Her gün yeni bir kontakt lensin tercih edilmesi de göz sağlığına çok önemli katkılarda bulunmaktadır. Çünkü, günlük kullan at lenslerin dışındaki tüm lenslerde, lens kalitesi  ne kadar mükemmel olursa olsun, özellikle ikinci haftadan sonra birikintiler oluşmaya başlamaktadır. Hele de hastanın uyumu kötüyse, her gün düzenli bir şekilde solüsyon ve lens bakımı yapmıyorsa, bütün bu faktörlere ilaveten hastada göz yaşı ve kirpik dibi problemleri de varsa, lens yüzeyinde birikintiler ve buna bağlı komplikasyonlar oluşması kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Dolayısıyla, her gün ‘yeni’ bir kontakt lensin takılması bütün bu riskleri azaltacak ve hastalarımızın çok daha konforlu ve sağlıklı bir lens kullanmalarına olanak sağlayacaktır.” şeklinde konuştu.  
Doç. Dr. Koray Gümüş "Günlük kullan at lenslerin, özellikle kontakt lense yeni başlayanlarda, çok seyahat edenlerde, özel günlerde, düğün, mezuniyet töreni gibi gözlük kullanmak istemeyenlerde, spor yapanlarda ve oküler allerjisi ya da kuru gözü olanlarda daha çok tercih edilebilir." dedi.

Kontakt Lenslerin Takibi Mutlaka Bir Göz Hekimi Tarafından Yapılmalı
Günlük kullan at lenslerin daha çok tercih edilmeleri ve hastaların daha sağlıklı bir şekilde kontakt lens kullanabilmeleri için öncelikle göz hekimlerinin kontakt lens ile daha çok ilgilenmeleri gerektiğini savunan Gümüş, şunları söyledi: “Kontakt lens kullanımı ve takibi kesinlikle bir göz hekimi tarafından yapılmalıdır. Kontakt lens kullanıcı adayının çok detaylı bir şekilde irdelenmesi ve tam bir göz muayenesinden geçmesi zorunludur. Özellikle tespit edilen kirpik dibi iltihabı, kuru göz ve allerjik konjonktivit gibi rahatsızlıklar tedavi edilmelidir. Adayın beklentileri iyi bir şekilde dinlenmeli ve kontakt lens seçeneklerinin tümü, avantajları ve dezavantajları ile beraber detaylı bir şekilde aktarılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde sağlıklı ve uzun süreli kontakt lens kullanımı mümkün olabilecektir.”

30 Ocak 2014 Perşembe

YAPAY PANKREAS İLE DİYABET TEDAVİSİ ARAŞTIRMALARI SÜRÜYOR


Yapay Pankreas Çalışmaları diyabet hastalığının tedavisinde farklı bir yöntem üzerine çalışan Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Endokrinoloji Kliniği’nden Dr. Eda Cengiz, bir nevi biyonik bir pankreasla tedavinin amaçlandığını belirtti. 

Brown Üniversitesi Tıp Eğitiminde Mükemmellik Ödülü, Yale Üniversitesi 2010 yılı Genç Araştırmacı Ödülü ve Amerikan Araştırma ve Eğitim Kurulu 2011 Sunum Ödülünü alan Yale Üniversitesi'nde Dr. Eda Cengiz,  yapay pankreas üzerine araştırmalarını sürdürüyor. 
Yapay pankreas projesi çağımızın en önemli hastalıklarından biri olan şeker hastalığının tamamen elektronik sistemler kullanılarak bir nevi biyonik bir pankreasla tedavisinin amaçlandığını belirten Cengiz, araştırmaları hakkında bilgi verdi. 

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Yapay pankreas projesi çağımızın en önemli hastalıklarından biri olan şeker hastalığının tamamen elektronik sistemler kullanılarak bir nevi biyonik bir pankreasla tedavisini amaçlıyor. Yapay pankreasın üç ana parçası var.  Bunlardan birincisi glukoz sensör, ikincisi insülin dozunu hesaplayan elektronik algoritma, üçüncüsü ise insülini vücuda otomatik olarak veren insülin pompası. Elektronik sensor cilt altında kan şekerini indirekt olarak ölçen bir sistem. Bizim kullandığımız sensör her dakika şekeri ölçüp bu bilgiyi elektronik alıcıya gönderiyor. Yani sürekli parmaktan kan şekeri bakma gibi bir durum yok. Alıcıdaki algoritma otomatik olarak ne kadar insülin gerektiğini hesaplıyor ve insülin pompasına gerekli dozu vermesi için sinyal gönderiyor. 

Bu mekanizma hasta hiçbir şey yapmadan sürekli, gece gündüz çalışıyor. Bu arada kişi istediği şeyi yiyebiliyor çünkü sistem sistem gerekli insülini otomatik olarak veriyor. Aslında şeker hastası olmayan kişide vücuttaki pankreas organı bunu her gün, her an hallediyor biz farkına bile varmadan ama şeker hastası olunca pankreas iflas etmiş ya da vücudun salgıladığı insülin yetersiz olmuş olduğu için dışarıdan insülin enjeksyonu gerekiyor. Yapay pankreas hastanın yetersiz hatta hiç çalışmayan pankreasının görevini üstleniyor.

Ben hem çocuk hastalıkları hem de endokrinoloji ihtisası yaptım. Endokrinolog olarak hormon hastalıklarının tanı ve tedavisini aktif olarak yapmaktayım. Diğer endokrin hastalıkları ile ilgili projelere de dahil olsam da araştırmalarımın ana konusu ise çok önemli bir hormon hastalığı olan şeker hastalığı. Şeker hastalığının önlenmesi, özellikle şeker hastalığında erken görülebilen kalp rahatsızlıklarının da teşhisi ve önlenmesi gibi alanlarda da çalışmalarım var. Amerika çapında şeker hastalıklarını takip etmemizi sağlayan iki büyük bilgi bankası araştırmasının da kurucu üyesiyim ve bu gurupları temsilen yayınlar yaptım. Ek olarak şeker hastalığı tedavisini uygulamayı destekleyici psikolojik metodlarla ilgili, adolesan hasta grubu için uluslararası yaptığım araştırmalar var. 

Diyabetin bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Yapay pankreas hayata araştırma alanında geçti. Hayvan deneyleri çoktan başarıyla sona erdi ve birçok insan deneyinde de başarı ile çalıştığını ispatladı. Bu sistem yakın gelecekte şeker hastalığı tedavisine girecek ve şeker hastalığının tedavisinde devrim yaratabilecek potansiyele sahip. Şuandaki şeker hastalığının tedavi metodu her gün birçok kere kan şekeri ölçme, insulin enjekte etme, yediklerindeki şeker miktarını sürekli takip etme sistemine dayanıyor. Şeker hastalığının vücuda zararını en aza indirebilmek için bunlar şart. Şeker hastası olanlar ya da şeker hastası olan çocukların aileleri sürekli bu hastalıkla yaşamak zorunda, bir diğer deyişle şeker hastalığı gün boyunca kendini hiç unutturmuyor ve sürekli uğraşılması gereken bir hastalık. Tedaviyi unuttuğunuzda affetmiyor ve kişinin komaya girmesine yol açıyor.  Hem doktorları olarak hem de aileler ve hastalarımızın kendileri ne kadar uğraşırsa uğraşsın günümüzde elimizdeki tedavi metodları ile  mükemmel kan şekeri kontrolünü sağlayamıyoruz. 

Bunu son dönemde Amerika da yaptığımız bir araştırma ile de gösterdik. Yapay pankreas sistemini  insulin kullanan tüm şeker hastaları için ideal kontrolü bu kadar sıkıntıya girmeden, otomatik sistemle halledebileceği için gerçekleştirmek istiyoruz. Sistem gerçekleştiğinde hastanıza kol saati takar gibi bir elektronik alet takıp bu aletin tüm tedaviyi siz hiçbir şey yapmadan sağlaması mümkün olacak. Bir nevi şeker hastalığınız olduğunu bile unutacaksınız.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Yaptığım çalışmalar asrın hastalığı şeker hastalığını teknolojiyi de kullanarak yenmeyi amaçlıyor. Şeker hastalığı global bir hastalık ve dünyanın her yerinde hızla yayılarak her yıl daha fazla insanı etkileyen bir hastalık. Kontrol edilmezse erken dönemde şeker komasına uzun dönemde ise kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, körlük ve erken ölümlere yol açabiliyor. Yapay pankreas  ve çalışmalarını yaptığımız yeni insulin tedavileri başarılı olursa milyonlarca kişinin daha sağlıklı yaşamasını sağlayacak hatta hayatını kurtaracak ve kolaylaştıracak.



Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
TED Ankara Koleji ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra pediyatri ihtisasını ve endokrinoloji ve metabolizma üst ihtisaslarını Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamladım. Mastırımı Yale Üniversitesi’nde bitirdim. 2007 yılından beri Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Endokrinoloji ve Diyabet bölümünde öğretim görevlisiyim ve diyabet ve tedavisi  üzerine bilimsel araştırmalar yürütmekteyim. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü Pediyatrik Diyabet Tedavisi Grubu, Amerikan Diyabet Derneği Pediyatrik Diyabet Grubu, Juvenil Diyabet Organızasyonu Yapay Pankreas Konsorsiyumu üyesiyim. Aldığım  ödüller arasında Brown Üniversitesi Tıp Eğitiminde Mükemmellik Ödülü, Yale Üniversitesi 2010 yılı Genç Araştırmacı Ödülü ve Amerikan Araştırma ve Eğitim Kurulu 2011 Sunum Ödül’ü  sayılabilir. 
Yapay pankreas, diyabet teknolojisi ve insülin konusu üzerinde  birçok makalelerim yayınlandı ve ABD ve diğer bir çok ülkede araştırma konularım üzerinde  konuşmalar yaptım. Şuana kadar Yale Üniversitesinde  yirminin  üstünde bilimsel projenin başında yer aldım ve halen aktif olarak onun üzerinde araştırmanın  başında bulunan bilim kadınıyım.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Diyabet üzerine yapılan çalışmalar diyabeti önleme, geriye yani tamamen sağlıklı hale döndürme buarada da diyabet hastalarını en iyi şekilde tedavi etme ana gruplarında yapılıyor. Tip 2 diyabet kilo verme, egzersiz ile bazen  geri döndürülebilse de 1 diyabeti geriye döndürebilen ilaç malesef henüz bulunamadı ama araştırmalar sürüyor. Günümüzün en popüler araştırması ise teknolojiyi diyabet tedavisinde aktif hale getirip bir nevi biyonik pankreas yapmak ve yeni insülinler geliştirip  mükemmel kan şekeri kontrolü sağlayabilmek ki ancak bu sayede böbrek yetmezliği, körlük hatta erken ölümler gibi kötü sonuçlar önlensin.

Tıp öğrenciliği yıllarımdan beri uluslararası sağlık kurluşlarının çalışmalarına da katılıyorum. Geri kalmış ülkelerde insulin bulamayan şeker hastası çocuklarla ilgili projelere de destek veriyorum. Türkiye ile de bağlantım kopmuş değil. Türkiye’deki 7’den 70’e diyabet hastalarını buluşturan www.diyabetimben.com grubu ile sürekli iletişim içindeyim. Onların 16 Şubat’da 1. kuruluş yılı toplantılarına şahsen olmasa da internet aracılığı ile katılma fırsatım oldu. Benim için çok zevkli bir sohbet oldu, umarım onlar da keyif almışlardır. 

Türkiye'de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de doktorlarımız dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip ediyorlar ve çok başarılılar. Ellerinden geldiğince de bilimsel araştırma yapmaya çalışıyorlar fakat araştırma fonları ve imkanları benim gözlemlediğim kadarıyla çok kısıtlı.  ABD sağlık sistemi dışarıdan nasıl görünüyor bilemiyorum ama kendi içinde major sorunları var ve sağlık ödemeleri yüzünden birçok kişiyi iflasa sürükleyebiliyor, yine de çok disiplinli ve düzenli hasta takibine dayanan bir sistem. 

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Ultra hızlı etkili insülinler üzerine yaptığım çalışmalar sürüyor. Geçen senelerde yaptığım ve başarılı sonuçlar aldığım yeni tedavi metotları şu anda FDA de gözden geçiriliyor. Eğer onay alırsa çok yakında diyabet tedavisini iyileştirmede hemen uygulamaya geçecek. Bu beni hem bilim insanı hem de doktor olarak çok mutlu ediyor.
Yakın gelecekte Türkiye’deki doktorlarla beraber çalışma yapmak  ve  Türk tıp öğrencilerine uluslararası  platformda bilimsel araştırma yapma konusundaki deneyimlerimi aktarabilmek en büyük dileğim.

24 Aralık 2013 Salı

ANTİBİYOTİK DİRENCİ KABUS OLMAKTAN ÇIKACAK MI?

Son günlerde sık sık gündeme gelen antibiyotik direnci için yeni bir yöntem bulan Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, “Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi. 

Antibiyotik direnci tıpta çok büyük bir problem haline geldi. Türkiye'de ve dünyada birçok hasta, hastanelerde kaptıkları antibiyotiklere dirençli bakteriler yüzünden ölüyor. Bu tür enfeksiyonların asıl sebebinin bakterilerin biyofilm oluşturması olduğunu belirten Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, yaptıkları araştırma sayesinde bakterilerin, 3 boyutlu biyofilmler oluşturup, metabolizmalarını yavaşlatarak dışarıdan besin alınımını durdurduğunu belirtti.  Aynı zamanda, antibiyotiklerin de alınımının durduğunu kaydeden Durmuş, “Böylelikle, antibiyotiklere ve hastanın bağışıklık sistemine karşı direnç kazanıyorlar. Geçtiğimiz senelerde, bazı nanomateryallerin antibakteriyel özellikleri gösterildi. Ancak, nanoteknoloji alanında asıl medikal problem olan biyofilmler üzerine çalışmalar çok az. Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi.  

Dr. Durmuş, bu doktora çalışmasıyla ayrıca 2012 yılında Amerika’da ülke çapında yapılan ve mühendislik öğrencilerinin katıldığı “CIMIT Student Prize for Healtcare” adlı yarışmada finalist olmuş, yarışmaya katılan 78 projeden ilk 10 proje arasına girerek, 10 bin dolar araştırma fonu kazanmıştı.(*) 

Vancomycin’den 2 Kat Etkili Yöntem
MRSA enfeksiyonlarının tedavisinde şu anda klinikte kullanılan en yaygın antibiyotiğin Vancomycin olduğunu dile getiren Durmuş, bu antibiyotiğe de dirençli bakteri türleri de oluşmaya başladığına dikkat çekti. Durmuş, yaptıkları çalışmayla ilk kez, süperparamanyetik demiroksit nanoparcacıkların (Resim 1) Vancomycin - dirençli MRSA’yı öldürdüğünü ve bu parçacıkların Vancomycin’den 2 kat etkili olduğunu gösterdiklerini belirtti.  Durmuş, ayrıca, sentezlenen nanoparçacıkların vücutta birçok enfeksiyona sebep olan gram-negatif E. Coli ve P. aeruginosa  biyofilmlerini yok etmeyi başardığını kaydetti.  


Resim 1.  Süperparamanyetik demiroksit nanoparçacıkları. Elektron mikroskopu analizine göre, demiroksit parçacıkların ortalama büyüklüklüğüne 9.92 ± 3.14 nm’dir.  (scale bar = 100 nm)

“Bakterilere Şeker Verip Kandırdık”
Literatürde nanoparçacıkların 3 boyutlu yapısından dolayı biyofilmlerin içine çok da nüfuz edemediğinin gösterildiğini vurgulayan Durmuş, “Bu problemi çözmek için, geliştirdiğimiz nanoparçacıkların biyofilmlerin içine alınımı ve etkisini arttırmak için ilginç bir metot geliştirdik. Nanoparcacık solüsyonuna şeker (fruktoz) ilave edildiğinde, antibakteriyel özelliklerin yüzde 90 oranında arttığını gösterdik. Bu basit yöntemle besin alınımını durduran bakterilere şeker verip “kandırarak” nanoparcacıkların daha iyi alınımını sağlamış olduk” diye konuştu. 

Manyetik Nanoparçacıklar Memeli Hücrelerinin Büyümesini Hızlandırırken, Bakterileri Öldürüyor
Bu çalışmalara ek olarak, sentezlenen demiroksit nanoparçacıkların memeli hücrelerine olan etkisinin, kemik hücreleriyle deneyler yapılarak araştırıldığını dile getiren Durmuş, şunları söyledi: "Yapılan çalışmalarda nanoparçacıkların toksit etkilerinin minimum olduğu ve hatta manyetik nanoparçacıkların kemik hücrelerinin büyümesinde pozitif etkisi olduğu görüldü.  Klinik uygulamalara geçmeden önce bu parçacıkların memeli hücreleri ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri ve toksiteleri daha detaylı incelenmelidir. Özetle, manyetik nanoparçacıklar memeli hücrelerinin büyümesini hızlandırırken, bakterileri öldürüyor. Bu ve diğer çalışmalar, enfeksiyonların tedavisinde antibiyotiklere alternatif terapiler yaratma konusunda büyük bir potansiyeli olduğunu göstermiştir.  Gelecekteki uygulamalarda, nanoparçacıklar kana verildikten sonra manyetik bir güç kullanarak enfeksiyonlu bölgelere gönderilir ve MRI benzeri yöntemlerle görüntülenip sürekli monitör edilebilir.  Bu tarz uygulamalar bulaşıcı hastalıkların ve kanserin erken teşhisi ve tedavisi konusunda gelecekte çığır açma potansiyeline sahip." 



Resim 2.  Demiroksit nanoparçacıkların antibakteriyel özelliklerini analiz etmek için Live/dead (yeşil/kırmızı) boyaması kullanıldı ve biyofilmler mikroskopla incelendi. Analizde yeşil boyama yaşayan bakteri hücrelerini, kırmızı boyama da ölü bakteri hücrelerini göstermektedir.  a) MRSA biyofilminin mikroskop altındaki görüntüsü; b) 24 saatlik süperparamanyetik demiroksit nanoparçacık tedavisi, dirençli MRSA biofilmlerini yok etmeye başlamıştır. c) Nanoparçacık solüsyonuna şeker (fruktoz) ilave edildiğinde, antibakteriyel özellikler ve ölen bakteri sayısı artmıştır. 


Resim 3. Fruktozun nanoparçacıkların antibakteriyel özelliklerine etkisi. A) Nanoparçacıklar biyofilmlerin içine çok da nüfuz edemeyip, hücre duvarı ve zarına yapışmıştır. B) Nanoparçacık solüsyonuna şeker (fruktoz) ilave edildiğinde ise nanoparçacıkların bakterilerin içine daha iyi alınımı sağlanarak bakteri duvarı ve zarı zedelenmiştir. Bu da nanoparçacıkların antibakteriyel özelliklerini yüzde 90 oranında arttırmıştır. 

Kaynaklar: 

19 Kasım 2013 Salı

SAĞLIK TURİZMİNE YENİ BİR SOLUK GELİYOR

Sağlık turizminde önemli adımlar atan ve 6 farklı ülkede hizmet vermeye başlayan Hospitality hakkında bilgi veren şirketin Genel Koordinatörü  Ayşen Toksöz, bu çalışmaların hem hekimler hem de hastanelerin uluslararası açılım yapması için büyük bir fırsat olduğunu söyledi. 

Sağlık turizmi alanında önemli adımlar atılıyor ve yurt dışından hastalar tedavi amaçlı ülkemize geliyor. Henüz gelişmeye başlayan sektörde hastaları doğru noktaya doğru fiyatla yönlendirmek sektörün geleceği açısından çok  önem taşıyor. Bu alana bakış açıları ve  çalışmalarıyla yeni bir soluk getirdiklerini belirten Hospitality Genel Koordinatörü Ayşen Toksöz, ülkemizin yüz akı olan  serbest çalışan hekimler ve hastanelerle anlaşma yaptıklarını söyledi.  Toksöz, anlamalı kurum veya doktorların uluslararası açılımını sağlamak adına 6 dilde hizmet sunan  www.hospitalitytr.com adresindeki  web portal aracılığı ile tanıtımı yaptıklarını ve portalın internet aramalarında ilk sıralarda çıkması için de ciddi bir destek programı başlattıklarını  kaydetti. 

Kamu Hastane Birlikleri ile Anlaşma Yapılıyor
Güney Marmara Bölgesi Kamu Hastane Birliği ile sağlık turizmi alanında iş birliği yapmak için anlaşmaya vardıklarını söyleyen Toksöz, kamu hastaneleri için ayrı bir fiyat listesi hazırladıklarını ve talepte bulunan hastalara bu seçeneği de sunduklarını ifade etti. Toksöz, hastaların isteklerine göre   uçak bileti  ve  otel rezervasyonları  konusunda yardımcı olduklarını, ofisleri olan ülkelerden  gelen hastaları kendi elemanları  tarafından uçağa bindirildiğini ve alanda  karşılanarak otele ya da  hastaneye hastayla aynı dili konuşan elemanları tarafından yerleştirildiğini dile getirdi. 

İskandinav Ülkelerinde de 12 Farklı Noktada Bağlantı Sağlanacak
Bugüne kadar  kendi çabalarıyla çalışmalarını sürdüklerini belirten Toksöz, büyümek için Ekonomi Bakanlığının teşviklerinden de faydalanmak istediklerini belirtti. Toksöz, “Her doktorun ya da hastanenin belli ülkelerde ofisinin olması her birinin ayrı ayrı portal hazırlayıp sürekliliğini sağlaması  pek mümkün değil , bizim  Almanya, İsveç, Kosova, Arnavutluk,  İngiltere ve Makedonya gibi birçok ülkede ofisimiz ve her ihtiyaca hizmet edecek geniş  bir web portalımız var. Sektördeki hizmet sunucuların bizden faydalanmaları  yurt dışına açılırken çok para ve zaman harcamamaları akıllıca olur.  Biz onların yerine çaba gösteriyor ve hastalardan gelen taleplere göre, bizimle anlaşmalı doktorlar ve hastanelere yönlendiriyoruz. Çalıştığımız kişi ve kuruluşlar için bu durum tanıtım ve hasta akışı açısından da büyük önem taşıyor. Kısa gelecekte İskandinav ülkelerinde de 12 farklı noktada bağlantı sağlayacağız” diye konuştu. 

Kamu Desteklemezse Bu İş İlerlemez!
Kamudaki yetkililerin sağlık turizminde  yol göstermesi ve çabaları doğru şekilde desteklemesi  gerektiğine dikkat çeken Toksöz, şunları söyledi: “Eğer, böyle bir sorumluluk üstlenilmezse sağlık turizminin ilerlemesi mümkün değil. Her ülkenin sağlık sigorta sisteminin zayıf noktaları  var. Bu noktalar iyi değerlendirilmeli ve her ülkeye yönelik ayrı bir strateji belirleyip çabalar o yöne yoğunlaştırılmalıdır. Bir iki örnek vermek gerekirse, Balkan ülkelerinde ciddi bir devlet güvencesi olmasa dahi başvuruya bağlı olarak hastanın masrafını devlet karşılıyor. Ancak çeşitli nedenlere bağlı olarak fiziki ve beşeri  olarak sağlık alanında imkansızlıklar içindeler. İngiltere’de teknoloji ve doktor var ancak sistem o kadar tıkanmış ki hastaya 6 ay sonrasına randevu veriliyor. Buna ne yazık ki kanser hastaları da dahil. İsveç’te “90 + 90”  kuralı var. Eğer hasta acil değilse  ilk muayene için 90 gün sonrasına randevu veriliyor.  İlk muayeneden  sonra da yapılacak işlem için yine 90 gün sonrası  için randevu veriliyor. Acil hizmetlerde son derece iyi olan sistem, acil olmayan vakalarda hastayı 6 ay sonrasına erteliyor. Bu fırsatları iyi değerlendirmek lazım’’ 

Yurt Dışında Yaşayan Türk Vatandaşları Yararlanabilecek
Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının, ülkemize geldiklerinde genelde kulaktan duyma tavsiyelerle tedavi olduğuna dikkat çeken Toksöz, “Ancak biz alanında uzman isimleri belirleyerek, hastalarımızı onlara yönlendiriyoruz. Uluslararası pazarda sağlık turizmi alanında başarılı olmak istiyorsak, gelen hastaları doğru noktada doğru fiyatla tedavi etmeliyiz. Gelen hastayı,  en az komplikasyonla göndermeliyiz. Bunlar sağlık turizmini büyütecek  önemli adımlardır. Yüksek fiyatla fırsatçılığa soyunur ve aslında çok da yapılmayacak operasyonlara talip olup  büyük komplikasyonlara neden olursak  kendi yolunuzu kendimiz tıkamış oluruz” şeklinde konuştu.  

Termal Tesisler Kamu Adına Kullanılabilmeli
Önümüzdeki yıl Kiev’de düzenlenecek olan sağlık turizmi fuarına katılacaklarını kaydeden Toksöz, konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Termal turizm ve 55 yaş üstü sağlık turizminde de hizmet vermek için yeni adımlar atıyoruz. Termal merkezlere hasta getirmek çok fazla işimiz değil, çünkü seyahat acentesi değiliz. Bizim için işin tedavi bölümü önemli .Hastalar termal merkezlerde fizik tedavi için başvuruda bulunuyorsa bu bizim ilgi alanımıza giriyor.Turistik amaçlı konaklamalarla ilgilenmiyoruz. Bu yüzden vatandaşlarının bu tür tedavilerini üstlenen hükümetlerle tek tek görüşmek istiyoruz. Ancak bizim olanaklarımız bu anlamda sınırlı, devletin bir şekilde bu tür anlaşmaları yapıp, şirketlere, o ülkelere  adım atması için yol açması gerekiyor.  Büyük sigorta şirketlerinden sağlık turizmi adına adım atılmasını bekliyoruz. Kamu ve özel sektör el ele vererek Türkiye'nin hem hizmet hem sağlık sektörlerini hem de doğal güzelliklerini birlikte pazarlayacak olan Sağlık Turizminde uluslararası bir isim olmasını sağlayabiliriz."

6 Kasım 2013 Çarşamba

BEYİN ARAŞTIRMALARINDA NEREDEYİZ?

Cambridge Üniversitesi’ndeki nörobilim araştırmaları hakkında bilgi veren Dr. Muzaffer Kaşer, temel bilimlerde yapılan çalışmaların kliniğe aktarılmasının hedeflendiğini söyledi. 

Beyin araştırmaları üzerine Cambridge Üniversitesi’nde geniş kapsamlı çalışmalar yürütülüyor. Hedef temel bilimlerden ve hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların kliniğe uyarlanması. Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaşer,  çalışmalar hakkında  bilgi verdi. 
Cambridge’de araştırma gruplarının bağlı olduğu birçok enstitü olduğunu belirten Kaşer, “Davranışsal ve Klinik Nörobilim Enstitüsü’ndeyim ve burada Beyin Haritalama Ünitesi, Otizm Araştırma Enstitüsü, Tıbbi Araştırma Konseyinin Beyin ve Kognisyon Birimi var. Bu birimler Psikiyatri bölümünün çatısı altında bulunuyor. Sürekli ortak çalışmalar yapılıyor. 

"Deney Hayvanında Bulduğumuz Bir İşlemi,  Klinik Ortama Transfer Etme Şansımız Oluyor" 
Davranışsal ve Nörobilim Enstitüsü’nde daha çok translasyonel yani temel bilimlerdeki bilgiyi klinik ortama uyarlamaya yönelik araştırmalar yapılıyor. Hayvan modelleri boyutunda altta yatan beyin mekanizmalarının nörokimyasal, genetik ve davranışsal yönleri inceleniyor.  İnsanlardaki boyutta yeni nöropsikolojik tekniklerle ve görüntüleme yöntemleriyle çeşitli hastalıklarda beyin işlevleri değerlendiriliyor.  Bu araştırmalar birbirinin içine geçebiliyor. Yani burada insanlarda kullandığımız bir nöropsikolojik testin aynı zamanda deney hayvanı modeli var. Bu da bize şöyle bir imkan sağlıyor; deney hayvanında belirli nörotransmiterlerle ilişkili olduğunu bulduğumuz beyin sistemlerinin işlevi veya bozukluğuna dair daha rafine bilgiler edinebiliyoruz. Sonra da bu bilgileri klinik ortama uyarlama şansımız oluyor.”

“Beyin Görüntülemede Beyin Bölgelerinin Bağlantılarıyla ilgili Analizlerin Klinik Ortama Uyarlanması Hedefleniyor”
Beyin görüntüleme ile ilgili çalışan çok sayıda uzman olduğunu kaydeden Kaşer, “Beyin ile ilgili Avrupa Birliği’nin çok önemli bir projesi var. Bu projelerden bir tanesi Cambridge’de sürüyor. Beyin bölgelerinin bağlantılarıyla ilgili yeni matematiksel modellemeler kullanılarak yapılan analizlerin klinik ortama uyarlanması hedefleniyor. Nihai amaç psikiyatrik hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde kullanılabilecek biyolojik belirteçler geliştirmek” dedi. 

“Beynin Nasıl Çalıştığını Artık Daha İyi Anlıyoruz”
Temel bilim genetiğinde çok önemli noktalara gelindiğini hatırlatan Kaşer,  “İnsan genom projesi sayesinde,  genom tarama araştırmaları yapılıyor. Nörobilimde de çok fazla bilgi birikimimiz var. Beynin nasıl çalıştığını artık daha iyi anlıyoruz. Fakat bu bilgileri kliniğe uygulamakla ilgili zorluklarımız var. Cambridge’deki psikiyatri ve nörobilim odaklı araştırmalar translasyonal nitelikte. Yani yöntemsel veya preklinik araştırmalardan edinilen yeni bilgileri hastaların faydasına yönelik hale getirmeye çalışıyoruz. 

“Psikiyatrik Hastalıklardaki Biyolojik Belirteçler: Henüz Uygulamaya Geçmiş Bir Belirtecimiz Yok”
 Birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde daha iyi, daha rafine yöntemlere ihtiyacımız var. Diğer yandan tanısal anlamda da yeni nörobilim yöntemleri bizim için çok önemli. Bir takım aday biyolojik belirteçler ve testler var ancak psikiyatrik hastalıklar için henüz uygulamaya geçmiş bir belirtecimiz yok” diye konuştu.  

1 Kasım 2013 Cuma

POLONYA İLE SAĞLIK TURİZMİNDE SOMUT ADIM ATILMALI

14 aydır görev yaptığı Polonya’dan her sene 500 bin turistin Türkiye’ye geldiğini belirten Varşova Büyükelçisi Yusuf Ziya Özcan, sağlık turizmi alanında somut adımların atılması gerektiğini söyledi.

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından 9-13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'ne katılan  Varşova Büyükelçisi Yusuf Ziya Özcan, bu zamana kadar katıldığı hematoloji kongreleri içinde en başarılısı olduğunu belirterek, bu kongrenin başlamasında kendisinin küçük bir katkısının olduğunu söyledi. 

Kongrede dünyanın bu konuda en başarılı insanlarının katıldığını ve onlarla tanışmaktan duyduğu mutluluğu anlatan Özcan, “Bu, Türkiye için bulunmaz bir fırsat. Dünya çapındaki bilim adamlarının gelmesi ister istemez hem derneğin prestiji hem Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmaların da tanınmasında etki sağlıyor. Onun için zaman zaman üniversitelere dünyanın en tanınmış insanları seminer vermeli” dedi. 

“Polonya’dan Her Sene 500 Bin Turist Türkiye’ye Geliyor”
14 aydır görev yaptığı Polonya’dan her sene 500 bin turistin Türkiye’ye geldiğini belirten Özcan, iki ülke arasında sağlık turizmi adına önemli adımlar atılması gerektiğini vurguladı. Sağlık camiasından böyle bir talep geldiğini ancak henüz somut bir adım atılmadığını kaydeden Özcan, şunları söyledi: “Zaman zaman öğretim üyelerimizden mektuplar geliyor. İyi oldukları tedavilerden bahsederek Polonya’da nasıl hasta bulabileceklerini ve Polonyalıları bu konuda nasıl bilgilendireceklerini bize soruyorlar. Sağlık turizmini geliştirmek ve bundan pay almak isteyen hocalarımız gelip, Polonya’daki doktorlar ve hastanelerle görüşseler ve hastaların Türkiye’ye geldikleri takdirde neler kazanacaklarını anlatsalar başarılı olabilirler. Bu işte başarılı olmanın bir diğer yolu da bıkmadan usanmadan sağlık turizmi konusunda düzenlenen kongrelere katılmak ve bu tür kongreleri ülkemizde düzenlemektir. Aslında Hemotoloji Kongreleri bu amaca fevkalade hizmet etmektedir. Bu konuda Prof. Dr. Süleyman Dinçer Hocamızla sohbetlerimizde Hemotoloji Kongrelerinde sağlık turizminin özellikle vurgulanması konusunda ricacı olduğumu hatırlıyorum.”

Med-Index

31 Ekim 2013 Perşembe

NORMAL HÜCRELERİN KANSER KÖK HÜCRESİNE ŞAŞIRTICI DÖNÜŞÜMÜ

Vücudumuzdaki bazı hücrelerin, henüz bilinmeyen nedenlerle kök hücrelere çok benzeyen özellikler kazanarak, hem kanser oluşumunda hem de kanserin vücuda yayılmasında (metastaz) rol oynadığını belirten Dr. Albert Donnenberg, bu araştırmaları klinikte uygulanabilir hale getirmeye çalıştıklarını ve kanser oluşumunda kök hücre transformasyonunu araştırmaya devam ettiklerini kaydetti.

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından 9-13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'nde; hematoloji, onkoloji ve kemik iliği nakli (kök hücre nakli) konusunda tüm yenilikler tartışıldı. 

Temel uzmanlık alanları hücresel tedaviler ve kök hücre biyolojisi olan Prof. Dr. Albert D. Donnenberg, kongreye katılarak kanser kök hücreleri üzerine çalışmaları ve deneyimleri hakkındabir sunum yaptı. Konuşmasından sonra gerçekleştirdiğimiz söyleşide Dr. Donnenberg, bilim insanlarının halen kök hücre ve kanser arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamaya çalıştıklarını ve bu ilişkinin başlangıçta düşünüldüğünden çok daha karmaşık olabileceğini belirtti. 
Kök hücre olmayan bazı hücrelerin, çeşitli mekanizmalarla kök hücreye transforme olabildiklerine dair kanıtlar olduğunu kaydeden Dr. Donnenberg, “Bu önemli olabilir, çünkü vücutta çeşitli bölgelere seyahat edebilen bu hücreler daha sonra kök hücreden epitelyal kanserlere dönüşebilen ve metastaza neden olan hücreler olabilir” dedi.

Kök hücre ile kanser ilişkisi üzerindeki araştırmaların yoğun bir şekilde sürdüğünü ve bu araştırmalardan elde edilen verilerin, kanser tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesinde kullanıldığını dile getiren Donnenberg, şu bilgileri verdi: “Bir hücre var ve bu hücre bazı mekanizmalarla kök hücreye benzeyen bir yapı ve özellikler kazanıyor, vücutta geziyor ve sonra bir şekilde tümörü başlatan bir hücreye dönüşerek kansere neden oluyor. İşte tam olarak, bu hücrenin önce kök hücreye sonra bir kanser hücresine transforme olmasına neden olan süreci anlamaya çalışıyoruz. Sürecin başlangıç aşamalarını tam olarak çözersek, ikinci adım olarak bu süreci bloke edebileceğimiz, yani müdahale edebileceğimiz bir nokta bulmak gerekiyor. Dolayısıyla burada tedaviden bahsediyoruz ve elbette bu tedavinin kesinlikle en az toksisite, yani hastaya en az zararla sonuçlanması gerekiyor.

Elimizdeki ipuçlarından bir taneside, bu süreçte enflamasyonun (yangı) rol oynadığına dair bilgiler. Bu konuda kesin bir kanıt henüzyok, sadece çeşitli araştırmalardan biriken bazı veriler var. Belki, enflamasyonu konrol altına alarak, epitel hücresininkök hücreye ve ardından kanseri başlatan hücreyedönüşümüne neden olan süreciengelleyebiliriz diye düşünüyorum."

Zhou C ve ark. (Oral Oncol, 2012) ve Shigdar S ve ark.’nın (Cancer Lett, 2013) çalışmaları, bu konudaki güncel yayınlara örnek olarak verilebilir.


Kaynaklar:
1. Oral Oncol. 2012 Nov;48(11):1068-75. 
Inflammation linking EMT and cancer stem cells.
Zhou C, Liu J, Tang Y, Liang X.

State Key Laboratory of Oral Diseases, West China Hospital of Stomatology, Sichuan University, No 14, Sec 3, Renminnan Road, Chengdu Sichuan 610041, People's Republic of China.

Abstract
Similar to actors changing costumes during a performance, cancer cells undergo many rapid changes during the process of tumor metastasis, including epithelial-mesenchymal transition (EMT), acquisition of cancer stem cells (CSCs) properties, and mesenchymal-epithelial transition (MET). Such changes allow the tumor to compete with the normal microenvironment to overcome anti-tumorigenic pressures. Then, once tissue homeostasis is lost, the altered microenvironment, like that accompanying inflammation, can itself become a potent tumor promoter. This review will discuss the changes that cancer cells undergo in converting from EMT to CSCs in an inflammation microenvironment, to understand the mechanisms behind invasion and metastasis and provide insights into prevention of metastasis.

2. Cancer Lett. 2013 Aug 11.
Inflammation and cancer stem cells.
Shigdar S, Li Y, Bhattacharya S, O'Connor M, Pu C, Lin J, Wang T, Xiang D, Kong L, Wei MQ, Zhu Y, Zhou S, Duan W.
School of Medicine, Deakin University, Pigdons Road, Waurn Ponds, Victoria 3217, Australia. Electronic address: sarah.shigdar@deakin.edu.au.

Abstract
Cancer stem cells are becoming recognised as being responsible for metastasis and treatment resistance. The complex cellular and molecular network that regulates cancer stem cells and the role that inflammation plays in cancer progression are slowly being elucidated. Cytokines, secreted by tumour associated immune cells, activate the necessary pathways required by cancer stem cells to facilitate cancer stem cells progressing through the epithelial-mesenchymal transition and migrating to distant sites. Once in situ, these cancer stem cells can secrete their own attractants, thus providing an environment whereby these cells can continue to propagate the tumour in a secondary niche.

26 Eylül 2013 Perşembe

"MOBİLLEŞEN SAĞLIK HİZMETLERİ KALİTEYİ ARTIRACAK"

Digital Health Summit Turkey 2013′te mobil sağlıkta son gelişmeler hakkında konuşma yapan Bozlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Şükrü Bozluolçay, mobil sağlık hizmetlerinin gelişmesine paralel olarak hem hizmet kalitesinin artacağını hem de kişiye özel tedavinin gelişeceğini söyledi. 

Digital Health Summit Turkey 2013′te “Mobilleşen dünyada sağlık hizmetleri nereye gidiyor?” başlıklı sunum yapan Bozlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Şükrü Bozluolçay, şunları söyledi: “Mobil sağlık hizmetleri ile hastane dışı medikal uygulama ve hizmetleri kolaylaşarak yaygınlaşacak. Evde bakım ve evde takip ile sağlık giderlerinde tasarruf ve hizmet kalitesinde önemli artış sağlanacak. Kişiye özel tedavi ve takip yöntemleri gelişecek.” 
Bozlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Şükrü Bozluolçay, Med-Index Yayın Yönetmeni Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Mobilleşen dünyada sağlık hizmetleri nereye gidiyor?
Dijitalleşen dünyada hayatımızın her alanında birçok mobil hizmet almaya başladık. Eskiden fatura ödemek için bile kuyruklarda beklenirdi, şimdi koltuğumuzdan kalkmıyoruz. Kamu kurumlarından bile bir çok hizmeti online olarak alabiliyoruz. Eskiden bize bilim kurgu gibi gelen birçok uygulama artık hayatımızın bir parçası oldu.
Bugüne kadar teknolojideki gelişimlerden en çok faydalanan ve kendini yenileyen sektörlerden biri olan sağlık sektörünün de bu gelişmelerin dışında kalması düşünülemez. Yakında hepimizin aşina hale geleceği mobil sağlık hizmetleri ile hastane dışı medikal uygulama ve hizmetleri kolaylaşarak yaygınlaşacak, evde bakım ve evde takip ile sağlık giderlerinde tasarruf ve hizmet kalitesinde önemli artış sağlanacak. Kişiye özel tedavi ve takip yöntemleri gelişecek.

“Kişilerin Yaşam Tarzları ve Alışkanlıklarını Değiştirecek Uygulamalar Yaygınlaşacak”
Ameliyat sonrası veya kronik hastalıklar için uzaktan hasta takip sistemleri, uzaktan ikinci görüş alma olasılığı, sağlık personeli için uzaktan asistans sistemleri, sensörler aracılığı ile hastanın evinde yaptığı fizik tedavi hareketlerinin izlenmesi gibi hastane dışı sağlık hizmeti sunumu gibi hizmetler hayatımıza çoktan girdi. Bunların daha da yaygınlaşmasını bekliyoruz. Ayrıca kişilerin yaşam tarzları konusunda alışkanlıklarını değiştirecek uygulamaların yaygınlaşması ve benimsenmesi ile hastalıkların önlenmesi de mobil sağlık uygulamalarının bize getirilerinden biri olacak.

Mobil Sağlık, Verimliliğin Artması ve Maliyetlerin Düşmesini Sağlıyor
Hizmetlerin mobilleşmesi ise hastane ya da tıp merkezleri sınırları içinde verilen hizmetlerin, bu merkezlerin dışında da verilebilmesinin sağlanması ve önleyici tıp faaliyetleri ile sektör çapında verimliliğin artması ve maliyetlerin düşmesine kadar birçok avantaj sağlıyor. Kimi zaman Mobil Sağlık, kimi zaman da Tele Medicine, Teletıp, eHealth veya mHealth olarak adlandırdığımız bu olgu, teknolojinin ve modern yaşam tarzımızın kaçınılmaz kılmakta olduğu ve tüm aktörlerin uyum sağlamak zorunda kalacağı yeni bir paradigma.

Dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?
Mobil sağlık söz konusu olduğunda en çok dikkat edilmesi gereken konunun hasta verilerinin mobil dünyadaki gizliliğini ve güvenliğini sağlamak olmalı. Bu konunun göz ardı edilmesi tüm taraflar için maddi ve manevi telafisi imkansız sonuçlar doğuracaktır.

Veri Güvenliği En Hayati Önceliklerimiz Arasına Giriyor
Elektronik hasta kayıtları ve hasta geçmişi verilerine, verinin nerede olduğuna bakılmaksızın istenildiği anda ihtiyaç sahibi tarafından merkezi veritabana toplanan ve her yerden ulaşabilme imkanı sağlanıyor. Elde ettiğimiz birçok avantajın yanı sıra veri güvenliği en hayati önceliklerimiz arasına giriyor. Bu konuya hem kanun koyucular, hem yazılım ve teknoloji şirketleri hem de bu sistemleri kullanacak insanlar olarak çok dikkat edilmesi gerekiyor.

Sağlık Bakanlığı’nın Stratejiyi Belirlemesi Ve Yasal Altyapıyı Oluşturmasını Bekliyoruz 
Mobil sağlıkta olasılıklar sonsuz gözükürken bu alanı düzenleyecek yeni yasalara ihtiyaç olacağı aşikar. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın ülke genelindeki stratejiyi belirlemesi ve yasal altyapıyı oluşturmasını bekliyoruz. Ayrıca bu konuda teşvik sistemlerinin de oluşturulması tüm aktörlerin yararına olacaktır.

Yurt dışında sağlık sektöründe bu alanda uygulamalar ne durumdadır? 
Dünya ile karşılaştırdığımızda ülkemiz gerek hastaneleri ve doktorları ile sağlık konusundaki yetkinliği, gerek mobil iletişim altyapısı, gerek sosyal medya ve internet yatkınlığı ile gelişmiş ülkeler ile yarışır konumda. Ancak ülkemizdeki uzaktan takip ve tedavi sistemleri henüz dünyadaki örneklerinin gelişmişliğini yakalamış durumda değil. Burada sağlık kuruluşlarının, sigorta şirketlerinin, Telekom ve teknoloji şirketlerinin hastalara direkt etki edecek sistemlere yatırım yaparak hayata geçirmesi gerekiyor, ancak bu sistemlerin finansmanı konusunda da teşviklerin sağlanması gerekiyor. Yine de kısa süre içerisinde bu konudaki en iyi uygulamaları yakalayacağımıza inanıyorum. 

Sizce sağlık sektörü sosyal medyayı nasıl kullanmalı?
Sağlık sektöründe sosyal medya çok dikkatli kullanılmalı. Sağlığın ve sağlık hizmetlerinin kar ve sansasyon uğruna suistimal edilmesi düşünülemez. Bu yüzden sağlık sektörü paylaşımlarında azami dikkat göstermeli. Takipçilere anlayabilecekleri dilde ve uygun seviyede, bilimsel dayanağı olan bilgiler verilebilir ancak hastaları korkutan, onların endişelerini en üst düzeye çıkaran. Yine de kronik hastalıkların önlenmesi veya aile sağlığı gibi konularda bilinçlendirme çalışmaları için sosyal medyanın son derece uygun olduğunu düşünüyorum.

Sağlık sektörünün sosyal medyaya bakışı nasıl olmalı?
Sektör olarak sosyal medyadan uzak kalamayacağımız oldukça net ancak burada oto-kontrol mekanizmaların mümkün olduğunca kullanılmasını tavsiye edebilirim. Sosyal medya yönetimlerinin sağlık konusunda bilgi birikimi olmayan sosyal medya ajansları tarafından yapılmasının birçok iletişim kazasına neden olabileceği unutulmamalı. Sağlık kuruluşlarının sıkı denetimi altında yapılmalı. Tüm içerikler uzman doktorlar tarafından kontrol edilerek ilerlenmeli. İnternette bilgi arayan hasta ve hasta yakınlarını yanlış yönlendiren ve tedirgin edici içeriklerden uzak durulmalı.

Hastalar sağlık alanında sosyal medyadan nasıl etkileniyor?
Hastalar ve hasta yakınları sosyal medyadan ve internetten olumsuz vakalar ile karşılaştıklarında oldukça fazla etkileniyor. Bu da kanser gibi moral gerektiren birçok hastalıkta oldukça moral bozucu bir durum. Ayrıca internetteki kirli bilgi dediğimiz yanlış sağlık bilgisi nedeni ile hasta ve hasta yakınlarının bilim dışı uygulamalara kayması veya yanlış ilaç kullanmaları bizi oldukça üzüyor.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? 
Sağlık haberciliğinde sansasyondan uzak durulması gerektiğine inanıyorum ve şanslıyım ki ekiplerimizdeki tüm hekimlerimiz de benimle aynı fikirde. Hastaları korkutan ve yanlış yönlendiren haberlerden kaçınıyoruz.

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Sağlık iletişiminde bilimsellikten kesinlikle uzaklaşılmaması ve uygun bilinçlendirme çalışmalarına ağırlık verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1975-1989 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi ve Nükleer Tıp ihtisasımı yaptım. 1989 yılında nükleer tıp hizmeti veren MNT’yi kurdum. Ağırlıklı olarak sağlık sektöründe cihaz ve hizmet sağlayıcılığı ve ilaç üretimi konularında faaliyet gösteren şirketleri bünyesinde barındıran Bozlu Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyorum. Halen TÜSİAD’ın "Sağlık Çalışma Grubu"nun başkanlığını yapıyorum. Evli ve 2 çocuk babasıyım.

Med-Index

11 Eylül 2013 Çarşamba

MEME BİLİMİNDE YENİ BİR SOLUK: SENATURK AKADEMİ

Ülkemizde meme hastalıkları üzerine farklı bir prensip ile yola çıkan SENATURK Akademi hakkında bilgi veren Fakülte Sekreteri Dr. Cem Yılmaz, “SENA Projesi’nin 4 önemli hedefi var. senolog ve meme hemşiresi yetiştirebilmek, “meme okulu” ve akredite meme üniteleri ve merkezleri kurmak” dedi. 

Senoloji alanında uzun zamandır alt yapı çalışmalarını sürdüren SENATURK Akademi ekibi, geçtiğimiz aylarda merkezin açılışıyla faaliyetlerine hız kazandırdı. Önemli projeleri hayata geçirmek için çalışan ekipten SENATURK Akademi Fakülte Sekreteri Dr. Cem Yılmaz, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Senoloji nedir?
Türkiye’de yaygın olarak kullanılmasa da, senoloji; meme bilimi demek. Avrupa’da son 20 yılda yaygınlaşan bir branş. Almanya, İtalya, Avusturya ve diğerlerinde hızla Senoloji Merkezleri ve Enstitüleri görülmeye başlandı.

SENATURK hakkında bilgi verir misiniz?
2011 yılında SENA Projesi’nin resmi eğitim bölümü olan, SENATURK resmen kuruldu, tüzük oluşturuldu. Uluslararası sözleşmeler ve master plan ortaya konuldu. Çok kısa bir süre içerisinde, onkoplastik cerrahi kurs harekat planı, kalite ve akreditasyon süreç yönetimi hazırlıkları, meme hemşiresi eğitim planı, halka dönük “meme okulu” projesi, mobil yazılımımız; i-meme, SENATURK e-bülten hazırlandı ve hayata geçirildi. En son olarak da eğitimlerin verileceği modern donanımlı ve ADA standartlarına göre tefriş edilmiş, Meme Merkezi’miz, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Hastanesi Academic Hospital içerisinde faaliyete başladı. Tüm bunlar 18’i yabancı, 70 öğretim üyesi bulunan SENATURK yönetimi tarafından hızla ortaya çıkarıldı.

SENA Projesi’nin hedefleri nelerdir? 
SENA Projesi’nin 4 önemli hedefi var. İlki senolog yetiştirecek yolu açabilmek, ikincisi meme hemşiresi yetiştirebilecek yolu açabilmek, üçüncüsü “meme okulu” ve muadili hizmetlerle toplumu bilinçlendirmek ve sonuncu ve nihai hedef de, uluslararası standartlarda akreditasyona hazır meme üniteleri ve merkezleri kurmak.

Bunun en önemlisi de şu an içinde bulunduğunuz alan. Gerek Kuzey Amerika ve gerekse de Avrupa’da meme merkezlerinde kadının meme kanseri tanısının konulması ve tedavisinin planlanmasına çok önem veriliyor.

Meme Merkezinin standardı nedir?
Müfredat ve akış şemaları yazılı ve halihazırda uygulanmakta. Örneğin şu an oturma grubunun yerleşim şekli ve masanın açısı, muayene masasının özellikleri bile bir standarda sahip. Hasta kayıt sisteminden, arşivlemeye, hasta hikayesinin alındığı forma kadar geniş yelpazede. Hepsi denetlenebilme, şeffaflık, hasta konforu, tanıyı kolaylaştırma, hatayı azaltma, süreci hızlandırma ve en az psikolojik hasar temelinde şekillenmiş ve her gün güncellenen yasalar aslında.

Masanın ne önemi var?
Doktor masası, ülkemizde yaygın olarak bir makam aracı olarak kullanılıyor. Muayene alanlarında batı bundan kurtulmak üzere. Katılımcı masa adı verilen bu yaklaşımla muayene alanında hastanın demokratik ve şeffaf bir şekilde sürece katkısı sağlanmış.

Merkezde farklı olarak neler olacak?
SENA Meme Merkezi’nde hedefimiz, Türkiye’de genç Senolog adaylarına, örnek teşkil edecek oda şeklini, kayıt sistemini ve iletişim tekniklerini gösterebilmek. Bunun için de bir uygulama merkezine ihtiyaç duyduk. Bu fikri açtığımızda, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Yönetimi, bizi gönülden destekledi, hepsine ayrı ayrı şükran borçluyuz.

Ne zaman açılıyor ve hizmet verecek?
SENA Meme Merkezi, şu an altyapı süreçlerini, cihaz ve personel yatırımlarını tamamladı. Academic Hospital içerisinde, hastanenin bir parçası olarak büyüme ve gelişme yönünde bir karar alındı. Ve hemen akabinde, hasta kabulüne başlandı. Şu anda, hemşire ve cerrah eğitimi için eğitim altyapısı için gerekli teçhizat temini yapılıyor.

Kimler bu merkezde eğitim alabilir?
SENA Meme Merkezi, SENATURK tarafından düzenlenen ve Avrasya Meme Birliği ve Avrupa Meme Bilimleri Akademisi’nin akredite ettiği eğitimlere katılmış olan Türk, yabancı hemşire ve cerrahlara pratik eğitim verecek. İlk etapta, SENATURK ve Marmara Üniversitesi arasındaki protokolle eğitimlerine başlanan “Meme Hemşiresi” adayları eğitimlerini alacak. Ardından önümüzdeki sene de, Avrupa Meme Bilimleri Akademisi ile birlikte Düsseldorf ve Milano’da düzenlenecek eğitimlerden geçen meme cerrahı adayları da eğitimlerinin bir kısmını burada alacaklar.

Uluslararası toplantılar düzenleyecek misiniz?
Halihazırda SENATURK, yılda ortalama 20’ye yakın toplantı düzenliyor ve bunların zaten en az üçü uluslararası katılımlı oluyor. Geçtiğimiz Haziran ayında da, Türkiye’deki meme cerrahı adayları için, İngiliz Kraliyet Cerrahi Akademisi ile birlikte onkoplastik cerrahi eğitimlerimizi başarıyla tamamladık.

Yurt dışı ile ortak çalıştığınız merkezler var mı?
SENA Meme Merkezi, Avrupa’da, Avrupa Meme Bilimleri Akademisi’ne bağlı 320 meme merkezi ile aynı misyon ve vizyonla hareket ediyor. Çok yakın bir süre sonra, uluslararası kanser akreditasyon belgesi vermeye yetkili, örnek eğitim ve meme merkezi belgesi alabilmek için hazırlıklarımızı bitirmek üzereyiz. Bu konuda ilk denetim ve toplantımızı da Ekim 2013’te Alman çözüm ortaklarımızla gerçekleştireceğiz.

Sosyal sorumluluk projeleriniz neler?
“Meme okulu” ile başlayan süreçte 5 il ve 2 yabancı ülkede topluma eğitim verdik. Bir yılda toplam 82 eğitim verdik. Meme Okulu popülarize olduktan sonra bunu sanatçılarımızın katılımıyla genişletmek istedik ve “Her Ayın 10’u 10 Dakika Hareketi” doğdu. 12 aktörümüzün desteğini alarak 2014 yılında çok daha farklı ve geniş katılımlı bir toplumsal hareketin içinde olacağız.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Ankara’da eğitimimi gördüm. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum ve ardından da, Türkiye’nin ilk meme kliniklerinden biri olan Ankara Numune Hastanesi 2.Cerrahi Kliniği’nden ihtisas aldım.
İhtisastan sonra devlet hizmet yükümlülüğü ile Rize Ardeşen ve Mardin Nusaybin’de görevler yaptım. Memleketimi tanıma fırsatı buldum, candan insanlar tanıdım ve insani olarak gelişimime çok katkısı oldu. O nedenle mecburi hizmet olarak anmıyorum o hizmeti, hep güzel hatırlayacağım. Ardından askerlik ve sonrasında da, kendimi geliştirme isteğiyle yurtdışı planları yaptım. Milano’da Avrupa Onkoloji Enstitüsü’nde kurslara katıldım. Kısa bir kurstu ama hayatımı değiştirdi diyebilirim, orada ilk defa tanıdığım insanlar şu anda aile dostlarım.

Avrupa Meme Bilimi Akademisi’ne Giden Yol
İtalya’daki kursta, Umberto Veronesi ile tanıştım eşinin Türk olması bana sempati ile bakmasına neden oldu. Düsseldorf Almanya’da bir eğitim merkezi açtıklarını, başında Mahdi Rezai’nin olduğunu ve oraya gidersem teorik ve pratiğime çok katkısı olacağını belirtti. Bir süre sonra kendimi Düsseldorf’ta, MahdiRezai’nin kliniğinde buldum. Avrupa Meme Bilimi Akademisi’nde teorik eğitimlere başladım.

Teorik ve pratik eğitimlere katıldım. Arada teorik eğitimler tamamlandığında, Haziran 2010’da, savunmamı yaptım ve Avrupa Meme Bilimi Akademisi – European Academy of Senology’ye öğretim üyesi olarak kabul edildim. Ardından yeniden ileri cerrahi teknikler, görüntüleme teknolojileri, iletişim teknikleri, kanser merkezi kurma ve yönetme, kalite, akreditasyon ve finans eğitimlerine tabi tutuldum.

Düsseldorf’ta öğretim üyeliği sonrası verilen yönetici eğitimlerinde bir uluslararası işbirliği projesi yazmam istendi. Türkiye’de kamu veya özel zincir bir grubu içine alan, eğitim, akreditasyon, sertifikasyon ve dönüşümü içeren geniş çaplı bir projeydi ve SENA Projesi, Prof.Dr.Bahadır Güllüoğlu’nun katkılarıyla ortaya çıktı. O dönemin, büyük gruplarından birinin genel müdürüne gönderdim projeyi, hala saklarım onun mailini, sonrasında facia olsa da, bugünümü, o güne borçluyum. Bir anda aşka gelip projeyi hızla yazdım, onaya sundum, Umberto ve Mahdi’den onay aldım ve memlekete döndüm.

En büyük desteğim hep Bahadır Güllüoğlu Hocam oldu. Ardından tabi SENA Projesi’nin tüm desteği Avrupa’dan gelmeye başladı.
2010 yılı sonuydu, Umberto, sırf bizi desteklemek ve destek almak üzere, EURAMA’yı (Avrasya Meme Cemiyeti) İstanbul’da kurmaya geldi. Bahadır Hoca yönetime seçildi. Birkaç ay içerisinde Bahadır Güllüoğlu Hoca, Zafer Cantürk Hoca, AbutKebudi Hoca ve yol arkadaşlarım Ahmet Erkek ve Sertaç Ata Güler ile yapılanmayı tamamlamıştık.

Uluslararası dergiler dahil, birisi “BreastCare” mesela, 3 yayın organı içinde aktifiz şu anda, 2 yılda 28 eğitimde yer almışız ve neredeyse her ay bir uluslar arası toplantıda ya oturum başkanlığı, ya da konuşmacı olarak yerimiz var. Hepsi Hocalarımın itibarı sayesinde oldu. 

10 Eylül 2013 Salı

BİBER GAZI ZARARSIZ MI?

Biber gazı kullanılıyor ve zararsız olduğu iddia ediliyor. Toksikologlar bu duruma ne diyor? Doğal olduğu için zararsız mı yoksa tüm tehlike çözücülerde mi saklı?

“Göz Yaşartıcı Maddeler” toplumsal olayların bastırılmasında ve kontrol altına alınmasında kullanılan kimyasal maddeler. İlk olarak 1900’lü yıllarda kitlesel olaylarda kargaşa bastırmak için kullanılmaya başlandı. Birinci dünya savaşında kimyasal silah olarak kullanıldı. 1970 li yıllardan beri kullanılan “Biber gazı” göz yaşartıcı maddelerden biri ve güvenlik güçleri tarafından son dönemde artan miktarlarda kullanılıyor.

“Biber Gazının Zararsız Olduğunu Garanti Edebilmek Mümkün Değil”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı öğretim üyesi ve Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Klinik Toksikoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Toksikolog Prof. Dr. Lale Karabıyık, “Biber gazı kullanılıyor ve zararsız olduğu iddia ediliyor. Biberden doğal olarak elde edildiği için zararsız olduğu kabul ediliyor. Ancak bu bilgi tam olarak doğru değil. Her koşulda zararsız olduğu garanti edilemez." dedi. 

“Biber Gazı O Kadar da Masum Değil”
“Biber gazı açık havada ve kısa süreli uygulandığı zaman önemli kalıcı bir etkisi yok gibi görünüyor. Doğal olduğu için zararsız olduğu kabul edilerek kullanılıyor. Ancak kapalı ortamlarda maruz kalındığında, özellikle yaşlılarda daha önceden kalp ve solunumla ilgili hastalıkları varsa tetikliyor ve alevlendiriyor. Her koşulda her kişide sanıldığı kadar masum olmadığının bilinmesi ve dikkate alınması gerek. Maruz kalma süresi ve maruz kalan kişinin genel sağlık durumu sonucu belirleyen önemli faktörlerdir. Sağlıklı kişiler ve gençler üzerindeki etkileri ise ancak yıllar sonra değerlendirilebilir.” dedi. 

“Hayvanlarda Toksik Etkiler Saptandı”
Göz yaşartıcı kimyasal maddelerin etkilerinin gönüllü insanlarda araştırılmasının etik açıdan mümkün olmadığını belirten Karabıyık şu bilgileri verdi: “İnsanlar üzerinde gönüllülük sağlanamayacağı ve etik olmayacağından bilimsel araştırmalar yapılamadığı için zararlı etkileriyle ilgili kesinleşmiş detaylı bilgilerimiz yok. Ancak, toksikologların yaptığı hayvan deneyleri var. Bu deneylerde çok uzun süre göz yaşartıcı maddelere maruz bırakılan kronik uygulamalarda toksik etkiler saptandı. 

Toksikolojide genel bir prensip vardır; deney hayvanlarında toksik olması insanda toksik olduğu anlamına gelmez, ancak kesinlikle zararlı olmayacağını da garanti etmez. Kaygılarımız bu noktada başlıyor.

“Ağız ve Solunum Yollarında Sekresyon Artışı Şeklinde Etkileri Var”
Biber gazı etkisini göz, ağız ve solunum yollarındaki sinir uçlarını etkileyerek gösteriyor. Biber gazının kısa süreli uygulamalarındaki ani toksik etkileri; göz yaşarması, ağız ve solunum yollarında sulanma şeklinde olur. Göz yaşarması sonucunda gözünüzü kapatıyorsunuz ve göz kapaklarınızda kramp meydana geldiği için gözünüzü bir süre açamıyorsunuz, deride yanma oluyor. Emniyet güçlerinin kitleleri kontrol altına almak ve dağıtmak için kullanma nedeni bu. Ancak bu sırada meydana gelen solunum yollarındaki yakıcı ve ödem yapıcı etkileri nedeniyle öksürük ve solunum sıkıntısı gelişen, kişilerin hastanelerde tedavi edilmeleri gerekebiliyor.

“Biber Gazının Kendisinden Çok Daha Zararlı Olan Kullanılan Çözücüler”
Biber gazı ve diğer göz yaşartıcı maddeler, kimyasal çözücülerle kullanılıyor. Bu kimyasalların kendisinden çok daha zararlı olan kullanılan çözücüler oluyor. Mesela diklorometan uluslararası kanser araştırmaları ajansına göre insanda kanserojen olma ihtimali olan bir madde. Çözücü olarak ne kullandığı çok önemli. Biber gazının bu konuda masum olan çözücülerle kullanılması gerekiyor.

“Dünyada Biber Gazına Maruz Kalmış ve Ölmüş Kişiler Var”
Biber gazına maruz kalmış ve kaybedilmiş kişiler var. Ancak bu ölümlerin direkt biber gazından olmadığı, bu kişilerin zaten sağlık sorunları olduğu iddia ediliyor. Hayatını kaybedenlerin, aslında akciğer ya da kalp hastası olduğu ve göz yaşartıcı gazların uygulanmasıyla bu hastalıklarının tetiklenip alevlenmesi sonucu hayatlarını kaybettiği biliniyor. Kısa süreli uygulandığında öldürmüyor ancak, önceden hasta olan kişilerin hastalığını tetikleyebiliyor. Günümüzde toplumsal olaylarda ve bireysel kullanımı yaygınlaştığı için, göz yaşartıcı gazlara maruziyet devamlılık oluşturmaya başladı. Bu nedenle özellikle akciğer ve kalp hastalığı olan yaşlılar dikkatli olmalı."

Med-Index

5 Eylül 2013 Perşembe

ZONGULDAK SAĞLIKTA YATIRIM ATAĞINA GEÇTİ

Göreve geldiğinden bu yana Zonguldak’ta hastanelerin yenilenmesi için analizler yaparak, kaynakların doğru kullanılması için çalıştığını belirten Genel Sekreter Dr. Korkut Eren, “Hastanelerin ihtiyacı olan tıbbi cihazlar için ihale ilanlarımızı verdik. En iyi kalitede hizmet sunabilmek için kaynaklarımızı ayırdık” dedi.

Kamu Hastaneleri Birlikleri’nin kurulması ile Zonguldak’ta Genel Sekreter olarak göreve başlayan Dr. Korkut Eren, 8 devlet hastanesi ve 2 ağız ve diş sağlığı merkezi olmak üzere 10 sağlık kuruluşundan sorumlu. Hastanelerde 2 bin 194 kadrolu ve bin 487 taşeron işçi hizmet veriyor. Toplam Bin 467 yatak ile hizmet veren hastanelerde yapılan yeni çalışmalarla hem hasta hem de çalışan memnuniyetinin arttığını belirten Dr. Korkut Eren, Med-Index’e yaptığı çalışmaları anlattı. 

Tıbbi Cihazlara 1 Milyon 200 Bin TL Kaynak Ayırdık
Zonguldak’ta göreve başladığı ilk gün detaylı bir analiz süreci başlattığını belirten Eren, “Fiziki mekanlarda ihtiyaç ve eksikliklerin tespiti ile başlayan bu süreç tıbbi cihaz alt yapısının güçlendirilmesine ve kaynakların etkin kullanımı adına gelişti. Hastanelerin ihtiyacı olan tıbbi cihazlar için ihale ilanımız verildi. Bu alana 1 milyon 200 bin TL kaynak ayırdık” dedi. 


Kadın Doğuma Yeni Acil ve Yeni Doğan Yoğun Bakımı 
Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesinin yeterli olmayan acil servisini büyüterek daha kullanışlı hale getirildiklerini kaydeden Eren, şu bilgileri verdi: “İl Özel İdaresinin 100 bin TL desteği ile bakım onarım işi çözümleniyor. Ayrıca 135 yatak kapasitesine sahip hastanemizde 10 yataklı yeni doğan yoğun bakımı açılması için süreç devam ediyor. Otelcilik hizmetlerinin geliştirilerek hastalarımıza daha kaliteli hizmet sunmak adına Hastanemizde, pilot ‘House Keeper’ uygulaması ve yönlendirme refakat hizmetleri verilmeye başlandı.

Ülke Genelinde 3 Meslek Hastalıkları Hastanesinden Biri
İlimizde maden ocaklarından dolayı meslek hastalıkları hastalarımız mevcut. Ülke genelinde 3 Meslek Hastalıkları Hastanesinden biri olan, 142 yatak kapasiteli Uzun Mehmet Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne 6 yataklı yoğun bakım projesi çizildi ve ihale aşamasına geldik. Poliklinik tadilatı için 80 bin TL kaynak ayırdık. Hasta karyolaları ve refakatçi koltukları için 300 bin TL kaynak ayırdık ve alım süreci tamamlandı. Uyku laboratuvarı, sigara polikliniği, yoğun bakımı, acil servisi gibi bölümleriyle halkımıza hizmet veriyor. 
İşci Sağlığı ve Güvenliği faaliyetlerini de geliştiriyoruz. İSKUM Genel Müdürlüğü ile yaptığımız protokolle, tarama faaliyetlerine hız vereceğiz. Meslek hastalıkları riski ile karşı karşıya olan çalışanlarımızı ücretsiz tarama programına dahil edeceğiz. 

Toplum Ruh Sağlığı Merkezi Açıyoruz
591 yataklı olan Atatürk Devlet Hastanesi’nde açılması planlanan Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nin ihale aşamasındayız. Bu merkez için, 100 bin TL kaynak ayrıldı. Yatan hasta katlarında tesis standartlarına uygun kalitede temizlik, düzen ve konuğa özel hizmetin sunulabilmesi için otelcilikte uygulanan Housekeeper (Katlar Şefi) sistemine yeni ihale döneminde geçilecek. Bu sisteme göre yatan hasta katlarındaki temizlik ve hasta destek personellerinin görev tanımları ayrıldı. Bu alanlardaki temizliklerden sorumlu olmak üzere her kat için temizlik şefleri oluşturuldu. Yaşlı ve destek personelleri görevlendirilerek gerekli durumlarda hastalarımıza refakat ediyorlar. Taşeron firma çalışanlarımıza yönelik hazırladığımız performans kriterlerine göre 3 aylık periyotlarda puanlama yapılarak belirlenen puanın altında olan firma çalışanlarımıza uyum eğitimleri veriliyor. Kadın Doğum ve Çocuk Hastanemizde Anne oteline yönelik standartlara uygun odalarımız tanımlandı. 
Fizik tedavi bölümüne ait cihaz ihtiyaçları ve Devrek Devlet Hastanesinin tıbbi cihaz ihtiyaçlarının karşılanması için süreç tamamlanmak üzere. Bunlar için ise ayrılan kaynak yaklaşık 100 bin TL olarak hesaplandı. 
  
Tam Donanımlı Ambulanslar Alındı
Acil Sağlık Hizmetlerinde kullanılan ambulansları tıbbi cihaz alt yapısının ve donanım ihtiyaçlarının güçlendirilmesi için ise 300 bin TL kaynak ayırdık, artık tüm ambulanslarımız tam donanımlı hale geliyor. 
Çaycuma Devlet Hastanesi bünyesinde 10 ünitelik Diş Protez ve Tedavi Merkezi açılması için hazırlıklar sürüyor. 

Tam Donanımlı ADSM Hazırlıkları Sürüyor
İki Ağız ve Diş Sağlığı Merkezimiz de 24 saat hizmete geçerek vatandaşlarımızın diş sağlığına ulaşımı kolaylaştırıldı. 30 üniteli yeni hizmet binamızda, ameliyathane, merkezi klima, merkezi oksijen, merkezi vakum, merkezi kompresör, merkezi sterilizasyon (monşarz) birimleri ile tam donanımlı ADSM olarak yakında hizmet vermeye başlayacağız.

“Personel Memnuniyetine Yönelik Anket Düzenledik”
Bin 200 personelimize, personel memnuniyetine yönelik anket yaptık. Bu anketle amacımız personelimizin gözü ile hastanelerimizi, sıkıntılarımızı ve ihtiyaçlarımızı görmekti. Anket sonuçlarını ve yapılanları, düzeltilenleri personelimizle paylaşıyoruz.

Yeni İnşaat Projeleri ile Daha Kaliteli Hizmet Verilecek
Fiziksel sıkıntılardan dolayı her hastaya bir oda uygulamamız maalesef kısıtlı. Yalınız yapımları devam eden Çaycuma Devlet Hastanesi 75 yataklı ilave Blok ile 400 yataklı Ereğli Devlet Hastanesi ve 100 yataklı Devrek Devlet Hastanesi projesinde odalarımız tek ve iki kişilik olarak planlandı. Çaycuma, Devrek ve Ereğli Devlet Hastanesi, yeni inşaatları ile ilçelerimizde fiziki mekan sorunlarımızı da çözmüş olacağız. Devrek Devlet Hastanesinde özürlülere yönelik karşılama yönlendirme hizmeti veriliyor.”

“İşaret Dili Bilen Personel İstihdamı Oluşturmaya Çalışıyoruz” 
Hasta Haklarına çok önem verdiğini dile getiren Eren, şunları söyledi: “Bu anlamda, karşılama ve yönlendirme hizmetleri ile ilgili planladığımız çalışmalar kapsamında poliklinik ve acil serviste yaşlı, engelli ve ihtiyaç duyan hastalarımızın bu hizmetten yararlanması için çalışmalar planlıyoruz. Ayrıca özürlü hastalarımız için işaret dili bilen personel istihdamı oluşturmaya çalışıyoruz.

“Hekim Dağılımını Mümkün Olduğunca İhtiyaç Çerçevesinde Şekillendiriyoruz”
Bekleme alanlarında büyük ekran televizyonlardan doktor listesi, hasta-çalışan hakları ve genel bilgiler ile ilgili slaytlar yayınlanarak hasta ve hasta yakınları bilgilendiriliyoruz. Hekim dağılımını mümkün olduğunca ihtiyaç çerçevesinde şekillendiriyoruz. Gerektiğinde İl merkezinden ilçelere branş hekimlerimiz görevlendirilerek hastalarımızın mağduriyeti önlenmiş oluyor. 

“İletişim Eğitimi Sayesinde Hastalarımız, Özel ya da İl Dışına Gitmek Yerine Bizi Tercih Ediyor”
Üniversitemizden destek alınarak çalışanlarımıza iletişim, empati beden dili, profesyonel imaj, stres yönetimi ve öfke kontrolü, tükenmişlik sendromu, zor insanlarla başa çıkma gibi eğitimler veriliyor. Bu çalışmalar neticesinde hizmet kalitemiz yükseldi ve hastanelerdeki yatak doluluk oranlarımız her geçen gün artıyor. Hastalarımız, özel ya da il dışındaki hastanelere gitmek yerine bizi tercih ediyor. 

6 Ayda Bir Karne
Verimlilik açışından değerlendirdiğimizde tesislerimizde görevlendirilen idareciler için kurumumuz tarafından performans kriterleri belirlendi. Yaptıkları çalışmalar değerlendirilerek 6 ayda bir karneler veriliyor. Bir nevi yapılan faaliyetlerin özeti niteliğinde oluyor. Belirli parametreler baz alınarak mevcut durumdan alınan yola göre puanlamalar yapılıyor. 

İl Sağlık Müdürü İle Genel Sekreterin Görev Ayrımı Nedir?
663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığı Merkez Teşkilatı ve bağlı kuruluşlar olarak yeniden yapılandırıldı. İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Bakanlığı’nın taşrada ki temsilcisi konumunda iken Halk Sağlığı Kurumu ve Genel Sekreterlikler ise bağlı kuruluşların taşrada ki uzantıları şeklinde yeniden yapılandırıldı.

“Genel Sekreterlikler İcracı, Sağlık Müdürlükleri Bakanlık Politikalarına Uyumu Gözetiyor”
Sağlık Müdürlükleri illerde Halk Sağlığı ve Genel Sekreterlikler arası koordinasyonun sağlanması başta olmak üzere Acil Sağlık Hizmetlerinin yürütülmesi, Özel Sağlık Kuruluşları ile Eczane gibi hizmet alanlarının ruhsatlandırma ve denetim faaliyetleri ile Bakanlık politikalarına uyum ve düzenlemelerin takibinin yapılması İl Sağlık Müdürlüğünün görevi olarak belirlendi. Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlı olarak illerde kurulan Genel Sekreterlikler ise 2. ve 3. basamak sağlık hizmetlerinin icrasında en önemli rolü üstleniyor. Hastanecilik hizmetlerinin İdari, Mali ve Tıbbi açıdan bir bütünlük içerisinde yürütülmesi hasta ve çalışan memnuniyetinin korunarak sağlık hizmetinin geliştirilmesi de bu icracı görevin içinde yer alıyor. Genel Sekreterlikler icracı Sağlık Müdürlükleri ise Bakanlık politikalarına uyumu gözetici bir rol üstlendi.”