27 Kasım 2012 Salı

İlişkiyi kurtarma önerileri

Aşk ve evlilik uzmanları, ilişkinin çıkmaz bir yola girmesine eşlerin yalnız vakit geçirmeleri, sorunlarını konuşmamaları, karşılıklı suçlamalar, cinsel mutsuzluk ve karamsarlık gibi problemlerin neden olduğunu belirtiyor. Bu tür durumlarda yapılacaklar için de uzmanlar ilişkiyi kurtarmak için bir dizi öneride bulunuyor.

Güzel bir duygusal ilişki yaşarken, aşk hayatında her şey yolunda giderken bir anda ortaya çıkan iletişim kopuklukları, karşılıklı suçlamalar, kavgalar ve kısa bir süre öncesine kadar güneşli bir yolda ilerleyen ilişkinin karanlık bir çıkmaz sokağa girmesi… Sebepler bazen gözümüzün önündedir, bazen de onları fark etmeyiz bile. İşte bu etkenlerden bazıları…

Çocuk sahibi olmak

Bir çiftin hayatındaki en güzel olaylardan biri, aynı zamanda şaşırtıcı bir biçimde ikili ilişkinin katili de olabiliyor. Tabii iki tarafın da bilinçaltında yatan “Artık aramızda çocuk da var, benden ayrılması çok zor” düşüncesinin getirdiği bir rahatlık ve kaybetme korkusunun azalması durumu da söz konusu…

Aile olmanın ikili ilişki üzerindeki negatif etkilerini en aza indirgemek için acilen yapılması gereken şey ise karı-kocanın çocukları yanlarında olmadan, yalnız vakit geçirmeleri, yaşadıkları sorunlar hakkında konuşmaları ve sıkıntılarını paylaşarak hafifletmeleri…

Arada sırada da olsa aile olma duygusundan sıyrılıp sevgili olma duygusunun geri gelmesini sağlamak, bu noktada ilişkiyi kurtarabilir.

Radikal değişimler önemli

Başka bir şehre ya da ülkeye taşınmak, aileden birini kaybetmek, iş değişikliği gibi zor ve sarsıcı olaylar, duygusal ilişkiyi de tehdit edebiliyor. Bir tarafın psikolojisinin bozulması, derin bir bunalıma girmesi, karamsarlığa kapılması, kendine bir türlü yeni bir hayat kuramaması gibi sebepler, öteki tarafla olan iletişimi de olumsuz yönde etkiliyor.

Suçlamalar, araya örülen sessizlik duvarları, sekteye uğrayan cinsel yaşam ve bireysel krizler arasında kaynayıp giden aşk duygusu, yaşanan radikal değişiklikler, ilişkinin çıkmaza girmesine neden oluyor. Anlayışlı davranmak, sabırlı olmak, ilişkide düğümü keskin bir bıçakla değil, yavaş yavaş çözmek, bu dönemin olabildiğince kolay ve hasarsız atlatılmasını sağlıyor.

Kadının erkekten fazla para kazanması

Emin olun ki bu, en modern çift için bile çok ciddi bir sorun. Kadınların çalışması toplumumuzda eskiye oranla artık çok daha doğal karşılanıyor ama “evin direğinin” kadın olması asla…

Erkeğin aslında kendisinde olması gereken maddi üstünlüğü birlikte olduğu kadına kaptırdığını düşünmesinden kaynaklanan aşağılanmışlık duygusu, kadının bilinçsizce de olsa para vasıtasıyla birlikte olduğu erkek üzerinde iktidar kurma hakkına sahip olduğu gibi bir yanılgıya kapılması, çevrenin ve iki tarafın ailelerinin tepkisi, yavaş yavaş aşkı tüketmeye başlıyor. Üstelik bu kez, kariyer yolunda emin adımlarla ilerleyen ve hak ettiği maddi olanaklara sahip olan kadın için karar vermek oldukça güç…

Erkeğini mi terk etmeli, yoksa mesleğini mi? Hangisinden fedakârlık ederse etsin, bunalıma gireceği ve kendisine güvenini yitireceği kesin. O yüzden sorunu çözmenin tek yolu, erkeğin bakış açısını değiştirmeye, en azından yaşadığı durumu kabullenmesini sağlamaya çalışmak…

'Küçük' Evlilik, 'Büyük' Sorun!

Uzmanlar uyarıyor: "Erken yaşta evlilik kesinlikle ağır travmalara ve kalıcı psikolojik rahatsızlıklara neden olur..."

Türk toplumunun kanayan yaralarından biri de erken yaşta yapılan evliliklerdir. Son günlerde kamuoyunda büyük yankı alan bu olgu üzerine, konunun önde gelen uzmanları çok dikkat çekici uyarılarda bulunuyorlar.

Uzmanlar, toplum tarafından önemli bir sorun olarak görülmeyen erken yaşta evliliklerin, hem çiftleri, hem ailelerini hem de toplumu, hem kısa vadede hem de uzun vadede büyük sorunlarla karşı karşıya bırakacağının altını çizdiler. Uzmanlara göre erken yaşta evlilik Türk toplumunun aile yapısını tehdit ediyor.

Konuyla ilgili çok çarpıcı tespitlede bulunan Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Genel Başkanı Dr. Cem Keçe, Türkiye'de yapılan her 4 evlilikten birinin küçük yaşlarda olduğuna dikkat çekerek, artık normalleşen meşrulaşan bu olgunun derhal ortadan kalkması gerektiğini vurguladı.

"Erken evlilik Hayattan Çalmaktır"

Dr. Keçe şunları kaydetti:
"Ataerkil ve geleneksel toplum yapısı, erken yaşta evlilikleri normalleştirmiş ve meşrulaştırmıştır. Oysa erken yaşta yapılan evlilikler özellikle kız çocuklarının toplumdaki eşitsiz konumunu pekiştirmekte ve hayat tercihlerini azaltmaktadır. Ruhsal ve bedensel gelişimini henüz tamamlamamış, kendi yaşamının iplerini eline henüz alamamış, haklarını bilmeyen yüzlerce genç kız, ya kendi istekleri ile ya da ailelerinin zorlaması ile evlenmektedir. Toplumun erken yaştaki evlilikler için nedenleri veya mazeretleri her zaman mevcuttur. Bazen yoksulluktan kurtulma isteği, bazen yalnızca bir aidiyet arayışı, bazen mevcut durumda kurtulup daha iyi görülene koşma, bazen köle gibi satılma, bazen “Evde kalırsın, yaşın geçerse kimse seni almaz” gibi yüz yıl öncesinden getirilip halen terk edilemeyen baskılar, bazen bir aşk, bazen de kendini ifade etme isteği, küçük yaşta evliliklerin nedenleri arasındadır."

"Ergenliği Aşamayan Evliler Sorunlarla Boğuşuyor"

"Ülkemizde evlilikler genellikle bir maharet, bir başarı veya bir yetişkinlik hareketi gibi algılanır ve çiftler kararlarını özgürce verirler. Ancak bazen bunun olmadığı evliliklerde olur. Bazen 13–15 yaş arasındaki genç kızlar aileleri tarafından zorla evlendirilmeye çalışılır, bazen de özentiyle genç kızlar evlenmek isterler ve aileleri evliliklerine onay vermediği için evden kaçarlar ve evlendirilmek zorunda kalırlar. Her ne sebeple olursa olsun, erken yaşta yapılan evlilikler yanlıştır. Çünkü halen genç kız olan bu bireyler biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimlerini tamamlamamıştır. Bununla birlikte erken yaşta yaşanan evliliklerde erken hamilelikler sıktır, daha kadın olmadan anne olan bireyler yaşam evrelerini sağlıklı geçirip, sağlıklı bir kişilik yapısı geliştiremezler ve evlilik ilişkilerinde çözümleyici yaklaşımlar gösteremezler. Kendi ergenlik sorunlarını halletmeden önce ebeveyn olan bu tip ailelerin çocukları da sorunlu kişilik yapısına sahip olabilmektedir."

"Erken Evlilik Sağlıklı Toplum İçin Tehdittir"

"Toplum olarak ilerlemiş bir ülke, iyi koşullarda yaşamını sürdüren insanlar ve mutlu çocuklar beklentimiz var, ancak erken yaşta yaşanan evlilikler bizi bu beklentilerden uzaklaştırmaktadır. Bu noktada hem devletimize hem medyamıza hem ruh sağlığı profesyonellere hem de ailelere çok fazla iş düşmektedir. Evliliğin nasıl bir düzen olduğuna, aile ortamının ne tür şartlara sahip olması gerektiğine ve diğer benzer durumlara açıklık getirilmesi gerekmektedir."

"18 Yaş Altı Evlilik Yasaklanmalı"

"Ebeveynlerin çeşitli eğitimlerle görsel ve işitsel medya kullanılarak erken yaşta evlilik, kadın hakları, çocuk hakları, aile içi şiddet gibi önemli konularda bilinçlendirilmeleri gerekmektedir. Aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılması, aile planlaması olgusunun topluma daha açıklayıcı bir şekilde yansıtılması, din görevlilerinin günümüz koşullarında erken evliliğin sakıncalarını gerekli yerlerde gündeme getirerek vurgulaması önemli hususlardandır. 18 yaş altındaki evliliklerin yasalarla kesin bir şekilde engellenmesi, özellikle kız çocuklarının eğitime dâhil edilmesi, kadınların ekonomik anlamda özgürlüğünün sağlanması, kadınların iş kurma ve meslek edinmelerinin sağlanması, cinsel istismar, cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal halk sağlığı konularında toplumun bilinçlendirilmesi, ekonomik koşulların iyileştirilmesi gerekmektedir."

"Evlilik Öncesi Eğitim Şart"

"Evlenmeyi düşünen bireylerin ani kararlar almadan önce uzun bir süre birbirlerini tanımamaları gerekir. Unutulmamalıdır ki erken evlilikler o kişilerin çocukluğundan, gençliğinden ve yaşamından çalınan bir takım özgürlükleri akla getirir. Evlilik öncesi fiziksel tahlilleri zorunlu tutan devlet, evlilik öncesi eğitimi şart koşmalıdır. Evlenmeden önce anne-baba ve eş eğitimleriyle çiftlere sertifika verilmeli ve ancak bu sertifikaya sahip çiftler evlenebilmelidir. Annelik, babalık, karılık veya kocalık bir meslektir ve dünyanın en ucuz mesleği gibi eğitimsiz yapılmamalıdır. Ayrıca hem devletimiz, hem medyamız hem de ruh sağlığı profesyonelleri ilk üç yıl çocuk yapılmaması için kamuoyunda ortak bir bilinç yaratmalı ve çiftlerin birbirlerine alışmaları için zaman tanımalıdırlar. Aslında ne koşulda olursa olsun erken yaşta yapılan evliliklerin sonucu baştan bellidir. Bu evlilikler yeni neslin sağlıksız ve yetersiz bir şekilde gelişmesine neden olmaktadır.”

"Küçük Yaşta Evlilik Travmadır"

CİSED Genel Sekreteri Psikolog Serap Güngör ise küçük yaşta evliliğin çiftler için travmadan başka bir anlamı olmadığına dikkat çekti. Henüz gelişimini tamamlamamış gençlerin evliliğin getirdiği ağır sorumlulukları yüklenmesinin psikolojik travmaların ortaya çıkmasına neden olabileceğini belirten Güngör, çiftler için evlilikten önce yaşanması ve deneyimler kazanılması gereken birçok olgu olduğunu vurguladı. Psikolog Güngör şunları kaydetti:

"Erken yaşta yapılan evliliklerde pişmanlık, öfke, özlem, hayal kırıklığı gibi duygular yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Erken evliliklerde ortaya çıkan sorunlar arasında en çok depresyon, kaygı bozuklukları, fobik problemler, güven problemleri, sağlık ile ilgili problemler ve intihar girişimleri bulunmaktadır. Erken yaş evlilikler erken gebelik ve doğumlara yol açabilmektedir. Fiziksel gelişimini ve ruhsal olgunlaşmasını tamamlayamamış gençler erkenden evlendiklerinde, gebelik ve doğumlarda anne veya çocuğun ölümüne, çocukların sağlıklı bir şekilde gelişimlerini tamamlayamamalarına neden olabilmektedirler. Ayrıca, erken yaş evliliklerinde aile içi sorunlar daha fazla görülmekte, çocuk bakımı ve çocuğu büyütme noktasında çift yeterli bir olgunlukta olamadığından ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Aile içi şiddet ve evlilikten mutlu olamamaları, kadında ve erkekte psikolojik sorunların görülmesine yol açabilmektedir. Bu tür evlilikler kadın için katlanılması gereken bir durum, erkek içinse mutluluğu dışarıda aramak için bir bahane olabilmektedir. Genç karı koca arasındaki sorunlar ailelerini de etkilemekte, aile ve eşler arasında kavgalara, kıskançlıklara, şiddete neden olmaktadır. Bu durum yıpranmış ailelere, mutsuz çiftlere, ortada kalmış ve psikolojik sorunlarla büyüyen çocuklara yol açmaktadır.”

Kalbiniz Hayatın Ritmini Yakalayamıyorsa...

Her 5 kişiden birini etkileyen kalp ritim bozukluğu, anne karnında bile ortaya çıkabilen ve kontrol altına alınmazsa ölümcül sonuçlar doğuran bir hastalık...

Toplumun yüzde 20'sini ve ortalama her 5 kişiden birini etkileyen ritim bozukluğu, anne karnında bile ortaya çıkabilen ve kontrol altına alınması gereken önemli bir sağlık sorunudur. Ritim bozukluklarının hayatı tehdit edici boyutlara gelmemesi için doğru tanı ve düzenli takip şarttır. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Kani Gemici, "Ritim bozukluğu, herhangi bir belirti vermeden de ortaya çıkabilir ve yaşam boyu devam edebilir. Bu nedenle aritminin erken evrede tanınması ve ileri boyutlara ulaşarak kalp sağlığını tehdit etmemesi için çocukluk döneminde yapılacak sağlık kontrollerinin önemi büyüktür.

Bu nedenle bebeklere doğar doğmaz ya da çocuklara anaokulu döneminde EKG ve EKO gibi tetkikler yaptırarak, olası bir doğumsal kalp sorunu ortaya çıkarılabilir ve erken dönemde kontrol altına alınabilir" dedi.

"Kalp hastalıklarına yol açabilecek bütün riskler, aritmi için de bir risktir" diyen Doç. Dr. Kani Gemici, "Göbek ve bel çevresindeki yağlanma, hipertansiyon, obezite, koroner damar sorunları aritminin en sık nedenlerindendir. Bel çevresinin erkeklerde 102, kadınlarda 88 santimetreyi geçmesi, kalp hastalıklarını ve aritmileri tetikleyici önemli bir risk oluşturur. Hipertansiyon en sık aritmi nedenlerinden biridir. Bunun yanında koroner kalp hastalıkları, kolesterol ve şeker yüksekliği de ritim bozukluğu gibi önemli kalp hastalıklarına yol açabildiği için; bu risklerin ortadan kaldırılması, ritim bozukluğu sorununu da ortadan kaldıracaktır" diye konuştu.

Yaşam Şekli Ritim Bozukluğunu Etkiler

- Kişinin yaşam biçimi, kalp ritmi üzerinde etkilidir. Beslenme alışkanlıkları, uyku düzeni, aktif ya da hareketsiz yaşam gibi etkenler, ritim bozukluğunu tetikleyebilir.

- Enerji içeceklerinin tüketimi, çok şiddetli ritim bozukluklarına neden olabilir. Ancak bu geçici bir durumdur.

- Elektrolit dengesizliği durumları; kandaki sodyum, potasyum ve magnezyum gibi elementlerin düzeylerinin bozulmasından kaynaklanmakta ve ritim bozukluğuna neden olmaktadır. Elektrolit dengesi sağlandığında ritim bozukluğu sorunu da ortadan kalkacaktır.

- Tüm çocuklarımızın ilkokul döneminden başlayarak bir spor dalına yönlendirilmesi, sağlıklı yaşam için çok önemlidir. İleri yaşta spora başlayacak olanların ise kendisine ve yaşına uygun olan bir dalı seçerek günde bir saat spor yapması, kalp ritminin düzenlenmesi bakımından çok önemlidir. Özellikle yürüyüş ve yüzme, aritmi için en iyi sporlardandır.

Aldatıldığınızı Nasıl Anlarsınız?

Çiftler birbirlerini neden aldatıyorlar? Aldatıldığınızı nasıl anlarsınız?... İşte aldatma hakkında bilmek istedikleriniz... 

Neden aldatmaya gerek duyulur? Cinsel ya da duygusal açlık mı? İhtiyaç ya da alışkanlık mı? Kadınlar da erkekler kadar eşlerini aldatıyor mu? Peki aldatıldığınızı nasıl anlarız? Yoksa aldatmanın yeni adresi İnternet mi? Bu dizi boyunca merak ettiğiniz her sorunun yanıtını bulacaksanız...

Neden Böyle Yapıyorlar?

Önce erkekler...
• Gençliğinde ailesiyle güvenli ilişkiler oluşturamamış ve kendi içinde çatışmalar yaşıyorsa.
• Cinsellik üzerine kurulu ilişkiler yaşamayı yaşam tarzı haline getirmişse.
• Duygusal anlamda boşluk yaşıyorsa.
• Kadınlar tarafından ilişkinin içine çekiliyorlarsa.
   
Şimdi de kadınlar...
• Duygusal boşluk yaşıyorlarsa.
• Varolan ilişkilerinden ayrılmakta zorluk çekiyorlarsa.
• İçlerinde büyük dalgalanmalar yaşıyor ve ilişkilerini devam ettirmekte zorlanıyorlarsa.
• Eşi ya da partneri kendisini aldatmışsa bir tür intikam için.
 
Aldatıldığınızı Nasıl Anlarsınız?

‘Aldatan erkeğin’ portresi
• ‘Dipteyim’, ‘sondayım’, ‘depresyondayım’ diye ortalarda dolaşan sevgiliniz, bir gün kalkıp "Yaşamak ne güzel şey be kardeşim" diye iç çekerse.
• İş hayatında birdenbire yükselir, "Sana neler alacağım sevgilim" bak bu daha başlangıç deyiverirse.
• Cep telefonuna her mesaj gelişinde ‘Turkcell Bilgi Hattı maç skoru yolluyor, yeter artık’ diye şikayet ediyorsa.
• Telefon defterindeki erkek arkadaş numaralarında garip bir artış gözleniyorsa.
• "Bugüne kadar bileklerinin hiç bu kadar kalın olduğunu fark etmemiştim", "göğüslerin de sanki ufalmış gibi geldi bana" gibi yorumlar yapmaya başladıysa.
• Size zırt pırt sarılıp ‘Aman da ne şekermiş’ gibi baba şefkati göteriyorsa.
• Ona neredesin diye sorduğunuzda "Jandarma mısın kardeşim" diyerek sizi azarlar ve işi kavgaya kadar götürürse.
• Akşam eve geç geldiğinde "Bıktım bu toplantılardan artık" diyerek oflayıp pufluyor, "Gel seninle şöyle başbaşa bir tatile çıkalım haftaya" diyor ve asla o tatil programı bir türlü gerçekleşemiyorsa.
• Sürekli sizin onu aldattığınızdan paranoyaklık derecesinde şüpheleniyor ve sizin ona sormanız gereken soruları tüm incelikleriyle o size soruyorsa.
• Arabasının bagajından, röpdöşambrından ya da eşofmanının cebinden prezervatif çıkıyorsa.
• Araba küllüklerinde ‘More’, ‘Eve’, ‘Captain Black’ gibi kullanmadığı uzun keyif sigarası izmaritleri varsa.
• Kredi kartı ekstrelerinde en çok Marks and Spencer’dan yapılmış alışveriş harcamaları gözüküyorsa. (Bilindiği gibi Marks and Spencer, iç çamaşırlarıyla ünlü bir mağaza.)  

‘Aldatan kadının’ portresi
• Sarışın olan sevgiliniz ya da eşiniz akşam eve kızıl gelirse.
• Düşünceli bir halleri, anlamlandıramadığınız tuhaf bir çekicilikleri varsa.
• Her yemeğe gittiğinizde ‘Saçım nasıl, zayıf görünüyor muyum’ gibi canınızı sıkan soruları, yerini "Brad Pitt ne tatlı değil mi? İşte neler olup bitiyor?" gibi sorulara bırakmışsa.
• Yatmadan önce ‘Ballı süt ister misin?’ diye soruyor, ya da sabah kalktığınızda almanız gereken ‘one a day’leri elinize tutuşturuyorsa.
• Size aldattığı kimseden edindiği bilgileri anlatmaya başlarsa. Hiç anlamadığı borsadan, motor sporlarından söz açarsa.
• ‘Seks yapmayalım bu akşam sarılıp uyuyalım’ diyorsa.
• Pamuklu pazar külotlarının yerini dantel g - stringler almaya başladıysa.
• Akşamları, "Hayatım arkadaşım intihar etmek üzere" diye evden aniden fırlıyorsa.
• Orgazm ahkamları kesmeye başladıysa.

Depresyon Erken Doğum Riskini 2 Kat Artırıyor

Modern çağın yaygın ve önemli bir sorunu olan depresyon hamilelik döneminde asla göz ardı edilmemesi gereken bir hastalık. Çünkü depresyon anne sağlığını tehdit etmesinin yanı sıra bebekte ciddi tablolara yol açabilen erken doğum riskini de 2 kat artırıyor!

Solunum sıkıntısı, kalıcı görme veya işitme kaybı gibi bebekte çok ciddi tablolar oluşturabilen erken doğum yüzde 12 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 1 milyon 200 bin doğum olduğu düşünülürse, bu, yılda en az 100 bin annenin erken doğum yaptığı anlamına geliyor. Erken doğuma yol açan pek çok faktör var. Bunlardan biri de, modern çağın önemli ve yaygın sorunlarından biri olan depresyon. Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Perinatolog Doç Dr İbrahim Bildirici, hamilelik döneminde depresyonun mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü depresyon anne sağlığını olumsuz etkilemesinin yanı sıra bebekte ciddi tablolar oluşturabilen erken doğum riskini de 2 kat artırıyor” diyor.

Hamilelerin Yüzde 15’i Depresif!

Depresyon modern dünyanın yaygın bir sorunu. Öyle ki günümüzde kadınların yüzde 40’ının yaşamlarının bir döneminde depresif bir süreç yaşadıkları tahmin ediliyor. Hamilelerin yüzde 15’inin de depresif olduğu kabul ediliyor. Bir grup araştırmacının 2009 yılında dünyada saygın tıp dergilerinden biri olan Human Reproduction da yayınladıkları çalışmalarında; depresyon açısından değerlendirdikleri 791 kadından, depresif bulguları olanların normal popülasyona göre 1.9 kat daha fazla erken doğum yaptıklarını ortaya koyduklarını belirttiler. Ayrıca depresyonun şiddeti arttıkça erken doğum riskinin buna ek olarak 2 kat daha arttığını ifade ettiler. Lİ ve arkadaşları araştırma sonucunda; depresif bulguları olup erken doğum yapan kadınlarda aynı zamanda eğitim düzeyinin düşüklüğü, infertilite öyküsü, şişmanlık ve stresli olaylara daha yaygın rastlandığı vurguladılar.

Hangi Mekanizma ile Tetiklediği Bilinmiyor!

Depresyonun erken doğum riskini hangi mekanizma ile artırdığı ise pek bilinmiyor. Araştırmacılar stresin hormonlar, bağışıklık sistemi ve diğer faktörler üzerindeki etkileri nedeniyle erken doğuma yol açabileceğini belirtiyorlar. Diğer taraftan depresif hamileleri erken doğum riskine iten kötü beslenme ve daha sık sigara içimi gibi eşlik eden faktörleri de hafife almamak gerekiyor.

Doğum Eylemi Neden Erken Başlıyor?

Erken doğum her hamilenin başına gelebiliyor. Çeşitli risk faktörleri bilinmekle birlikte hangi anne adayının erken doğum yapacağı tahmin edilemiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Perinatolog Doç. Dr. İbrahim Bildirici, kadının risk faktörlerini taşımasının mutlaka erken doğum yapacağı anlamına gelmediğini belirterek, "Risk faktörleri sadece bu olasılığın arttığına işaret ediyor. Ancak yine de erken doğum riskine karşı tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamak gerekiyor" diyor.
3 grup kadın erken eylem ve doğum için en büyük riske sahip:

1- Daha önce erken doğum yapanlar,
2- İkizler, üçüzler gibi çoğul hamileliği olanlar,
3- Rahim veya rahim ağzı ile ilgili bazı anormallikleri bulunanlar.

Ayrıca yaşam alışkanlıkları ve tıbbi risk faktörleri de erken doğum nedeni olabiliyor.

Yaşam alışkanlıkları: Sigara içmek, alkol kullanmak, stres, uzun süre ayakta kalmayı ya da ağır kaldırmayı gerektiren işlerde çalışmak, bazı toksik etkenlere maruz kalmak ve düzenlik hamilelik takibi yaptırmamak erken doğum nedeni olabiliyor.

Tıbbi risk faktörleri:  Üriner enfeksiyonlar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, diyabet, yüksek tansiyon, preeklampsi, pıhtılaşma bozuklukları, vajinal kanama, bebeğe ait bazı doğumsal anormallikler, IVF gebelikleri, çok zayıf veya şişman olmak, hamilelikler arasındaki sürenin 6-9 aydan kısa olması, 17 yaşından küçük ya da 35 yaşından büyük hamile kalmak da erken doğuma yol açabiliyor.

Tedavi ile Sağlıklı Sonuçlar Alma Şansı Artıyor

Bebeğin yaşama şansını artırmak için 24-34. haftalar arasında başvuran anne adayına 48 saat süre ile steroid uygulamaları yapılıyor. Bu dönemde gerekirse steroid uygulamaları tamamlanıncaya kadar sancıları durdurmaya yönelik tedaviler uygulanıyor. Eğer sorun idrar yolu enfeksiyonu uygun bir antibiyotik tedavisine başvuruluyor. Bu tedaviler sayesinde de yenidoğan bebeğin yaşama şansı yarı yarıya artıyor.

Erken Doğum Riskinizi Azaltın

Erken doğumların yüzde 50’sinden fazlası hiçbir risk faktörü olmayan anne adaylarında ortaya çıkıyor. Bu nedenle erken doğumların tamamen ortadan kaldırılması pek mümkün gözükmese de riskler azaltılabiliyor.

• Hamilelik öncesi danışmanlık alın,
• İdeal kiloda hamile kalın,
• Düzenli hamilelik takibini yaptırın,
• Ağız ve diş sağlığınızı koruyun,
• Sigarayı bırakın ve alkolden uzak durun,
• Kafeinli içecekleri azaltın,
• Günde en az 8 bardak su için,
• Mümkünse günde 6 saatten fazla ayakta kalmayın,
• Ağır kaldırmaktan sakının,
• Daha önce erken doğum öykünüz varsa riskli gebelikler uzmanına (perinatolog) başvurun,
• Genital sistem ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı önlem alın.

Erken Doğan Bebekleri Bekleyen Riskler

• Solunum sıkıntısı,
• Ölümcül olabilen respiratuar distres sendromu,
• Kafa içi kanamalar,
• Bağırsak problemleri,
• Hayatı tehdit eden enfeksiyonlara yatkınlık,
• Yenidoğan sarılığı,
• Yeterince gelişmemiş organ ve organ sistemleri,
• Artmış serebral palsi (spastisite) riski,
• Uzun süre yoğun bakım gerekliliği,
• İlerleyen dönemde öğrenme ve gelişimsel problemler.

Bebekleri Nasıl ve Ne Kadar Uyutmalı?

Bebeğinizi melek gibi uyurken izlemek kadar huzur verici ne olabilir ki? Peki hem bebeğiniz hem de kendiniz için sağlıklı bir uyku düzenini nasıl kurabilirsiniz? İşte yanıtı...

Bebeğiniz Nerede Uyuyacak?

İlk aylarda bebeğinizi yakınınızda uyutmak isteyebilirsiniz. Hem sık beslenmesi gerektiğinden hem de gözünüzün önünde olması endişelerinizi azaltacağından bu en akılcı yoldur.

Sepet: Her yere taşıyabileceğiniz bir bebek sepeti ilk aylar için tercih edilebilir.

Bebek Yatağı: Yada tercihiniz bir bebek yatağı olabilir, ilk aylarda yatağınızın yanına koyabilir daha sonra bebek odasına taşıyabilirsiniz. Önceleri bebeğiniz içinde küçücük kalabilir ama hızla yatağı dolduracaktır. İki-üç yaşına gelip artık sığmayana kadar bu yatağı kullanabilirsiniz.

Kendi Yatağınız: Bebeğinizi kendi yatağınızda da yatırabilirsiniz. Özellikle emziren anneler için bu gece beslenmesini kolaylaştıracak, eşinize de bebeğiyle yakınlaşma fırsatı yaratacaktır. Fakat çok yorgunken, alkollüyken veya uyku verici ilaç kullanırken bebeğinizi yatağınıza almak riskli olabilir. Yatak örtüleri ve yastıklarınızın bebeğinizin üzerini örtmemesine de dikkat etmelisiniz.

Bebeğinize Yatak Takımı Seçerken...

- Bebeğinizin döşeğinin yatağa uygun boyda, sert ve kolay temizlenir olması gerekir.
- Üç- dört tane koton çarşaf ve üç-dört tane koton battaniye bulundurun.
- Bebeğin uyurken hava almasını engelleyebilecek yorgan, yastık, yatak örtüsü gibi aksesuarları bebek uyurken yatakta bulundurmayın.

Bebeği Ne Tarafa Yatırmalı?

- Bebeğinizi sırt üstü ayakları yatağının veya sepetinin ayak ucuna gelecek şekilde yatırın böylece battaniyenin altına doğru kayamayacaktır.
- Odanın çok sıcak olmamasına dikkat edin, uyurken oda sıcaklığını 18-20 derece dolayında tutmaya çalışın.
- Battaniyeyi omuz seviyesinde döşeğin altına, bebeğin yüzünü örtemeyecek şekilde sıkıştırın.

Bebeği Nasıl Uyutmalı?

Bebeğinizin doğru uyku alışkanlıklarını şimdiden edinmesi ileride karşılaşabileceğiniz uyku problemlerinin birçoğunu önleyecektir. İlk aylardan bebekler günün çoğunu uykuda geçirir, uykuya kendi kendine geçmeyi bu dönemde öğretmeye başlayabilirsiniz.

- Emerken uykuya dalarsa omzunuza alıp sırtını sıvazlayarak yavaşça uyandırın
- Uykulu halde fakat uykuya dalmadan önce yatağına yatırın
- Üstünü örtüp kendi kendine uykuya geçmesini bekleyin. Böylece ileride gece uykusu bölündüğünde uykulu halde yatağında olması uykuya geçmesi için yeterli olacak; uyuyabilmek için emmeye veya sallanmaya ihtiyacı olmayacaktır.

Bebek Ne Kadar Uyumalı?

Bebeğinizin dinlenmek ve büyümek için yeterli süre uyuması gereklidir ama her bebeğin uyku düzeni farklıdır. Bebeğiniz huzurluysa ve büyüyorsa uyku saatlerini diğer bebeklerle karşılaştırıp, endişelenmeniz gereksizdir. Yenidoğan bir bebek genellikle günün 17 saatini uykuda geçirir (gündüz 8 saat, gece 9  saat kadar). İki aylık bir bebekte bu 3-4 saat gündüz, 12 saat gece olmak üzere 15-16 saate iner.

(Group Florence Nightingale Hastaneleri)

Cilt Lekeleriyle Savaşmak Mümkün

Kimi zaman güneş, kimi zaman hormonlar nedeniyle birçok etken cildimizi tehdit ediyor ve leke oluşumuna sebep oluyor. Hepsinin oluşum nedenleri birbirinden farklı ancak, bilinçli koruma ve doğru tedavi yöntemiyle bütün bunlarla savaşmak mümkün.

Çiller, güneş lekeleri (lentigo), hamilelik lekeleri (melasma), bazı iyi huylu cilt benleri, melanom... Bu lekeler, hem görüntü açısından sorunlara neden oluyor hem de sağlık açısından risk oluşturabiliyor. Neolife Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Hasibe Müzeyyen Özkılıç, lekelerden korunmak için ilk şartın kesinlikle güneşten korunmanın olduğunu önemle hatırlatıyor. Özkılıç, uygun bir güneş koruma ürünü kullanılmadığı takdirde lekeleri gidermek amacıyla yapılacak diğer tüm çabaların iyi sonuç veremeyeceğini ve ciltteki lekelerin tümünün tamamen tedavi edilemeyeceğini belirtiyor.

Cilt renginden daha koyu lekelerin soldurma veya soyma şeklinde tedavi olabileceğini aktaran Hasibe Müzeyyen Özkılıç, deriden açık renkli bir lekede ise yeniden renklendirme için lokal veya sistemik tedavinin düzenlendiğini ifade ediyor. Aktinik keratoz olarak adlandırılan kronik güneş hasarında ilaç ya da elektrokoterizasyon tedavisi tercih ediliyor.
Genetik ya da güneşle birlikte artan çillenmede ise güneşten korunma ve kötü huylu olabilme olasılığına karşı lekenin takibi öneriliyor.

Tedaviye karşı oldukça dirençli olan pigment birikimlerinde tedavi süresinin uzun sürdüğüne dikkat çeken Özkılıç, son yıllarda tedavide lazerin kullanıldığını ancak sonuçların her zaman istenilen ve hayal edilen ölçüde yüz güldürücü olmadığını söylüyor. Örneğin, halk arasında şarap lekesi olarak bilinen ve yüzün büyük bölümünü kaplayan oluşumlarda lazer tedavisinin umut vaad etmekle birlikte yine de lekelerin tamamen iyileşmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor.

Tedavi planlamasında lekenin türü kadar, mevsim de önemli. Leke soldurmada kullanılan ilaçlar güneş ışığına karşı duyarlı olduğundan tedavi, lokal alerjiler nedeniyle güneşin en az olduğu mevsimde planlanıyor. Beyaz lekelerin renklendirmesinde ise aksine, güneş ışığına ihtiyaç duyuluyor. Açık renk lekelerde tedavinin en uygun olduğu mevsim, ışının çok kuvvetli olmadığı ama yeterince dik geldiği bahar ayları. Tedavinin etkinliği açısından koyu lekelerin tedavisi kış aylarında, açık renkli olanların ise ilkbahar ve sonbaharda yapılıyor.