6 Haziran 2010 Pazar

Ahmet Maranki'den Alzheimer İçin Bitkisel Öneriler

Alzheimer'da düşünme ve konuşma zorluğu zihin kaybı, davranış bozukluğu, kişilik bozukluğu gibi bulgular görülür.

Ahmet Maranki Alzheimer İçin Önerileri:

Alzheimer için zeytin yaprağı çayı, yeşil çay, üzüm çekirdeği ,ceviz çok faydalıdır. Her gün 10 çay bardağı zeytin yaprağı çayı içilmelidir. yeşil çay tüketmek de alzheimera karşı çok fayda sağlamaktadır.

Alzheimer hastalığına karşı biberiye son derece yararlıdır. Biberiye ayrıca hatırlatıcı, hatırlayan bitki olarak tanımlanır.
mucizeiksirler.blogspot.com

Biberiye yağının yanına ek olarak rezene, adaçayı, melisanın kullanılması tavsiye edilmektedir.

Ahmet Marankiden Kozmik Şifa Şerbeti

TRT 1 de yayınlanan Sabiha Akdemir'in sunduğu Günbegün programına konuk olan Prof. Dr. Ahmet Maranki Kozmik şifa şerbeti tarifini verdi:

Kozmik Şifa Şerbeti


Malzemeler:

5 dal dere otu
6 dal nane
4 dal tere
8 dal maydanoz
2 dal fesleğen
3 dal reyhan
1 adet limon
1 adet portakal
2 adet kivi
150 gram bal
1 litre su

Hazırlanışı: Portakal, kivi ve limonu kabuklarını soyduktan sonra dörde bölüp 1 litre suda 4 dakika kaynattıktan sonra içine yeşillikleri koyarak 15 dakika demlenmeye bırakın. Süzdükten sonra ılıdığında balı ilave edin.

5 Haziran 2010 Cumartesi

“BU KONGREDE İLK KEZ ASİSTAN EĞİTİMİ YAPILDI”

TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu: “Kongrede bu yıl ilk kez “Türkiye’de Kadın Doğum Asistan Eğitimi” gerçekleştirildi. Avrupa Asistanlar Örgütü’nde de artık yönetimdeyiz” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi kapsamında bu yıl ilk kez “Türkiye’de Kadın Doğum Asistan Eğitimi” gerçekleştirildiğini belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu, TJOD’un güçlü bir kurumsal yapı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Baloğlu, dernek yönetimi ve üyeleri olarak TJOD isminin öne çıkması için yoğun çaba harcadıklarını kaydetti. Asistan eğitimi konusunda Türkiye’nin birçok Avrupa ülkesinden iyi durumda olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Baloğlu, “Ancak, bazı eksik yönlerimiz de var. Bu harmonizasyonu sağlamak için bizim iyi olduğumuz yönden Avrupalı asistanlar, onların iyi olduğu yönlerden de Türkiye’deki asistanların yararlanması konusunda anlaşma yapma aşamasındayız” dedi.


“Kadın Doğum Klinikleri Avrupa Birliği’ne Entegre Oldu”
Türkiye’nin kadın doğum eğitimi alanındaki çalışmalarıyla Avrupa Birliği içinde saygın bir noktada olduğunu kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, “Biz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegre olmasında birçok sektörden daha öndeyiz, hatta entegre olduk diyebiliriz. Bizim birçok eğitim kliniğimiz bu bağlamda başarı sağladı. Yani biz birçok kurumdan önce AB’ne girdiğimizi söyleyebiliriz. Avrupa Asistanlar Örgütü’nde de artık yönetimdeyiz. Bizi 7 asistanımız temsil ediyor. Asistanlarımız, yakın zamanda Brüksel’de yapılan toplantıda oylamalara katıldılar. Türkiye asistanlarının kalitesini ve temsil edilebilirliğini ortaya koydular. Hedeflerimizden birisi de Türkiye’yi kadın doğum alanında Avrupa’da iyi merkezlerden biri haline getirebilmek. Asistan değişimi programına sokabilmek, oradaki asistanları bize alabilmek, bizdekileri gönderebilmek” dedi.

EBCOG Tarafından Tanınan ve Akredite Edilen Klinikler
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) ile European Board and College of Obstetrics and Gynaecology (EBCOG) arasında altı yıl boyunca sürdürülen aktif iletişim ve birlikte çalışmalarının sonuçlarının gelmeye başladığını belirten Doç. Dr. Baloğlu, TJOD Yönetim Kurulu adına EBCOG’ta ülkemizi temsil ediyor. Doç. Dr. Baloğlu şunları söyledi: “Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniği başarıyla temel Obstetrik ve Jinekolojik eğitim verebilmek açısından akredite edildi. Böylelikle ülkemizde EBCOG tarafından tanınan ve akredite edilen kadın doğum kliniklerimizin sayısı 5’e yükseldi. Ekim ayında ise İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD’nin EBCOG nezdinde yapmış olduğu başvurusu değerlendirilecek. Bu klinikte Dr. Juriy Wladimirrof ile birlikte, ben ve ENTOG temsilcileri de katılacak. Jüri tarafından vizit yapılarak akreditasyon başvurusu değerlendirmeye alınacak. Yönetim Kurulumuz göreve geldiği andan itibaren, hem FIGO hem de EBCOG kapsamı içerinde ülkemiz kadın hastalıkları ve doğum eğitiminin standardize edilmesini ve niteliğinin yükseltilmesini amaçlamış olduğundan, bundan sonra da bu amaçla çalışmalarını aynı hızla devam ettirecek.”

4 Haziran 2010 Cuma

VULVAR-VESTİBÜLER SENDROM

Vulvar-Vestibüler sendromun görülme sıklığının, tüm dünyada ortalama yüzde 13 – 16 arasında olduğunu söyleyen İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Baloğlu, hastalığın belirtileri ve tedavi yöntemlerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Her 6 kadından birinde vajinal bölgede aniden başlayan ağrı, yanma, batma ve kaşıntı ile kendini gösteren nedeni kesin olarak belirlenemeyen ”Vulvadini” hastalığı görüldüğünü kaydeden İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Baloğlu, hastalığı tamamen ortadan kaldıran bir tedavinin bulunmadığını söyledi. Tedavi için antidepresanlar ve ağrı kesici kremlerin kullanılabileceğini kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, tıpta ‘Vulvadini’ diye bilinen hastalığın vajina ve çevresinde görülen, zamanla kronikleşen bir hastalık olarak tanımlandığını dile getirdi. Doç. Dr. Ali Baloğlu Vulvar-Vestibüler sendromun görülme sıklığının, tüm dünyada ortalama yüzde 13 – 16 arasında olduğunu söyledi. Tüm kadınların ve özellikle üreme çağındaki cinsel aktif popülasyonun yaşam kalitesini sıkıntıya soktuğunu kaydeden Baloğlu, şunları kaydetti: “Vulvar –Vestibüler sendromu tanımlarsak; klinik olarak saptanan enfeksiyöz, dermatolojik veya spesifik bir nörolojik hastalığın yokluğunda, dış genital organların, vagina girişinin ve himenal bölgenin sıklıkla yanma, batma, irritasyon bulguları ile karakterize kronik bir hastalıktır. Nedensel faktörler, doğumsal abnormaliteler, üriner oksalat artışı, genetik, immun faktörler, hormonal faktörler, enfeksiyon, psikolojik faktörler ve nöröpatik değişiklikler (değişken ağrı algılaması) olarak sıralanabilir.”
Vulvadini ile ilişki olan ve birlikte eşlik edebilen hastalıkları Doç. Dr. Baloğlu şöyle sıraladı: “Fibromyalji, İntersisyel Sistit, Kronik Migren, İrritable barsak Sendromu, Sistemik lupus Eritamatosus ile birlikte görülür.”

Vulvadini Belirtileri
Doç. Dr. Baloğlu, vulvadini hastalarının sıklıkla yakınmalarının vulva ve vagina girişinde sınırlı, süreli bir ağrı, yanma hissi olduğunu hatırlatarak, dokunmakla ağrının artması,cinsel ilişkide ağrı olması ve hassasiyet olduğunu vurguladı. Hastaların vaginal muayene de ve tampon uygulamasında intolerans ,orgazm eksikliği ve vaginismus görüldüğünü kaydeden Doç. Dr. Baloğlu, hastaların yine bu bölgede kızarıklık ve günlük yaşamdan kopmalarla karşılaştıklarını dile getirdi. Vulvadini’ye etki eden birçok faktörün olduğunu ancak kanıtlanmış bir neden bulunamadığını belirten Doç. Dr. Baloğlu, vajinal bölgedeki sinirlerde zedelenme, mantar enfeksiyonlarına karşı aşırı hassasiyet, ped ve tuvalet kağıdı gibi çevresel faktörlere karşı alerji, idrar ve bölgedeki kasların yapısının en önemli etkenler olduğunu kaydetti.

Tedavi Seçenekleri
Hastalığı tamamen ortadan kaldırıcı bir tedavinin bulunmadığını ancak dönemsel olarak şikayetlerin giderilmesini sağlayan tedavilerin yapılabildiğini ifade eden Doç. Dr. Baloğlu, tedavide özellikle sakinleştirici özelliği olan antidepresanların kullanıldığını söyledi. Doç. Dr. Baloğlu şunları kaydetti: “Vulval hijyen ve bakım önlemleri, diyet, Biofeedback ve fizik tedavi, sistemik tedavi, topikal tedaviler, cerrahi tedavi ve psikolojik yaklaşımlar ve rehabilitasyon gibi uygulamalar mevcuttur. Vulvar irritanların kullanımından kaçınılması, pamuklu iç çamaşırı kullanımı, vulvanın suyla yıkanması ve kurulanması, cinsel ilişkide yeterli kayganlaştırıcı kullanımı, akut ağrılı durumlarda buz uygulaması önemli uygulamalardır.”

“Cerrahi Tedavi Hastanın Psikolojisini Bozabiliyor”
Doç. Dr. Baloğlu, hastalık için cerrahi yöntemin de bir seçenek olduğunu dile getirerek, “Ağrılı bölge ameliyatla çıkartılıyor ancak bu yöntemde de hastaların yüzde 10′unda bir süre sonra hastalık tekrarlıyor” dedi. Cerrahi müdahale sonrasında fiziksel bir deformasyonun da söz konusu olduğunu dile getiren Doç. Dr. Baloğlu, operasyon sonrasında hastaya psikolojik destek verilmesi gerektiğini, hastalığın kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkilediğine, sosyal yaşamdan, iş hayatından koparabildiğine ve cinsel yaşamdan uzaklaştırabildiğine dikkat çekti.


“Vulvadini Bulgularını Arttıran İrritanlar”
Vulvadini bulgularını arttıran irritanlardan kaçınılması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Baloğlu, Vulvadini hastalığından korunmak için genital bölgenin çok sık yıkanmaması, temizlikte sabun kullanılmaması, bölgenin yıkandıktan sonra iyice kurulanması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Baloğlu, şu önerilerde bulundu.


Vücut Sıvıları: Ter, vaginal sekresyonlar, idrar ve semen.
Hijyenik Ürünler: Sabun, jel, duş yağları,köpükler, parfüm,deodorantlar, depilatör kremler ve sentetik pedler.
İlaçlar: Dezenfektanlar, kremli prezervatifler, antifungal ajanlar,topikal anestetikler ve topikal antibakteriel ajanlar.
Lubrikanlar ve Kontraseptifler: Spermisidler, kondom ve diaframlar.
Fiziksel Maddeler: Sentetik pedler ve tamponlar, dar çamaşırlar, sentetik iç çamaşırları, tuvalet kağıtları”

3 Haziran 2010 Perşembe

“HİSTEROSKOPİ” ALANINDAKİ KAYNAK SIKINTISI SON BULDU


Jinekoloji pratiğinin kanserden kısırlık tedavisine kadar birçok alanında, kesi yapılmadan tedavi imkanı sunan histeroskopi tekniği, tanı amacıyla da kullanılabiliyor. Kadın-doğum hekimlerinin bu cerrahi teknik hakkında kaynak eksiğini giderecek olan “Histeroskopi: Klinik Uygulamalar ve Güncel Yaklaşımlar” kitabı, operasyonların daha iyi anlaşılması için hekimlere güncel bilgiler sunmayı hedefliyor.

İnce boru şeklindeki bir mercek sistemi ile rahim içerisinden görüntü sağlanarak tanısal ve operatif işlemlerin gerçekleştirildiği bir teknik olan histeroskopi sayesinde, elde edilen görüntüler bir ekranda izlenebiliyor. Prof. Dr. Özay Oral önderliğinde hazırlanan “Histeroskopi: Klinik Uygulamalar ve Güncel Yaklaşımlar” kitabı, bu alandaki büyük kaynak boşluğunu doldurmayı hedefliyor.

Histeroskopinin muayene ortamında lokal anestezi ile ya da ameliyathane ortamında genel anestezi ve rejional anestezi ile uygulanabildiğini kaydeden Op. Dr. Serkan Aydoğdu, bu yöntemin; miyom, endometrial polip, doğumsal rahim anomalileri, rahim içi yapışıklıklar ve tüplerle ilgili bazı patolojilerde kullanılabildiğini belirtti.


“Histeroskopi, Son Yıllarda Yaygınlaşan, Kesi Yapılmadan Birçok Patolojiye ve Tanıya Müdahale İmkanı Sunan Bir Tekniktir”Tıp dünyasında teknolojik ilerlemelere paralel olarak hızla gelişmekte olan histeroskopi tekniği ile ilgili güncelliğini halen koruyan bir kaynağın olmadığını vurgulayan Op. Dr. Serkan Aydoğdu, hazırladıkları eserin bu konuda meslektaşları için faydalı olacağına inandıklarını belirtti. Zaman içerisinde histeroskopik cerrahide kullanılan enstrumanların bile değiştiğine dikkat çeken Op. Dr. Aydoğdu, “Histeroskopi ülkemizde de son yıllarda giderek yaygınlaşmaya başladı. Önceleri bu teknik için endikasyonlar daha sınırlı iken, günümüzde endometrial polip, submukoz myom, intrauterin adezyon gibi birçok patolojide histeroskopi tek tedavi seçeneği haline gelmiştir. Histeroskopinin ofis şartlarda kullanımının yaygınlaşması ile kısırlık ve tekrarlayan gebelik kayıplarının araştırılmasında, anormal adet kanamalarının nedeninin ortaya konulmasında ve rahim içi patolojilerin tespit ve tedavisinde bu cerrahi tekniğin önemi daha da artacaktır. Sadece ülkemizde değil, dünya genelinde de bu cerrahi teknik için kaynaklar çok kısıtlı durumda, genellikle jinekolojik endoskopi kitaplarının sadece bir bölümü histeroskopi hakkında oluyor. Histeroskopiyi ülkemizde çok başarılı şekilde uygulayan birçok meslektaşımız var. Bu tekniği uygulayanlar olarak hepimiz usta-çırak ilişkisi ile bu eğitimi aldık. Birçoğumuz yurtdışında eğitimlerini pekiştirmek durumunda kaldık. Biz kitabımızı hocamızla yüzlerce ameliyat CD’mizi inceleyerek, 500 civarında literatürden yararlanarak ortaya çıkardık. Amacımız klinik deneyimlerimiz ile dünya literatürünü bir arada sunarak, meslektaşlarımız için faydalı bir eser ortaya çıkarmak idi.” dedi.

“Hazırlayacağımız Eğitim Seminerleri ile Histeroskopinin Daha da Yaygınlaşmasını Sağlayacağız”

Birçok histeroskopi uygulamasının lokal anestezi ile uygulanabildiğini dile getiren Op. Dr. Furkan Kayabaşoğlu, “Hasta genel anestezi ile uyutulmadığında kendi ameliyatını izliyor. Böylece hastaların hastalıklarının tedavilerine uyumu artıyor. Prosedürler birkaç dakikadan maksimum yarım saate kadar süren süreler içerisinde tamamlanıyor ve minimum kan kaybı ile sonuç alınıyor. Diğer endoskopik cerrahilerin uygulanabildiği hastaneler için histeroskopi çok yüksek bir maliyeti gerektirmiyor. Hastanelerde histeroskopinin alınmamasının en önemli nedeni kadın-doğum uzmanlarınca bu tekniğin uygulanmamasıdır. Kongrelerde ve kurslarda bu konu ile ilgili mutlaka sunumlar olsa bile, histeroskopi uygulanabilmesi için yeterli değil. Maalesef histeroskopi cihazının kurulumunun bile yapılamaması söz konusu. Dolayısı ile ilk basamaklardaki bu eksiklikler birçok kişi için histeroskopi ameliyatının başlamadan bitmesi demektir. Bu kitabı hazırlarken amacımız bu tekniğin yapılabilmesini sağlamaktı. Histeroskopi tecrübesi olmayan meslektaşlarımızın bile ellerine cihazı aldıklarında nasıl kuracaklarını, hastaya nasıl pozisyon vereceklerini, operasyon öncesi hastalarını nasıl hazırlayacaklarını tek tek anlattık. Basit ve önemsiz gibi gözüken ancak bir ameliyatın yapılabilmesi için olmazsa olmaz adımlar bunlar. Ama bu bilgileri hiçbir kaynaktan edinemiyoruz. Biz histeroskopi tekniğinin yapılmasındaki tüm aşamaları adım adım fotoğraflarla anlattık. Kitabımız hem bu işi belli noktaya getirmiş meslektaşlarımızın daha gelişebilmeleri için, hem de yeni başlayacak meslektaşlarımızın cesaretlenebilmeleri için yararlı olacaktır. Bizim amacımız histeroskopinin kolay öğrenebilir ve uygulanabilir bir teknik olduğunu vurgulamak. Bu cerrahinin yaygınlaşması gerektiğine inanıyoruz. Görselliği arttırmak amacıyla kitabımıza elli videoluk bir CD ekledik. Özenle seçilen, prosedürlerin en kritik basamaklarının gösterildiği videolardır bunlar. Prof. Dr. Özay Oral hocamızın önderliğinde hazırlayacağımız eğitim seminerleri ile meslektaşlarımızın pratiklerinin gelişmesinde de katkı sağlayacağız. Kitabımızla ilgili her türlü geri dönüşe açığız, hatta kitaba rağmen eksik kaldığını düşünen meslektaşlarımız için her zaman kapımız açıktır, her konuda da destek vermeye hazırız” şeklinde konuştu.


“Günümüzde Kadınlarımızın Cerrahi Tedavilerden Beklentileri Değişti”
Modern tıbbın gerekliliklerinin değiştiğini belirten Op. Dr. Kayabaşoğlu günümüzde kadının sosyal hayatın önemli bir parçası haline geldiğini vurguladı. Op. Dr. Kayabaşoğlu, “Hastalarımız artık daha kısa sürede sosyal hayatlarına dönmek istiyorlar. Daha ağrısız, hastanede kalma süresi daha kısa, hızla iyileşebilecekleri teknikleri tercih ediyorlar. Ayrıca kozmetik beklentiler de giderek artıyor. Artık hiç kimse karnında kocaman kesi izleri ile yaşamak istemiyor. Histeroskopi modern jinekolojinin en önemli yeniliklerinden biri. İnanıyorum ki zamanla ülkemizde de hakkettiği yaygınlığa ulaşacaktır” diye konuştu.

2 Haziran 2010 Çarşamba

“ 'YAŞAYABİLİRLİK ENDEKSİ' İLE EN UYGUN EMBRİYO SEÇİLEBİLİYOR”


Yale Üniversitesi 'Kısırlık ve Donör Ünitesi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Emre Seli'nin Araştırma Başkanlığı'nı yürüttüğü en uygun embriyoyu seçme yöntemi dünyada ve Türkiye'de de kullanılmaya başlandı. 'Yaşayabilirlik endeksi' olarak adlandırılan bu yöntemle anne adayının rahmine yerleştirilecek en uygun embriyo incelenerek seçilebiliyor.

İnsanlarda eksikliğinde kısırlığa neden olan proteini bulan ABD Yale Üniversitesi Kısırlık ve Donör Ünitesi Bölüm Başkanı olan Doç. Dr. Emre Seli, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne, üreme konusundaki çalışmaları hakkında açıklamalarda bulundu. Başkanlığını yürüttüğü ekiple birlikte, tüm canlılarda üremeyi kontrol eden proteini keşfeden Doç. Dr. Seli, şimdi bu proteinin dışarıda yapılarak anne adayına takviye edilmesiyle ilgili çalışmalarını sürdürüyor. 'Yaşayabilirlik endeksi' olarak adlandırılan bu yöntemle anne adayının rahmine yerleştirilecek en uygun embriyonun incelenerek seçilebileceğini belirten Doç. Dr. Seli, FDI tarafından onay alma aşamasına varabilen tek embriyo teknolojisi olduğunu bildirdi.

Keşfettiğiniz protein nedir? Bu proteinin ne gibi işlevi var?
İnfertilite tedavisinde iki ana problem var. Birincisi ve en önemlisi pek çok şeye çözümümüz var ama kadının yaşlanmasına çözümümüz yok. Yumurta kalitesi bozulduğu zaman yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Her ne kadar tüp bebek çok başarılı da olsa bugün bizim elimizde yumurtanın veya spremin kalitesini arttıracak hiçbir yöntem yok. Sonuçta sperm ile yumurtayı bir araya getiriyoruz. Onları daha sağlıklı yapabileceğimiz bir şey yok. Yumurta ile spermin bir araya gelip oluşturduğu embriyonun ilk büyüme günlerinde erkeğin hiçbir katkısının olmadığını belirledik. İlk birkaç günlük bölünmelerde sadece annenin proteinleri söz sahibidir. Biz anneden gelen üreme mesajlarını koordine eden ve gönderen proteini bulduk. Eğer bu protein olmazsa anneye üre komutu gitmiyor ve kısırlık yaşanıyor.

Nasıl bir çalışma yürüttünüz?
İnfertilite tedavisinde en önemli yöntem tüp bebeğin çalışma yöntemi bir yerine birden fazla embriyo yaratıp o embriyoları invitro ortamda yarıştırıp, aralarından en iyiyi ya da iyilerini seçip rahme yerleştirmek. Bugüne kadar en hızlı bölünen embriyoların en sağlıklı olduğunu varsayılarak, daha objektif ve daha tekrarlanabilir yöntemlerin kullanılabileceğine inanılıyor. Şu anda bir takım teknolojiler gelişiyor. Bunlar arasında bizim geliştirdiğimiz yöntemin temel anlayışı sağlıklı embriyoların sağlıksız embriyolara göre çevrelerini daha farklı değiştirdikleri anlayışına dayanıyor. Embriyoların etrafındaki nutrientleri şekerleri ve amino asitleri alıp metabolize edip atışları ne kadar aktif, ne kadar sağlıklı olduklarının göstergesi olduğunu önerdik. Bunu hastaların ve doktorların kullanabileceği hale getirmek gerekiyordu. Şu anda bir şirket tarafından piyasaya sürüldü. FDI tarafından onay alma aşamasına varabilen tek embriyo teknolojisidir.


Bu proteinin dışarıdan kişiye verilebilmesi mümkün olacak mı?
Aslında mümkün. Farelerle ilgili çalışmalarımızda bunu gösteren bulgular elde ettik. Ancak proteinin dışarıda hazırlanıp insana verilebilmesi teoride mümkün görünse de pratikte biraz daha sürece ihtiyacımız var. Bunlar bugün, yarın olacak şeyler değil. Şimdiki amacımız proteinin insana dışarıdan verilebilmesi.

'Yaşayabilirlik endeksi' yöntemi hakkında bilgi verir misiniz?
'Yaşayabilirlik endeksi' olarak adlandırılan bu yöntemle, embriyodan tek bir parça alıp onu analiz edip genetik anomalilerinin olup olmadığını kontrol eden bir yöntem var ki o da. Önceden boyama yöntemiyle 23 çift kromozomun 12 tanesini boyayabiliyoruz. En iyi ihtimalle, önce çok çalışıyormuş gibi düşünüyorduk. Ancak bunun işe yaramadığı ortaya çıktı. Ama şimdi gelişen teknoloji ile birlikte bir hücreyi alıp bu hücrenin 23 kromozomunu alıp kusursuz bir şekilde bakma imkanına sahibiz. Bu olunca da yüzde 97 kusursuz bakma imkanı çıktı. İyi bir etkisini göreceğiz. İnvaziv yani embriyoyu delip 8 hücreli embriyodan bir tanesini kopartıp almak gerekiyor. Bunun yüzde 15 kadar embriyonun ölümüne neden oluyor ama kalıcı etkisi olmuyor. Bunun ne kadar güvenli olduğu ile ilgili uzun süreli çalışmalar gerekiyor.

Hangi hastalıklar saptanabilecek?
Genetik ve genetik lokasyonu hastalıkların hepsini insan genomundaki. Hepsini aynı anda saptayamazsınız. Mesela bir ailenin hastalık öyküsü alınarak şüphelenilen hastalıklara bakılarak tespit edilebilir. Embriyolardan birer tane hücre alıp, o mutasyonun olup olmadığına bakıp mutasyonu olmayan embriyoları seçip transfer edilebilir. Bu yapılabiliyor.
Down sendromu kromozom sayısına bağlı bir hastalık, 21 numaralı kromozomdan 2 tane olması gerekirken 3 tane olunca Down sendromu oluyor. Sistik fibroza veya Talasemi’de ise kromozomun üzerinde aramak daha zor bir iş. Yeri daha önce birisi tarafından keşfedilmişse ama bazı hastalıklar var. Genetik olduğunu düşünüyorsunuz. Genomdaki yerini bilmiyorsunuz. PCD yöntemi ile yapılabiliyor.

1 Haziran 2010 Salı

“35 YAŞIN ALTINDAKİ KADINLARA TEK EMBRİYO VERİLECEK”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) İkinci Başkanı Bülent Tıraş ile infertilite ve Sağlık Bakanlığı’nın 6 Mart 2010 tarihinde yürürlüğe giren yeni tüp bebek yönetmeliğindeki yeni düzenlemeler hakkında görüşlerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Ülkemizde 6 Mart 2010 tarihinde yeni çıkan yönetmelik öncesinde, üç embriyo transfer etmek yasal iken, şu anda bu yönetmeliğin ağır yaptırımlar getirildiğini kaydeden Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Bu ağır kısıtlamalardan en önemlisi, 35 yaşın altındaki kadınlara tek embriyo verilebilecek. 35 yaşından sonrası kadınlar içinde iki embriyo verilme hakkı tanınacak. Bu çok radikal, kısıtlayıcı bir karardır. Ve bunun ülkemizdeki tüp bebek başarı oranlarını ciddi şekilde etkileyeceğini ve düşüreceğini düşünüyoruz” dedi.

“Embriyo Sayısına Gelen Kısıtlama İle Ülkemizdeki Tüp Bebek Başarı Oranlarını Etkileyecek”
Sağlık Bakanlığı’nın tüp bebek merkezleriyle ilgili yeni düzenlemesi ve embriyo sayısına getirilen kısıtlama ile ilgili Prof. Dr. Tıraş şu yorumda bulundu: “Tüp bebek uygulamalarında aslında ülkemiz son derece başarılı. Türkiye’ye birçok farklı ülkeden, çok sayıda tüp bebek tedavisi için hasta geliyor. Bu durum sağlık turizmi yönünden de pozitif gelişme sağlıyor. Ancak, 6 Mart 2010 tarihinde yeni çıkan yönetmelikte ağır yaptırımlar getirilmiş bulunuyor. Bu ağır kısıtlamalardan en önemlisi, 35 yaşın altındaki kadınlara tek embriyo verilmesi, 35 yaşından sonra da iki embriyo verilmiş olması. 35 yaşından önceki kadınlara ancak daha önce iki defa başarısız uygulamaları olması halinde, iki embriyoya izin veriliyor. Şimdi kanımızca, bu çok radikal, kısıtlayıcı bir karardır. Ve bunun ülkemizdeki tüp bebek başarı oranlarını ciddi şekilde etkileyeceğini ve düşüreceğini düşünüyoruz. Tabii ki henüz daha bununla ilgili yaygın sonuçlar ortaya çıkmış durumda değil ama Sağlık Bakanlığı kendisi bu verileri topladığı zaman bu verilerin ciddi bir şekilde düştüğünü görecektir.”

“Tüp Bebek Merkezlerinin Acaba Bu Ülkeye Ne Gibi Zararları Vardır?”
Bu yöntemlerin bu kadar radikal bir şekilde yasaklanmaya çalışılmasının ya da bu kadar cezalandırıcı önlemlere gidilmesinin günümüzdeki bilimle bağdaşmadığını kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Örneğin; bu yönetmeliğin ekinde yayınlanan Sağlık Müdürlüğü’nün yapacağı denetimlerle merkezlere verilecek ceza kısmında 15 gün süre içerisinde veya bir hafta süre içerisinde eksiğini yerine getirmeyenler kapatılır tarzında sert tedbirler yer alıyor. Buradaki amacı anlamakta biz zorluk çekiyoruz. Yani tüp bebek merkezlerinin acaba bu ülkeye ne gibi zararları vardır? Ayrıca, bu yönetmelikte bağımsız tüp bebek merkezlerinin kapatılarak hastaneler içine geçmeleri kararı alınıyor. Çünkü, hastanelerde yenidoğan yoğun bakımlarının olmadığı gibi bir gerekçe öne sürülüyor. Halbuki hiçbir tüp bebek merkezinde doğum yaptırılmıyor. Doğum yaptırılmayan bir merkezde yeni doğan ünitesinin bulunmasının ne gibi bir faydası olacak? Halbuki gebe kalamayan çiftlere gebeliğin oluşturulmasını sağlamakla yükümlü olan bir kuruluşun sanki bütün gebelerin doğumunu da burada yaptırıyormuş gibi çoğul gebelikleri, özellikle prematür bebeklere yönelik bu tip önlemlerin alınmasını biz anlamakta güçlük çekiyoruz” diye konuştu.

“Dernekler, Hasta ve Çeşitli Kuruluşlar Danıştay’a Dava Açtı”
Yeni yönetmelik ile ilgili olarak derneklerin, hasta ve çeşitli kuruluşların da Danıştay’da dava açtıklarını bildiklerini belirten Prof. Dr. Tıraş, bu konudaki hukuki girişimler sürdüğünü kaydetti. Sağlık Bakanlığı tarafından, bu yönetmeliği çıkarmadan önce derneklerle yapılan toplantılardaki prensip kararlarının göz önüne alınarak çıkartılmasını istediklerini dile getiren Prof. Dr. Tıraş, “Çünkü derneklerle yapılan toplantıda bütün bu konudaki görüşlerini bakanlık yetkililerine ilettiler. Ancak Bakanlıktaki bilim kurulunun da onayı alınmaksızın bu yönetmelik bu haliyle çıkarıldı. Sonuç olarak, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin bu tutumunu anlamakta çok güçlük çekiyoruz. Bu kuruluşlar, bu ülkenin kuruluşlarıdır ve bu ülkenin hastalarına hizmet ediyorlar. Özel tüp bebek merkezleri olsun, devlete ait tüp bebek merkezleri olsun, hastanelerle ya da müstakil çalışan tüp bebek merkezlerinin hepsi sonuçta bu ülke lehine çalışan kurumlardır” şeklinde konuştu.

“33 Yaşındaki Hasta Mahkemeye Başvurup, Yaşını Büyütüyor”
Dolayısıyla bu kararın yanlış olduğunun zaman içerisinde görüleceğini bildiren Prof. Dr. Tıraş şunları söyledi: “Bu karar sonucunda çok üzücü bazı olaylara şahit oluyoruz. Örneğin; hastalar iki embriyo alabilmek için 33 yaşındaki hasta mahkemeye başvurup, yaşını büyütüyor, 35 yaptırmak istiyor. Neden, bir embriyo fazla alabilmek için. Buradaki temel sorulardan biri de şudur, devlet örneğin, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun imkanları ile tüp bebek yöntemini iki ile sınırlamışken, iki denemeden daha fazla tüp bebeğe para ödemezken, parasını ödemediği bir yöntemde niçin embriyo sayılarına bu kadar karışma hakkını kendinde görmektedir? Hastalarımızda ciddi bir tepki olduğunu görüyoruz. Bunları Sağlık Bakanlığımıza ve ilgili diğer kuruluşlara iletiyorlar. Burada tabii Sağlık Bakanlığı’nın rolünün daha ziyade teşvik edici ve sistemi denetleyici olması gerekir. Böyle radikal katı tedbirlerle bunların herhangi bir şekilde yürütülemeyeceğini düşünüyoruz. Umarız bu hatalar görülür ve bu hatalardan dönülür.”

“Ülkemizde İnfertilitenin Hangi Sıklıkta Görüldüğüne Dair Bir Çalışma Yok”
İnfertilitenin, dünya genelinde yüzde 15 civarında gözlenen bir problem olduğunu ileten Prof. Dr. Tıraş şu bilgileri verdi: “Bu duruma yüzde 10 veya yüzde 15 civarında görülüyor diyebiliriz. Ülkemizde infertilitenin hangi sıklıkta görüldüğüne dair ne yazık ki yapılmış bir çalışma yok. Bu konuda Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği ile Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği (TSRM) bir epidemiyolojik çalışma başlatmak istiyor. Ancak tabii ki bu epidemiyolojik çalışmalar oldukça ciddi hazırlanması gereken ve oldukça maliyetli çalışmalar. Bu konuda Avrupa Birliği’nin fonlarına da bir müracaatımız oldu. Bu gelişmelerin sonuçlanmasını bekliyoruz. Onay alındıktan sonra ülkemizde de topluma dayalı bir çalışma yapılarak infertilitenin sıklığını belirlemiş olacağız.”

İnfertilitenin Kadından ve Erkekten Kaynaklanma Oranları
İnfertilitenin kadından ve erkekten kaynaklanma oranlarının, hemen hemen yarı yarıya olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Bu oranı üçe bölmek daha doğru sonuç verir. Çünkü kadından kaynaklanma oranı yüzde 35-40 civarındadır. Erkekten kaynaklanma oranı yüzde 30 civarında iken bu oran yüzde 20-25 civarında çiftlerin her ikisinden de kaynaklanabilir. Demek ki yaklaşık üçte birinde kadından, üçte birinde erkekten, üçte birinde de her ikisinden diye ayırabiliriz. Erkeğin yaşı, sperm kalitesinde ve infertilite oluşmasında erkeğin yaşının çok yakın zamanlara kadar çok önemli olmadığı üzerinde duruluyordu. Ancak son gelen veriler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Erkeğin yaşının da özellikle spermin kalitesini bozduğu ve sperm sayısını azalttığını gösteriyor. Ancak, yine de erkeklerdeki yaş ile beraber infertilite oluşma oranları ya da sperm sayısındaki bozukluklar kadınlardaki kadar keskin sınırlarla ilerlemiyor” diye konuştu.

37 ve 43 Kadınlar İçin Çok Önemli İki Yaş
Erkeklerde ortalama 50 yaşından sonra sperm kalitesinin bozulduğunu belirten Prof. Dr. Tıraş, “Kadınlarda tabii buna çok daha keskin sınırlar veriyoruz. 37 ve 43 kadınlar için çok önemli iki yaş. 37 yaşından itibaren gebelik oranlarında ciddi düşme oluyor. 43 yaşından sonra ise, pratikte artık bir kadının gebe kalabilme olasılığı yüzde 10’ların, canlı çocuk doğurabilme olasılığı yüzde 5’lerin altına düşüyor. Dolayısıyla kadınlarda oranlar çok daha keskin ama erkeklerde bunu 50 olarak kabul etmemiz söz konusu olabilir. Ama 50 yaşın üstünde de erkeklerde kesinlikle sizin çocuğunuz olmaz tarzında bir şey dememiz pratikte çok fazla mümkün değil” şeklinde konuştu.

Yardımla Üreme Teknikleri
Toplumda çocuk olmadığı zaman genelde bunun kadından kaynaklandığı düşünülüp, hep kadının suçlandığını dile getiren Prof. Dr. Tıraş, günümüzde bu konuda çok ciddi gelişmeler yaşandığını vurguladı.
İnfertil çiftlerin tedavisinde çeşitli yardım ve üreme teknikleri uyguladıklarını kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Genellikle ovulasyon indüksiyonu ve İntra Uterin İnseminasyon tarzında tedaviler uygulanabilir. Daha sonrasında da tüp bebek yani IVF tedavisi ve ICSI tedavileri uygulanabilir. Dolayısıyla bu tedaviler ‘Yardımla Üreme Teknikleri’ olarak adlandırılırlar. Yardımla üreme tekniklerinin en büyük önemi, daha önceden kesinlikle çocuk sahibi olma şansı olmayan çiftlere günümüzde çocuk sahibi olma imkanları sağlamıştır” dedi.