22 Şubat 2014 Cumartesi

Depresyon Tedavisi ve Yaklasim

Depresyon Tedavisi ve Yaklasim

1990 ve öncesinde yapılan klinik çalışmalar gözden geçirildiğinde depresyonda tedavi sonlanımına ilişkin yaygın kullanılan ve kabul gören bir terminolojinin oluşmadığı görülmektedir (Keller, 2003). Frank ve ark. (1991) mevcut kavramları gözden geçirmiş ve klinik çalışmalarda kullanılmak üzere yeniden tanımlanmıştır. Tanımların daha işlevsel hale getirilmesi, araştırmacıların kullanacağı ortak bir dil oluşturulması, çalışma sonuçlarının tutarlı ve karşılaştırılabilir olması amaçlanmıştır. Rush ve ark. (2006) benzer şekilde bir gözden geçirme yayınlamış ve tanımlamaları üzerinde küçük değişiklikler yaparak güncellemiştir. Günümüzde tanımlamalarda halen tam bir uzlaşma sağlanamasa da genel olarak yanıt, düzelme, iyileşme, depreşme ve yineleme kavramları üzerinde durulacaktır.

Tedavi sonlanımıyla ilgili kavramlar, majör depresyon tedavisinin akut dönem, devam ve idame tedavisi şeklinde tanımlanan 3 aşamasında ele alınacaktır.
Akut dönem tedavisi
Akut dönem tedavisi, tedavinin başlangıcından düzelmeye kadar geçen süreyi kapsar. İlaçla tedavinin yanı sıra depresyona yönelik psikoterapi seçenekleri ve diğer somatik tedavi yöntemleri (elektrokonvulsif tedavi, transkranial manyetik stimulasyon gibi) akut dönem tedavisinde kullanılabilir. Bu dönemde uygulanan tedavi sonucunda yanıt alınması beklenir, ancak esas hedef hastanın belirtilerinin tam olarak yatışması ve kişinin hastalık öncesi işlevsellik düzeyine dönmesidir (Kupfer, 1991; Bozkurt ve Karlıdere, 2007).
Frank ve ark. (1991) yanıt kavramını tedaviyi takiben depresyon belirtilerinde klinik olarak anlamlı düzeyde azalma gözlenmesi şeklinde tanımlamıştır. Yanıtın, depresyon belirtilerinin tedavi öncesinde belirlenen şiddetinde %50 ve daha fazla azalması şeklinde tanımlanması önerilmiştir (Keller, 2003). Genel olarak, depresyon belirti şiddetini değerlendirme ölçeklerinden elde edilen toplam puanın başlangıca göre %50 ve üzerinde azalması olarak kabul edilir. Bu tanım yaygın bir şekilde kullanılsa da, bazı araştırmacılar tarafından eleştirilmiştir. Araştırmacılar, klinik olarak anlamlı azalmanın, her olguda %50 oranında azalmaya karşılık gelmediğine dikkati çeker. Örneğin, tedaviye dirençli depresyonda belirti şiddetinde gözlenen orta düzeyde bir azalma, diğer depresyon hastalarında aynı düzeydeki değişikliğe kıyasla klinik olarak daha anlamlı olabilmektedir (Rush ve ark., 2003). Bu nedenle yanıtın belirlenmesinde depresyon şiddetinin dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca yanıtın anksiyete, iritabilite, karamsarlık, bilişsel bozukluk gibi eşlik eden diğer bozukluklarla ilişkili olabilecek belirtiler üzerinden değerlendirilmesinin uygun olmayacağı öne sürülmüştür. DSM-IV’te tanımlanan isteksizlik, zevk alamama, çökkün duygudurum gibi çekirdek belirtilerde gözlenen değişikliklerin yanıtı daha doğru bir biçimde yansıtacağı belirtilmiştir (Rush ve ark., 2006). Klinik çalışmalarda, yanıttan ziyade düzelmenin tedavi sonlanım hedefi olarak belirlenmesi önerilmekte, böylece başlangıç belirti şiddetinden bağımsız bir değerlendirme yapılabileceği belirtilmektedir (Rush ve ark., 2006).
Yanıttan farklı olarak ‘düzelme’, belirtiler devam etse de depresyon tanısı koyduracak düzeyde olmadığı, belirti şiddetinde en az 3 haftadır devam eden gerilemenin olduğu durumdur (Rush ve ark., 2006). Benzer şekilde Frank ve ark. (1991), hastaların düzelme döneminde belirtilerinin hiç olmadığı ya da çok az olduğunu, depresyon tanı ölçütlerini karşılamadığını belirtmiştir, ancak süre konusunda bir sınırlandırma yapmamıştır. Rush ve ark. (2006), düzelme döneminde depresif belirtilerin gözlenebileceği ancak çekirdek belirtiler olan istek kaybı ve çökkün duygudurum varlığında tam bir düzelmeden söz edilemeyeceğini öne sürmektedir. Tam bir düzelmeden bahsedebilmek için depresyon tanı ölçütlerinin karşılanmaması ve hastanın psikososyal ve mesleki işlevselliğine dönmüş olması gerekmektedir (Nierenberg ve DeCecco, 2001). Düzelme ve yanıt tanımlamasında psikososyal işlevselliğin yeri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Miller ve ark. (1998), 12 haftalık süre ile sertralin veya imipramin tedavileri alan depresyon hastalarında psikososyal işlevsellikte gözlenen iyileşmenin, belirti şiddetinde gözlenen iyileşme ile orantılı olduğunu saptamışlardır. Rush ve ark. (2006) ise hastalık öncesi işlevselliğin tedavi sonrası işlevsellik için belirleyici olması, eşlik eden diğer eksen 1 tanılarının psikomotor işlevselliğin değerlendirilmesindeki karıştırıcı rolü nedeniyle, kısa dönemde yapılan değerlendirmelerde, psikososyal işlevselliğin duyarlı bir belirteç olmadığını ve düzelme tanımı içerisinde yer alamayacağını öne sürmektedir.

Major Depresif Bozukluk

Majör Depresif Bozukluk

Majör depresyon, toplumun tüm kesimlerinde sıkça gözlenen, kronik seyir gösteren, yinelemelerle gidebilen, yetiyitimine yol açan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Depresyon epidemiyolojisine ilişkin yapılan çalışmalar, farklı toplumlarda farklı oranlarda sonuçlanmakla beraber geniş kapsamlı bir çalışma olan Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’nün Epidemiyolojik Alan Araştırması (ECA, The Epidemiologic Catchment Area Study) sonuçlarına göre majör depresif bozukluğun yaşam boyu yaygınlığının %3 ile 5.9 arasında, yıllık yaygınlığının %1.7 ile 3.4 arasında değiştiği belirtilmektedir (Weissman ve ark., 1991). Daha yakın dönemde Amerikan Tıp Derneği tarafından yapılan diğer bir epidemiyolojik çalışma olan Ulusal Eş Tanı Çalışması (NCS-R, National Comorbidity Survey Replication) sonuçlarına göre majör depresif bozuklukla ilgili yaşam boyu hastalanma riskinin %16.2 ve yıllık yaygınlığının %6.6 olduğunu göstermektedir (Kessler ve ark., 2003). Ülkemizde depresyon epidemiyolojisine yönelik yapılan çalışmalar gözden geçirildiğinde standart ölçeklerin kullanıldığı ilk çalışma olarak Güleç (1981)’in yaptığı çalışma dikkati çekmektedir. Bu araştırmada depresyon yaygınlığı %9.2, yaşam boyu yaygınlığı ise %23.6 bulunmuştur. Kılıç (1998)’ın yaptığı ‘Türkiye Ruh Sağlığı Profili’ araştırmasında depresyon ve anksiyete bozukluklarının en yaygın görülen ruhsal bozukluk olduğu ve depresif nöbet sıklığının %4, distimi sıklığının %1.6 olduğu saptanmıştır. Aynı çalışmada majör depresyon yaygınlığı kadınlarda %5.4, erkeklerde %2.3 olarak bulunmuştur (Kılıç., 1998). Yakın dönemde yapılan uluslararası epidemiyoloji çalışmalarında, bir yıllık yaygınlığı yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerde %5.5, düşük gelir düzeyine sahip ülkelerde ise %5.9 bulunmuştur (Bromet ve ark., 2011). Farklı çalışmalarda farklı yaygınlık oranları elde edilse de depresyonun en yaygın görülen ruhsal bozukluk olduğu çoğu çalışmanın ortak sonucudur (Kaya ve Kaya, 2007).

Depresyon, sık görülen bir ruhsal bozukluk olmasının yanı sıra yol açtığı yeti yitimi nedeniyle de önemli bir halk sağlığı sorunudur. Depresyon hastalarında yaşam kalitesi birçok alanda bozulmaktadır ve depresyon şiddetlendikçe yaşam kalitesi daha da düşmektedir (Aydemir ve ark., 2009). Özellikle sosyal işlevsellikte yol açtığı kötüleşme diğer birçok bedensel hastalıktan daha fazla düzeyde olabilmektedir (Hirschfeld ve ark., 2000a). Aynı zamanda depresyon bedensel hastalıkların başlangıcı ve şiddet düzeyi için bir risk etkeni olarak görülmekte, bedensel hastalıkla ilişkili mortalite yüzdesini artırmakta, prognozunu olumsuz yönde etkilemektedir (Katon ve ark., 2007; Pan ve ark., 2011; Kessler, 2012). Dünya Sağlık Örgütü’ne göre majör depresyon tüm dünyada dördüncü hastalık yükü nedenidir ve 2020 yılında iskemik kalp hastalıklarından sonra 2. sırayı alması beklenmektedir (Üstün ve ark., 2004; Moussavi ve ark., 2007). Ülkemizde Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Müdürlüğü tarafından yürütülen ‘Ulusal Hastalık Yükü ve Maliyet-Etkililik Projesi’ sonuçlarına göre; unipolar depresif bozukluğun en fazla yeti yitimine yol açan hastalık olduğu saptanmıştır. Aynı çalışmada hastalık yükü sıralamasında unipolar depresif bozukluk 4. sırada yer almıştır (T.C. Sağlık Bakanlığı, 2004). Bireyin işlevselliğindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra depresyon aynı zamanda tüm dünyada ağır ekonomik kayıplara da yol açan bir bozukluktur (Greenberg ve ark., 2003). Tedavi maliyetleri, özkıyım ve işgücü kaybına bağlı maliyetler depresyonun yol açtığı ekonomik yüke katkıda bulunmaktadır. Uygun tedavi ile kısa sürede hastalık öncesi işlevsellik düzeyine ulaşılması tedavi maliyetlerini azaltarak mevcut ekonomik kaybın azalmasını sağlayacaktır (Tamam ve ark., 2012).
Yaygınlığı, birey ve toplum üzerindeki olumsuz etkilerinin boyutu ve yol açtığı hastalık yükü, depresyonu önemli bir halk sağlığı sorunu haline getirmiş, depresyonun kolay ulaşılabilir, hızlı ve etkin tedavisi gerekli ve önemli bir öncelik kılmıştır.

Cocuklarda Kaygi Bozuklugu ve Tedavisi

Çocuklarda Kaygı Bozukluğu ve Tedavisi

Araştırmalar çocukluk çağı kaygı bozuklukları’nın tedavisinde hem Bilişsel Davranışçı Terapilerin (BDT) hem seçici serotonin-geri alım inhibitörlerinin (SSRI) etkili olduğunu göstermektedir (Kendall ve ark. 1997; Beidal ve ark. 2007). Bazı güncel araştırmalar BDT ve SSRI tedavilerinin çocukluk dönemindeki kaygı bozukluklarının tedavisinde benzer etkinliğe sahip olduğunu göstermekteyken, bir çalışma bazı alanlarda BDT’nin farmakoterapiye üstün olduğunu ileri sürmektedir (Beidal ve ark. 2007). Kombinasyon tedavilerinin her iki tedavinin de tek başına kullanılmasından daha etkili olacağı düşünülmektedir. Randomize kontrollü bir çalışmada, tedaviye cevap vermiş olarak değerlendirilen çocukların %81’inin hem BDT hem sertralin aldığı, %60’ının sadece BDT, %55’inin sadece sertralin, %23’ün ise plasebo haplar aldığı saptanmıştır (Walkup ve ark. 2008).

Bilişsel davranışçı terapi (BDT) çocuklarda ve erişkinlerde kaygı bozukluklarının tedavisinde etkinliği %50-70 oranında gösterilmiş bir tedavi yöntemidir-. Kaygı bozuklukları için bilişsel-davranışçı terapinin birincil bileşenleri olarak, duygu tanımı, beden yönetimi, bilişsel yapılandırma, problem çözme, maruz bırakma, pekiştirme-kendi kendini ödüllendirme teknikleri kullanılır. Klinik çalışmalarda ilaç ile birlikte bilişsel-davranışçı terapi uygulanmasının tedaviye cevap oranını artırdığı gösterilmiştir (Kendall ve ark. 2004; Walkup ve ark. 2008).

Dikkat Yanlılığı Modifikasyonu (Attention Bias Modification) anksiyete bozuklukları için geliştirilmeye çalışılan yeni ve umut vadedici bir tedavi yöntemidir. Dayanaklarını kaygının bilişsel modellerinden ve dikkat yanlılığı ile ilgili yapılan deneysel çalışmalardan alır. Mevcut randomize kontrollü çalışmalar henüz yeterli terapötik etkinliği göstermekte yeterli olmasa da, dikkat yanlılığı modifikasyonun kaygıyı azalttığını göstermektedir (Hakamata ve ark. 2010).

21 Şubat 2014 Cuma

KALP PROJESİ İLE BİLİNÇ OLUŞTURULACAK

Her yıl ani kalp durmasından dolayı 100 binden fazla insanının hayatını kaybettiğini belirten Hayatta Kal Dernek Başkanı Doç. Dr. Mutlu Vural, hedefinin 100 bin kişiye tamamen ücretsiz eğitim vererek sağlık alanında bilinç oluşturmak olduğunu söyledi. 

Ani kalp durması sonrası geç müdahaleden dolayı insanları hayatını kaybediyor. Belli bir bilinç oluşturarak ilk müdahalenin doğru şekilde yapılmasını hedefleyen Kalp Projesi’ni hayata geçiren Doç. Dr. Mutlu Vural, Hayatta Kal Derneği’ni kurarak sosyal sorumluluk projesini daha çok kişiye ulaştırmaya çalışıyor. 

Doç. Dr. Mutlu Vural, proje hakkında soruları yanıtladı. 

Kalp Projesi hakkında bilgi verir misiniz?
Kalp Projesi 13 Aralık 2011 tarihinde Erzincan da başladı. Kalp sağlığı alanında koruyucu hekimlik, toplumu bilinçlendirme ve eğitim çalışmalarını yapmak istiyoruz. Hastane dışında gelişebilecek ani kalp durmalarında ambulans gelene kadar toplumun bilinçli müdahale yapabilmesini sağlamak ve hayatta kalma oranlarını artırmak üzere çeşitli çalışmaları kapsamaktadır. Kalp damar hastalığı sıklığı ve sonuçlarını iyileştirmek ve ani kalp durmalarında ölüm sıklığını azalmayı hedefleyen bir projedir. Gelecek on yılın sonunda projenin hedefi yılda 20 bin hayat kurtarmaktır. 

Kalp Projesi ile birlikte kurulan Hayatta Kal Derneği neler yapıyor?
Hayatta Kal Derneği henüz 10 ay önce kurulmuş bir dernek ve diğer sivil toplum örgütleri fikir bazında ve sahada projeyi destekleyebilir. Bize göre önce toplumda farkındalık yaratmak gerekiyor. Çalışmalarımızı makale olarak yayınladık, ayrıca kamu spotu hazırladık.  Makale: http://www.anakarder.com/sayilar/94/buyuk/614-615.pdf

Kalbi duran bir kişi aniden yere yığılır, bilincini kaybeder, iç çeker gibi nefes alır ve nefesi kesilir. İşte o anda neler yapılırsa hasta kurtarılabilir mi? Belli bir bilinç oluşturulmuş toplumun sağlık çalışanlarına faydası nedir?
Bu şekilde her yıl 100 binden fazla insanımız hayatını kaybediyor. Bu sayının 2020 yılında 200 bine ulaşacağı tahmin edilmektedir. Her beş kişiden bir kişinin birinci derece yakını aniden yere yığılıp, bilincini kaybedip, nefesi kesilerek hayata veda etmiştir. Şehir içinde ambulans gelene kadar geçen 10 dakika zamanda bu hastanın müdahale edilmedi zaten öldüğünü ve sağlık çalışanlarının artık yapacak bir şeyinin kalmadığını toplumumuz bilmiyor. Kalbi aniden duran ve olduğu yere yığılan birine ambulans gelene kadar bilinçli müdahale ederek ambulansın yetişmesini sağlayacak şekilde kalbi duran kişiyi beş dakikadan çok daha uzun hayatta tutabileceğinin de toplumumuz farkında değil. Yine toplumun çok az kısmı bu bilinçte olsa bile kalp masajını nasıl yapacağını bilmiyor. Müdahale etmeyi bilen tanık toplumun bilinçsizliği, suçlanma korkusu, koruyucu yasaların olmaması gibi nedenlerle çekinmekte ve hayat kurtarabileceği halde uzak durmayı tercih etmektedir. Bunun için yasal düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. İlk yapılacak şey ani kalp durmasını tanımak ve hemen 112’nin aranmasıdır. Zaman kaybetmeden kalp masajı yapılmalıdır. Biz ambulans gelene kadar sadece sürekli kalp masajı yapılmasını öneriyoruz. Yapay solunum önermiyoruz. Sürekli kalp masajı ambulans gelene kadar hayati organları canlı tutacaktır. Ambulans geldiğinde elektroşok ise kalbin yeniden çalışma ve hayatta kalma şansı çok yüksek olacaktır. 

Ani kalp durmasını nasıl tanınır? Bu müdahaleler sağlık çalışanlarının işini zorlaştırmaz mı?
Amerikan Ulusal Kalp Akciğer Kan Enstitüsü “ani kalp durmasını” kalbin aniden ve beklemedik bir şekilde atışının durduğu durum olarak tanımlamaktadır. Daha sade bir ifade ile “sağlıklı gözüken bir kişi rahatsızlandıktan hemen sonra olduğu yere yığılır, bilincini kaybeder, iç çeker gibi nefes alır veya nefesi kesilmişse kalbi durmuştur” diyebiliriz. Her yere yığılan ve bilincini kaybeden kişinin kalbi durmuştur diyemeyiz. Örneğin bayılmada geçici bilinç kaybı ve 10 saniyeden kısa süreli nefes almama durumu söz konusudur. Dünyaca ünlü kalp doktoru Prof. Dr. Murat Tuzcu’nun "Kişinin bilinçsiz olduğunu saptamanız gerekir. Hareketsiz yatan insanı hafifçe sarsarak bilincinin açık olup olmadığını kontrol etmenizde yarar var. Yoksa bayılmış olsa da kalbi çalışan birine masaj yapmaya başlayabilirsiniz" uyarısına da dikkat etmeliyiz. Çalışan kalbe kalp masajı yapılmamalı ama kalbi çalışmayan birine bu korkunun aşırı olması nedeniyle sadece bir kaç dakika müdahale etmezsek de ölüm başlıyor. İşte ani kalp durmasını 30 saniyede tanımamız hayati önemdedir. 

Ani kalp durmasında bilinç kaybı ve nefes almama durumu kalp elektroşok verilerek yeniden çalıştırılmadıkça düzelmez. Düzelme ilk dakikada kalp masajı ve elektro şok uygulaması ile hemen olabilirken, geç müdahalelerde saatler ve günler sonra olabilir. Beyin hasarı olmuşsa süreç daha karışık bir hal alır.

En çok insanlar çalışan kalbe kalp masajı yapmaktan ya da kaburga kemiklerinin kırılarak akciğerlere batmasından korkuyor. Bu korkuları nasıl yenebilirler?
Size bir anımı paylaşacağım. Ben kardiyoloji doçenti iken bir hastamıza kalbi durmadığı halde 20 saniye kadar kalp masajı yaptım. Bir hasta EFOR testinde koşu bandı üzerine yıkılmış. Yan odada hasta muayene ediyorken hemşiretelaşla beni çağırdı. Koşu bandı üzerine yığılmış hastanın ritim kaydı yoktu. Bilinci kapalı ve nefes almıyordu. Kalp masajına başladım. Son kılavuzlar nabız bakma, nefes almıyorsa kalbi durmuştur diyordu. Sonra hasta nefes almaya başladı. EKO cihazında kalbine bakarken yine aynısını yaptı. Türk filmlerindeki ölüm sahnesinin aynını yapıyor ve tutabildiği kadar nefesini tutuyordu. Bu defa ekranımda kalbinin attığını gördüğüm için telaşlanmadım. Ölüm numarasını da gerçekte olduğu gibi değil "Yeşilçam" versiyonu ile yapıyordu. Sonra hastanın ölü taklidi yaptığı, bayılma ve nefesini tutma şeklinde konversiyon nöbeti olduğunu anladık.

Kalbi çalışan birine kalp masajı yapma korkusu yersizdir. Hollanda da ötenazi yasal. İyileşme umudu olmayan ve çok ızdırap çeken bir kişi aklı yerinde ise iğne ile uyutularak yasamina son verebiliyor. Uyutulmadan önce kalbi çalışırken yapılan kalp masajının kalp ritmi üzerine ciddi olumsuz bir etkisi görülmemiştir. Yani kalbi durduğuna inandığınız birine kalp masajı yapmaktan çekinmek yersizdir. Eğitim almışsanız korkmadan kalp masajı yapılabilir. Bilgili olmayan birine 112 komuta merkezinin yönlendirmesi ile kalp masajı yaptırılabilir. Tabuları yakalım, hayatlar kurtaralım.

Kalp masajı sırasında kaburga kemiklerinin kırılması doğru teknikle önlenebilir. Ani kalp durması gibi ölümcül bir durumda en kısa sürede kalp masajı yapmak gerekiyor. Hastaya müdahale edilmez ise 12 dakika içinde ölü kabul edileceğinden kaburga kırılır mı diye düşünmekten öte ambulans gelen kadar beyin gibi hayati organların hasar görmesini engellemek gerekiyor.

Online kalp masajı kursunuz ne zaman başlayacak? 
7 Kasım 2013 günü Yeni Yüzyıl Üniversitesi nde yapılacak 1. Ulusal Ani Kalp Durmalarında Ölümlerin Önlenmesi Sempozyumu’nda Türkiye’nin ilk online kalp masajı kursu başlayacaktı. Ancak Sağlık Bakanlığı ile yapılan görüşmede bu kurslara sertifika verilmesi için yönetmelik hazırlanması gerektiği ve bunun 2014 yılında hazırlayacağı bildirildi. Biz bunun üzerine ancak bakanlık takvimde geciktiğinde bu kursu katılım belgesi ya da yurtdışı sertifika vererek yapmayı planladık. Kamu spotumuzun yayınlanması ile eş zamanlı olarak "kalp masajını öğrenin" diye mesaj verdiğimizden HKD, ATUDER ve CPRToday.com tarafından onaylı online kalp masajı (hands only CPR) kursunu devreye sokacağız. Şuan ilk 100 bin kişide tamamen ücretsiz olmasını planlıyoruz. 

Doçent Dr Mutlu Vural kimdir? 
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun. Dr. Siyami Ersek Kalp Hastanesi’nde kardiyoloji ihtisasını tamamladı. Kırşehir, Erzincan ve İstanbul da görevlerde bulundu. Hayatta Kal Derneği yönetim kurulu başkanı ve Kalp Projesi kurucu ve yürütücüsü. 

Artık Kendinize Sağlık Ve Zindeliği Hediye Edin

Çoğumuz, önemli kararlar almak ve yeni başlangıçlar yapmak için yeni bir yılı fırsat olarak değerlendiririz. 

Uzm. Dr. İlker Solmaz, “Geçmiş yıllarda hayatınızda bir türlü yer veremediğiniz spora ve doğru beslenmeye yeni yılda yer vererek 2014’ü sağlıklı ve zinde bir hayatın miladı kabul etmeniz kaliteli ve mutlu bir hayatı da beraberinde getirecektir. Sağlığınız için nereden dönerseniz kardır” diyerek, yeni yılla birlikte sağlıklı ve mutlu bir hayata başlamak isteyenler için önemli açıklama ve tavsiyelerde bulundu.

Spora ve Egzersize Yeni Yılda Zaman Ayırın
Sporsuz geçen her günün kas ve iskelet sistemini zarara uğrattığını belirten Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Dr. İlker Solmaz, “Spor, yaşamınıza sağlıklı ve aktif yıllar ekler. Düzenli egzersiz yapmak, kas ve iskelet sisteminizi forma sokar ve zaman zaman gelen nedeni bilinmeyen ağrılarınızın son bulması sağlar. Ayrıca düzenli spor ve egzersiz yapan birey kendine güvenen, günlük stresten arınmış bir kişi haline gelir. Yeni yılı, yeni bir başlangıç kabul ederek geleceğinize yapacağınız en büyük yatırım egzersiz ve sağlıklı beslenme olacaktır. Ağrısız bir gelecek bununla mümkündür.” önerisinde bulundu.

Eklem Ağrılarına karşı Tam Tahıllı Gıdalar Tüketin!
Günlük hayatta sıkça rastlanan eklem ağrılarının önüne sporun yanı sıra sağlıklı ve doğal gıdalar tüketilerek geçilebileceğinin de altını çizen Uzm. Dr. İlker Solmaz, “Beyaz unlu mamulleri hayatınızdan çıkartarak, tam tahıllı; “kepekli ekmek, yulaf ezmesi ve kahverengi pirinç” gibi gıdaları daha fazla tüketmelidir. Tam tahıllı besin grupları inflamasyonu azaltarak eklemleri sağlıklı tutmaya yardımcı olur ve sindirimin kolaylaştırır” dedi.

Yeni Yılda Sağlıklı Ve Zinde Bir Hayata Sayfa Açmak İsteyenler İçin Uzman Dr. İlker Solmaz Şu Önerilerde Bulundu:

1. Kafeinli içecekler kemiklerdeki kalsiyum oranını düşürerek idrarla magnezyum atılmasına neden olur. Gün içerisinde Türk kahvesi, çay, kola gibi içecekler, olabildiğince az tüketin.

2. Eklem ve kemiklerdeki dejenerasyonları önlemek ve kemik dokusunun korunması adına, elma sirkesi ve asma yaprağını magnezyum, silfür fosfat, demir gibi birçok minerali içerdiği için yemeklerde sıkça bu besinlere yer verin.

3. Kemik gelişiminde olumlu katkı sağlaması, eklemlerin tamirini ve onarımını gerçekleştiren Kelle Paça çorbasının, yapısında bulunan sığır jelatini %99 protein içerdiğinden eklem ağrılarından şikayetçi olanlar bu gıdaları sıkça tüketmelidir.

4. Tam tahıllı besin grupları inflamasyonu azaltarak eklemleri sağlıklı tutmaya yardımcı olur ve sindirimin kolaylaştırır. Beyaz unlu mamulleri hayatınızdan çıkartarak, tam tahıllı gıdalar “kepekli ekmek, yulaf ezmesi ve kahverengi pirinç” gibi gıdaların daha fazla tüketin.

5. Düzenli egzersiz yapmak kas ve iskelet sisteminizi forma sokar ayrıca zaman zaman gelen nedensiz ağrılarınızın son bulması için düzenli egzersiz ve spor yapın.

5 Soruda Grip

Son günlerde salgın haline gelen ve çocuk yaşlı demeden yatağa düşüren griple sürekli karıştırılan soğuk algınlığı arasındaki farkları ve griple ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Baş Boyun Cerrahisi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Alkan’a sorduk…

1. Soğuk algınlığı ve grip arasındaki fark nedir?
Her ikisi de solunum yolu hastalığıdır; ancak bunlara farklı virüsler neden olur. Grip burun, boğaz, bronş ve muhtemelen akciğerler dahil solunum sistemini bozar. Soğuk algınlığı ise sadece üst solunum yolunu etkiler. Bu nedenle gribin ateş, vücut ağrıları, yorgunluk gibi belirtileri soğuk algınlığına göre daha şiddetlidir. Gribin başlıca belirtileri ateş, yorgunluk, vücut ağrıları, titreme, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve öksürüktür. Öksürük bronşları tahriş edecek kadar yoğun değildir. Hastalığın en kötü günleri ilk 3-4 gündür. İstirahat ile 7-10 gün arasında geçer. Ancak hastalığın ardından birkaç hafta boyunca yorgunluk hissedebilirsiniz. Grip ilk 24-72 saat arasında bulaşıcı hale gelir. Bu nedenle hasta olsanız bile fark edemeyerek virüsü diğer sağlıklı kişilere de bulaştırabilirsiniz. Grip olduğunuzda lütfen hekiminize başvurmadan ateş düşürücü ilaçlar ya da antibiyotikler kullanmayın. Ateşlendiğinizde mutlaka istirahat edin; böylece daha hızlı toparlanabilirsiniz.

2. Grip için en iyi tedavi nedir? Antibiyotik almam gerekir mi?
Grip için tek bir "en iyi" tedavi yoktur, ancak semptomları azaltabilir birçok yolu vardır. Reçeteli ilaçlar grip belirtileri ilk ortaya çıktığı zaman alındığında hastalık süresini kısaltabilir. İlaçlar özellikle ilk 48 saat içerisinde alındığında hastalığın ilerlemesini engeller. Soğuk algınlığı ve grip ilaçları ateş, ağrı, burun tıkanıklığı, öksürüğü azaltma gibi konularda size yardım edebilir; ancak onlar gribi tamamen tedavi etmez; sadece bu süreci daha rahat atlatmanıza yardımcı olabilir. Dekonjestanlar burnun şişmiş mukozalarını küçülterek nefes almanıza yardımcı olur. Ayrıca tuzlu burun spreyleri de açık solunum yollarına yardımcı olabilir. 

Öksürük preparatları, su ve meyve suları ile birlikte, öksürük yatıştırmaya yardımcı olabilir. 4 yaş altındaki çocuklarda mecbur kalmadıkça öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları kullanılmamalıdır. Çocuğunuz 4 ve 6 yaş arasında ise, herhangi bir ilaç vermeden önce doktorunuza danışın. 6 yaş üzeri çocuklarda semptomları hafifletmek için hekiminizin önerdiği ilaçları kullanabilirsiniz. Vücudunuzdan su kaybını önlemek için bol bol sıvı tüketin. Bu aynı zamanda burun mukozanızı da rahatlatır. 

Kahve, çay, kola gibi kafein içeren içecekleri sınırlayın. İştahınızın durumuna göre hareket edin. Eğer gerçekten aç değilseniz, beyaz pirinç ya da et suyu gibi basit yiyecekleri yemeyi deneyin. Antibiyotikler grip ya da soğuk algınlığı tedavisine yardımcı olmayacaktır. Antibiyotikler bakterileri öldürür, ancak grip veya soğuk algınlığına neden olan virüsler üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Grip bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir ve bakteriyel enfeksiyonlar için kapıyı açabilir. Bu nedenle gribiniz giderek kötüleşiyorsa bir hekime başvurun. Bakteriyel bir enfeksiyon geçiriyor olabilirsiniz. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekli olabilir.

3. Ne zaman doktora gitmeliyim?
Belirtiler şiddetliyse, toparlanacağınıza daha da kötüye gidiyorsanız, ateşiniz düşmüyorsa mutlaka hekime başvurun. Grip gibi başlayan ve başka bir hastalığa dönüşen bir duruma girmiş olabilirsiniz. Eğer bu belirtilerden herhangi biri varsa, hemen bir doktora görünün:
• Nefes alma zorluğu
• Kalıcı ateş
• Kusma
• Ağrılı yutma
• Kalıcı öksürük
• Kalıcı tıkanıklık ve baş ağrısı

4. Grip aşısı gribe neden olabilir mi?
Grip aşısı ölü virüslerden yapılır ve sizi grip yapmaz. Ancak, aşı vücudun bağışıklık yanıtı tetikleyebilir, böylece kas ağrısı ya da düşük dereceli ateş gibi birkaç hafif belirtileri olabilir.

5. Neden insanlar grip hakkında bu kadar endişeli? Gribi önlemek için ne yapabiliriz?
Grip virüsü akciğerler bulaşabilir ve zatürre gibi ciddi bir enfeksiyona neden olabilir. Grip zatürreye dönüşmeye başlarsa, bu hastanede tedavi gerekebilir. Alerjisi olanların gribe yatkınlığı yoktur. Ancak alerjiler, gribin astım, zatürre gibi hastalıklara dönüşmesini tetikleyebilir. Bu nedenle özellikle yaşlılar, hamileler, bebekler ve kronik sağlık problemleri olanların daha dikkatli hareket etmeleri gerekir. Grip ve soğuk algınlığına neden olan virüsler virüslü kişinin öksürmesi ya da hapşırmasıyla ortaya çıkan damlacıklar yoluyla yayılır. Grip ve soğuk algınlığından korunmak istiyorsanız;

• Öksürürken ya da hapşırırken yüzünüzü kolunuzun içiyle kapatın.
• Hapşırırken ya da öksürürken ağzınızı elinizle değil; kağıt bir mendille kapatın ve mendili hemen çöpe atın.
• Ellerinizi gözlerinize, burnunuza ve ağzına götürmeyin. Bu vücuda giren mikropları önler.
• Ellerinizi sık sık yıkayın. Eğer suya erişiminiz yoksa alkol bazlı bir dezenfektan kullanın.
• Çevrenizdekilere doğru öksürmeyin, kafanızı başka bir yöne çevirin.
• Telefon, klavye gibi ortak kullandığınız yüzeyleri dezenfekte edin. Virüsler bu yüzeylerde 8 saat yaşayabilirler.
• Soğuk algınlığı ve grip sezonunda kalabalıktan uzak durun.
• Her yıl grip aşısı olsun. Aşılar size % 100 koruma vermez; ancak hastalığı önlemenin en iyi yoludur.
• Bağışıklık sistemini besleyen koyu yeşil, kırmızı, sarı sebze ve meyveler tüketin.
• Düzenli egzersiz yapın. Egzersiz yaptığınız halde hasta olabilirsiniz; ancak hastalık daha az şiddetli belirtiler gösterir ve daha çabuk iyileşir. Aerobik, yürüyüş gibi düzenli egzersizler bağışıklık sistemini güçlendirir.

Modanın hiçbir zaman değişmeyen kuralları

Her daim şık olmayı kim istemez. Ancak bunun zahmetli bir iş olduğunu düşünüyorsanı yanılıyorsunuz. Çok küçük detaylara dikkat ederek siz de her daim şık olabilirsiniz.

Modacılar her yıl favori olan kıyafetleri, ayakkabıları ve aksesuarları belirlese de şu gerçeği unutmamalısınız; her kadın kendisinin modacısıdır. Ancak kendi tarzınızı yaratırken de modanın hiçbir zaman değişmeyen kurallarına dikkat etmekte fayda var.
       
RENK VE DURUŞ
Tek renklilik, kurtarıcınız olabilir. Tepeden tırnağa aynı renkte giysiler giyerseniz, uzun, bölünmemiş bir çizgi illüzyonu yaratmış olursunuz. Bu da sizi daha ince gösterir ve kusurların daha az göze çarpmasını sağlar. Siyah, devetüyü, krem, koyu kahve gibi nötr tonları kullanmayı tercih edin.

BEDENİNİZE UYMALI
Vücudunuza çok büyük (uzun, bol tişört ya da elbiseler gibi), ya da çok küçük (kısacık, üzerinize yapışan tişörtler gibi) gelen giysiler, sizi olduğunuzdan daha kilolu gösterir. Bu nedenle kendi bedeninizde uygun giysiler satın alın. Böylece vücut hatlarınız daha ölçülü biçimde ortaya çıkar.

YAPIŞKAN DEĞİL, AKIŞKAN
Giydiğiniz kumaşlar ikinci bir deri gibi üzerinize yapışmamalı, yapışmadan sarmalı. Jean gibi sert kumaşlar çıkıntıları toplayıp saklarken, poplin ve keten gibi daha az sert kumaşlarda fazlalıklar pörtleyebilir. Çok ince kumaşlarsa en tehlikelisidir. Hem iç gösterebilir, hem de vücuttaki çıkıntıları iyice ortaya serer. Böylece “Güzel olayım” derken daha da kötü bir hal alabilirsiniz. Bu nedenle kıvrımlı bir şekilde inen, yapışmayan ama akışkan duran kumaşları tercih edin.

PANTOLON ALIRKEN
Kıyafetler arasında pantolonlar önemli bir yer tutar. Bu nedenle pantolon seçimi de önemlidir. Pantolonda en iyi görüntüyü elde etmek için büzgüsüz ve pilesiz pantolonları tercih edin. Çünkü bunlar sizi daha göbekli gösterir. Ayrıca göbek deliğinizin yaklaşık 2.5 santim aşağısında biten, az düşük belli ve paçaları hafif geniş pantalonları da giyebilirsiniz. Pantolon paçalarının hafif geniş olması kalça genişliğini dengeler.

ETEK KİLOYU ÖRTER
Etek alırken kilonuza çok dikkat etmeniz gerekir. Özellikle etekler büyük popolarla tombik göbekleri gayet şık bir biçimde kamufle eder. Eteklerde diz hizası uzunluğunu tercih edin. Çünkü diz hizasındaki etekler bacaklarınızın en iyi şekilde görünmesini garantiler. Kısa boylular ise uzun etek giymemeli