2 Mart 2013 Cumartesi

Beyin diyetinin 7 kuralı

Beyin, karmaşık ama hassas bir organ. En iyi performansla çalışması ve hastalıklardan korunması için yüksek kalitede yakıta ihtiyaç duyuyor. 

Dr. Alan C. Logan, beyni güçlendirmek için zeytinyağı ve balığın ağırlıkta olduğu diyet öneriyor.

Nöropati uzmanı Dr. Alan C. Logan, ‘Beyin Diyeti’ adlı kitabında, nörolojik ve psikolojik rahatsızlığı olan çok sayıda hastanın önemli beslenme sorunları olduğunu söylüyor.

Dr. Logan, ‘Beyin Diyeti’ planının yedi kuralının evrensel olarak geçerli olduğunu belirterek, “Nörolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklarda, bu yedi kural dışında başka bazı gıda takviyelerinde bulunmak yerinde olabilir. Yanda listesini verdiğim takviyeleri de ‘beyin diyeti’ planının tamamlayıcıları ilan edebilirim” diyor.

LİFLİ BESİNLER ve KURUYEMİŞ 
Dr. Alan C. Logan, Alzheimer ve bunamaya karşı şu besinleri öneriyor:

“En iyi diyet, lifli karbonhidratlar, tam taneli tahıllar, kuruyemişler, meyve ve sebzeler ile deniz ürünlerinde bulunan yağları içerir. Kuruyemişte ve zeytinyağında bulunan tekli doymamış yağlar, bilişsel gerileme riskini azaltır. Balıkta ve diğer deniz ürünlerinde bulunan omega 3’ün, Alzheimer’da bilişsel gerilemenin azalmasıyla ilgisi belirlendi.”

BEYNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN BESLENME PLANI 
*Her gün en az beş porsiyon koyu renkli meyve ve sebze tüketin.
*Haftada en az üç kez balık yiyin. Yağlı balıkları seçin ya da balık yağı takviyesi alın. Kırmızı et tüketimini haftada bire indirin ya da tamamen bırakın.
*Mısır, aspur, ayçiçeği ve soya yağlarını sınırlayın. Yüksek ateşte pişiriyorsanız kanola yağı, hafif bir sote ya da bandırmak için sızma zeytinyağı kullanın. Susam yağı, salatalar ve hafif pişirme için harika bir tercih olur. Pirinç kepeği ve ekstra süzme zeytinyağı, antioksidan kimyasallarla doludur.
*Margarin ve tereyağından uzak durun. Tam tahıl ekmeği yerken, canınız biraz yağ istiyorsa, tatlandırmak için ekmek dilimini zeytinyağına biraz batırın.
*Yüksek ateşte pişirilen yağlı etler, tam yağlı peynirler, fazla işlenmiş yiyecekler, yüksek ateşte pişirilen kurabiye, bisküvilerden uzak durun. Bu yiyecekler, oksitlenme stresini ve ateşi ilerleterek beyin fonksi- yonlarını riske atar. Bu tür yiyecekleri daha düşük ateşte, daha kısa sürede ve buharla pişirin.
*Diyetinize ateş dürücü ve antioksidan baharatlar, otlar ve ölçülü miktarda çaylar ve kahveler (kafeinle ilgili sorununuz varsa kafeinsiz) ekleyin.
*Her gün bir multi vitamin alın.

DİĞER TAKVİYELER 
*Balıktaki omega 3 yağ asitleri, özellikle ‘eicosapentaenoic asit’ (EPA) antidepresan ilaçların etkisini artırıyor.
Daha çok şeker tüketilen ülkelerde depresyon oranı daha yüksek. Depresyondaki kişiler daha fazla karbonhidrat ve şeker tüketiyor.
*Birçok araştırma, depresyon hastalarında ‘folik asit’ seviyesinin düşük olduğunu gösteriyor. Günde sadece 500 mcg folik asit alınması, antidepresan ilaçların etkisini artırıyor, yan etkilerini azaltıyor.
Düşük seviyede ‘tiyamin’in depresyon belirtileriyle ilgisi saptandı.
*Depresyon hastalarında ‘B12 vitamini’ seviyesinin düşük olduğu tespit edildi. Yüksek seviyede ‘B12 vitamini’ standart tedavide daha iyi bir sonucun habercisi.
*Düşük seviyede ‘B2 vitamini’nin depresyon belirtileriyle ilgisi bulunuyor. Multivitaminler insan psikolojisine olumlu etkiler yapıyor.
*‘D vitamini’ duygu durumunu iyileştiriyor. Kış aylarında güneş ışığı eksikliği D vitamini üretimini azaltıyor. Bu yüzden takviye alınması faydalı olabilir.
*Birçok araştırma, depresyon hastalarında ‘çinko’ seviyesinin düşük olduğunu gösterdi.
*Ne deneklerin ne uygulayıcıların hangisinin gerçek ilaç, hangisinin ‘plasebo’ olduğunu bilmediği araştırma yapıldı. *Sonuçta, antidepresan ilaçlarıyla birlikte alınan 25 mg çinkonun, antidepresanla karşılaştırıldığında tedavinin etkisini artırdığı görüldü.
*En az beş araştırma, düşük ‘selenyum’ tüketiminin keyifsiz duygu durumuyla ilgisi olduğunu gösterdi.
‘*Krom’ takviyesinin depresyon belirtileri görülen hastaların duygu durumunu iyileştirdiği görüldü.
*Depresif bozukluklarda ‘magnezyum’ eksikliği gözlendi. Magnezyumun beynin depresyonla ilgili işleyişindeki etkisi sebebiyle takviye olarak alınması işe yarayabilir.

"ECZ. EROL TOKSÖZ İLAÇ ARAŞTIRMA ÖDÜLLERİ" SAHİPLERİNİ BULDU


Türk ilaç sektörününönde gelen firmalarından Sanovel’in kurucusu Eczacı Erol Toksöz’ün anısı, “Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri” ile yaşatılıyor. Merhum Erol Toksöz’ün anısına, ilaç araştırmalarını teşvik etmek amacıyla iki yılda bir düzenlenecek olan ödüllerin ilki, Ankara’da gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu.

Science Citation Index (SCI) kapsamındaki dergilerde yayınlanan ve yayına kabul edilen makalelerin katıldığı “Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri”nin sonuçları, JW Marriott Hotel’de düzenlenen törende açıklandı. Ödül törenine; Toksöz Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Toksöz ve Zafer Toksöz, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurum Başkanı Dr. Saim Kerman katıldı. 

“Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri, ile Sektördeki Araştırmaları Teşvik Etmeyi Amaçladık”Toksöz Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Toksöz ödül töreninde yaptığı konuşmada şunları söyledi:“Babamız rahmetli Erol Toksöz’ün 30 yıl önce yalnızca 5 personelle temellerini attığı, Toksöz Holding’in amiral gemisi Sanovel, bugün, ilaç sektörünün önde gelen ilk 10 firması arasında yer alıyor. Kendisinin bıraktığı bu kıymetli emaneti, Ar-Ge’ye verdiğimiz önem ve güçlü insan kaynağımız sayesinde, daha da üst sıralara çıkarmayı hedefliyoruz. Eczacılık mesleğine ömrünü adayan babamızın adını ‘Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri’ ile yaşatmaktan gurur duyuyoruz.” 
“Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri” ile sektördeki araştırmaları teşvik etmeyi amaçladıklarını belirten Toksöz, “Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri’ bugün dereceye girenler için de değerli bir referans olacaktır” açıklamasında bulundu.


Yarışmanın Birincileri 25 Bin TL Değerindeki Ödülün Sahibi Oldu
“Synthesis of Novel 6-(4-Substituted piperazine-1-yl)-9-(β-D-ribofuranosyl) purine Derivatives, Which Lead to Senescence-Induced Cell Death in Liver Cancer Cells” başlıklı makalenin sahibi Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji Bölümü’nden Meral Tunçbilek, Ebru Bilget Güven, Tuğçe Önder ve Rengül Çetin Atalay 25 bin TL’lik birincilik ödülünün sahibi oldu. 


15 bin TL değerindeki ikincilik ödülünü ise; “Formulation of Zolmitriptan Sublingual Tablets Prepared by Direct Compression with Different Polymers: In Vitro and In Vivo Evaluation” başlıklı makale ile Gata Eczacılık Bilimleri Merkezi’nden Ziya Bayrak, Çetin Taş, Halil Erol, Umut Taşdemir, Cansel Köse Özkan, Ayhan Savaşer ve Yalçın Özkan kazandı.
  

“In Vitro Effectiveness of Colistin, Tigecycline and Levofloxacin Alone and Combined with Clarithromycin and/or Heparin as Lock Solutions Against Embedded Acinetobacter Baumannii Strains” başlıklı makale ile yarışmaya başvuran İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Berna Özbek Çelik ve Emel Mataracı 10 bin TL değerindeki üçüncülük ödülüne layık görüldüler. 



Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri Hakkında
“Ecz. Erol Toksöz İlaç Araştırma Ödülleri”, Türkiye’de eczacılık bilimlerinin gelişimine katkıda bulunmayı, bu alanda çalışan araştırmacıların araştırma projelerini desteklemeyi ve başarılı bilim adamlarını ödüllendirmeyi amaçlıyor. Bu yıl ilki düzenlenen Ödüllere Türkiye çapından çok sayıda başvuru geldi. Tüm başvurular, Türkiye’nin önde gelen tıp ve eczacılık fakültelerinde görevli profesörlerden oluşan 7 kişilik seçici kurul tarafından değerlendirildi. 

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

1 Mart 2013 Cuma

Nasıl olur da ufak yenir?

Ufak yemek sadece porsiyonu küçültmek anlamına gelmez. Kilo vermek için az yemenin bu 7 ilginç yolunu mutlaka deneyin!

İstediğimiz gibi bir forma sahip olmak için kilo vermemiz, kilo vermek için daha az beslenmek, daha az beslenmek için ufak yemek gerekir. Ufak yemek ise sadece porsiyon küçültmek değildir! Mimi Spencer, ‘Diyetsiz Bir Hayatın 101 Yolu’ kitabında ufak yemenin yollarını paylaşıyor. Bizler de içlerinden sizler şaşırtacak bazı yöntemleri derleyelim ve sizlerle paylaşalım istedik! İşte ufak yemenin yolları…

Daha fazla çorba için

Bu, daha az yemenin ve yine de iliklerinizde ılık bir doygunluk hissetmenin son derece kolay bir yoludur. Penn State Üniversitesi araştırmasına göre çorba mükemmel bir iştah bastırıcıdır, çünkü açlığı gideren katı ve sıvı karışımından oluşuyor. Ayrıca öğle vaktinde her zamanki sandviçiniz yerine sağlıklı ve basit bir çorba içmek bel ölçünüzde büyük farklılığa yol açabilir.

Japon’a dönüşün

Biliyor olabilirsiniz, ama gelişmiş dünyadaki en düşük obezite oranlarından bazıları Japonlarındır. Süt ürünlerini geleneksel olarak az tüketiyor olmaları bu özenilecek durumun kısmen sorumlusu da olsa, beslenme biçimleri yiyecekleri besin değeri açısından kuvvetli ve doğal kılan farklı çiğlikte servis edilen yiyeceklere de çok şey borçlu. Başka bir fark da Japonların Batılılara göre çok daha az et tüketmeleri. Ayrıca balığı çiğ yemek de besin maddelerinin tutulmasını sağlar. Anlayacağınız siz siz olun, Japon gibi beslenin.

Daha çok etiketsiz yiyecek alın

Topraklı taze besinlerden bahsediyor yazar; jelatinle kaplanmış olanlardan değil… “Aslında yiyecekleri doğanın sunduğu gibi yemenizi önerirdim, ama bu pek mümkün değil” diyor. Örneğin patatesleriniz patates köftesiyse ve tavuğunuz nugget ise sırf ağzınıza değil bel çevrenize de kötülük etmiş olursunuz. Yani kısacası sadeliği tercih edin.

Damağınızı yeniden eğitin

Buzdolabınızdan bıktınız mı? Mutfak raflarınızdan sıkıldınız mı? Akşam yemeğinden sonra üzerinize miskinlik mi çöküyor? Ne pişireceğine karar vermek herkes için berbat bir durumdur. Hazırdakilere veya vefalı favorilerinize sırtınızı dayamaktansa, biraz değiştirseniz iyi edersiniz. Unutmayın; bol çeşitli bir tabak sizi doyurmaya daha meyillidir; tabağınızı eğer tek çeşit besin grubu oluşturuyorsa, yanlış yoldasınız demektir.

Karnınız zil çalıyorsa, dişlerinizi fırçalayın

Her seferinde işe yarar. Yemek sonrası dişlerinizi fırçaladığınızda ağzındaki yeni tadın beyne doygunluk mesajı yolladığına inanılıyor.

Bir puding, iki kaşık!

Evet; zekice beslenmenin birkaç sırrını paylaşıyoruz. Bir puding iki kaşık isteyin. İki başlangıç ve sıfır ana mönü sipariş edin. Hem ağzı hem elleri dolu tutan ve uğraştıran yiyecekleri seçin. İki kat zevkli ve yarı kalorili beslenmenin sırları de işte böyle…

Migreni tetikleyen besinler

Bazı besinler, katkı maddeleri ve diyetteki bileşenler migrene yol açabiliyor. Özellikle tiramin içeren gıdalar, migren ataklarını tetikliyor. İşte migren düşmanı besinler...

Migren, kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmekle birlikte, çoğunlukla ataklar halinde gelişip şiddetli baş ağrısına neden olan nörolojik bir hastalık. En yaygın olduğu dönem 25-34 yaş aralığı.

Kadınları daha çok seviyor
Kadınların yüzde 15, erkeklerinse yüzde 6’sında görülüyor. Araştırmalara göre, yetişkin bireylerin yüzde 70’i zaman zaman da olsa baş ağrısı şikayeti yaşıyor. Baş ağrıları, tansiyon veya nezle, grip gibi geçici durumlarda ya da kronikleşmiş halde görülebiliyor.

Migrende en sık rastlanan belirti, hafiften başlayıp, bir süre sonra çok şiddetli, zonklayıcı hale gelen baş veya boyun ağrıları. Bu tip migren 15 dakikadan 3 saata kadar sürebiliyor. Genellikle dayanılması zor, başın bir tarafına bıçak gibi saplanan ağrı hissediliyor. Kırmızı, sulu, şişmiş göz kapağı, burun akıntısı ve yüzde terleme gibi septomları da var. Diyet, hormonal değişiklikler, duygusal durum, uyku düzeni, iklim, kişisel bazı alışkanlıklar migreni tetikleyen faktörler arasında.

Kiloyla ilişkili
Bilimsel çalışmalar, kilolu kadınların yani beden kitle indeksi 30’un üzerinde olanların, BKI’leri düşük olanlara göre baş ağrısı çekme oranının yüzde 35 daha yüksek olduğunu gösteriyor. Aşırı şişman olarak sınıflandırılanlardaysa bu oran, yüzde 80’e kadar çıkıyor.

Migren ataklarını tetikleyen besinler
* Olgunlaşmış peynirler (çedar, camembert)
* Alkollü içecekler (bira, şarap, viski, şampanya)
* Sakatatlar (karaciğer, beyin, böbrek, işkembe)
* Sucuk, salam, sosis, pastırma, jambon gibi şarküteri ürünleri
* Hazır et ve tavuk suyu tabletleri
* Deniz ürünleri (kalamar, karides, midye)
* Konserveler
* Turunçgiller (portakal, mandalina, greyfurt, limon)
* Yağlı ve baharatlı yiyecekler
* Kafeinli içecekler (çay, kahve, asitli içecekler)
* İncir, kuru üzüm, papaya, avokado, muz ve kırmızı erik
* Çikolata ve kakao
* Sardalye, hamsi, ringa balığı
* Bakla
* Maya
* Ekşi krema
* Fıstık ezmesi
* Marine veya salamura veya fermente edilmiş besinler
* Kuru meyve içeren ekmekler
* Bazı baklagiller özelikle kuru fasulye, mercimek ve soya ürünleri.

Ne yapabilirsiniz?
* Yoga gibi meditasyon yöntemlerini deneyebilirsiniz. Yoğun ışık, yüksek sesten uzak durup, loş ışık ve hafif müzikle dinlenmeniz iyi olur.
* Açlık ve kan şekerinin düşüş gösterdiği durumlarda baş ağrısı artar. Bu nedenle özellikle öğün atlamamaya özen gösterilmeli. Günde 2-2.5 litre sıvı alımı da gerekli.
* Aktif olmak, günde 25-30 dakikalık kardiyo egzersiz yapmak (özellikle açık havada yürüyüş), baş ağrılarının kontrolünde önemli.
* Uyku saatlerinizin düzenli olmasına özen gösterin. Günde 7-8 saat uyumak baş ağrılarını kontrol altına alabilir.
* Kafein, baş ağrılarında iki türlü etki gösteriyor. Aşırı tüketimi ağrıyı tetikleyici, az tüketimiyse ağrı azaltıcı etki sağlıyor. Uzmanlar, ağrıyı hissetmeye başladığınızda, bir fincan koyu kahve içip, karanlık ve sessiz bir odada uzanmanın, yaklaşık bir saat içinde ağrıyı hafifleteceğini ya da tamamen geçireceğini belirtiyor.
* Ağrının başlayacağını hissettiğinizde; ısırgan otu, ıhlamur, melisa ve gümüş düğme çayını tercih edin. Bu bitki çayları rahatlamaya ve baş ağrılarını gidermeye yardımcı olabiliyor.

Dilara Koçak

Aşk acısı hakkında bilinmeyenler

Aşk ilişkisi hepimizin hayatının vazgeçilmez bir parçası… Hayranlık duygusuyla başlayan, gün geçtikçe, karşınızdakinden daha fazla bir şeyler beklediğimiz, daha çok bir şeyler vermek istediğimiz; yüreğimizi pır pır ettiren, aklımızı çelen karışık süreç… 

Ve “istediğimiz gibi” gelişmediğinde de bizi acılara boğan… Aşk ve aşk acısına dair soru işaretlerini psikoterapist Ferhan Özenen cevaplıyor…

“Aşk acısı 2 yıl sürer” diyor psikoterapist Ferhan Özenen ve ekliyor; gerçek aşk 3 yıldan sonra başlar…

Önce, aşkın tanımını yaparak başlayalım mı?
Danışanlarımla çalışırken de fark ediyorum; aşk ve sevgi tanımları Türk dilinde birbirlerinden ayrılıyor. Oysa başka dillerde ayılmıyor. Bizdeki tanımına göre sevgi, biraz daha durmuş oturmuş bir şey; aşk ise insana heyecan veren, yüreğini hoplatan bir duygu… Öte yandan Eric Fromm, “Olgun olan sevgiyle, olgun olmayan sevgi” arasında çok büyük fark var, der. Sanki bizim, ergen aşkı dediğimiz, olgun olmayan şeye toplumumuzda aşk deniyor. Yani, birine duyulan heyecana, gizeme, bilinmezliğe ve cinsel olarak ten çekimine aşk deniyor.

Ten çekimi nedir ki? Sürekli kimyasal olduğu söyleniyor; tenim çekti, tenim çekmedi deniyor.
Ten çekimi kimyasal olabilir, işin o tarafını bilmiyorum, organikçi değilim. Ama çalıştıkça fark ediyorum ki, insanın teninin çekmediği insanlar, her zaman gerçekten teninin çekmediği insanlar olmuyor! İlişki kurmaya korkan insanlar, karşıdaki insanda gerçekten ilişki kurma potansiyeli buldukları zamanlarda bunu, “Tenim çekmedi” şeklinde açıklayabiliyorlar. Onun için, bunlar hep çok karışık kavramlar…

Aşk acısı da çok karışık bir kavram aslında…
Evet, mesela aşk, birine karşı duyduğun aşırı heyecan ve gizem mi? Çünkü aşkta, âşık olunacak kişide şu özellikler olmalı şeklinde, kafanda kurduğun özellikleri karşı tarafa projekte etme, yansıtma var. Örneğin; çok güzel birini mi istiyorsun, onun çok güzel olduğunu düşünüyorsun… Ama olgun sevgi başka bir şey. Bu noktada söz edilen, aşk acısı mı, ayrılık acısı mı? Çünkü ikisi arasında çok fark var. Aşk acısında, özlem ve ulaşamama var. Sanki bizim, “mazoşizm” dediğimiz şey var. Özellikle Türk kültüründe… Veya kadın olmanın getirdiği bir şey. Çünkü özellikle kadınları, aşk acısı çekerken görüyoruz. Ya da erkekler bunu daha az itiraf ediyorlar. Sonuçta, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, ilişki haline gelmemiş bir aşkı, daha çok kadınların yaşadıklarını gözlüyorum. Dolayısıyla, aşk acısında birini beğenmek ama onu elde edememek, ulaşamamak var. Oysa buna hiçbir şekilde aşk denilemez! Ancak kişinin kendi kafasındaki şeyin acısıdır bu…

Aşk acısı nedir? Aşk acısı için, ortada bir ilişki olması ve bu ilişkinin bir şekilde bitmesi, yani ayrılık acısı olması gerektiğini söylüyorsunuz?
Aslında aşk, sevgi acısı dediğimiz şey, yaşanmışlığın acısıdır. Birini beğenip, olmayınca da onun acısını çekmek değil; bu kadar irrasyonel bir acı olamaz. Öte yandan sevdiğimiz kişiyi kaybettiğimizde de acı çekmeden olmaz! Herkes bunu değişik şekillerde yaşar. Ama yaşanmışlık olmadan, karşındaki insanla bir ilişkin, bir alıp verdiğin olmadan, bunun acısını çekmek, olacak şey değil. Aksi takdirde bu, acı çekmekten zevk almak anlamına geliyor. Ya da hırs olabilir, başarısızlığın acısı olabilir. Yoksa, ortada bir ilişki olmadan ya da 2-3 aylık bir ilişkinin bitmesiyle duyulan acıyı, ayrılık acısı olarak açıklamak bizim bilimimizde mümkün değil.

Bu taktirde, ayrılık acısını biraz daha açalım…
Ayrılık acısı, nesne kaybıdır. Kayıp da her zaman acı verir, travma getirir. Ve yaşanan kaybın arkasından muhakkak yas tutulması gerekir. Bu da tedaviyle birlikte 1,5 – 2 sene gibi bir süreyi kapsar. Tedavisiz… Bilemiyorum süresini… Ama yas tutulmadığı zaman, gerçek anlamda başka ilişkilere geçilemiyor. Çünkü acılar ancak yasla biter.

Bu noktada, yas döneminde ilişkiyi kafada halletmiş olmak, ilişkiyle ilgili pazarlığımızı da yapmış olmak var değil mi?
Tabii… Ama herkes bunu yapamayabilir. Yaşanan ilişkinin, geçmişte hangi ilişkiye tekabül ettiğini bulmuş olmayabilir. Yine de en azından, o insanın senin için ne anlama geldiğini, onu kaybetmekle ne kaybetmiş olduğunu; kayıp duygusundaki esas nedeninin o kişiyi kaybetmek mi, yoksa sana yakın olan herhangi bir nesneyi kaybetmek mi olduğunun cevapları verilirse iyi olur. Yani, acı çekmenin nedeni, “Yalnızlıktan korkuyor olmak mı, yoksa o kişinin hayatındaki değeri mi?” gibi sorular cevaplanmalı.

Kaçıncı dereceden aşk acısı?

Ayrılık acısı sanıp da çektiğimiz acı ya da acılar gerçekte neler? Ayrılık acılarının da dereceleri var mı?
Var. Çünkü her türlü ayrılık bir travma. Örneğin, ilk ayrılık doğumla gerçekleşiyor. Sonra ilk 2 yaştan sonra, bireyselleşmeyle birlikte anneden uzaklaşma var ki, bu noktada anneyle ilişkimizin ne kadar güvenli olduğu çok önemli. Yani, çocuk arkasını dönüp baktığında anne orada mı, güven ilişkisi sağlanmış mı? (İkinci ergenlik döneminde bu kriz tekrarlanır.) Ayrıca, ailede babanın rolü önemli; erkek çocuk için de kız çocuk için de. Anne babayı ne kadar önemsiyor? Anne, bir erkekle (babayla) tamamlanmak ihtiyacını duyan bir anne mi? Çünkü böyle bir ihtiyaç duymadığı zaman, sağlıksız ilişkiler ortaya çıkıyor. Ve bu tür sağlıksız ilişkiler içinde yetişen kişiler, flörtlerinde elde etme hırsı içinde olan, elde ettiği anda da karşısındakini değersiz bulan kişiler oluyor. Dolayısıyla, 0-2 yaş arasında kurduğumuz ilişkiler, hayat boyu kurduğumuz ve kuramadığımız tüm ilişkileri; ayrılıklarımızı, kayıplarımızda duyduğumuz acının derecesini etkiliyor.

Bir de, yine aşkın kimyası teorisine göre, aşk-evlilik 3 senede biter deniyor. Bu takdirde, en geç 3 senede bir yeni aşklar mı yaşamak durumundayız?
Hayır, aslında tam tersi, sevgi gün geçtikçe çoğalması, yeşermesi gereken bir şey. Çünkü sevgide tamamlanma ve tamamen bir bilinçaltı seçim var. Hiçbir karşı cins seçimi tesadüf değil! Yani, seçtiğin insan, mutlaka senin birtakım bilinçaltı ihtiyaçlarına karşılık veren bir insandır. Bu, erkek için de böyle, kadın için de böyle. Onun için de sevgi, birliktelik gittikçe yeşermesi, hoşlaşması, gittikçe artan olması gereken bir süreç. Sevgi, aşk nasıl 3 senede biter?

Fakat psikolojide “attachment” (sevgiyle bağlı) teorisi var. Ve bu teori; “Çocuk 3 sene içinde annesine güvenmeyi öğrenir” diyor. 3 sene sonra, eğer çocuk annesiyle güvenli bir ilişki kurabilmişse, çıkıp gider; yani anneye bağımlı olmaz, bağlı olur. Ama o 3 sene boyunca da hep, “Anneye güveneyim mi, güvenmeyeyim mi?” tereddüdünü yaşar, “Bırakır mı, acaba beni bırakmaz mı?” gibi… Sanırım, aşkın kimyası 3 senede bitiyor, diye ortaya atılan da bu 3 sene… Çünkü aşk ilişkisinde de ilk 3 sene, yüreği pır pır ettiren, soru işaretlerinin bol olduğu bir dönemdir.

Gerçek aşk 3 sene sonra başlar

Peki, ya 3 sene sonra, aşk ilişkisinde de tıpkı anne-çocuk ilişkisinde olduğu gibi rahatlıyor muyuz?
Eğer güven ilişkisi kurabilirsek evet… Karşımızdaki insanın sevgisine, ilgisine güvenirsek, o pır pır hali bitiyor. Ve bize de, sanki aşkımız sona ermiş gibi geliyor.

Oysa, tam da bu sırada gerçek anlamda ilişki başlıyor?
Kesinlikle… Bazı teorisyenlerin “ikinci dönem” diye adlandırdıkları, ilişki başlıyor. Ve ilişkilerin esas zamanı ikinci dönemdir. Çünkü insanlar birbirlerinin gerçeklerini görürler; projeksiyonlar, heyecanlar, bırakır mı, bırakmaz durumları biter. Gerçek bir sevgi ilişkisi ve gerçek bir alışveriş başlar. Çünkü artık, karşındakini olumlu ve olumsuz yönleriyle olduğu gibi kabul etme vardır. Fakat sadece ikinci döneme geçip, tamam aşk bitti deyip, ayrılmalar yaşanmıyor. Karşındakinin olumsuz yönlerini gördüğünde de gitmeler oluyor. Hiçbir insan mükemmel değil. Ya da gerçek ilişki, gerçek sevgi, gerçek güven istemiyorlar; ondan ayrılıyorlar sevgililerinden ikinci döneme geçildiğinde… Ama tabii o anda, bunun pek farkında olmayabilirler. Gerçek sevgiyi bilmiyor, ilişki içinde olmaya katlanamıyor veya sevilmeyi hak ettiklerini düşünmüyor da olabilirler.

“Deler de geçer!”

Ayrılık acısı nasıl geçer?
Geçmez! Ya da, “Deler de geçer” diyeyim. Nietzsche’nin bir lafı vardır: “Acılar insanı büyütür, ölmezsek büyürüz.” Ama çaresi yok, doğum acıyla-travmayla başlıyor ve ondan sonra hayat boyu çok çeşitli travmalar, acılar yaşıyoruz. Bir yerde, büyümek için acıyı da tecrübe olarak yaşamamız gerekiyor. Acı yetmez… Ayrılık acısında da, çocukken hiç elimizde olmayan tecrübeye bağlı olarak; gerek yataklara düşüren depresyonlar halinde, gerekse daha hafif acılar yaşıyoruz. Bu nedenle, acıyı geçirmeye çalışmaktansa, acıyı yaşamak gerekiyor. İlişki sonrası yaşanan acı, iki sene içinde geçer, diyebilirim.

İlişki içinde de aşk acısı çekilir mi?
İlişki içinde aşk acısı yaşayan insan çok fazla. Bir kere sürekli kaybetme korkusu var, panik var, bağımlılık var, başkalarına duyduğun kızgınlıkları o kişiye projekte etme var, ilişki içinde olmaktan korkma var (ki bu da ilişkinin sona ermesinden korkmadır), ilişkiyi hak etmediğini düşünerek ilişkiyi sabote etme var; bütün bunlar hep acı, ilişki acısı…

Erkek kaçan kadın sevmez

İlişki içinde acı çekmemeleri için çiftlere neler öneriyorsunuz?
Eş terapilerinde yaptığımız, iletişimlerini düzeltmek. İletişimde de, açıklık önemli. Doğru bir iletişim kurabilmek için, önce kendini tanımak, kendine karşı samimi olmak gerekiyor. Bir de çiftler oyundan bahsediyor. İlişkiler, sürekli bir oyun içinde yürütülmeye çalışılıyor. Fakat bir ilişkide oyun olduğu sürece, o ilişki bitmeye mahkûmdur! Yanlış bir kanı da, sanki kendini teslim etmezsen, sevdiğini söylemezsen, kendini açık etmezsen, karşındaki peşinde koşar şeklinde… Doğru koşar, fakat o insanla ilişki kurulmaz! Karşınızdaki, kaçma-kovalama oyunu peşindeyse sürekli kaçmak zorundasın, çünkü yakalandığın anda olay biter. Sürekli kaçmak istiyorsan, böyle bir ilişkiye girersin. Örneğin, erkekler kaçan kadın sever, denir. Hayır! Kovalamayı seven erkek, kaçan kadın sever! Gerçek bir ilişki isteyen insan, tam tersine karşısındaki insanın kendisini sevmesini, teslim olmasını, ona güvenmeyi ister.

Öyleyse olgun sevginin, gerçek bir ilişkinin tanımı nedir?
Olgun sevgi için cinsel heyecanın yanı sıra, şefkat gerekiyor, özdeşleşme yani empati kurmak gerekiyor. İlişkiye ve sevilen kişiye kendini adamak gerekiyor. Kendini adama, köle olma anlamında değil; kendini sunmak, teslim olmak anlamında… İdealizasyon gerekiyor; onu idealize etmek ama olgun formda (çünkü idealizasyonun çok çeşitli formları var). Onu görmeden idealize etmek değil. Kişiyi her yönüyle, olumsuzluklarını da bilerek idealize etmek; yani onun bir şeyine hayran olmak. Ve karşımızdakini özgür bir birey olarak kabul etmek… Sonuçta, günlük hayatta yapılan klasik sevgi tanımıyla, olgun sevgi tanımı birbirinden çok farklı. Sağlıklı ve mutlu bir ilişki için, olgun sevgi şart.

TAM GÜN REVİZYONLARI İÇİN GERİ SAYIM BAŞLADI


Sağlıkta Dönüşüm kapsamında hekimler tarafından sık sık gündeme getirilen Tam Gün uygulamasında değişiklikler yapılacak. Konu hakkında bilgi veren Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, paydaşlarla görüşmeleri sürdürdüklerini ve 10 güne kadar sonuçlanacağını belirtti.

Sağlıkta Dönüşüm kapsamında hekimlerin en çok tartıştığı konu olan Tam Gün uygulaması oldu. Son günlerde sık sık gündeme gelen Tam Gün uygulamasında yapılacak değişlikler konusunda paydaşlarla görüşmelere başladıklarını belirten Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, "Tam Gün" uygulamasına yönelik farklı hocalarla görüşmeler yaptıklarını dile getirdi.

Sağlık muhabirleriyle Hekimevi’nde bir araya gelen Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, yaptığı açılış konuşmasının ardından gazetecilerin sorularını cevaplandırdı.
Sağlığın daha iyi bir noktaya gelebilmesi için tüm paydaşlarla birlikte hareket etmenin önemli olduğunu kaydeden Müezzinoğlu, şunları söyledi: “Bu paydaşlardan en önemlilerinden biri üniversiteler. Bu yolculuğu, sağlık alanındaki tüm paydaşlarımızla, Türkiye'deki sağlığın geleceğinin ortak dinamiklerini güçlü hale getirebilirsek daha iyi noktaya taşıyabiliriz. Üniversitelerimizin diğer paydaşlarımıza göre 2 özelliği var. Bir taraftan sağlık hizmeti verirlerken, diğer taraftan da hekim yetiştiriyorlar. Bir taraftan sağlık hizmetlerini dinamik bir şekilde vermelerini arzu ederken diğer taraftan tıp eğitiminin dinamiklerini de çok daha iyi hale getirmemiz lazım.

“İdeale Yakın Bir Ortaklığı Arzu Ediyoruz”
Türkiye, sağlık alanında bölgede marka olmalıdır. Bunun olabilmesinin ana kaynağı da tıp öğrencileri, hekimler ve tıp alanında üniversitelerimizin standardının daha iyi noktaya gelebilmesiyle olacaktır. Bugün dünya çapında bakıldığında Türkiye, kalitesi ve standardı anlamında açıkçası mutlu olduğumuz ve onur duyduğumuz bir noktadadır. Üniversitelerimize eğitimi önceleyen, sağlık hizmetlerini daha iyi yapabilen bir dinamizmi kazandırmamız lazım. Bunu da onları dinleyerek, sıkıntıları varsa azami çözüm gayreti göstererek bu yolculuğu yapmak istiyoruz. Bu anlamda İstanbul'da bazı hocalarımızla görüştük, yine bazı hocalarımızla ve rektörlerimizle görüşeceğiz. 10 güne kadar tüm bunları tamamlamaya çalışacağız. Tüm paydaşlarımız, bu ülkenin sağlık alanında dinamikleri olan paydaşlarımız. Bunların hepsini birlikte aynı hedefe aynı hizmet anlayışına ve aynı hizmet kalitesinin standardını yükseltme bakışına taşıma gayretindeyiz. İdeale yakın bir ortaklığı arzu ediyoruz.”
 


 “Tam Günü Devlet ve Üniversite Hastanelerinde de Uygulayabilmek”
Tam gün yasasında temel sorunun üniversitelerde olduğuna dikkat çeken Bakan Müezzinoğlu, sadece üniversitelere değil hepsine bakılacağını belirtti. Müezzinoğlu, “Tam günden vazgeçmeyi düşünüyoruz ya da geri adım atıyoruz, diye bir bakış açısı yok. Tam Günü devlet ve üniversite hastanelerinde de uygulayabilmek ve tıkanıklıkları gidermek. Tam Günü ortadan kaldıralım farklı bir şey düşünelim anlayışı yok. Yer yer değişiklik gerekiyorsa da yapılacak” dedi.

“Kendileri Farklı Zaman Dilimlerinde Çalışmaları İstiyorlarsa Bunun Yolunu Açabilir miyiz?”
Tam Gün yasası kapsamında üniversite hocalarının muayenehane açamaması konusuna ilişkin değerlendirmede bulunan Müezzinoğlu şöyle devam etti: “Hocamız üniversitede hoca olduğu için orada kalmalı. Orada olan sorumluluğunu bu millete o üniversite çatısı altında verebilmeli ki kendisinin farklı meziyetlerinden biz istifade edebilmeliyiz. Ama üniversite adına istifade edebilmeliyiz. Marka olacaklarsa birlikte marka olsunlar. Bunun için ‘kendileri farklı zaman dilimlerinde çalışmaları istiyorlarsa bunun yolunu açabilir miyiz’ bunun üzerinde çalışacağız.”

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


AĞRIYI GİRİŞİMSEL TEDAVİ MÜMKÜN!


Algologlar girişimsel tedavi yöntemleri ile ağrıları dindirmek için sinir ya da gangliyonları yakıyorlar. Hatta bazı cerrahi operasyonlar yerine, girişimsel işlemlerle hastaların ağrıları dindirilebiliyor.

“Ağrıyı yerinden söküp atmak istiyorum” deyimi artık yerini buluyor. Ağrıya neden olan sinirler devre dışı bırakılarak ağrı hissi ortadan kaldırılıyor. Nöropatik,viseral ve somatik ağrılarda kullanılan yöntemleri uzun zamandır uygulayan ve  2012 yılında 600 vaka üzerinde çalışan Hacettepe Üniversitesi Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı Algoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Altan Şahin, bazı sinirlerin radyofrekans yöntemiyle denerve edilerek,  ağrının ortadan kaldırıldığını belirtti.

“Artık Her Hasta Ameliyat Edilmiyor”
Dolaşım bozukluğu olan hastalarda, sempatik sinir sisteminin kan dolaşımı ile direk ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Şahin, “Sempatik sinir sisteminin çok aşırı çalıştığı durumlarda ya dadamarların belli hastalıklar nedeniyle tıkandığında,kollateral dolaşımı ve kapiller dolaşımı artırarak hastaların ekstremitelerini kaybetmelerini de önleyebiliyoruz. Girişimsel ağrı tedavileri ile başarısız bel cerrahisi olan operasyonlarından sonra cerrahlarda artık daha dikkatli yaklaşmaya başladı. Artık her hasta ameliyat edilmiyor” dedi.

Ağrıya Neden Olan Sinir ya da Gangliyonları Yakılıyor
Bel ve kanser ağrılarında, ağrıya neden olan sinir ya da gangliyonları alkol, fenol ya da radyofrekans cihazı ile yaktıklarını dile getiren Prof. Dr. Şahin şu bilgileri verdi: “Hastaya damardan sedasyon verilerek, röntgen cihazı eşliğinde iğne ile sinir üzerinde ilerletiliyor. Sinirin bulunduğu nokta röntgen eşliğinde belirledikten sonra o bölgeye iğne ile elektriksel stimulus veriliyor. Hasta genelde ağrısını söylüyor, o zaman uyuşturup sinir hücresi yakılıyor. Siniri yakarken sadece ağrıyı taşıyan lifleri ve sinirleri yakmamız lazım, çünkü sinirler aynı zamanda hareket fonksiyonumuzu da sağlıyor. Motor uyaran ile hastanın hareket ile ilgili sinirlerine elektrik verildiğinde kasılma oluyor mu ona bakıyoruz. Eğer varsa iğnemizin yerini değiştiriyoruz. Bu operasyon yapılırken hasta ile iletişim halinde olmamız gerekiyor. Karıncalanma, uyuşma ya da ağrı olduğunda haber vermesini istiyoruz, o nedenle hastaları tam olarak uyutmadan bu işlemleriyapıyoruz.

“Çok Yüksek Doz Morfin Alan Hastanın, 50 Katı Doz ile Geçiremediğimiz Ağrısını Geçiriyoruz”
Kanser hastalarında, şiddetli ağrı olduğunda nörolitik bloklar ya da belinden omurilik sıvısı içerisine bir kateter yerleştiriyoruz ve o kateterle ilaç vererek hastanın ağrısını gideriyoruz. Tedavi artık ağızdan alınan ilaç ya da cilde yapıştırılan flasterile olamadığında bu yöntemleri uyguluyoruz. Daha etkili ve daha uzun süreçli yaklaşımlarımız  var. Kullandığımız narkotik ajanlarının en önemli istenmeyen etkilerinden birisi tolerans gelişmesidir. Verilen ilaç bir süre sonra yetmiyor, miktarı artırıyorsunuz. İntratekal yöntemle dozu düşürerek veriyoruz. Beyin omurilik sıvısının olduğu kanalın içine küçük kateter ile düşük miktarda morfin veriyoruz.  Çok yüksek doz morfin alan hastaya verilenin 50’de biri doz ile, ağızdan ya da flasterle geçiremediğimiz ağrısını geçiriyoruz. Bu yöntemler, sistemik opioid ve morfine göre daha etkililer. Tabii bunlarında belli maliyetleri ve komplikasyonları var.

“Bazen Kanser Olmayan Hastalara da Yapıyoruz”
Diğer tedavi yöntemleri ile ağrısı geçmeyen hastalarda kateteri cilt altında bir poşayerleştirilen port ya da pompa sistemlerine bağlıyoruz ve bunu ameliyatla kapalı devre haline getiriyoruz. Dışarıdan bağımsız bir hale getiriyoruz. Bunu enfeksiyon riskine karşılık dikkatli olmak adına yapıyoruz. Bu tür işlemleri bazen kanser olmayan hastalara da uyguluyoruz. Mesela, bir Nöro-Behçet hastasınındiğer yöntemlerle etkin olarak tedavi edilemeyen çok şiddetli karın ağrısında, ona programlanabilir bir pompa taktık. Bu pompanın dışarıdan ilaç verilme hızını ayarlayabiliyorsunuz. Doz yetmediğinde bluetooth ile sistemi cerrahi olarak açmadan dozu artırıp ya azaltılabiliyor. Belli aralıklarla da pompa dolduruluyor.”

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!