2 Eylül 2013 Pazartesi
ÇOK EŞLİLİK TÜM DÜNYADA KADININ KORKULU RÜYASI
15 Temmuz 2013 Pazartesi
KADININ BİYOLOJİK SAATİ DURMUYOR!
28 Mayıs 2013 Salı
İLİŞKİLERİN TEMEL TAŞI SAĞLIKLI İLETİŞİM
20 Haziran 2012 Çarşamba
İLK RAHİM NAKLİ BİLDİRİ OLARAK SUNULDU
22 Ağustos 2011 Pazartesi
ANKARA TIP KADIN DOĞUM YENİLENDİ

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalının, birçok birimi yenilendi.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalının Doğum Katı tamamen yenilendi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Binası girişinde düzenlenen törene Üniversite Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ, Fakültemiz Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ruşen Aytaç ve Fakülteden çok sayıda öğretim üyesi katıldı.

Merkezi Havalandırma Sistemi Kuruldu
Yenilenen Doğum Katı ile ilgili olarak bilgiler veren Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ruşen Aytaç, katın tamamının yenilenerek hizmete açıldığını söyledi. Prof. Dr. Aytaç şunları kaydetti: “Yenilenen “Doğum Katında”, hasta odaları, doğum salonları, ameliyathaneler, yüksek riskli gebelerin takip ve tedavisinin yapıldığı ünite (perinatoloji), yeni doğan canlandırma ünitesi ve diğer tüm çalışma alanları yenilendi. Ayrıca Merkezi havalandırma sistemi kuruldu.”
Yenileme çalışmaları ile eskiye oranla hizmet kalitesinin de yükseleceğini belirten Prof. Dr. Aytaç, “Teknik donanım ve tıbbi ekipman açısından en üst seviyeye ulaşılacak. Toplam iş hacminin eskiye nazaran birkaç kat artmasını bekliyoruz. Bu da daha çok hastaya modern koşullarda hizmet sunulması anlamına geliyor” dedi.

Zemin ve Duvarlar Özel Bir Antibakteriyel Madde ile Kaplandı
Yapılan bu yenileme çalışmaları kapsamında Doğum Katındaki tüm hasta odalarının yenilendiğini belirten Prof. Dr. Aytaç, “Doğum katındaki ameliyathane de günümüz koşullarında son teknoloji ile yapılandırıldı. Ameliyathenenin zemin ve duvarları çok özel bir antibakteriyel malzemeyle kaplandı. Bu malzeme Ankara’da sayılı hastanelerde kullanılıyor” diye konuştu.

1 Ağustos 2011 Pazartesi
“PROTEİNLERİ YOK EDEN RNA’LAR”
Progesteron İçeren Rahim İçi Araçlar
GnRH Agonisti Suni Menapoza Sokan En Güçlü İlaç
Tedavi Kişiye Özel Seçilmeli
Proteinleri Yok Eden RNA’lar için Hayvan Deneyleri Yapıldı
“Mutant Hücre Yaratılıyor”
26 Nisan 2011 Salı
Prof. Dr. Yaralı: “FOLİKÜL SAYILARI ‘NE KADAR FAZLA O KADAR İYİ’ UYGULAMASI SINIFTA KALDI”
Tüp bebek alanında Avrupa ve Amerika kaynaklı istatistiklere bakıldığında, son 10 yılda dramatik bir iyileşme olmadığını belirten Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, “Elbette bir yandan gebelik oranlarını en yükseğe çekmek ile ilgili gayretlerimiz sürerken bir yandan da hasta konforunu en yüksek düzeyde tutmayı hedefliyoruz. Maddi ve manevi zor bir süreç olan tüp bebek tedavisine hastanın uyumunu sağlamak ve hissedebileceği psikolojik baskıları en aza indirerek hastanın tedaviye uyumunu artırmak bu süreçte önem arz etmektedir’ dedi.
6 Mart 2010 tarihli tüp bebek mevzuatı uyarınca, transfer edilen embriyo sayısının kısıtlanmasının belli hasta gruplarında, çoğul gebelik oranlarının azaltılması açısından yararlı olduğunu belirten Prof. Dr. Yaralı şunları kaydetti: “Elbette genç yaş gibi belli hasta gruplarında sınırlama olması faydalı bir gelişme oldu. Ancak, mevzuatın ileri bayan yaşı olan olgular ve diğer bazı hasta grupları açısından iyileştirilmeye ihtiyacı vardır. Tüp bebek uygulamalarında hiç arzu etmediğimiz bir diğer komplikasyon da aşırı uyarım sendromudur (OHSS). Tüp bebek hastalarında 10-12 günlük ilaç tedavisi aşamasında kontrollü bir şekilde yumurtalıkları uyarmak istiyoruz. Aşırı uyarım gelişmesi durumunda ki bu durumda kanda estradiol hormon düzeyleri çok yükselmekte, çok sayıda follikül ve dolayısı ile yumurta gelişimi olmaktadır. Damar duvarlarının geçirgenliğinin artması nedeniyle damar içinden dışarıya sıvı sızması oluşmakta ve bu sıvı sızması vücuttaki boşluklarda (karın içi, akciğer vb) toplanabilmektedir. Ağır aşırı uyarım sendromu gelişmesi ölümcül dahi olabilmektedir. Bu nedenle orta ve ağır aşırı uyarım sendromundan kaçınmak en önemli hedeflerden biridir ve tedavi sırasında kontrollü bir uyarım ile 6-10 civarında yumurta elde etmeyi hedeflemekteyiz” şeklinde konuştu.
Tedavi sırasında hasta konforunu da düşünmek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yaralı şunları kaydetti: “Bu kapsamda uygulanacak uyarım protokolünde kullanılacak enjeksiyon sayısının en aza indirgenmesi, hastanın ilaç enjeksiyonlarını cilt altı kendisinin uygulamasının sağlanması ve tedavi sırasında merkeze gelişinin mümkün olduğunca minimize edilmesi hasta konforunu arttıracaktır.”
“Tüp bebek uygulamalarında doğal gelişimden farklı ve kontrollü olarak yumurtalıkları uyarmayı hedefliyoruz” diyen Prof. Dr. Yaralı sözlerini şöyle sürdürdü: “Dışarıdan tedaviyle yumurtalıkları uyarmak istiyoruz. Tüp bebeğin basamaklarında kayıplar olabildiği için örneğin; her 100 folikülün 85’inden yumurta elde edebiliyoruz. Yumurtaların yüzde 75’i olgun oluyor. Olgun yumurtaların yüzde 75-80’i dölleniyor. Bu nedenle kontrollü bir şekilde, hasta emniyetini de gözeterek yaklaşık olarak 6-10 adet yumurta elde etmeyi hedefliyoruz. Bu kapsamda önceden inanılanın aksine ne kadar fazla yumurta o kadar iyi dogmatik görüşü günümüzde terk edildi. Eskiden yapılanın aksine günümüzde daha düşük doz ilaç tedavisi ile yumurtalıklara hafif uyarım yaparak gebelik oranlarından feragat etmeden, hem komplikasyonlardan uzak durmakta hem de daha sağlıklı embriyolar elde edilebilmekteyiz. Örneğin, Hollanda da yapılan bir çalışmada, embriyolara genetik tanı amacıyla bir hücre alınarak biopsi yapılmış ve yüksek doz ilaç kullanılan ve daha çok sayıda yumurta elde edilen tedavi şekillerine göre daha hafif uyarım yapılan sikluslarda embriyoların normal yapıda olma oranı daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışma da gösteriyor ki daha az uyarı ile doğala daha yakın sonuçlar elde edebilmekteyiz.”
20 yıl ara ile yapılan iki çalışmanın sonuçlarının karşılaştırılması ile ilgili Prof. Dr. Yaralı şu bilgileri verdi: “1970-80’li yıllarda yumurta daha mı iyi kullanılıyordu? Bu durumu şu şekilde değerlendirebiliriz. Başarıyı değerlendirirken toplanan her 100 yumurta başına canlı doğum oranlarının karşılaştırılması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu oran ne kadar yüksek olursa yumurtaların o kadar verimli olduğu kabul edilmektedir. Tüp bebek uygulamasının dünyada ilk olarak yapıldığı Bourn Hall kliniğinde bu oran 1980 yılında yüzde6.7 iken 2000 yılında yüzde 3.6 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışma 2005 yılında da çok saygın dergilerden biri olan Human Reproduction’da yayınlanmıştır. Sonuç olarak görülmektedir ki fazla sayıda yumurta elde etmekten ziyade daha yumuşak uyarım ile doğala yakın tedavi yaparak daha az ancak daha kaliteli yumurta elde edilmesi, gebelik oranları üzerine de olumlu katkıda bulunabilecektir.”
Hasta dostu tedavilerin kliniklerde uygulanmasının gerekliliğine dikkat çeken Prof. Dr. Yaralı, “Tüp bebek uygulamalarında kısa ve uzun protokoller vardır. Hasta dostu kısa-antagonist protokol ile hem hasta konforu gözetilmekte hem de ağır aşırı uyarım sendromu riski en aza indirilebilmektedir. 2006 yılında Hollanda da yapılan bir çalışmada da görüldüğü gibi kısa protokol ile gebelik oranlarından da feragat edilmemektedir. 2007 yılında yine Hollanda da yapılan bir çalışmada ise adetin 2-3. gününde başlanan antagonist protokolü ile adetin 5. günü tedaviye başlanan dolayısı ile daha az enjeksiyon ve daha az ilaç kullanımı olan mild stimülasyon karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada antagonist protokol uygulanan hastalara devlet yardımı olarak 1 yıl için 3 hak, mild stimülasyon uygulanan hastalar için 4 hak verilmiştir. Sonuçlar karşılaştırıldığında eve canlı bebekle gitme oranlarının benzer olduğu görülmüştür. Dolayısı ile devlet desteği olsa bile hastanın tedaviye uyumunu arttırmak ve tedaviye küsmesini önlemek için hasta dostu tedaviler öncelikle tercih edilmelidir” diye konuştu.
“SHAPE” isimli toplantı yakın zamanda Türkiye’de ilk olarak yapıldığını kaydede Prof. Dr. Yaralı, “2010 yılında toplam 6 merkeze ek olarak 4 merkez daha bu toplantı kapsamına alındı. Bu toplantı alanında deneyimli ve başarılı olan belli sayıda merkezde yapılan bir toplantıdır. Biz de merkezimizde bu toplantıyı düzenleyerek, yurtdışından gelen meslektaşlarımız ile antagonist protokoller ile ilgili kendi deneyimlerimizi paylaşma ve kendi vakalarımızı tartışma imkanı bulduk. Yumurtalık rezervine göre hastalar düşük, orta ve yüksek rezervli hastalar olarak gruplanmaktadır. Normal ve aşırı over rezervi olan hastalar da kısa/antagonist protokol ile daha az enjeksiyon, merkeze takip için daha az gelme gerekliliği, daha az aşırı uyarım semdromu gelişme riski olmakta ve uzun protokole göre benzer gebelik oranları elde edilmektedir. Düşük over rezervi olan hastalarda ise en iyi protokolün hangisi olduğuna dair literatürde kesin bir fikir birliği bulunmamaktadır” diye konuştu.
Klinefelter Sendromu, yani erkekte 47 XXY koromozom yapısının bulunduğu hastalar ile ilgili geniş bir seriye sahip olduklarını kaydeden Prof. Dr. Yaralı, “Bu tip hastalarda menide sperm olmuyor. Bu hastaların yaklaşık olarak yüzde 50-55’inde testisinden sperm elde ederek tüp bebek yapabiliyoruz. Bu hastalıkta dünyada 3. büyük seri bize ait ve deneyimimizi yurtdışı saygın bir dergide de yayınladık. Bu nedenle yurt dışından hekimler gelerek çalışmalarımızı incelemeyi istiyorlar” dedi.
19 Nisan 2011 Salı
TÜP BEBEKTE YENİ YÖNTEM : "YUMURTA AKTİVASYONU"
7 çiftten birinde kısırlık sorunları görüldüğünü söyleyen AKAY Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Tolga Ecemiş, tüp bebek uygulamalarında yeni bulunan "yumurta aktivasyonu" yöntemiyle hiç çocuğu olmayacağı düşünülen belli bir grup hastada yüzde 15 oranında döllenme sağlandığını açıkladı.
Tüp Bebek Merkezlerinde sadece tüp bebek yapılmadığının altını çizen Dr. Ecemiş, öncelikle çiftleri bilinçlendirdiklerini ve tüp bebekten önce başka tedavi yöntemlerinin denendiğini belirtti. Bebek olmamasının nedenlerinin başında gelen yanlış yaşam biçimi, stres, yanlış beslenme ve özellikle de yeni evlenen çiftlerin bilinçsizce korunmasının ailelerin çağımızdaki en önemli sorunlarından biri olduğunu aktaran Dr. Ecemiş, "Bunun için üreme sağlığında ciddi bir sorun olması da şart değil. Yanlış bir yaşam tarzı, yanlış beslenme ve stresli bir hayat da hormonları altüst ettiğinden anne ve baba olma şansı zorlaşabiliyor. Ancak bütün bunları basit yaşam tarzı değişiklikleriyle çözmek mümkün olabilir" dedi.
Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, yumurtalıklardaki genetik anormalliğin artmasına sebep olabildiğini kaydeden Dr. Ecemiş, "Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, yumurtalıklardaki genetik anormalliğin artmasına sebep olmakta. Hatta bu duruma paralel olarak erken menopoz da görülebilmektedir.Sigara içen kadınların gebe kalma oranı içmeyenlere göre daha düşük. Bunlarla beraber, düşük yapma riski ise daha yüksek. Günümüzde yeni evli çiftlerin yüzde 10 ile 15’inin kısırlık sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin, özellikle sigara ,alkol, çay,suni tatlandırıcılar ve kahve gibi gıdalardan uzak durmaları gerekiyor. Alkol ise hem erkeklerde hem de kadınlarda ciddi bir tehdit unsuru. Alkol, erkeklerde sperm hareketliliğini ve sayısını azaltmakla beraber, haftada 1-5 kez alkol kullanan kadınların kullanmayanlara göre gebe kalma oranı daha düşük olduğu çok açık bir gerçek” diye konuştu.
9 Şubat 2011 Çarşamba
HAMİLELERDE ULTRASON İLE MUAYENENİN ZARARI VAR MI?
Abdomen (karın) ve pelvis (kalça kemikleri) arasındaki bölge hastalıklarının, jinekolojik sorunların tanısında en sık olarak kullanılan ve en zararsız yöntem olan ultrason, ses dalgalarını kullanarak bu görüntülemeleri gerçekleştirmektedir. Ses dalgalarının farklı boyut ve güçte olanları ile metalleri yapıştırmak ve kayaları parçalamak gibi sanayii ve diğer sektörlerde de kullanılmasının yanı sıra tanı dışında tedavi alanında örneğin böbrek taşlarını parçalamakta da kullanıldığını hatırlatan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, “tanısal ultrasonda, bu ses dalgalarını farklı boyut ve güçte ve dokulara zarar vermeyecek dozda kullandıklarını belirtti. Her yöntemde olabildiği gibi, özellikle hamilelerde ultrason tetkiklerinin sık yapılması sonucu, özellikle de Doppler ultrason yapıldığında fetüste işitme ile ilgili sorunlara neden olabilmesi, kromozom kırılmalarına yol açabilmesi gibi bazı yan etkilerin de söz konusu olabileceğini belirten yayınlar olduğunu vurguladı. Ayrıca, günümüzde zararsız olarak kabul edilse de 40 yıl sonra bir şey çıkmayacak anlamına gelmediğini, birkaç nesil geçmeden bunun kesin olarak söylenemeyeceğini belirtti. 10 yıl önceki ultrason tetkiklerinin sıklığı ile şimdikiler arasında bariz fark olduğunu belirterek, önceleri, ultrasonu olan kadın doğum uzmanına ulaşımın yada ultrason tetkiki yaptırılmasının çok yaygın ve sık olmadığını, ancak, ultrason cihazlarının yaygınlaşması, kolay ulaşılabilir ve erişilebilir olmasının gereksiz kullanımı da ortaya çıkardığını belirtti. Her ay hatta daha sıklıkla kadın doğum uzmanına gidip ultrason yaptırarak bebeğinin kalp seslerini dinleyip, fotoğrafını isteyen hamileler yanı sıra bunu teşvik eden, öneren kadın doğum uzmanlarının da sayısı artıyor. Gereksiz kullanımdan kaçınılmalıdır” dedi.
Prof. Dr. Özdemir, “Gebelerde ultrason yapılma sıklığına dikkat etmek gerekiyor. Amerikan Ultrason Derneği’ne göre problem olmadığı sürece hamilelerde her trimesterde bir kez olmak üzere yani 3 kez ultrason tetkiki yapılmalıdır. Bizim protokolümüze göre de, 11. Hafta’da Down Sendromu gibi önemli hastalıkları ekarte etmek açısından mutlak yapılması gerekiyor, 20. Haftada anomali taraması yapılabilir. Normal doğum olacaksa doğuma yakın dönemde kordon dolanması, başka herhangi bir doğumu etkileyebilecek sorun var mı diye bakılabilir. Amerika’da hamilelere yapılan ultrason ücretinin devlet tarafından karşılanmamasının, ancak ülkemizde tümünün ödenmesinin de bu konuda önemli olduğunu belirterek gebelerde çok fazla ultrason tetkiki yapılmaması gerekiyor düşüncesindeyim” diye vurguladı.
Gebelerde Yapılan Ultrason’un Kavitasyon Yaptığına Dair Bir Bulgu Yok
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir şunları kaydetti: “ Ultrasound 1955 yılında Ian Donald’ın abdominal tümörleri tanımak amacıyla jinekolojide kullanımı ile başladı. Daha sonra gebe kadınlarda kullanımla obstetriğe girdi. Bu konuda yayınlanan makaleleri takiben Dünya’da yaygınlaşmaya başladı. Dünyada yaygınlaşması yalnızca hekimlerin bilimsel bulgularının sonucu değil, firmaların reklamları ve hastalarının bebeklerinin fotoğrafını istemeleri ile yaygınlaşmaya devam etti. Bugün ne yazık ki gebe kadınları yalnızca ultrason ile muayene eder hale geldik hem de her muayenelerinde. Yurt dışında değişmekle birlikte bu 3-4 ultrason muayenesi ile sınırlı bunun ötesini sağlık sistemi ödemiyor. Ultrason, dokulara ses dalgası formları ile ulaşan mekanik bir enerji. Gönderilen ses dalgasının transdusere yansıması ile görüntü oluşmakta. Gebelerde yapılan ultrasonun kavitasyon yaptığına dair bir bulgu yok.
Fetal İnceleme Sırasındaki Isı Artışı Hangi Dönemlerde Hangi Biyolojik Etkilere Neden Olabilir
Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada pulsed Dopplerin yoğun olarak 2 dakikadan uzun süreli uygulanmasının 2 buçuk derece ısı artışına neden olduğu görülmüş. Fetal dokunun ısı artışına hassasiyeti konusu tam anlaşılmış değil. Ancak genel yaklaşım 1 buçuk derecelik artışın zararı olmayacağı yönünde. 5 dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiş.
Ultrason ile Tanı İçin Gerekenden Daha Uzun Süreli İncelemeden Sakınmak Lazım
B- mod en az riskin olduğu uygulama şekli, Doppler ve renkli Doppler uygulamalarının uzun sürmesi durumunda riskli olabilir. Ultrason ile tanı için gerekenden daha uzun süreli incelemeden mümkün olduğunca sakınmak lazım. Özellikle Doppler incelemeleri gebeliğin ilk haftalarında kısa süreli uygulanırsa olası termal risk azaltılır. Unutulmamalıdır ki bugüne kadar ultrason uygulamasının insan fetusu üzerine olumsuz etkisinin olduğunu belirten bir yayın yok.”
8 Şubat 2011 Salı
TEKRARLAYAN GEBELİK KAYBINDA NELER YAPILMALI?
Tekrarlayan gebelik kaybı birçok nedene bağlı olarak ortaya çıksa da hiçbir neden olmadan da karşımıza çıkabilir. Yapılan araştırmalara göre, tekrarlayan gebelik kaybının nedeni ortaya konulduğu takdirde nedene yönelik birçok tedavi seçeneği mevcut. Özellikle son zamanlarda fazla sayıda kromozom taranmasına olanak veren CGH yöntemi bazı hastalar için umut vaat ederken, pıhtılaşma problemi olan hastalarda heparin kullanımı ile gebeliğin sağlıklı bir şekilde devamı sağlanabiliyor. Yapılan istatistikler her 36 kadından birinin iki kere arka arkaya sadece tesadüfen düşük yapabileceğini gösteriyor.
“Bütün Klinik Gebeliklerin Yüzde 12-15’i 4 ile 20. Haftalar Arasında Düşükle Sonlanıyor”
Klasik olarak tekrarlayan gebelik kaybı 20. gebelik haftası öncesinde 3 ya da daha fazla ardışık olarak gerçekleşen gebelik kayıplarını içerir. Ancak 3 kez gebelik kaybının arka arkaya gerçekleşmesini beklemek özellikle hastalar için çoğu zaman oldukça sıkıntılı olmaktadır. Bu yüzden son zamanlarda, 2 ve daha fazla gebelik kaybı olduğunda tanısal araştırmaya yönelik yeni düzenlemeler getirildiğini söyleyen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, “Öncelikle gebelik kaybı ile hekime başvuran bir hastanın doğru bilgilendirilmesi oldukça önem taşıyor. Hastadan detaylı bir öykü alınarak, hastanın psikolojisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Genel olarak insan üremesi ile ilgili fizyolojik verilere baktığımızda, oluşan bütün klinik gebeliklerin yüzde 12-15’inin 4 ile 20. haftalar arasında düşük ile sonuçlandığını görüyoruz. Ayrıca, klinik olarak tanınan gebelikler ile birlikte fark edilmeden kaybolan gebelikler birlikte düşünüldüğünde bu oran, 2-4 kat daha fazla oluyor. Yani insan üremesi hatasız değil ve özellikle erken dönemde gerçekleşen gebelik kayıplarının insan üremesindeki doğal seçim mekanizmalarının bir sonucudur” dedi.
“13 Kez Düşük Yapıp Sonrasında 14. Gebeliğinde Tedavi ile Sağlıklı Doğum Yapan Hasta Oldu”
Kromozom anomalileri ilk 3 ayda gözlenen düşüklerin en sık sebebi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Sönmezer şunları kaydetti: “34 yaşında olan ve daha önce 13 kez düşük yapan bir hastada ayrıntılı inceleme soncunda pıhtılaşmaya eğilimi arttıran faktör V Leiden mutasyonu ile birlikte MTHFR mutasyonu saptandı. Hasta gebe kalır kalmaz düşük moleküler ağırlıklı heparin tedavisi başlandı ve 36. gebelik haftasında erken doğum eylemi başlayan hasta sezaryen ile canlı ve sağlıklı bir bebek doğurdu. Bu hastanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik travma göz önüne alındığında, geniş bir araştırma sonrasında etkene yönelik olarak tedavi uygulanmalı. Bu bağlamda, anne veya babada var olan ve belirti vermeyen dengeli translokasyon (Robertsonian ya da Resiprokal), mozaism, inversiyon ve benzeri yapısal kromozom bozuklukları tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca yaşlanma ile birlikte oositte meydana gelen problemler de aneuploid (sayısal olarak problemli normal genetik yapıya sahip olmayan) embriyoların oluşmasına ve tekrarlayan düşüklere neden olabilir. Bunlardan en sık görülen bozukluk trizomilerdir. Bazen genç hastalarda yaşlı yumurtlar ve buna bağlı oluşan anormal embriyolar nedeni ile de tekrarlayan gebelik kayıpları izlenir. Preimplantasyon genetik (PGD) tanı ile anne ya da babada kromozomal bir problem var ise (translokasyon, ya da diğer yapısal kromozom problemleri) tüp bebek yöntemi sonrasında elde edilen embriyolardan biyopsi yapılarak bu problemler araştırılabilir. PGD ile sağlam embriyolar saptanır ve bunların uterusa transferi ile normal bir gebelik elde edilebilir. Ayrıca PDG ile nedeni belirlenemeyen tekrarlayan gebelik kayıplarında da PGD’nin yararlı olabileceğine yönelik bazı yayınlar da son zamanlarda bildirilmeye başlandı. Özellikle son zamanlara yaygınlaşan ve daha fazla sayıda kromozomun incelenmesine olanak tanıyan “comperative genomic hybridization – CGH” yöntemi ile ileriye yönelik umut veren sonuçlar alınmaya başlandı.”
Anatomik Nedenlerle Düşük Olursa
Uterusda myomlar, doğmalık uterus anomalileri, rahim içi yapışıklıklar (Asherman sendromu) ve nadiren poliplerin olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Sönmezer, “Anatomik nedenlerle de düşükler olabiliyor. Bu problemlerin tanısı histerosalpingografi, histeroskopi ya da sonohisteroskopi ya da ultrasonografi ile kolaylıkla konulabiliyor. Bu problemlerin tedavisi çoğunlukla cerrahi oluyor. Myomların anotomik yerleşimine göre erken gebelik kayıplarına neden olabilir. Özellikle endometriumda yani rahim içi tabakasına baskı yapan myomlar mutlaka çıkarılmalıdır. Histeroskopi ile rahim içi patolojilerin tedavisi etkin bir şekilde yapılabilir. Histeroskopik cerrahi sonrasında hastalar aynı gün içerisinde dahi taburcu edilebilir. Önemli bir nokta olarak tek boynuzlu uterus gibi (unicornuate uterus) uterin anomalilerin varlığında servikal yetmezlik riski de olacağından mutlaka erken doğum riskinin önlenmesi açısından servikal serklaj işleminin yapılarak serviksin güçlendirilmesi gerekir” dedi.
Antifosfolipid Antikor Sendromunda Neler Yapılır?
İmmunolojik faktörlerin olduğunu antifosfolipid antikor sendromu ve sistemik lupus eritamatozis’in (SLE) bu grupta yer aldığını ileten Doç. Dr. Sönmezer, “Düşük nedeni plasental dolaşımın bozulması olduğunda tedavide aspirin ile birlikte heparin etkilidir ve hastanın tedaviyi gebelik boyunca kullanması gerekebilir. Antifosfolipid antikor sendromu özellikle geç gebelik döneminde meydana gelen gebelik kayıplar ile birlikte intrauterin gelişme geriliği ve oligohidramniyoz (sıvı azlığı) ile de ilişkili olabilir” diye konuştu.
“Kazanılmış Pıhtılaşma Bozukluklarına Çok Sık Rastlanıyor”
Doç. Dr. Sönmezer diğer düşük nedenleri konusunda şu bilgileri verdi: Otoimmün bozukluklar ya da alloimmün bozukluklar da nadiren tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olabilir. Ancak böyle bir durumda kullanılacak paternal lökosit immunizasyonu (babadan elde edilen lökositlerin anneye verilerek annenin babanın lökositlerine karşı duyarsızlaştırılmasını içerir) ve intravenöz immunglobulin kullanımı hem pahalı hem de yararı kanıtlanamamış bir tedavi seçeneğidir. Kazanılmış pıhtılaşma bozuklukları olduğunda protein C ve S eksikliği, antitrombin III eksikliği, APC rezistansı artmış pıhtılaşma eğilimi ile ilgilidir. Genetik olarak kalıtılan ve pıhtılaşmaya eğilimi arttıran bozukluklar ise faktör V Leiden mutasyonu, protrombin G-A 20210 mutasyonu ve MTHFR mutasyonudur. Özellikle bu tip mutasyonlar bölgemizde yaygın olarak görülüyor. Erken gebelik kayıpları, intrauterin gelişme geriliği ve kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olabilir. Tedavisi gebelik boyunca heparin kullanılmasıdır ve etkin sonuçlar verir. Endokrin faktörlerinden kaynaklanan düşüklerde ise, tiroid fonksiyon bozuklukları, diabetes mellitus ve luteal faz yetmezliği de tekrarlayan gebelik kayıplarına neden olabilir. Ayrıca polikistik over sendromu tanısı konulan hastalarda erken gebelik kayıpları daha fazla izlenir. Özellikle hastada diabet veya tiroid fonksiyon bozukluğu var ise fetusda izlenebilecek muhtemelen anomalilerin riskinin de azaltılması amacı ile bu problemlerin gebelik öncesinde düzeltilmesi önemlidir. Diyabet şüphesinde hemoglobin A1C testi yapılabilir. Luteal faz yetmezliğinin tanısının konulması zor olsa da tedavisi kolaydır ve progesteron uygulamasını veya klomifen sitrat ile ovulasyon indüksiyonunu içerir. Enfeksiyöz nedenlerle kayıplarda ise, servikovajinal enfeksiyonlar. Ureoplazma, mikoplazma, toksoplazma, Listeria ve kampilobater türleri etken olabilir. Bu tür hastalar ancak klinik olarak sevikal enfeksiyon şüphesi olan hastalarda yapılmalıdır. Empirik antibiyotik tedavisi etkindir. Son olarak çevresel etkenler, sigara, alkol ve aşırı kafein tüketimi de tekrarlan gebelik kayıplarına neden olabilir.”
14 Aralık 2010 Salı
TEK EMBRİYODA KESİN GEBELİK ANLATILDI
Tek embriyo transferinin zorunlu hale getirilmesinin ardından doğru embriyonun seçimi, optimal bir başarı oranının sağlanabilmesi için kriyopreservasyon ve embriyo seçimi konularında yeni gelişmelerin anlatıldığı Uygulamalı Kriyoprezervasyon Ve Güncel IVF Teknikleri Sempozyumu Ankara’da yapıldı. Teorik ve pratik olmak üzere iki bölümden oluşan kursa, Amerika Sher Enstitüsü Klinikleri Laboratura Direktörü Prof. Dr. Levent Keskin, Amerika Missouri Üniversitesi Patoloji Departmanı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yüksel Ağca katıldı. Ayrıca İsveç’ten BSc Hubert Joris, Amerika’dan Marianne Vivan, Embriyolog Dr. Cihan Halıcıgil, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaan Aydos, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer katıldı. Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı başkanlığında düzenlenen kursun teorik kısmına 100 hekim katılırken, pratik kısmına 30 embriyolog kabul edildi.
Vitrifikasyonda Gelişen Son Teknoloji
Prof. Dr. Volkan Baltacı kursta verilen bilgiler ile ilgili şunları kaydetti: “Bu kursta amaçlanan, günümüzde ‘tek embriyo’ şartı gelince laboratuarlara çok fazla iş düştü. Tek embriyo ile gebelik oranı düşerken, maddi giderler artıyor. Yeni teknolojiler uygulandığı zaman, çok iyi bir dondurma sisteminin olması gerekiyor. Bu toplantıda dondurma teknikleri yani vitrifikasyonda gelişen son teknoloji anlatıldı. Laboratuarda “helzon” denilen uygulama gerçekleştirildi. Topik ikinci konu da tek embriyo olduğu için tek embriyonun seçimi için bir takım yeni gelişmeler kullanılması gerekiyor. Tek embriyo verildiğinde başarı oranını yükseltmeye karar verdik. Tek embriyo mutlaka tutulsun ve kadını gebe bıraksın.
“Genomik Gebelik Şansını Artıyor, Sakatlık Oranını Düşüyor”
En önemli gelişme genomik gelişmesi, yani genomik ile embriyonun bütün yapısal ve işlevsel fonksiyonlarını kodlayan tüm genlerini teker teker tanımlayarak bu genlerin birbirleri ve çevre ile etkileşim ve iletişimlerini incelenebiliyor. Böylece embriyonun genetik materyali, çok fazla parametre ile taranabiliyor. Her kromozun detaylı yapısına bakılabiliyor. Delesyon, dublikasyon bozukluk hepsini yakalayabiliyoruz, dolayısıyla embriyo gözümüzden kaçmıyor. Sakatlıkların önüne geçilmesinin yanında genetiği bozuk embriyolar zaten tutunmadığı için tüp bebekte başarı düşüyor. Bu sistem embriyo hasarlarını yakalıyor ve gebelik şansını azaltıyor. Bu durum gebelik oranını yükseltirken, düşük oranını ve sakat doğum ihtimalini düşürüyor.
“Metabolomik Yöntemi İle Embriyonun Yaşadığı Tespit Ediliyor”
Metabolomik yöntemler, embriyolarda belirli bir zaman diliminde dokularda, hücrelerde ve fizyolojik sıvılarda lipid, karbohidratlar, vitaminler, hormonlar ve diğer hücre bileşenlerinden ortaya çıkan küçük moleküllü metabolitlerin yüksek verimli teknolojiler kullanılarak saptanıyor. Küçük moleküller peptitler, oligonükleotidler, şekerler, nükleozidler, organik asitler, ketonlar, aldehitler, aminler, amino asitler, lipitler, steroitler, alkaloidler ve ilaçlar, insan-bakteri ürünleri gibi metabolitlerdir. Bu yöntemle de embriyoları ayıklayabiliyoruz. Bu yöntemin avantajı, belli metabolizma hızına sahipse belli metabolitleri ortama salıyor. Bunlar tespit edilerek anlaşılıyor ki aktif bölünen, çalışan metabolizması olan bir embriyonun, canlı olduğunu gösteriyor.
Genomik “ne olabileceğinin” metabolomik ise “gerçekte ne olduğunun” bilgisini verir. Bu nedenle, tüm metabolitlerin ayrıntılı ve kantitatif ölçümü (metabolomik) hastalık teşhisi veya toksik ajanların fenotip üzerindeki etkilerini araştırmada en ideal yöntemdir.
“Parkül Dondurmada Kristal Oluşmuyor”
Tek embriyo transferinde hastadan alınan yumurtaların dondurulması gerekiyor. Dondurma işleminde ısı eksi 190 derecenin üzerindeki oluyor. Bu nedenle ısı değişimleri embriyoya çok fazla zarar verebiliyor. Dolayısıyla azot içerisinden çıkarmadan ısı değişimi çok fazla olmadan dondurma işlemini gerçekleştirmemizi sağlayan bir aparat geliştirildi. Şoklama derecesinde soğutma yapılıyor. Eskiden yavaş dondurma yapılıyordu. Sıvı içerisinde oluşan kristaller organelleri kesiyor ve hücreye zarar veriyordu. Dolayısıyla bu kristaller oluşmasın diye, tam dondurma anını “plato” olarak dondurduk. “Parkül” dondurmada kristal oluşmasına neden olmayacak düzeyde hızlı donduruyoruz.Dondurma ve Preimplantasyon Döneminde Genetik Teşhis
Amerika Missouri Üniversitesi Patoloji Departmanı öğretim üyesi Doç. Dr. Yüksel Ağca ise şu bilgileri verdi: “Genel olarak insan üreme teknolojileri içerisinde dondurma ve preimplantasyon döneminde genetik teşhis yapılması, embriyo transferi öncesinde tanınması ve buna göre önlemler alınmasına yönelik çalışmaları. Bu uygulamayı yaptığımız zaman, teşhis yöntemleri zaman alıyor. Embriyoyu biyopsi yaptıktan sonra preimplantasyon döneminde bir süreliğine dondurmamız gerekiyor. Anneye sonradan transfer edebilmek için çünkü bu genetik testler bazen yanlış sonuçlanabiliyor ya da tam sonuç vermiyor. Eğer embriyoyu dondurursak o süre içerisinde laboratuarlar buna çok daha uzun zaman oluyor. 3-4 defa test yapıldığında gerçek sonuçlar elde ediliyor. Bu embriyolardan sağlıklı olanlar anneye transfer ediliyor. Pratik uygulamada blastosist dönemindeki embriyo tam olarak implantasyondan önceki embriyo blastosist olarak tanımlıyoruz. Blastosist çalışmasından sonra bir yumurta gibi kırılıyor. Embriyonun üzerindeki kabuk, kırılarak annenin uterusuna implante oluyor. Yapılan çalışma blastosist dönemindeki bir embriyonun vitrifikasyon yöntemiyle( dondurma tekniğinde) buz kristalleri oluşmuyor. Belli konsantrasyonlarda viskosite denilen konsantrasyonlara getirip, kreyoprotektan denilen soğuğa karşı koruyan. Gliserol, etilen glakol ajanlara muamele ediyoruz ve direk bunu direk olarak likid nitrojene daldırıyoruz. Likid nitrojende eksi 196 derecede, likid fazdan buhar fazına geçip, sonra yok oluyor. Büyük nitrojen tanklarında saklanıyor. Embriyo transferi başarılı olmamışsa bu sefer tekrar hastanın ikinci embriyosuna başvuruyoruz. Bir kez daha embriyo transferi yapılıyor.”
19 Ekim 2010 Salı
TÜP BEBEK İLE 5 MİLYON ÜZERİNDE ÇİFT ÇOCUK SAHİBİ OLDU
Avrupa İnsan Üremesi ve Embiryoloji Derneği (ESHRE) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Timur Gürgan, ''Tüp bebek yönteminin mucidi olan ve 2010 Nobel Tıp Ödülü'nü alan Dr. Robert Edwards olmasaydı, beş milyonun üzerinde çift, tüp bebek ve benzeri yöntemlerle çocuk sahibi olmanın mutluluğunu yaşayamayacaktı'' dedi.
2012 ESHRE İstanbul Kongresi Başkanlığı görevini de yürüten Prof. Dr. Gürgan, ''tüp bebek (IVF)'' teknolojisinin mucidi olan İngiliz bilim insanı 85 yaşındaki Robert Edwards'ın 2010 Nobel Tıp Ödülü'ne layık görülmesi ile ilgili olarak değerlendirmede bulundu. Derneğin üreme biyologu Edwards'ın Nobel Ödülü almasından büyük onur ve memnuniyet duyduklarını belirterek, ''Robert Edwards'ı bu ödül için ESHRE aday göstermişti'' dedi.
Edwards'ın, ESHRE'nin kurucusu ve üyesi olduğunu anımsatan Prof. Dr. Gürgan, şunları söyledi: "Değerli bilim insanı Edwards, derneğinin 1985 tarihinde ilk başkanı olarak görev yaptı. 1986'da dernek, onun organizasyonunda ve editörlüğünde günümüzde insan üremesi, kısırlık, tüp bebek teknikleri, hormon bozuklukları, menopoz gibi konularla ilgili olarak lider konuda yayın yapan 'Human Reproduction 'adlı dergiyi yayınlamaya başladı. Edwards, bu görevini aralıksız 15 yıl sürdürdü. Edwards hayatını, insan üremesi ile ilgili bilinmeyen konuların aydınlatılmasına adadı. Araştırmacılara ve bilim adamlarına yol gösterdi. Bilimin özgürlüğü, tarafsızlığı ve milliyetsizliğine inandı. Bilimin sadece insanlığın faydasına olması gerektiğini vurguladı. Son yıllarda kök hücrelerin geliştirilmesi, çeşitli hastalıklarda kullanılmasının sağlanması üzerinde çalışmalarını sürdürüyordu. Önemli sağlık sorunlarından dolayı maalesef bu değerli bilim insanı, şu anda yaşam savaşını kazanmaya çalışıyor."
Bilim insanı Edwards sayesinde üreme bilimde 30 yıl içinde önemli gelişmeler elde edildiğini belirten Prof. Dr. Gürgan, ''O olmasaydı, beş milyonun üzerinde çift tüp bebek ve benzeri yöntemlerle çocuk sahibi olmanın mutluluğunu yaşayamayacak ve bilime önemli katkı sağlayan ESHRE belki de olmayacaktı'' diye konuştu.
Dünyada şu anda çocuk sahibi olunması konusunda insanlara yardım eden bilim insanları, tüp bebek merkezleri ve çalışanlarının, Dr. Edwards'ın büyük katkıda bulunduğu ESHRE ve onun bilimsel aktivitelerinden, yayınlarından faydalandığını vurgulayan Prof. Dr. Gürgan, ''Bugün, ESHRE'nin büyük mutluluk duyduğu ve onurlandığı bir gündür. Dr. Edwards'ın kişiliğinde insan üremesi konusunda çalışan, hizmet veren sayısız bilim adamı, doktor ve sağlık çalışanı insanlık için yaptıkları hizmetin karşılığını almışlardır. Milyonlarca aileye getirdikleri mutluluğu bugün çabalarına karşılık aldıkları ödülle yaşamaktadırlar'' dedi.
“Türkiye'de de 35 Binin Üzerinde Uygulama Yapıldı”
Türk bilim insanları olarak kendilerinin de bu mutluluğu paylaştıklarını dile getireren Prof. Dr. Gürgan, Türkiye'de binin üzerinde meslektaşlarının 112 tüp bebek merkezinde kısırlık sorunu ile karşı karşıya olan aileye 35 binin üzerinde uygulama yaptığını ve binlerce aileyi hayallerine kavuşturduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığının desteği ve organizasyonunda, ESHRE gibi bilimsel derneklerin destek ve katkılarıyla, Türkiye'nin de gerek uygulamalardaki başarılarla gerekse de dünya tıbbına katkıda bulunan araştırmalarla bilim dünyasında hak ettiği yeri aldığını söyleyen Prof. Dr. Gürgan, 2012 ESHRE Kongresi'nin İstanbul'a yapılması kararının da bunun bir göstergesi olduğunu bildirdi.
Gürgan, '' Biz, organizasyonda yer alacak meslektaşlarımla birlikte biz de Avrupa cemiyeti olan ESHRE'yi Orta Doğu ve Uzakdoğu'daki meslektaşlarımıza da açacağız. Kıtalararası köprü konumunda olan ülkemizde Dr. Edwards'ın 'bilimin milliyeti yoktur/Bilim, sadece insanlığın faydası içindir' ilkesine uygun olarak dünyanın her tarafında 10 binin üzerinde bilim adamını, bilimin ilerlemesine katkıda bulunmak üzere İstanbul'da toplayacağız'' açıklamasında bulundu.
Derneğin Yönetim Kurulunda İlk Kez Bir Türk Hekim Yer Alıyor
ESHRE'nin üreme biliminde ve tıbbında dünyada lider profesyonel dernekleri arasında yer aldığını kaydeden Prof. Dr. Gürgan, derneğin dünya genelinde yaklaşık 6 bin üyesi bulunduğunu söyledi. Derneğin, her yıl ortalama 8 bin dolayında katılımcı ile Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yüksek prestije sahip yıllık toplantılar yaptığını anlatan Prof. Dr. Gürgan, şöyle devam etti: ''Bir Avrupa kuruluşu olan derneğin yüzü aşkın Türk üyesi bulunmaktadır. Derneğin 25 yıllık tarihinde ilk kez bir Türk, yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. Ben, 2007 yılında yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş ve bu görevi halen sürdürmekteyim. Bu yıl Türkiye adına önemli bir gelişme yaşanmış ve 7 şehrin aday olduğu ESHRE'nin 27. Kongresinin İstanbul'da yapılmasına karar verildi. Kongreye, yaklaşık 10 binin üzerinde katılımcı bekleniyor. Kongrede, ülkemizdeki birçok kongre ve toplantıya katılan, dersler veren ve bilim adamlarımıza büyük destek olan Robert Edwards'ın adına özel toplantı yapılacak ve kendisi onurlandırılacak.''


