4 Aralık 2012 Salı

HBV Hepatit B Virusu Nedir

HBV (Hepatit B Virüsü) Nedir

HBV tahmini olarak 400 milyonluk taşıyıcı oranı ile tüm dünyada büyük bir problem oluşturmaktadır. HBV’nin günümüzde 2 trilyon insanı hayatlarının bir döneminde enfekte ettiği tahmin edilmektedir. HBV’nin neden olduğu hastalıklar:

-     Tam   iyileşmenin   gerçekleştiği   ve   virüsün   tamamen   temizlendiği   akut hepatit
-     Siroz ile sonuçlanabilen kronik ilerleyici hepatit
-     Masif karaciğer nekrozu ile seyreden fulminan hepatit
-     Progresif    subklinik    hastalıkla    beraber    ya    da    ondan    bağımsız    kronik taşıyıcılık.
Kronik taşıyıcıların %80’i Asya ve Batı Pasifik bölgelerinde yaşamaktadır. ABD’de her yıl 46,000 yeni enfeksiyon bildirilmektedir. HBV enfeksiyonu, akut enfeksiyon, iyileşme, fulminan hepatit, kronik hepatit ile sonuçlanabilir. KBH’de siroz %12-20 oranında izlenmekte olup, sirozlu hastaların %6-15’inde hepatosellüler karsinom gelişmektedir (58).
HAV’den farklı olarak HBV uzamış inkübasyon süresinin (4-26 hafta) son dönemlerinde, akut ve kronik hepatitin aktif epizotları süresince kanda pozitiftir. Bütün vücut sıvılarında mevcut olan HBV, dışkıda bulunmaz. Kan ve vücut sıvıları ana bulaş yollarıdır, ancak meni, tükürük, gözyaşı, süt ve patolojik efüzyonlar gibi vücut salgıları ile temas yoluyla da geçebildiği bildirilmiştir. Yaygın endemik bölgelerde anneden bebeğe doğum sırasında vertikal geçiş başta gelen bulaşma yoludur. Daha az endemik olan bölgelerde ise transfüzyon, kan ürünleri, diyaliz, sağlık çalışanlarının uğradığı iğne batması gibi kazalar, intravenöz ilaç alışkanlığı ve cinsel ilişki (homoseksüel ve heteroseksüel) gibi horizontal geçiş yolları HBV enfeksiyonu için primer bulaşım mekanizmalarıdır. Hastaların üçte birinde enfeksiyon kaynağı saptanamaz. Enfeksiyon erişkinlerde genellikle iyileşir, fakat vertikal geçiş yüksek oranda kronik enfeksiyon ile sonuçlanır.
HBV, DNA içeren ve birçok hayvan türünde karaciğer enfeksiyonuna neden olan Hepadnaviridae grubunun bir üyesidir. HBV replikasyonu virüsün konak hücrenin genomuna entegre olmasını gerektirmez, fakat hücrelerde sıklıkla entegre olmuş HBV DNA’sı bulunur. HBV genomu, çift zincirli sirküler bir DNA molekülüdür. Sahip olduğu 3200 nükleotid aşağıdakileri kodlar:
    Nükleokapsid “core” proteinin precore/core bölgesi (HBcAg) ve pre-core proteini (HBeAg): HBcAg enfekte hepatosit içinde kalır, HBeAg ise kana salınarak bağışıklık sistemi için antijenik bir uyarı oluşturur.
    Zarf glikoproteini (HBsAg): Çok büyük miktarlarda üretilip kana salınabilir. Kandaki HBsAg immünojeniktir, küre ya da tübül şeklinde gözlemlenebilir.
    DNA polimeraz: Ters (“reverse”) transkriptaz aktivitesi vardır. Genomun replikasyonu, pregenomik RNA olarak adlandırılan intermediyer bir RNA sayesinde gerçekleşir.
    HBV-X proteini: Birçok viral ve konak hücre genlerinin transkripsiyonel transaktivatörü olarak rol oynar. HBV-X virüsün infektivitesi için gereklidir. Ayrıca p53 yıkımını ve ekspresyonunu kontrol ederek hepatosellüler karsinom gelişiminde de rol oynar.
Virüse maruz kalınmasından sonraki asemptomatik 45-160 günlük (ortalama 120 gün) inkübasyon dönemini, haftalar ya da aylar süren akut hastalık dönemi izler. Akut hastalığın doğal süreci serum belirteçleri ile izlenebilir:

     Semptomların ortaya çıkışından önce kanda saptanan HBsAg hastalığın belirgin olduğu dönemde en yüksek seviyededir. İmmün yanıtla birlikte 3-6 ay içerisinde kanda saptanamayacak seviyelere düşer.
    Anti-HBs antikoru, akut hastalık geçinceye kadar yükselmez ve genelde HBsAg’nin kanda yok olmasından sonraki birkaç hafta-ay içinde saptanabilir seviyelere ulaşmaz. Anti-HBs hayat boyu kalır ve korunmayı sağlar. Bu durum günümüzdeki rekombinant HBsAg’ni partikülleri kullanarak aşılama stratejilerinin temelini oluşturmaktadır.
    HBeAg, HBV-DNA ve DNA polimeraz, HBsAg’den kısa bir süre sonra serumda belirir ve aktif viral replikasyonun varlığına işaret eder. HBeAg’nin serumda varlığı, devam eden viral replikasyonu, infektiviteyi ve olası kronik hepatit gelişimini gösterir.
    IgM anti-HBc, semptomların başlangıcından kısa bir süre önce, hepatosit hasarının göstergesi olan serum transaminaz seviyelerinin yükselmesi ile eş zamanlı olarak serumda saptanabilir düzeylere gelir. Aylar içerisinde IgG anti-HBc antikoru, IgM anti-HBc antikorunun yerini alır.
Bazen HBeAg sentezleyemeyen, fakat replikasyon yapabilen ve HBcAg eksprese edebilen infeksiyöz bir HBV türü enfeksiyona neden olabilir. Bu hastalarda HBV viral yükü olmasına rağmen HBeAg seviyesi saptanamayacak kadar düşük olabilir. Diğer bir kötü durum ise aşı kaynaklı mutantların ortaya çıkışıdır. Bunlar aşı ile sağlanmış bir bağışıklık ortamında replike olabilirler. Örneğin, HBsAg’nin 145. aminoasiti olan argininin yerine glisin yerleşmesi, HBsAg’nin anti-HBsAg antikorları tarafından tanınmasını önemli ölçüde engeller.
KBH’de ayırıcı morfolojik özelliklerden biri buzlu cam görünümüne sahip hücrelerin varlığıdır. Buzlu cam hücreleri, periferal şeffaf halka ile çevrili ince granüler eozinofilik sitoplazma ile karakterizedir. Klasik buzlu cam hücreleri, düz endoplazmik retikuluma bağlı HBsAg içermektedir. Morfolojik olarak benzer değişiklikler, düz endoplazmik retikulum hiperplazisi ve enzim induksiyonu, sianamid tedavisi, miyoklonus epilepsisi (Lafora cisimcikleri), fibrinojen depolanması veya tip IV glikojenozlarda görülebilir. Nükleer HBcAg birikimi hepatosit nükleuslarında ince granuler inklüzyonlara (“kum” nükleus) neden olur (40). İmmünohistokimyasal olarak hepatositlerde HBsAg ekspresyonu kronisiteyi, HBcAg’nin ister sitoplazmik, ister nükleer boyanması aktif viral replikasyonun göstergesidir
Enfeksiyonun gidişini belirleyen en önemli faktör virüse karşı gelişen konak bağışıklık cevabıdır. Enfeksiyonun ilk dönemlerinde konağı koruyan doğal bağışıklık mekanizmaları ve virüse spesifik olan CD4+ ve CD8+ interferon-γ üreten hücrelerin güçlü cevabı akut enfeksiyonun iyileşmesini sağlar. HBV’nin direkt hepatosellüler hasara neden olmadığına inanılmasının çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan en önemlisi, birçok kronik taşıyıcının hepatositlerinde virionları içerdikleri halde hücre hasarına ait en ufak belirtinin olmamasıdır. Hepatosit hasarının CD8+ sitotoksik T hücrelerinin virüsle enfekte hücrelere saldırması sonucu meydana geldiğine inanılmaktadır. Sonuç olarak, yaygın karaciğer hasarına neden olmadan virüsü temizleyebilmesi için bağışıklık cevabının çok iyi düzenlenmesi gereklidir.
HBV, aşılama ya da bağış yapılan kan, organ ve dokuların taranması ile engellenebilir. Aşı, maya içerisinde üretilen saflaştırılmış HBsAg’den hazırlanır. Aşılama bebek, çocuk ve adolesanların %95’inde koruyucu anti-HBs antikor üretimini başlatır. Geniş aşı programları Taiwan ve Gambia’da oldukça başarılı olmuş, ancak bu başarı tüm dünyada elde edilememiştir.

HCV Hepatit C Virusu Nedir

HCV (Hepatit C Virusu) Nedir

Karaciğer hastalığının başlıca nedenlerinden biri de HCV’dir. Taşıyıcı sayısının tüm dünyada 170 milyon olduğu tahmin edilmektedir (%3 prevalans oranı ülkeye göre %0,1-12 arasında değişmektedir). ABD’de 4,1 milyon kişi (genel nüfusun  %1,6’sı)  kronik  HCV  enfeksiyonuna  sahiptir.   Yeni   kazanılmış  HCV enfeksiyonu yıllık rastlanma sayısı 1980’lerde 230.000 iken, bu sayı 1990’ların ortasında yaklaşık 19.000’e düşmüştür (58). Bu gelişme, tarama yöntemleri sayesinde transfüzyon nedenli Hepatit C enfeksiyonlarının belirgin şekilde azalmasına ve HIV enfeksiyonundan korunma amaçlı alınan önlemler sayesinde intravenöz ilaç bağımlılarındaki enfeksiyon miktarının düşmesine bağlıdır. Bununla birlikte, HCV’den ölüm oranının 20-25 yıl daha artmaya devam edeceği düşünülmektedir. Bunun nedeni, akut enfeksiyon ile karaciğer yetmezliği arasında onlarca yıl süren bir geçiş dönemi olmasıdır. Başta gelen bulaşma yolları olan kan transfüzyonu ve intravenöz ilaç bağımlılığı, ABD’deki hastaların %40’ından fazlasında rol oynamaktadır. Kan ürünleri ile bulaşma daha nadirdir ve akut HCV enfeksiyonlarının sadece %4’ünden sorumludur. Sağlık çalışanları arasındaki mesleki maruz kalma ise hastaların %4’ünde söz konusudur. Cinsel yolla geçiş ve vertikal geçiş oranları düşüktür. Hastaların %40’ında ise bilinmeyen kaynaklı sporadik hepatit görülmektedir. HCV enfeksiyonu, HBV’ye kıyasla daha yüksek bir kronik hastalığa ilerleme, siroz (KCH’li hastalarda siroz oranı %20-30 civarındadır) ve hepatosellüler karsinom oranına sahiptir. KCH ve alkolizm, Batı dünyasında kronik karaciğer hastalığının başta gelen nedenleridir. Ayrıca KCH, ABD’de karaciğer transplantasyonunu gerektiren en sık durumdur.
HCV, Flaviviridae virüs sınıfına ait tek zincirli bir RNA virüsüdür. Bu virüs ailesinde HGV ve sarı hummanın etkeni olan ajan da yer almaktadır. HCV, iyi korunmuş 5’ ve 3’ terminal bölgeleri olan 9500 nükleotidden oluşan tek bir RNA dizisine sahiptir. Bu nükleotid dizisi yapısal ve yapısal olmayan proteinleri kodlar. Genetik sekanslarına bağlı olarak, HCV’nin altı genotipi vardır. Türkiye’de en sık rastlanılan ve tedaviye zor yanıt veren genotip 1’dir. Ayrıca RNA replikasyonunun dengesizliği nedeniyle, enfekte bir kişide “quasi” türler adı verilen birçok HCV varyantı bulunabilir. Bunların gelişimi ve hastalığın ilerlemesi arasındaki ilişkiler araştırılmaktadır. Bu türlerin çoğunun kötü prognoz ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu çeşitlilik, HCV aşısı geliştirme çabalarını yavaşlatmaktadır.
HCV hepatitinin inkübasyon süresi, 2 haftadan 26 haftaya kadar değişmekle birlikte ortalama 6-12 haftadır. HCV-RNA, 1-3 haftaya kanda saptanabilir ve buna serum transaminazlarındaki yükselme eşlik eder. Akut HCV hepatitinin klinik gidişi hastaların %75’inde asemptomatiktir ve kolayca atlanabilir. Bu nedenle hastalığın bu evresi konusunda fazla bilgi elde edilememiştir. Nötralize edici anti-HCV antikorları, haftalar ya da birkaç ay içinde geliştikleri halde bunlar hastalığa karşı bağışıklık sağlamaz. Kendiliğinden iyileşen HCV enfeksiyonlarında CD4+ ve CD8+ hücrelerin sağladığı güçlü bir bağışıklık yanıtı söz konusudur. Fakat HCV enfeksiyonunun, neden çok az bir hastada iyileşebildiği, bilinmemektedir.
Persistan enfeksiyonda dolaşımda saptanabilir seviyelerde HCV-RNA mevcuttur. Aminotransferazlar belli zamanlarda yüksek, hafif inişli çıkışlı ya da devamlı olarak yüksek olabilirler. Klinik semptom olmadığı halde yüksek enzim aktivitesi görülebilir. Bunun olası nedeni hepatosit hasarı ataklarıdır. Hastaların %80-85’inde görülen kalıcı enfeksiyon HCV enfeksiyonun başlıca özelliğidir. Kalıcı enfeksiyonlu hastaların %20’sinde siroz gelişir. Siroz 5-20 yıl içinde gelişebilir ya da tanı anında mevcuttur. KCH, siroza ilerlemeden on yıllar boyunca hastada var olabilir. Fulminan hepatit nadirdir

Kronik Hepatit Nedir

Kronik Hepatit Nedir 

Kronik hepatit hem klinik hem de patolojik tanımdır. Klinikte altı aydan uzun süre devam eden karaciğer enzim yüksekliği, histopatolojik olarak farklı derecelerde hepatosellüler nekroz ve inflamasyonun neden olduğu karaciğerin nekroinflamatuar hastalığı olarak tanımlanır. Kronik hepatitlerde genellikle ilerleyici bir karaciğer hasarı söz konusu olup, değişik evrede fibrozis ve en sonunda siroz ile sonuçlanabilir. 

Kronik Hepatit – Etiyoloji 

Karaciğerin kronik nekroinflamatuar hastalıkları aşağıdaki gruplara göre ayrılır:

-     Viral hepatitler (HBV, HCV, HDV vb)

-     Otoimmün hastalıklar (otoimmün hepatit,  otoimmün kolanjit,  primer bilier siroz, primer sklerozan kolanjit)

-     Diğer durumlar (ilaç hepatiti, Wilson hastalığı, alfa-1-antitripsin eksikliği, genetik hemokromatozlar, alkolik karaciğer hastalığı)

-     İdiopatik (etkenin saptanmadığı yaklaşık %10-25 hasta) En sık görülen primer karaciğer enfeksiyonu viral hepatittir.

KVH - Patogenez ve Klinik Bulgular 

Karaciğer Hasarı Tipleri ve Hasarın Laboratuar Bulguları 

Karaciğer hasarının ana morfolojik tipleri ve hücresel yanıt şekilleri şunlardır: Dejenerasyon ve hücre içi birikimler. Toksik ya da immünolojik nedenlerle meydana gelen orta derecede hücre şişmesi geri dönüşlüdür. Balon dejenerasyonunda karaciğer hücreleri şişkin, yuvarlak, soluk sitoplazmalı olup, sitoplazmik kalıntılar nükleus etrafında toplanır. Hücre membranları belirgin değildir. Balon hepatositler litik nekroza gider. Hepatosit sitolizi küçük olduğu zaman gözle görülmez ve iltihap içeren odağın varlığı ile anlaşılır. Bu bulgu skorlama sistemlerinde lobüler aktiviteyi belirleyen parametre olarak uygulanmaktadır.
Hepatositlerde yağ, demir, bakır ve safra maddeleri birikebilir. Hepatositlerde yağ damlacıklarının birikimine steatoz adı verilir. Nükleusun yerini değiştirmeyen birden fazla yağ damlacığının varlığı mikroveziküler steatoz olarak adlandırılır. Bu alkolik karaciğer hastalığı, Reye sendromu ve gebeliğin akut yağlı karaciğeri (gebeliğin üçüncü trimesterinde potansiyel olarak ölümcül karaciğer yetmezliği) gibi bazı durumlarda meydana gelir. Nükleusu iten bir tek büyük yağ damlacığının varlığına makroveziküler steatoz adı verilir. Bu alkolik ve metabolik nedenli karaciğer hastalıklarında izlenmektedir. Steatoz, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığında genellikle zon 3’ten başlar. Viral hepatit C’de ise zon 1’den başlar. Yağlı değişimin skorlama sistemlerinde yeri olmamasına karşın fibrogenetik etkisi bilinmektedir.
Nekroz ve apoptoz. Karaciğerde hasara neden olan her hangi bir olay hepatosit harabiyetine yol açabilir. Koagülatif nekrozda soluk boyanan hepatositler görülür. Apoptozda izole hepatositler büzüşmüş, piknotik ve koyu eozinofilik görünümdedirler (Councilman cismi). Hepatik hasara neden olan çoğu durumda hem hücre hasarı hem de hücre ölümü mevcuttur. Hepatosellüler nekroz tek tek veya bir grup hepatositi etkiler. Bu şekilde fokal olarak hücrelerin yokluğu ve o alanda lenfositlerin bulunması/ofar/ (“spoty”) nekroz olarak tanımlanır. Retikülin ile bu alanlarda stromal kollaps izlenir.
Vasküler yapıları bir birine bağlayan santral ven, portal alanlar veya her iki portal alan arasında nekroz (köprüleşme nekrozu) sıklıkla kronik hepatitte izlenir. Bir lobülü kapsayan submasif nekroz ya da karaciğerin büyük kısmını kapsayan masif nekroz genelde karaciğer yetmezliğinde izlenir.
Konfluent nekroz. Fokal nekroza göre daha ağır hepatosellüler hasar sonucu daha fazla komşu hepatosit grubunun kaybı ile karakterli nekroz türüdür. Balon dejenerasyonunu takiben veya daha az sıklıkla iskemi benzeri koagülatif değişiklikleri takiben oluşabilir. Genellikle zonal dağılım gösterir. Özellikle sentrilobüler konfluent nekroz hepatotoksik ilaç kullanımında, mantar ve karbon tetraklorür zehirlenmelerinde, hipoperfüzyon durumlarında (şok, kalp yetmezliği) izlenir. Fokal nekrozda olduğu gibi nekrotik alanda lenfosit ve makrofajların birikimi, retikülin kollapsı ve ağır hastalarda safra duktus proliferasyonu izlenir.

SAĞLIK HABERCİLİĞİ DERSİ ÖNEMLİDİR!


Öğr. Gör. Asuman Kaya 'nın davetiyle Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine  katıldım. 



Yazılı, görsel ve sosyal medyada sağlık haberciliği üzerine sunum yaptım.


Sağlık Haberciliği üzerine çalışmayı hedefleyen arkadaşlar olduğunu görmek güzel.


Yakın zamanda sunumu  paylaşacağım. 


Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine davet için Prof. Dr. Erkan Yüksel ve Öğr. Gör. Asuman Kaya’ya çok teşekkür ederim.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Özgür kadınlar pasif erkek istemez


Ayakları yerden kesen 'şiddetli fırtına' mı, sakinliği ile güven veren 'durgun körfez' mi? Duygu mu yoksa mantık mı? İşte bu soruların yanıtları…

Medical Park Fatih Hastanesi'nden Klinik Psikolog Sinem Demir, 'hangisi doğru erkek' kararsızlığı yaşayan kadınlar için, hayatın belli evrelerinde karşılaşılabilecek iki farklı erkek protipini örnek verdi ve bu örnekler üzerinden, mantık-duygu ikilemini yorumladı:

"Şiddetli Fırtına", Yanıltıcı Olabilir

Bir genelleme yaparsak, kadınların çoğu, duygusal paylaşım yaşayacağı erkeğin öncelikli olarak 'kararlı ve net' olmasını ister. Bu beklenti, bilinçaltında yatan 'evi idame ettirecek, ailesini kollayacak erkek' rolünden, 'ormandaki avcı erkek' mitine kadar uzanır. 'Şiddetli fırtına' erkekler, olumlu ve olumsuz duygularını uç noktalarda yaşar, tez canlıdır, istediği kadını elde etmek için uzun uğraşlar sergileyebilir, ayakları yerden kesecek jestleri, ani öfke patlamaları olabilir. Bu modeldeki bir erkeğin başlangıçtaki tutkulu ilgisi ileride şiddete dönebilir, kararlılık gibi görünen tutumunun ardında 'dayatmacılığı' yatabilir.

Gerçek Erkek, Sert Erkek mi?

Peki bir 'şiddetli fırtına', nasıl bir ortamda yetişmiş olabilir? İleride kendi kuracağı aile ile birlikte, anne-babasının sorumluluğunu da üstlenmesi beklenen bir erkek çocuğuna 'evin potansiyel patronu' olarak yapılan duygusal yatırımlar, bu erkek modelinin alt yapısını oluşturabilir. Bu çocuklar genel olarak, istediklerini alırlar. Erken yaşlardan itibaren, şiddet eğilimleri gülümsemeyle karşılanır. Kendisinden yaşta büyük ablaları, hatta annesi, 'kontrol etmesi, takip altında tutması' için ona emanet edilebilir.

Şiddetli fırtına'nın, benzer bir kültürde yetişmiş bir kadını, 'sakin' bir erkeğe göre daha kolay etkilemesi beklenir. Ailesinde bu öğretilerle büyümese bile 'toplumsal bilinçaltı', kadına da bu erkek modelinin 'gerçek erkek' olduğunu öğretir. Peki 'gerçek erkek' mitinin altında yatan etkenler nedir? İstediği kızı 'almak' için ısrarlı olması ve cüretkârlığı, 'kararlılığı ve tutkulu olması' mıdır, arzuladığı bir nesneyi almak isteyen ve bu konuda sınırları öğretilmemiş bir çocuğun dayatmacılığı mıdır? Bu erkeğin sözel, duygusal ve fiziksel şiddet davranışlarını mı, ardından pişman olması ve abartılı şefkat gösterilerini mi dikkate almak gerekir? Birlikte olduğu kadının giyimi, dışarı çıkması, kimlerle görüşebileceği vb. konularında 'izin veren' konumunda olması, 'erkekte olması gereken bir sahiplenme' midir, yoksa 'bir nesneye sahip olmak ve onu yönetmek istemesi' midir?

"Fırtına Erkek" Afrodizyak Etkili

Bu soruların cevabı, kadının hangi öğretilerle büyüdüğüne, kendisinin ve karşısındakinin insani haklarının, duygularının ne düzeyde farkında olduğuna göre değişebilir. Duyguları, inisiyatifi ve iradesi 'yan-rollerde' olarak tanımlanmış bir kadın için, bir erkek tarafından 'gözetilmek, yönetilmek', afrodizyak bir etki yaratabilir. 'Yapay bir başrol' hissi yaşaması için, bir 'fırtına'nın yanında olması gerektiğine inanabilir. 'Şiddetli Fırtına' ise, erken yaştan itibaren omuzlarına yüklenen ağırlıklara olan öfkesini, kendisine 'sınırlamak' da öğretilmediği için, dizginlemekte zorlanır. Aşırı duygu patlamaları ve şiddet eğilimi ile hem kendisine hem de 'arzu nesnesi' olarak gördüğü kadınlara zarar verme olasılığı yüksektir.

"Durgun Körfez", Kadının Duygularını Söndürebilir!

İnisiyatif duygusu, kararlılığı ve harekete geçme kabiliyeti mumla aranan (ve bulunamayan) bir erkek ise, kadının romantik duygularını söndürebilir. "Durgun Körfez" erkekleri, başlangıçta 'sessiz, saygılı' olarak tanımlanabilirler. Bu 'sessizlik', uyumluluğu değil, davranış-duygu ve düşüncelerde genel bir edilgenliği, pasifliği maskeliyor olabilir. Uç noktadaki 'durgun körfezler', nerede yemek yeneceğinden, ne zaman görüşüleceği gibi ufak meselelerde bile, ilk adımları sürekli karşısından beklerler. Bir süre sonra da bu erkeğin sözcüsü, annesi (ya da başka bir akrabası) olmaya başlar. Duyguları ve tutkuları tetiklenmeyen kadın, böylesi bir ilişkiden daha çabuk vazgeçebilir. Bir konuda karar vermesi ve eyleme geçmesi için sürekli motive edilmesi gereken bir erkeğin, kadında 'yorgunluğa, duyguların körelmesine' yol açması beklenebilir.

Özgür Kadın, Pasif Bir Erkek İstemez

Üretime katkı sağlayan, yaşamıyla ilgili kararlarını kendisi verebilen, kendisine ait duygu ve düşünceleri olan ve bunları ifade edebilen bir kadın, bunları 'en azından kendisi kadar yapabilecek' bir erkek ister. Ekonomik bağımsızlığı olmasa da evlilikle birlikte gelen pek çok sorumluluğu üstlenebilecek bir kadın da, evin maddi yükünü kaldırabilecek ve ailesi ile dış faktörler arasına gerekli mesafeyi koyabilecek kadar 'etkin' bir erkek ister. Kadından, en azından maddi sorumluluk almasını beklemeyecek, hatta tam tersini arayacak pek çok farklı sosyolojik birim bulabiliriz. Erkeğin genel olarak 'pasif' konumda olmasının kabul görmesi ise, sadece Doğu değil, Batı kültüründe de istisnadır.

Ailedeki Erkek Modellerine Dikkat!

Yukarıdaki iki örnek de, iki uç noktada örnek prototipler olarak ortaya konmuştur. Her 'fırtına'nın şiddet eğilimli olması beklenemeyeceği gibi, her 'durgun' erkek de inisiyatifsiz, pasif olmak durumunda değildir. Genel olarak, kadının neyi isteyip neyi istemediği, kendi ebeveyn modellerinde neleri 'eksik', neleri 'fazla' gözlemlediği ile ilgili olabilir. Yetiştiği ailedeki erkek figürlerinin 'dayatmacı, şiddet eğilimli' olması, duyguları ortalamanın üstünde coşkulu olan bir erkeği bile 'potansiyel fırtına' olarak yorumlamasına ve uzaklaşmasına yol açabilir. Kadının ailesindeki erkek modelleri fazlasıyla 'edilgen' ise, sakin mizaçtaki bir erkeği 'pasif, duyguları tetikleyemeyen' olarak yanlış yorumlamasına neden olabilir.

Sonuç olarak, hangi erkek modelinin 'daha doğru' ya da 'daha yanlış' olduğunun cevabı, olumlu ve olumsuz özelliklerin ne oranda baskın olduğuna göre değişir. Ayrıca birlikte görüşülen zaman içinde erkeğin yıkıcı ya da edilgen davranışlarında ne ölçüde 'olumlu değişim' olduğu da, kadının seçimini etkiler. Duygularını dizginlemekte zorlanan ya da ifade etmekte zorlanan bir erkek, psikolojik destekten faydalanabilir.

Duygu-Mantık İkilemi, Duygusal Olgunlaşma İle Azalır

Duyguları ve mantığı arasında kaldığını düşünen kadınlardan şu ifadeleri duyabilirsiniz: "Sakin, güvenilir ve nazik olan erkeğe ilgi duyamıyorum, ama ayaklarımı yerden kesecek kadar ilgi gösteren, ani öfke patlamaları olsa da ardından şefkatiyle beni yumuşatan erkekten bir türlü vazgeçemiyorum." Bu ifadelerin ardından, "Ne yapayım, mantığımı dinleyemiyorum, kalbim onun için çarpıyor" yorumu da gelebilir.

'Mantık' ile 'duygu' birbirinden tamamen ayrı çalışan 'karar verdirme birimleri' midir? Duygularımız ve dünya görüşümüz, neyi, niçin istediğimizi ya da istemediğimizi anlamız için yeterince olgunlaşmadığında, 'duygu-mantık' ikileminde kalma ihtimalimiz yükselir. Duygu-mantık ikilemi, romantik duygular ve geleceğe yönelik bir ilişki gibi durumlar söz konusu olduğunda, çok farklı unsurlardan etkilenebilir: Birlikte olunacak kişinin sosyolojik konumu, ekonomik durumu, çalışma durumu, eğitim durumu, maneviyatı, hayat ve dünya görüşü… Bu konuların sağlıklı şekillerde ele alınabilmesi için, duygularda ve dünya görüşünde belli bir farkındalık ve olgunluk olması gerekir.

Hitler'i Savunan Bir İnsana 'Sevgi' Beslenebilir mi?

Örneğin; birlikte olduğu insanı, manevi inanç biçimi/düzeyi ile yargılamak yerine, her iki tarafın ne kadar uyumlu olabileceğini erken dönemde net bir şekilde ele almak daha sağlıklıdır. Sosyolojik olarak uyumlu olunup olunmayacağı ilk zamanlarda karşılıklı değerlendirilirse, ileriki zamanlarda 'aslında birbirimize uygun değildik', 'sizin aileniz zaten şuradan geliyor' benzeri yargılamalara gerek kalmaz. Bu değerlendirmeler, bir uzman yardımı ile de yapılabilir

Birlikte olunacak kişinin, ülke ve dünya sorunlarına yaklaşımı da, o kişi hakkında çok fikir verebilir. Dünyada ve toplumda yaşanan adaletsizliklere 'bana ne' diyen bir kişinin, kendi hayatındaki insanların duygularına da benzer bir 'duyarsızlık' göstermesi beklenebilir. Örneğin, 'Hitler'i aslında onaylıyorum' diyen ve/ya da adaletsizliklere karşı şiddeti savunan bir kişinin, kendi hayatındaki yıkıcılık eğilimi de yüksek olacaktır. Ancak partnerini bu yönlerini değerlendirmeye alabilmesi için, insanların (ve tüm canlıların) yaşama hakkını koşulsuz olarak önemseme, yaşadığı ülkeye ve dünyaya karşı yapıcı boyutta bir duyarlılık hissetme vb değer yargılarının, kişinin kendi dünya görüşünde önemli olması gerekir.

Kozmetik ve Yoganın Buluşmasından Doğan Etki Sizi Şaşırtacak



AVON ANEW ile A-F33 molekülünün mucizesini, yoganın gençleştirici etkisiyle yaşayın

20 yıldır kadınlara her yaşta genç görünmeleri için ihtiyaç duydukları tüm yaşlanma karşıtı cilt bakım ürünlerini sunan AVON ANEW Serisi her zaman en yeniyi ve farklı olanı sunmayı başarıyor. Serinin yeni ürününü bekleyenler sadece kozmetik bir krem ile karşılaşacaklarını düşünerek yanıldılar. Çünkü AVON ANEW yeni ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Serisi ile onlara son yılların ve yakın geleceğin çığır açan yeniliğini sundu:  A-F33 molekülü...

Mucizeyi yüzünüzde hissedin

Hangi kadın daha genç ve güzel görünmek istemez? Her kadının bu konuda sonsuz bir arayış içinde olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Bu arayışa kozmetik sektörü yoğun Ar-Ge çalışmaları ile her geçen gün daha etkili ve başarılı ürünler sunarak yanıt veriyor.  A-F33 molekülü bu çalışmaların yarattığı devrimlerden biri. Cilt bakımında son 20 yılın en önemli buluşu olarak kabul edilen AMINO-FILL 33 molekülünün kozmetik sektörünün yakın tarihine yön vermesi bekleniyor.

AVON’un dünyaca ünlü cilt bakım araştırma firması NeoStrata ile geliştirdiği A-F33 içeren seri, ciltteki kolajeni aktive etmeye yardımcı oluyor. Kırışıklık görünümüne çok kısa sürede ve belirgin bir şekilde etki ediyor. ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri, cilt bakımında devrim yaratan A-F33 (Aminofill-33) molekülünü içeren ilk seri olma özelliği taşıyor. ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri kullananların yüzde 100’ü kırışıklık* ve kazayağı** görünümünde düzgünleşme gözlemledi.

“Losyon” ve “Göz Çevresi Bakım Losyonu” olmak üzere iki ürününün bulunduğu ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri ile cildinizdeki kırışıklık görünümünün azalmasına yardımcı olan kolajen üretimi sadece 72 saat içinde artıyor. 11 hafta boyunca, günde iki kez düzenli olarak kullandığınızda çizgi ve derin kırışıklıklarda iyileşme görülüyor.

Siz gençliğiniz ve güzelliğiniz için ne yapıyorsunuz?

Her ne kadar kullanılan yöntemler, kullanılan ürünler farklılık gösterse de tüm kadınlar için değişmeyen tek şey gençliğin ve güzelliğin önemsemesi, bunları korumak için gayret göstermesidir. Her kadın güzelliğini ortaya çıkarmak ister, bunun uğraşını verir. Bu süreçte kazanan kuşkusuz, iç güzelliğini ve enerjisini dışarı vurabilen olur. ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri ile kadınların içindeki enerjiyi açığa çıkarak onları güzelleştirmek için bir adım daha atıyor ve yoganın etkisini kadınlar için yeniden keşfediyor.

Kozmetik yoga buluşmasının etkisine inanamayacaksınız

“Güzellik bir görüntüden ibaret değildir. Kendimize bakmak ve bakımlı olmak içeride ve dışarıda olduğunda anlamlı” sözlerinden ilham alan AVON ANEW kadınları,  ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri’nin etkisini yüz yogası ile yaşamaya davet ediyor. Yüz yogasında yapacağınız basit yüz hareketleri ile cildinizin esnekliğini artırabilir daha da ötesinde, içinizdeki ışığı, enerjiyi açığa çıkarmanın etkili bir yolunu keşfedebilirsiniz.


ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Seri

AVON’un 100 yılı aşkın bir geçmişi olan Ar-Ge merkezinde yüzlerce bilim insanı tarafından formüle edilen ANEW Serisi, yepyeni teknolojilerle geliştirilmiş ürünleri ile 20 yıldır yaşlanma karşıtı cilt bakımında uzman bir marka konumunu koruyor. AVON üstün teknoloji ile geliştirilen ürünlerini  erişilebilir fiyatlarla sunması ile de fark yaratıyor.

Yapılan araştırmalara göre ANEW Clinical İnce Çizgi Görünümünü Düzgünleştirici Losyon ile elde edilen sonuçlar şöyle:

- Yedi gün sonunda ince çizgiler ve kırışıkların görünümünde düzgünleşme***
- Düzenli kullanımla , panelistlerin yüzde 100’ünde ince çizgilerin görünümünde düzgünleşme***
- 11 haftada ince çizgi ve kırışıkların görünümünde yüzde 50’ye varan oranda düzgünleşme

* Düzgünleştirici Losyon için iki haftalık kullanım sonunda, 60 panelist, KGL  7347 sayılı 11 haftalık klinik çalışma.
** Göz Çevresi Bakım Losyonu için iki haftalık kullanım sonunda, 33 panelist, 12 haftalık KGL 7416 sayılı klinik çalışma
*** Düzgünleştirici Losyon için iki haftalık kullanım sonunda, 60 panelist, KGL 7347 sayılı 11 haftalık klinik çalışma.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

2 Aralık 2012 Pazar

Kulağınızın Arkasında Gençlik Yatıyor

Kulağınızın arkasında gençliğin gizli olduğu aklınıza gelir miydi? Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülmeye başlayan çizgileri, sarkmış derinizi, "yaşlanıyorum" korkusunu artık kulak ardı edebilirsiniz.

Cildinizin yıpranan, solan, çizgilere yenik düşen bölgelerini yenilemek için gençliğinizi ve tazeliğinizi, kulağınızın arkasındaki gençlik hücreleri ile geri kazanabilirsiniz.

Ünlü şarkıcı Sertap Erener, daha genç ve daha güzel görünmesinin sırrının, Almanya’da yaptırdığı “Kök Hücre tedavisi” olduğunu söylüyor. Türkiye’de hücresel tedaviler ile ilgili çalışmaları ilk uygulayan hekimlerden olan Estetik Plastik ve Rekonstruktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Alper Tuncel, ülkemizde pek bilinmeyen ve dünyada son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlayan Kök Hücre tedavisinin bir çeşidi olan ve Sertap Erener’in de başvurduğu kulak arkasındaki dokudan alınan hücre tedavisi yöntemini anlatıyor. “Fibrocell yöntemi” olarak adlandırılan bu yöntemde, kulak arkasından alınan dokunun içinden elde edilen fibrosit adı verilen hücrelerin laboratuvar ortamında saflaştırılıp çoğaltılarak fibroblast adlı aktif hallerine dönüştürülmesi sayesinde kolajen sentezi yaptıklarını, yüze nakledilmesiyle de ciltte gençlik etkilerini oluşturduğunu söylüyor.

Kendi Dokunuzla Gençleşin

Estetik Cerrah Alper Tuncel, yaşlandıkça cilt altı dokularında azalma olduğunu ifade ederek, dokularda yer değiştirmeden dolayı özellikle yüzde belirgin çizgilerin çıktığını belirtiyor. Bu çizgilerin ve kırışıklıkların içinin doldurulması için bugüne kadar, sıvı silikon, kolajen, hyalüronik asit gibi maddelerin kullanıldığını, zaman içinde bu maddelere bağlı sorunların gözlendiğini söylüyor. İnsanın kendi dokusu ile uyumlu olan fibrocell uygulamalarının çok daha iyi sonuçlar doğurduğunu belirtiyor. Bu dokunun kulak arakasından alınma sebebinin ise, görünmeyen bir bölge olması sebebiyle tercih ettiklerini sözlerine ekliyor. Bunun haricinde hastanın eğer mevcut izleri varsa (sezeryan, apandist izleri gibi) buradan da doku parçası elde edilmesinin mümkün olduğunu ekliyor.

Bu Yöntemin Diğer Yöntemlerden Farkı Nedir?

Op. Dr. Alper Tuncel; diğer maddelerle yapılan operasyonlardaki olası risklerin tamamen yok olduğuna değinerek, kişinin kendi dokusundan alınan hücrelerin reaksiyon veya enfeksiyon gibi komplikasyonlar oluşturmadığını belirtiyor. Vücudun görünmeyen yerinden alınan dokunun, enjekte edilen yerin karakteristiğini aldığını, yani dudak kenarı çizgilerini yok etmek için kullanılıyorsa ağız kenarındaki doku gibi davranmaya başladığını söylüyor. Bu yöntemin, hem kırışıkların giderilmesinde hem de cildin daha gergin ve parlak hale getirilmesinde kullanıldığını söylüyor. Fibrocell yönteminin hücresel bir tedavi yöntemi olduğunu fakat “kök hücre tedavisi” olarak adlandırılmaması gerektiğini de özellikle sözlerine ekliyor. Vücutta bulunan problemli dokunun, kişinin kendi hücresiyle tamamlanmasını sağlayan bir yöntem olduğunu vurguluyor. Ayrıca kök hücre tedavisinin gün geçtikçe geliştiğini, yağ hücrelerinin, kan hücrelerinin ve kemik iliği hücrelerinin birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaya başladığını belirtiyor.