7 Eylül 2010 Salı

GLOKOM SİNSİ YAKLAŞIR!

Erken teşhis edilmediği takdirde körlüğe neden olan glokom hastalığı, hekimleri farklı komplikasyonlarla ilgili çalışmalar yapmaya yönlendiriyor. Yapılan bir araştırmaya göre farklı organlarda birikerek farklı komplikasyonlara neden olan Psödoeksfoliasyon maddesi damar çeperinde de birikerek anevrizmaların oluşumuna neden olduğunu belirlendi. Çalışma sonucunda Psödoeksfoliasyon Sendromu’nun yol açtığı anevrizmalarda, glokom riskini yükselttiği ortaya çıktı.

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniğinin önderliğinde Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Kalp Damar Cerrahisi Kliniği ile ortak bir çalışma yürütüldü. Çalışmaya göre anevrizma hastalarında glokom riski araştırıldı. Glokomun sinsi bir hastalık olduğu ve erken teşhis ile körlüğün önüne geçildiğine dikkat çeken Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Klinik Şef Yardımcısı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, ayrıca glokomun bazı komplikasyonlarla paralel olarak ilerleme gösterdiğini dile getirdi.

“PSX madde birikimi PSX glokomu için önemli bir risk faktörü”
Glokomun nedenleri arasında psödoeksfoliasyon (PSX) maddesi denilen maddenin birikimininönemli olduğunu söyleyen Doç. Dr. Kemer, “PSX madde birikimi glokomiçin önemli bir risk faktörü. Mutlaka hastanın takip edilmesi gerekir. PSX materyali varlığı (PSX sendromu) ülkemizde çok sık görülüyor” dedi.

“Anevrizma nedeniyle ameliyat olan hastaların yüzde 50’sinde PSX materyali varlığını tespit ettik”
PSX materyalinin damar çevresinde biriktiğini kaydeden Doç. Dr. Kemer, “Bu madde vücudun tüm organlarında birikim yapabiliyor. Biz de bu materyalin sistemik tutulumunu göstermek amacıyla, aort anevrizması nedeniyle ameliyat yapılan hastaların gözlerinde PSX materyali birikimi olup olmadığını göstermek için çalışma başlattık. Anevrizma nedeniyle ameliyat olan hastaların yüzde 50’sinde gözde PSX materyali varlığını tespit ettik. Bu da PSX’in sistemik bir sorundan glokoma uzanan bir rahatsızlığın uyarısı olduğunu düşündürdü.” diye konuştu.

“Numune Hastanesi’nde PSX Glokom oranı yüzde 30”
Glokomun çok sinsi bir hastalık olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Kemer, “Bu hastalığın geriye dönük bir tedavisi mümkün değil. Hastalara göz taraması sırasında tanı konuluyor, glokom mevcutsa gerekli tedavilerle glokomun ilerlemesi engelleniyor. Sistemik tutulum yapması nedeniyle hastanın sistemik şikayetleri sorgulanıyor ve multidisipliner olarak tedavi ediliyor. Ülkemizde yüzde 10 oranında PSX materyali birikimi görülmektedir. Kendi kliniğimizde glokom nedeniyle takip ettiğimiz hastalarımızın yüzde 30’unda PSX’e bağlı glokomarastlıyoruz. Multidisipliner olarak yapılan çalışmalar sonucunda hastalar önceden teşhis edilerek glokom riski azaltılabilir. Normal popülasyona göre yaşlı hastalarda görülen bu durum Aort damarında anevrizmaya kulakta işitme kaybına neden olabilir.Bu hastaların göz muayenesine yönlendirilmesi glokomun erken teşhisine yardımcı olabilir. diye konuştu.

PSX Glokom Şüphesini Akla Getirsin
Glokomun, göz içi basınca bağlı olarak gelişen, görme sinirinin hasarı ve görme hücrelerinin kaybıyla sonuçlanan bir hastalık olduğunu kaydeden Doç. Dr. Kemer , Halk arasında "göz tansiyonu" olarak bilinen glokomun geriye dönüşümü olmayan körlük nedenleri arasında 2. sırada yer aldığını belirtti. Doç. Dr. Kemer , hiçbir belirti vermeden ilerlediği için "sinsi" bir hastalık olduğuna dikkati çektiğini, hastaların başlarda görme duyularında bir kayıp hissetmedikleri için hastalığı fark etmediklerini, önce çevredeki görme alanının daraldığını ve görme keskinliğinin zamanla azaldığını anlattı. Doç. Dr. Kemer, hastalık ilerlediği zaman da geç kalındığını bunun için PSX’e bağlı aort anevrizması tespit edilen hastaların gözlerinde psödoeksfoliasyon maddesi varlığının tespit edilmesinin glokom riskini ortaya koyacağını belirtti. Doç. Dr. Kemer, glokomlu hastalarda görme kaybı meydana geldikten sonra bunun telafi edilemediğini, ancak tanı konulduktan sonra ilerleyişin durdurulabildiğini söyledi.

Göz Tansiyonu Kontrolü Erken Teşhise Yardımcı
Risk grubundakilerin belirli aralıklarla kontrolden geçmelerinin hastalığın erken evrede yakalanmasını sağlayacağını dile getiren Doç Dr. Kemer, "40 yaş üzerindekilerde yakın gözlük ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu nedenle hastalar daha sık göz muayenesi için başvuruyorlar. Bu da bize riskin arttığı yaş gruplarında bu sinsi hastalığı basit bir muayene ile erken teşhis etme şansı veriyor. Hastalara ilaç ve damla tedavisi uygulanıyor. Bu hastaların yaşam boyu takip edilmesi büyük önem taşıyor” dedi.

Kardiyologlar Glokom İçin Hastalarını Uyarsın!
Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Kalp Damar Cerrahisi Kliniğinden Doç. Dr. Ufuk Tütün araştırma hakkında şu bilgileri verdi: “Anevrizma damarı zayıflatıyor. Psödoeksfoliasyon maddesi farklı organlarda birikerek zarar veriyor. Bu maddenin karaciğer, akciğer ve farklı organlarda da biriktiğini fark edince ‘bir damar çeperi hastalığı olan Psödoeksfoliasyona bağlı göz hastalığı olabilir mi’ diye bir düşünceden yola çıktık. Bunun için hastaları göz kliniğine yönlendirdik. Muayene sonrasında bu maddenin gözde birikiminde glokom ve katarakta yol açtığını gördük.”

Anevrizma Nasıl Oluşur?
Kalpten çıkan ana atardamar olan aortun, en belirgin hastalıkları normalden geniş hale gelmesi yani anevrizma olduğunu kaydeden Doç. Dr. Tütün, “Aort anevrizması, aortun normal çapından geniş bir çapa ulaşarak genişlemesidir. Aortun bütün bölümlerinde anevrizma gelişebilir. Genişlemiş olan bölümün patlayarak hayatı tehdit etme riski vardır. Anevrizma ne kadar büyükse damarın yırtılma ihtimali o kadar fazladır. Yapılan çalışmalarda kritik genişleme sınırı 5 cm olarak belirlenmiştir. Küçük anevrizmalar ilaçla tedavi edilerek hasta takip edilir. Anevrizmaların gelişim temelinde bir takım nedenler var, hipertansiyon, damar sertliği, enfeksiyon gibi. Yapılan çalışmalarda da yeni yeni hücreler arası matriks yapı bozukluğunun damarlarda anevrizmaya neden olabileceği tartışması ortaya konulmaya başlandı. Genel fizyopatoloji kitaplarında henüz etyolojik nedenlerden biri olarak PSX’den bahsedilmemekte ama literatür desteği ve yaptığımız çalışmalar sonucu PSX ile aort anevrizması bulunması arasında yüzde 50’lik bir beraberlik var. Bu hastalıklardan birinin tespitinde diğeri de sinsi bir şekilde bekliyor olabileceğinden araştırılması gerekiyor” dedi.

6 Eylül 2010 Pazartesi

ESKİŞEHİR SAĞLIK MERKEZİ OLUYOR

Eskişehir’e yapılacak kampus hastanenin yapımı için iki alanın belirlendiğini söyleyen Eskişehir İl Sağlık Müdürü Dr. Hüseyin Fidan, yapılacak hastaneler ile toplam 2 bin 100 yataklı kampus olacağının müjdesini verdi.

Eskişehir’deki hastanelerin bulunduğu binaların çok eski olduğunu ve nitelikli yatak seviyesinin çok düşük olduğunu ifade eden Eskişehir İl Sağlık Müdürü Dr. Hüseyin Fidan, Sağlık Bakanlığı’nın duruma el koyarak hastaneleri yenileme kararı aldığını söyledi.
Eskişehir’deki tüm hastanelerin yeniden yapılandırılacağını kaydeden Fidan, “Bu planla birlikte mevut durumda bir hasta yatağına 30 metrekare kapalı alan düşerken , yeni yapılacak hastanelerde bir yatağa 150 ile 200 metrekare alan düşüyor. Yaklaşık aynı yatak kapasitedeki bir hastaneyi, dört beş kat büyüklüğünde yapıyoruz. Mesela 500 yataklı bir hastane 100 bin metrekare kapalı alana sahip oluyor. Bizim devlet hastanemiz 500 yataklı. 25 bin metrekare kapalı alanı var. Onun dört katı büyüklüğünde bir hastane olacak” dedi.

Kampüs Hastaneler Yunus Emre Devlet Hastanesi ile Aşağı Söğütönü’nde
Neler yapılmasıyla ilgili uzunca süredir çalışmaların devam ettiğini belirten Fidan şunları kaydetti: “Bunun için geniş arazilere ihtiyaç var. Çünkü ileriki yıllarda da alan darlığı yaşamamamız gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu iş için en azından 200 bin -300 bin metrekare, idealinde 500 bin metrekare arsalar istiyor. Yeni hastanelerin geniş arazilere yapılması gerekiyor. Bununla ilgili elimizde Yunus Emre Devlet Hastanesi ile çevre yolu arasında bulunan 100 bin metrekarelik bir arsa var. Bir de Aşağı Söğütönü bölgesinde 200 bin metrekarelik sağlık alanı olarak çevrilmiş bir alan var. Bunun yanında da acaba daha uygun bir yer bulabilir miyiz diye araştırmalarımıza devam ediyoruz. Şu an için net olan Yunus Emre Devlet Hastanesi arazisi ile Aşağı Söğütönü’ndeki arazi. Sağlık Bakanlığı da buralara yapılabileceği talimatını verdi.”


“Bu Sene Proje Alım İhalesi Tamamlanacak”
Eskişehir’in kampus hastanelere çok ihtiyacı olmadığı düşüncesi ile projenin yavaş ilerlediğini dile getiren Fidan, “Büyük ihtimalle bu sene projelendirilecek, seneye de temelleri atılacak. Eski hastanemiz kalmayacak. Bu hastanelerin yapımı bittikten sonra personelimizle yeni hastanelere taşınacak. Yunus Emre Devlet Hastanesi’nin ön tarafındaki bahçeye 400 yataklı Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi ile 300 yataklı genel hastane yapılacak. Bu binanın yaklaşık kapalı alanı 120 bin metrekare olacak. Sağlık Bakanlığı şu anda proje alım ihalesine çıktı. Daha önceden planlıyorduk, şimdi proje alımına çıktı. Bu sene proje alım ihalesi tamamlanacak. Yunus Emre Devlet Hastanesi bahçesindeki proje TOKİ tarafından yapılacak. 2011 yılında TOKİ ihaleye çıkacak. 2011 yılında başlarsa 2013 yılında hizmete girecek diye düşünüyorum. Bunun yanında ayrıca, 120 bin metrekare kapalı alana 700 yataklı genel hastane, 200 yataklı onkoloji hastanesi, 200 yataklı kardiyovasküler hastanesi, 200 yataklı psikiyatri hastanesi ile 100 yataklı adli psikiyatri hastanesi yapılacak. Bunlarda bahsettiğim kampus hastane arazisine yapılacak. Proje, Devlet Planlamadan geçti. Başbakanın onayında. Başbakan onayladığında Kamu Özel Ortaklığı modeli ile yapımına başlanılacak” dedi.

5 Eylül 2010 Pazar

ÇOCUKLARDA VE GEBELERDE PİKA SENDROMUNA DİKKAT EDİN!

Besleyici değeri olmayan yabancı madde yeme alışkanlığı anlamına gelen Pika Sendromu hakkında Sağlık Dergisi’ne konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejat Akar, tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen hastalığın, en çok Orta Anadolu’da rastlandığını belirtti.

Yabancı madde yeme alışkanlığı anlamına gelen Pika sendromu, çocukların merakları nedeniyle toprak-kağıt-iplik- kireç- vb gibi normalde yenmeyen maddeleri yemeleriyle ortaya çıkmaktadır. Hastalığın gelişme nedeni ise, daha çok demir, ve çinko eksikliğine bağlı oluyor. Tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen hastalığa, en sık Orta Anadolu’da rastlanıyor.

Alışkanlık Haline Geliyor
Besleyici değeri olmayan yabancı madde yeme alışkanlığı anlamına gelen Pika Sendromu, özellikle 1-4 yaş arası çocuklarda sık görülüyor. Çocukların zeka gelişimini de etkileyen bu hastalık, fark edilmediği takdirde tehlikeli olabiliyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejat Akar, Pika Sendromu’nun gelişme nedenlerinin daha çok demir ve çinko eksikliğine bağlı olduğunu belirterek, “Kil, toprak, kül, kahve, kağıt, kahve çekirdeği, sünger, tuz, bez, buz, kireç, kum, sabun, boya, saç, pil, gibi maddeler çocuk veya erişkin tarafından alışkanlık haline getirilerek yenmektedir” dedi.
Pika Sendromu’nun Türkiye’de en sık Orta Anadolu Bölgesinde görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Akar, özellikle 1-4 yaş grubu çocuklarda daha sık karşılaşıldığını söyledi.

Vücutta Oluşabilecek En Önemli Sorunlar Kansızlık ve Gelişme Geriliği
Çocukların nesneleri tanıması anlamında her bulduğunu ağzına atmasıyla başlayabilen bu hastalığın alışkanlık haline gelmesiyle Pika Sendromu’nun oluştuğunu belirten Prof. Dr. Akar, “Pika sonucunda vücutta ortaya çıkabilecek en önemli sorun, demir eksikliğine bağlı olarak gelişen kansızlık ve çinko eksikliğine bağlı gelişme geriliğidir. Bunların yanı sıra bağırsak parazitlerine ait bulgular, karında oluşabilecek ip-kıl yumakları, boya yiyen çocuklarda kurşun birikimi, sindirim sistemi sorunları daha nadir de olsa belirlenebilir” diye konuştu.

Beslenme Bozukluğu Yapıyor
Pika Sendromu’nun beslenme bozukluğuna da yol açabileceğini anlatan Prof. Dr. Akar, şunları söyledi: “Bazı çocuklarda Pika, birkaç ay içinde kendi kendine geçer. Ancak böyle bir durumda bile çocukta demir eksikliğine bağlı kansızlık sürebileceğinden, önemlidir. Çocuklarda demir eksikliği yaygın olarak görülen bir sorundur. Yenilen toprak, kil gibi maddeler besinlerdeki demir ve çinkoyu bağırsak düzeyinde bağladıkları için emilim bozulur, çinko eksikliği ve demir eksikliği kansızlığı oluşturur veya var olan kansızlığı derinleştirir. Eğer Pika, tedavi edilmezse çocuklarda iştahsızlık, sık enfeksiyon, algılamada yavaşlama gibi yan etkileri kalıcı olarak sürebilir.”

Teşhiste Aile Çocuğun Davranışını İzlemeli
Prof. Dr. Akar, teşhiste ailenin çocukların hareketlerinin dikkatle incelemesi halinde, kolayca tespit edilebileceğini kaydetti. Açık havada toprak yiyen bir çocuğun, kapalı mekânda ayakkabıların altını yaladığı, duvarları kazıyarak çıkan toprak parçalarını yediği veya saksıların altındaki toprakları yediğinin gözlemlenildiğini dile getiren Prof. Dr. Akar, “Hatta bazı çocukların kurşun kalemlerin arkasını kemirmeleri, kâğıt yemeleri ve pilleri ısırmaları pika sendromunun habercisidir.” dedi

Pika mı Demir Eksikliği Yapar? Yoksa Demir Eksikliği mi Pikaya Yol Açar?
Çocuklarda demir eksikliğinin yaygın olarak görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Akar, “Yenilen toprak, kil gibi maddeler besinlerdeki demir ve çinko’yu barsak düzeyinde bağladıkları için, emilim bozulur, çinko eksikliği ve demir eksikliği kansızlığı oluştururlar veya kansızlığı derinleştirirler” şeklinde konuştu.

Pika ile Gelen Tehlikeler..
Yenilen yabancı maddelere göre sindirim sistemiyle ilgili rahatsızlıklar yanında sistemik bir takım rahatsızlıklara da yol açabildiğini kaydeden Prof. Dr. Akar şunları söyledi: “Yenilen maddelerin hijyenik olmaması oluşabilecek enfeksiyon ve paraziter hastalıklara da bir nevi davetiye çıkartabilir. Ayrıca vücuda alınan yabancı cismin içeriğine de bağlı olarak zehirlenmelere yol açabilir. Tabiî ki bunların en başında ağır metal zehirlenmeleri geliyor.”

Tedavinin Psikolojik Yönü de Değerlendirilmeli
Çocuklarda zeka gelişimi sorunlarına bağlı olarak pika sorunu gelişebildiğini ifade eden Prof. Dr. Akar, “Kansızlık ve çinko eksikliği çocuğun zihinsel gelişiminde olumsuz rol oynar. Durumun iyi değerlendirilmesi gerekir. Aynı zamanda vücut direncinin düşmesine yol açar ve çocukta sık enfeksiyonlara açık bir durum gelişir. Tedavisinde psikolojik yönü de değerlendirilmeli, sağlıklı beslenme koşulları öğretilmeli ve doktor gözetiminde demir tedavisi uygulanmalıdır. Fark edilmediğinde genelde bu insanlarda kurşun zehirlenmesi, sindirim sistemi sorunları, enfeksiyonlar, nadir olgularda saç yendiği için saç yumaklarının oluşturabileceği tıkanmalara bağlı acil cerrahi müdahalelere maruz kalma gibi sonuçlarla karşılaşılabilir” diye konuştu.

“Pika Sendromu Hasar Bırakmadan Tedavi Edilir”
Pika sendromunun tedavisinde öncelikle hastalığın tanımlaması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Akar şu bilgileri verdi: “Bazı çocuklarda, Pika birkaç ay içerisinde kendi kendine geçer. Ancak böyle bir durumda bile, çocukta demir eksikliğine bağlı kansızlık sürebileceğinden, önemlidir. Vücutta demir, çinko gibi eser elementlerin eksikliği varsa öncelikle bunlar tespit edilmeli ve tedavi uygulanmalıdır. Hekim tarafından önerilen tedaviye tam olarak uyulması halinde, Pika sendromu hasar bırakmadan tedavi edilir.”

4 Eylül 2010 Cumartesi

ALMANYA’DA MEDİKAL SEKTÖR GÖZLEMLERİ

İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü yetkililerinin katıldığı Almanya’nın Bonn kentinde düzenlenen iki farklı inceleme ve değerlendirme toplantıları hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, BfArM (Almanya İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu)ve Bonn Üniversitesi Hastanesi’nde görüşmeler ve incelemelerde bulunduklarını kaydetti.
Almanya’nın Bonn kentinde düzenlenen iki farklı inceleme ve değerlendirme toplantısı yapıldı. Toplantılar BfArM (Almanya İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu)ve Bonn Üniversitesi Hastanesi’nde gerçekleştirildi. Türkiye’den giden heyette Sağlık Bakanlığı’ndan Dr. Ercan Şimşek, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü'nden Genel Müdür Dr. Saim Kerman , Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, Tıbbi Cihaz Daire Başkanı Dr. Bilgehan Karadayı ve Biyomedikal Mühendis Çağıl Görkey Turgut katıldı.
Toplantıların amacının BfArM gibi yabancı muadil kurumların tıbbi cihaz düzenlemeleri ve Bonn Üniversitesi Hastanesi Biyomedikal Birimi gibi uygulamalarının incelendiğini belirten İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü bünyesindeki Tıbbi Cihaz Hizmetleri Daire Başkanlığı personeli için teknik bilgi desteğinin sağlandığını dile getirdi.

AB’de Tıbbi Cihaz Sorunu ve Çözümü
Almanya’nın tıbbi cihaz alanında AB ülkelerinde hemen hemen sistematiğini en iyi oturtmuş mekanizması, piyasa gözetim ve denetimi en ciddi şekilde yapılan ülkelerden birisi olduğunu kaydeden Septioğlu, “O yüzden de bize örnek teşkil edecek çalışmaları uygulamaları olabileceğinden Almanya’yı tercih ettik. Sorduğumuz tüm sorulara kendi değerlendirmeleri çerçevesinde mutlaka cevaplar verdiler. Hiç uygulamadıkları bir şeyde olsa, o anda akıllarına gelen fikirler noktasında paylaşımda bulunarak görüşmeleri sürdürdük. Tıbbi cihazda sorunlar hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde aynı. Ortak sorunlar noktasında AB komisyonunun alt grupları tarafından çözüm üretilmesi üzerinde duruluyor. Bazı sorunlar çözülemiyorsa herkes kendi ülkesine göre çözüm üretiyor ve bunlar çalışılıyor. Üretilen çözüm önerileri ülkelere, kültürlere, ceza kurallarına göre değişebiliyor. Ancak herkes aynı sorunları yaşıyor” dedi.

Piyasa Gözetimi ve Denetimi
Sorunların başında piyasa gözetimi ve denetimi geldiğini, ziyaretleri sırasında onların piyasa gözetimi ve denetimini nasıl uyguladıkları ve yetkilerin nasıl dağıtıldığı konusunda bilgi edindiklerini belirten Septioğlu, “Almanya'da eyalet sistemi olduğundan sistemi bizden biraz daha farklı. Almanya, konuları genellikle merkezden çok eyaletler üzerinden çözüp, merkezi denetim unsuru olarak kullanıyor. Böylece biraz daha olayların üzerine gitmek ve çözüm bulmak kolaylaşıyor. Piyasa gözetimi ve denetiminde uyguladıkları en iyi yollarından biri, resmi yazışma sorunları yaşamadıkları. Tüm işleyişin elektronik ortamda mı yapıldığı ile ilgili uygulamaları konuştuk” diye konuştu.


Tıbbi Cihazlarla İlgili Klinik Araştırmalar
Türkiye’de tıbbi cihazlarla ilgili klinik araştırmalar anlamında yeni bir sürecin başladığını dile getiren Septioğlu şunları söyledi: “Tıbbi cihaz ile ilgili araştırmalar AB ve Türkiye için yeni konular, bunlarla ilgili etik kurulların olup olmadığı, nasıl bir inceleme yapıldığı, kimlerin bu incelemeyi yaptığı, klinik araştırmada kullanılacak cihazlarda ne tür belgeler istedikleri gibi uygulamaları öğrenmeye çalıştık. Gerekli başka belgelerin devamı da bize gönderiliyor. Bu konuda iletişim kurmaya devam edeceğiz.”

Eyalet Sistemi ve Tıbbi Cihaz
Almanya’daki eyalet sisteminden kaynaklanan idari yapıdaki farklılıklar dışında Tıbbi Cihaz Hizmetleri konusunda bir farklılık olmadığı, tartışılan konuların ülkemizde tartışılan konular ile benzer olduğu görülmektedir. Uygulamada örnek alınacak hususlar Tıbbi Cihaz Hizmetleri personel alt yapısının güçlendirilmesi, bu personele verilecek eğitimlerin arttırılması ve Uyarı kapsamındaki faaliyetlerin ‘Risk Analizi’ne göre değerlendirmesidir.

BfArM Ziyareti
Septioğlu, BfArM ziyareti hakkında şu bilgileri verdi: “Dr. Dirk Wetzel , Dr. Ekkehard Stößlein, Dr. Bruno Heinz ve Prof. Dr. Rüdiger Siekmeier toplantıda yer aldı. Tıbbi Cihazlar Bölüm Başkanı Dr.Wetzel tarafından BfArM’ın genel yapısı, bu yapıda Tıbbi Cihaz Bölümü’nün yeri ve bağlı olduğu birim üzerinde duruldu. Risk değerlendirme konusunda bilgi, Uyarı (vijilans) sistemi, klinik değerlendirme, etik komite, pazar girişi, Tıbbi Cihazlar Bölümü’nün düzenlemeleri hakkında bilgi edindik.”

Almanya’da Biyomedikal Birimin İşleyişi
Bonn Üniversitesi Hastanesi ve Biyomedikal Birimi adına Hr. Nyenhuis, Fr. Kalscheuer ve Fr. Böttner katıldığı toplantı hakkında Septioğlu şu bilgileri verdi: “Almanya’da hastanedeki biyomedikal birimler ve işleyişleri ile ilgili 1985’e kadar hiçbir yasal düzenleme olmadığını belirtildi. 1985’te yayımlanan bir genelge ile tüm düzenlemeler yapıldığı ve 2 senede içerisinde uygulamaların başladığını öğrendik. 2002 yılında bu genelde AB’nin öngördüğü şekilde yasaya dönüştüğü bildirildi. Bu yasanın Almanya’da Sağlık Bakanlığı tarafından çıkartılmış fakat kontrolleri Bfarm tarafından yapıldığı söylendi.”


Kalibrasyon ve Envanter Çalışması
Bin 300 yataklı Bonn Üniversitesi Hastanesi’nin, biyomedikal biriminde 12 tekniker ve 1 mühendis, ayrıca 2 Radyasyon ve Kullanım Güvenliği Uzmanının mevcut olduğunu öğrendiklerini bildiren Septioğlu, “Bu kişiler Türkiye’deki sistem ile uyumlaştırıldığında hastane müdürüne bağlılar. Birimde bulunan teknikerlerin tüm hastanedeki cihazların bakım-onarım, kalibrasyon ve envanter çalışmasından sorumlu. Hastanede her cihaza bir numara veriliyor ve bu numaralar cihazların üzerinde mevcut. Bilgisayarda bir envanter kayıt sistemleri var. Cihaz numarası girildiğinde, sistemde cihaza dair her türlü bilgi görülebiliyor. Cihazın hangi klinikte olduğu, kim tarafından kullanıldığı, geçirdiği bakım-onarım, test ve kalibrasyonlar ulaşılabilen veriler arasında. Bu database’in yasalara göre her hastane tarafından uygulanması gerekiyor. Fakat hastanelerin kendi databaselerini kurması ve değişiklik yapmaları mümkün. Database sistemleri, bakım-onarım, test ve kalibrasyon için cihazların periyodik bakımları geldiğinde uyarı veriyor. Bu uyarı ilgili kliniğe bildiriliyor ve klinik belirtilen günde (klinikle ortak kararlaştırılan en yakın tarih-en geç 1-2 gün içerisinde) cihazı biyomedikal birimine teslim edip, işlemleri yapıldıktan sonra geri alıyorlar. Radyoloji, nükleer tıp gibi birimin müdahale edemeyeceği cihazlarda ise firmalar aranıyor. Bunun dışında zaten cihazların üzerinde kalibrasyon ve periyodik bakım tarihlerini gösteren etiketler var. Bu sayede, klinikteki kullanıcıda cihazın ne zaman işleme alınacağını biliyor ve düzeni ona göre ayarlıyor” şeklinde konuştu.


Kalibrasyon ve Kalite Kontrol
Septioğlu, ülkede kalibrasyon ve kalite kontrol standartlarının cihazın üreticisi tarafından belirlendiğini, üreticinin servis kitapçığında belirlediği standartlara göre çoğu cihazın kalibrasyon ve kalite kontrolünün yapıldığı bilgisinin verildiğini söyledi. Septioğlu, kalibrasyon standartlarının belirlenmesi için yada yapılan kalibrasyonun denetlenmesi için ayrı bir kuruma gerek duymadıklarını vurguladı.

Radyoloji Cihazları
Radyoloji cihazlarının 3-6 ay arası periyotlarla firmalar tarafından kalibrasyonu yapıldığını belirten Septioğlu şunları kaydetti: “Türkiye’de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) gibi radyoloji cihazları için ruhsat veren bir kurum yerine, yeni bir radyoloji cihazı geldiğinde, valiliğe cihaz hakkında tutulan bir rapor sunulduğu, itiraz gelmezse cihazın onaylanmış olduğu anlamına geldiğini ilettiler.”

3 Eylül 2010 Cuma

CE BELGESİ GÜVENLİRLİK GÖSTERGESİ MİDİR?

CE belgesi hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, bu belgenin AB ülkelerinde serbest dolaşım hakkı sağlamasına rağmen kalite göstergesi olmadığını belirtti.

Türkiye’de artık tıbbi cihaz alanında üretilen ürünlere CE belgesi verilebiliyor. Bir yıl öncesinde dışa bağımlılık söz konusu iken artık Türkiye bu belgeyi verebildiğini belirten İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, “Hatta artık farklı ülkelerinde ürünlerine bu belge verilebiliyor. Tıbbi cihazlarda CE belgesi olmadan piyasaya sürülemiyor. Ürünleri, Ulusal Bilgi Bankasına kayıt yaptırmak için bu belgenin olması şart. CE belgesi bulunması gerekiyor, aksi takdirde medikal cihazların Türkiye’de kullanılabilmesi ve satılabilmesi mümkün değil” dedi.

CE Belgesi Nedir?
Fransızca'da "Avrupa normlarına uygunluk" anlamına gelen "Conformite Européenne" sözcüklerinin baş harflerinden oluştuğunu dile getiren Septioğlu, 1995 yılından itibaren "Community Europe" ifadesinin baş harfleri olarak kullanılmaya başlandığını kaydetti. Septioğlu, CE belgesinin; ürünün tanımı, taşıdığı riskler, sahip olması gereken asgari güvenlik koşulları, uygunluk değerlendirme prosedürleri ayrıntılı bir şekilde belirlendiğini söyledi. CE belgesinin, tek başına tüketiciye bir kalite güvencesi sağlamadığını, yalnızca ürünün, asgari güvenlik koşullarına sahip olduğunu gösterdiğini ileten Septioğlu, tüketiciye ürünün güvenli olduğu bilgisini verirken, diğer taraftan, ticari açıdan, ürünlerin bir üye ülkeden diğerine dolaşımı sırasında bir çeşit pasaport işlevi gördüğünü vurguladı. Birçok alanda CE belgesi verildiğini hatırlatan Septioğlu, belgenin Avrupa Birliği (AB)’nde serbest dolaşım hakkı sağlayabildiğini iletti. Septioğlu, “Bu belge sayesinde ürünün kalitesine bakılıyor. Bu belgeyi bazı kuruluşlar veriyor. Bu belgeler i; Avrupa’nın birçok ülkesinde hizmet veren veya bu kurumlara bağlı olan şubeleri tarafından veriliyor. Her alanda olduğu gibi bu belgelerin yapılacak denetim ve incelemeler kalite ve güvenlik kontrolleri mutlaka dikkatli yapılması ve ona göre onay verilmesi gerekiyor. Tüm dünyada ve ülkemizde bazı dönemlerde başka alanlarda da ortaya çıkan çok fazla denetime tabi tutmadan ve inceleme yapmadan belge veren kuruluşlar var” dedi.

“Türkiye’de 3 Onaylı Kuruluşumuz Var”
Türkiye’de 3 onaylı kuruluş olduğunu belirten Septioğlu, “Bizim kuruluşlarımız pek çok onaylanmış kuruluştan çok daha fazla işlerini ciddiye alıyor. Kuruluşlarımız gerek kalitelerini gerek güvenliklerini kontrol ediyor. Tıbbi cihaz alanındaki kuruluşlardan ilki Meyer, AB ve ülkemiz resmi gazetesinde yayınlandı. Ayrıca, diğer onay veren kuruluşlar Szutest ve Kalitest kuruluşları var. Bu kuruluşlar CE belgesini almak isteyen firmaların ürünlerini CE standartlarına göre değerlendirmesini yaparak iyi bir laboratuarda incelemeden geçiriyor. Birçok AB ülkesinde çok ciddi incelemeden belge veren firmaların olduğunu duyuyor olmakla birlikte, ülkemizdeki kuruluşlar gayet başarılı incelemeler yapıyor. AB standartlarına göre konulan kurallara uygun şartlarda test ederek, laboratuar ortamında inceleniyor. Kullanım özellikleri dışında, etiketlenmesinden kullanma klavuzuna kadar tüm ayrıntısını düzenledikten sonra bu belge alınabiliyor” diye konuştu.

“2 Yeni Firma Daha Yetkilendiriliyor”
Türkiye’de 2009 yılında Tıbbi cihaz alanında CE belgesi verilmeye başladığını dile getiren Septioğlu şunları söyledi: “Bu zamana kadar ülkemizde üretilen tıbbi cihazların CE belgesini almak içinde yurt dışına gitmek gerekiyordu. Oradaki firmalara başvuruluyordu ya da yurt dışı firmalarının ülkemizdeki temsilcileri aracılığıyla alınıyordu. Şu anda 2 tane daha başvuru yapan firma var.”

“CE Belgesi Ürünlerin Serbest Olarak Dolaşabilmesini Sağlıyor”
CE belgesi serbest dolaşım belgesi anlamına geldiğini kaydeden Septioğlu şunları kaydetti: “CE belgesi ürünlerin serbest olarak dolaşabilmesini sağlıyor. Bu belge temin edildiğinde AB ülkelerinde serbest dolaşılır. Bizde de girişleri olabiliyor. Ürünün girmesini engellemek gibi bir durum olmuyor. Piyasa denetim ve gözetimi ile kontrolünü yaparak uygun olmayan ürünlerin piyasadan çekilmesini veya piyasaya arz edilmeden durdurulması sağlanabilir. Bu tüm AB ülkelerinin sorunlarından biri, merdiven altı üretim, ikincisi ise serbest dolaşıma giren kalitesiz ürünler. Dünyanın başka ülkelerinde üretilip getirilip, CE belgesi alınarak piyasaya sürülüyor.”

CE Belgesinde Denetim Nasıl Oluyor?
CE belgelerinde AB’nin denetim mekanizmaları bulunduğunu kaydeden Septioğlu, “Bu onaylanmış kurum olarak atanmasında piyasa denetim gözetim sistemi gibi problem yaşanırsa direk olarak üreticisinden onaylanmış kuruluşuna kadar herkes incelemeye alınır. Sürekli aynı üründe sorun yaşanıyorsa veya onaylanmış bir kuruluşun belgelendirdiği farklı farklı ürünler bizim piyasa denetimi gözetiminde denetleniyor. Sorun yaşanan ürünler için; ‘Bu kuruluşun belgelendirdiği ürünlerde sürekli sorun çıkıyor’ diye komisyona iletiliyor. Onaylanmış kuruluşun böyle bir sorunu olduğunda Sağlık Bakanlığı ve Avrupa Birliği de incelemeye alıyor. Ülkede üretilen tıbbi cihazlar için CE belgesi almak gerekiyor. Bunun içinde çok ciddi rakamlar ödeniyor. Ülkemizde böyle kurumlar olması hem ülkeye hem sektöre çok ciddi getiri sağlıyor. Avrupa ülkelerinden CE belgesi almak için ülkemizdeki firmalara taleplerin geldiği de iletiliyor. Belgelendirme kaliteli yapılarak hassasiyetler göz önünde bulundurulursa, CE belgesi verme yönünden de dünya markası olma yolunda ilerleriz” şeklinde konuştu.

2 Eylül 2010 Perşembe

ERKEKLERDE KISIRLIĞA KÖK HÜCRE NAKLİ İLE ÇÖZÜM

Bazı hayvan testislerine nakledilen kök hücrelerin, buralarda sperm yapabilme özelliğini kazanmalarıyla ilgili çalışmaların ilk bulguları olumlu çıktı. Avrupa insan üremesi ve embriyolojisi derneği yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Gürgan: ''Dünyada ilk kez kez Prof. Dr. Herman Tournaye tarafından yapılan çalışma ile kök hücrelerin, sperm ve yumurta hücrelerine dönüştürülebilmesi sağlandı'' dedi.

Erkeklerde kısırlığının ortadan kalkmasında kök hücre ile yapılan uygulamaların umut verici olduğu belirtildi. Yurt dışında yapılan araştırmalarda, bazı hayvan testislerine nakledilen kök hücrelerin, buralarda sperm yapabilme özelliğini kazanmalarıyla ilgili çalışmaların ilk bulgularının olumlu çıktığı açıklandı. Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyolojisi Derneği (ESHRE) Yönetim Kurulu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Timur Gürgan, yaptığı açıklamada erkeklerde kısırlık sorununun çiftlerin çocuk sahibi olmasında çok önemli bir engel olduğunu kaydetti.

Kök Hücrelerin, Sperm Ve Yumurta Hücrelerine Dönüştürülebilmesi Sağlandı
Erkeklerde kısırlık tedavisine yönelik yöntemlerin her geçen gün geliştiğini ve umut verici sonuçlar alınmaya başlandığını dile getiren Prof. Dr. Gürgan, erkek kısırlığına son verebilecek bir araştırma olan sperm kök hücrelerinin kullanılması çalışmasının sonuç vermeye başladığını bildirdi. Prof. Dr. Gürgan, dünyada ilk kez Prof. Dr. Herman Tournaye tarafından yapılan çalışma ile kök hücrelerin, sperm ve yumurta hücrelerine dönüştürülebilmesinin sağlandığını belirterek, “Daha önceden saklanmış kök hücrelerin bazı hayvan testislerine nakli ile olgun sperme dönüşme özelliğini kazanması amaçlanan ilk çalışmalar olumlu sonuçlar verdi. Henüz çok az hastada denenen ve bir kısmında olumlu neticeler alınan uygulamalar hala araştırma aşamasında ve gelişmeler umut verici” dedi.


Prof. Dr. Gürgan, Dr. Herman Tournaye'nin sunduğu araştırma ile ergenliğe girmeden önce kanser tedavisi geçiren erkek çocukları için ileride çocuk sahibi olabilmeleri amacıyla, “Kök hücreden sperm hücrelerinin üretilmesi yolu açıldı. Bu yöntemle, kanser tedavisi öncesi testis dokusu dondurularak, tedavi sonrasında sperm hücresi üretebilen kök hücreleri geri nakletmek mümkün oldu” diye konuştu.

Kalitesiz Sperm, Kısırlık Nedeni
Erkeklerde sperm sayısı normal olsa bile spermlerdeki kalite sorununun çiftin çocuk sahibi olmasını engellediğini anlatan Prof. Dr. Gürgan şu bilgileri verdi: “Sperm sayısı özellikle 5 milyonun altına düştüğü veya azospermi olarak adlandırılan ve tetkiklerde hiç sperm bulunamayan erkeklerde sorun olarak ortaya çıkıyor. Bunun için çocuk sahibi olmakta güçlük çeken çiftlerde, erkeklerin daha detaylı incelenmesi gerekiyor. Normal sperm parametreleri olan veya orta derecede sperm bozukluğu saptanan erkekler, 3 yıl üzeri bir sürede çocuk sahibi olamadılarsa, bir tedavi işlemi başlamadan önce sperm kalite ve fonksiyonunu belirleyecek testleri yaptırması gerekiyor.”

Aile Öyküsü Önem Taşıyor
Kısırlıkta erkek faktörünün incelenmesinde aile hikayesinin çok büyük önem taşıdığını dile getiren Prof. Dr. Gürgan, “Erkeğin ailesindeki erkeklerde ortaya çıkan genetik sperm yapabilme sorunu, erkeğin Y kromozomundaki sperm yapabilme programını bozabiliyor ve hatalı sperm yapımına yol açabiliyor. Bu nedenle hatalı sperm yapımının tespit edilebilmesi için genetik incelemelerin yapılması gerekiyor. Ayrıca yaş ilerledikçe bazı erkeklerde sperm kalitesi azalabiliyor. Özellikle 38 yaş sonrasında erkeklerde sperm sayı ve kalitesinde ortaya çıkabilecek bozukluğun, gebeliğin oluşmasını zorlaştırdığı, oluşan gebeliklerde ise düşük yapma şansını arttırdığı gösteriliyor. Aşırı stres, yorgunluk, kötü çalışma şartları, çevre kirliliği, erkeklerde sperm kalite ve sayısını düşürebiliyor. Bunun dışında sigara tüketimi, erkeklerde sperm kalitesini bozabiliyor ve yumurtayı dölleme oranını düşürebiliyor” dedi.

IMSI Yöntemiyle Sperm, Binlerce Kat Büyütülerek İnceleniyor
Prof. Dr. Gürgan şunları söyledi: “Sperm DNA kopma ve kırılmalarının tespit edilmesi yöntemiyle, erkeklerde hayat tarzı değişiklikleri, vitamin ve eser elementlerin takviyesi, stres azaltma teknikleri uygulaması ve sigaranın kesilmesi ile yapılacak düzenlemeyle 1.5-3 ayda gebelik oranlarında artış sağlanabiliyor. Bu çiftlerde, bazen aşılama ve tüp bebek tedavilerine gerek duyulmaksızın gebelik elde edilebiliyor. Yeni bir uygulama olan orta ve şiddetli erkek faktörü infertil çiftlerde uygulanan IMSI (High magnification ICSI = Büyük büyütmeli mikroenjeksiyon) yöntemi ise dünyanın seçkin birkaç merkezinde uygulanıyor. Etkinliği kanıtlanmış yöntemle, mikroenjeksiyon işleminde kullanılacak sperm, ileri teknolojik imkanlar ile binlerce kat büyütülerek inceleniyor ve en iyi sperm tedavi için yumurtanın içine konulmak için seçiliyor. Yeni bir yöntem olan mikroenjeksiyon esnasında sperm, mikroskop altında incelenerek sperm baş kısmındaki parlaklığa göre değerlendirilebiliyor (Çift yansıtma tekniği). Bu incelemede daha kaliteli yumurta döllemesi yapabilecek spermler hayati faaliyetlerine zarar vermeden seçiliyor ve yumurtalar bu spermlerle dölleniyor. Sonuçta daha kaliteli embriyo geliyor ve gebelik oranları artıyor. Diğer bir teknik olarak da ko-kültür tekniği uygulanıyor. Bu teknikte, yumurtaları besleyen ve yumurtaların gelişmesi sırasında onun çevresinde bulunan hücreler yumurta toplanması esnasında alınıyor ve laboratuvarda özel sıvılar içerisinde geliştiriliyor. Bu sıvılar yumurta ve spermin döllenmesinden sonra embriyonun gelişimine destek olarak kullanılıyor ve anne rahmine yerleştirilmesine kadar bir besi yeri görevi yapıyor.”

“Yumurta Dondurma Tekniği ile Anne-Baba Olunabiliyor”
Çeşitli kanser türleri, yumurtalıkları ilgilendiren bazı hastalıklar ve bunlara bağlı operasyonlar sonucu yumurtalık fonksiyonlarının azalması, erken menopoz tehdidi gibi nedenler, artık çocuk sahibi olmak için engel olmadığını dile getiren Prof. Dr. Gürgan, “Yumurta dondurma tekniği ile anne-baba olunabiliyor. Özellikle, erken yaşlarda dondurulan yumurtalar, yıllar sonra yüzde 90'a varan olasılıkla canlılığını koruyabiliyor ve döllenerek kadına kendi yumurtası ile çocuk sahibi olma şansı verebiliyor” dedi.
Prof. Dr. Gürgan, kısırlık tanı ve tedavisi, yardımcı üreme teknikleri, insan genetiği ve menopoz tedavi yöntemlerinin her geçen gün geliştiğini, kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi ve kemoterapinin kanser hücrelerini yok ederken, aynı zamanda üreme organlarına zarar verdiğini belirtti. Prof. Dr. Gürgan, “Gençlik dönemlerinde üreme organları kanserleri, lösemi gibi kan kanserleri ve lenf kanserleri başta olmak üzere ilaç ve radyasyon tedavisi gerektiren çeşitli kanserler, yumurtalıkları ve testisleri etkileyerek, bu hastaların kanser tedavilerinden sonra çocuk sahibi olabilme ümitlerini yok etmektedir'' diye konuştu.

Türkiye'de Yumurta Bankası Kurulmalı mı?
Kanada, İsrail, Almanya, ABD, İspanya, İngiltere, Polonya ve Belçika'da gibi pek çok ülkede yasal yumurta bankalarının bulunduğunu anlatan Gürgan, bankaların tıbbi etik kurallara bağlı hizmet verebilmesi için sıkı denetimlerden geçmesi gerektiğini söyledi.
Yumurta dondurma işleminin, mutlaka belli kriterler dikkate alınarak hekim tarafından verilmesi gerektiğini vurgulayan Gürgan, çok ileri bir yaşta anne-baba olmanın, doğacak çocuğun üzerinde psikolojik etkileri olacağının da göz önünde bulundurulması gerektiğini kaydetti.

“Kadınların Yumurtalarını Dondurup Sonra Kullanabilme Şansı Yakalamaları İçin İstiyoruz”
Yumurta bankalarının, tıbbı gereklilik gibi durumlarda hastaların yumurtalarını saklamayı kabul etmesi gerektiği görüşünü dile getiren Gürgan, şöyle devam etti: “'Yumurta bankalarının oluşturulmasında en çok tartışılan şey, bir kadının başkasına ait yumurtayı, yumurta bankasından alıp anne olup olamayacağı ile ilgilidir. Bizim söz ettiğimiz yumurta ve sperm bankaları, kişilerin kendi yumurta ve spermlerini saklaması ve gerektiğinde yine kendi sperm ve yumurtalarını kendileri için kullanabilmesi ile ilgilidir. Kamuoyunda sperm ve yumurta bankacılığı, kişilerin bankaya dondurularak emanet ettiği sperm veya yumurtalarının başkaları tarafından kullanabilmesi olarak algılamaktadır. Ülkemizin kanun ve yönetmelikleri böyle bir kullanıma izni vermemektedir. Biz hekimler, yumurta bankalarının kurulmasını, kadınların öncelikle kendileri için yumurtalarını dondurup sonra kullanabilme şansı yakalamaları için istiyoruz.”

1 Eylül 2010 Çarşamba

AĞIZ PATOLOJİSİNİ BİR DİŞ HEKİMİNİN BAKIŞI İLE ANLATTI

Yeni çıkan “Ağız Patolojisi Ders Kitabı. Ağız Lezyonları ve Temel Patogenetik Mekanizmalar” kitabı, oral patoloji alanında diş hekimi adayı öğrenciler için hazırlanmış ilk kitap olma özelliği taşıyor. Prof. Dr. Tülin Oygür bu kitapta, bir diş hekiminin meslek yaşamında az veya çok karşılaşma olasılığı bulunan lezyonları diş hekimi adayı öğrencilerine, temel patolojiye dayalı bir yapı içinde ve fazla bilgiden arındırmış olarak vermeyi hedeflediğini belirtti.
Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde 24 yıldır Patoloji ve Ağız Patolojisi (oral patoloji) derslerini veren ve kendisi de diş hekimi olan Prof. Dr. Oygür, diş hekimliği pratiğinde patoloji bilgisinin nasıl kullanılacağını, oral patolojiyi anlatırken temel patoloji bilgilerine ne ölçüde geri dönüleceğini, öğrencilerin bu derste verilen bilgilerin ne kadarını öğrenebildiğini ve diş hekimliği öğrencilerinin bu dersten neleri tam olarak öğrenerek mezun olması gerektiğini sürekli irdelediğini ve yanıtlarını bulmaya çalıştığını söyledi. Bir anlamda bu kitap Prof. Dr. Tülin Oygür’ün bu sorulara bulduğu kendi yanıtını gösteriyor.

Oral Lezyonlar ve Temel Patoloji Harmanı“Diş hekimi adayı öğrencilerim oral patolojiyi temel patolojiye dayalı bir yapı içinde ve gerektiği kadar bilgi ile öğrensinler istedim” diyen Prof. Dr. Oygür, kitap içeriğinin, ağız hastalıkları, ağız ve çene cerrahisi, periodontoloji, oral diagnoz gibi diş hekimliği öğretimine ait diğer ders içerikleri ile örtüşmemesine özen gösterdiğini, lezyonların klinik ve histopatolojik özelliklerine hastalığın patogenezini açıklamaya yetecek düzeyde yer verdiğini, seyrek birkaç antite dışında, yaş, cinsiyet, ırk gibi ortalama değerlerle ölçülen klinik özellikleri ve lezyonların histopatolojik olarak ayırıcı tanısını tümüyle kitabın dışında bıraktığını belirtti. Prof. Dr. Oygür, “Kitaptaki özgün yaklaşımı bir örnekle açıklamak gerekirse, söz gelimi, oral mukozada, immün sistemin kendi hücrelerine saldırması neticesinde ortaya çıkan bir lezyon anlatılırken bir yandan da normalde immün sistemin kendi hücrelerini nasıl “tanıdığı ve tolere ettiği” ve hangi şartlarda bu mekanizmaların bozularak hastalıklara yol açıldığı, kısa bilgi halinde veriliyor. Benzer şekilde, oral kanser bilgileri arasında, genel tümör bilgisi ve tümörlerin nasıl isimlendirildiği de özet bilgi halinde yer alıyor” dedi.


Oral Kanser Bölümünde Özel Konular
Diş Hekimliği Fakültesi dışında 10 yıl Tıp Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışan Prof. Dr. Tülin Oygür ağız bölgesinin tıp öğrencilerine ayrıntılı olarak verilmediğini çünkü bu bölgenin diş hekimlerinin alanı olarak kabul edildiğini belirtti. Prof. Dr. Oygür, bu nedenle diş hekimlerinin ağız bölgesini sadece dental sorunlar yönüyle sahiplenmesinin, hekimlik tanımına uymayan ciddi bir hata olduğunu söyledi. Ağızda gelişen birçok hastalığın diş hekimleri tarafından iyi tanınmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Oygür, kitapta bu konuyu oral kanser yönünden ele aldığına değinerek şunları söyledi : “Ağızda gelişen kanserler ne yazık ki geç evrede saptanıyor ve tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar alınamıyor. Oysa oral kanserin erken evrede saptanması pekala mümkündür ve diş hekimleri bu konuda sorumluluk taşımalıdır. Bu nedenle Oral Kanser Bölümünde bu kanserlerin erken evrede saptanmasına ilişkin bilgilere yer verdim. Kanserlerin ve özel olarak oral kanserin başlangıç evreleri ve nasıl ilerledikleri konusunu ele aldım. Bir diş hekiminin oral kanseri erken evrede saptayabilmesinin koşullarını aktardım.”

Son olarak, kitabını “eğlenerek” yazdığını söyleyen Prof. Dr. Tülin Oygür, bir ders kitabı olduğu halde gülümseyerek okunmasından mutluluk duyacağını belirtti.