21 Mayıs 2011 Cumartesi

GAZİ TIP AKREDİTASYONLA TAÇLANDI

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, kuruluşunun 32. yılında Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu tarafından, “Mezuniyet Öncesi Eğitimi” ile akredite oldu.



Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, kuruluşunun 32. yılında Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) tarafından, mezuniyet öncesi eğitimi ile akredite oldu. Düzenlenen törene, UTEAK Başkanı Prof. Dr. İskender Sayek, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz ile dekan yardımcıları, öğretim üyeleri ve çok sayıda öğrenci katıldı. Tıp fakültesi öğrencisi tarafından verilen kısa bir müzik dinletisi ile başlayan tören, açılış konuşmaları ile devam etti.



“Eğitim Sisteminin Akredite Olması, Hedeflere Ulaşmak İçin Işık Tutacak”
“Mezuniyet öncesi tıp eğitimi” ile akredite olduklarından dolayı gurur duyduklarını belirten Prof. Dr. Cinaz, fakültenin eğitim sistemine emeği geçen herkese teşekkür etti. Prof. Dr. Cinaz, hedeflerinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda, evrensel nitelikte, bilgiye ulaşabilen ve bilgi üretebilen, bunu toplumun öncelikli gereksinimleri doğrultusunda kullanarak, kişilerin sağlığını koruyacak ve hastalıklarını iyileştirecek, hastası ile iyi iletişim kurabilen, deontolojiye uyan, etik kurallar dışına çıkmayan, toplumda örnek teşkil edebilecek hekimler mezun etmek olduğunu anlattı. Prof. Dr. Cinaz, eğitim sisteminin akredite olmasının hedeflerine ulaşmak için ışık tutacağını söyledi.


“Gazi Tıp Olarak Kendimizi Kanıtladığımızın Haklı Gururunu Yaşarıyoruz”
Akreditasyonun amacı konusunda da '' Eğitim kurumunun belli standartları koruduğunu tanımlamak, mezunlarının belli bir nitelikte olduğunu onaylamaktır'' diyen Prof. Dr. Cinaz, sözlerine şöyle devam etti: “Bu kadar çok sayıda tıp fakültesinin olmasına her geçen gün öğrenci kontenjanlarının artırılmasına belirlenmiş standartların önlem olarak gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Akredite olurken ülkedeki diğer tıp fakülteleri arasında hem kendinizi kanıtlamış oluyorsunuz hem de büyük bir sorumluluk almaktasınız. Çünkü, akredite olarak artık kalitede taviz verme hakkına sahip değiliz. Bundan sonraki görevimiz, eğitimimizi geliştirirken standartları da korumaktır. Bu bilinçle, sürekli yenilenme ve gelişim çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Gazi Tıp olarak kendimizi kanıtladığımızın haklı gururunu yaşarken daha önce olduğu gibi bundan sonra da ülkemiz hekim ordusuna, aydın, ülkesini seven, toplumun sağlık sorunları ile baş edebilecek, araştırmacı, mesleği için gerekli bilgi, beceri ve tutumu kazanmış iyi hekimler yetiştirmenin bilincinde olacağız.”



“Gazi Tıp Akreditasyonla Taçlandırıldı”
Akreditasyon Özdeğerlendirme Başkanı Prof. Dr. İlhan Yetkin ise akreditasyon sürecinde yaptıkları çalışmalar hakkında şunları söyledi: “Akreditasyon çalışmaları sırasında istenen eğitim amaç ve hedeflerin tanımlamasını yaptık. Bu kapsamda eğitim programlarını, öğretim üyeleri, öğrenciler ve eğitsel kaynaklar değerlendirildi. Program yapılandırmaları, geliştirme çalışmaları, öğretim elemanlarının çalışmaları, yönetim ve yürütmenin niteliği, deneyimi ve koordinatörlerin çalışmaları da irdelendi. Sonunda da Gazi Tıp akreditasyonla taçlandırıldı”




“17 Tıp Fakültesi Akreditasyon için Başvuruda Bulundu”
UTEAK Başkanı Prof. Dr. Sayek de Türkiye'de tıp eğitiminin akreditasyon sürecinin 2002 yılında başladığını ve akreditasyon ile tıp eğitiminin güvence altına alındığını dile getirdi. Akredite olan fakültenin de düzenli olarak uygunluklarının izleneceğini söyleyen Prof. Dr. Sayek, 17 tıp fakültesinin akreditasyon için başvuruda bulunduğunu, 14 tıp fakültesinin de eğitim ve bilgilendirme için toplantı talebinde olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Sayek, 19 Şubat 2011'de Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin 6 yıl süre ile akredite edilmesine oy birliği ile karar verildiğini açıkladı.
Konuşmaların ardından Sayek, akreditasyon belgesini Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cinaz'a takdim etti.

20 Mayıs 2011 Cuma

Prof. Dr. Ayhan: "HEKİMLER 'BİZ NE OLACAĞIZ' ENDİŞESİ İÇİNDE"


Tam Gün Yasası tüm Türkiye'deki üniversite hastanesi öğretim elemanlarının 'biz ne olacağız' sorusunu sormasına sebep olduğunu söyleyen Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, "Mesaisini bitirdikten sonra öğretim elemanları gelen hastaya bakmak için, teşvik edici bir unsura ihtiyaç var" dedi.

Tam Gün Kanununun kamuoyunda çok tartışıldığını dile getiren Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, bu değişikliklerin üniversite ve devlet hastaneleri açısından ne getirip ne götürdüğünü ileri tarihlerde istatistikî sonuçların göstereceğini belirtti. Prof. Dr. Ayhan, tam gün yasasının bir hekimin sadece tercihte bulunmasını, ya devlette görev yapmayı ya da özel kuruluşu tercih etmesini istediğini; buna göre hekimlerin çalışacağı kurumu seçmesi gerektiğini vurguladı.
Prof. Dr. Ayhan şunları söyledi: "Kanuna göre eğer üniversite öğretim üyesi olarak haricen bir iş yapmak istiyorsa, onu da doğrudan doğruya döner sermaye üzerinden yapılması gerekiyor. Bunun sağlık sektörüne çok büyük katkılar sağlayacağı Bakanlık tarafından ısrarla ifade ediliyor. Ancak, biz üniversiteler olarak o kadar emin değiliz. 2547 sayılı kanunun 36. maddesi değişmeden öğretim üyeleri iki ayrı statüde çalışabiliyorlardı ve tam gün statüsüyle o zaman tam günün tüm imkânlarından istifade ediyorlardı. Döner sermayeden de ona göre bir katkı payı alıyorlardı. Yarım gün çalışanlar ise üniversitelerdeki asli vazifelerini aksatmamak kaydıyla her hangi bir şekilde muayenehane açabiliyorlar, özel hastanelerde çalışabiliyordu. Kanunun bu düzenlenmesine göre üniversite de çalışan öğretim üyeleri artık sadece tam gün statüsüne geldi. Yarı zamanlı çalışma yasaklandı. Bu çalışma ne getirecek. Kanun çalışmalarında özellikle 58. maddenin düzenlenmesinde bu hocaların özlük hakları kaybolmasına engellemek maksadıyla birçok tedbirler alındığını görüyoruz. Bu tedbirler yeterli değil. Ama tedbirlerden daha ziyade kanunla ilgili açıklamaların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Kanunla ilgili olarak gerek basın yayın organlarında gerekse Bakanlık tarafından yapılan açıklamalarda öğretim üyelerinin moralini ve motivasyonunu olumsuz etkileyecek değerlendirmeler vardı. Son derece istisna bazı hadiseler genele yansıtıldı ve tüm öğretim üyelerini kapsıyor gibi anlatıldı. Bu da öğretim üyelerimizden mesleğini hakkıyla yapmak isteyenleri ziyadesiyle üzdü. Üniversite hastaneleri 36. madde yani yarı zamanlı çalışılan dönemde de üniversite hastaneleri kendilerine gelen hastalara bakıyorlardı. Gerek yarı zamanlı gerek tam zamanlı öğretim üyeleri kendilerine gelen hastaları hastanede tedavi etmek için ellerinden gelen gayreti sarf ediyorlardı. Şu anda da öğretim üyelerimiz aynı performansı aynı gayreti gösteriyor. Öncekiyle farkı özlük haklarından daha ziyade Sağlık Bakanlığıyla olan ihtilaf nedeniyle moraller bozuldu. Öğretim elemanlarımız sadece Gazi Üniversitesi öğretim elemanlarının değil, tüm Türkiye'deki üniversite hastanesi öğretim elemanlarının biz 'ne olacağız' sorusunu sormasına sebep oldu. Sağlık Bakanlığının ve Yüksek Öğretim Kurumunun bu hususta gerekli açıklamaları bir an evvel yapmaları gerekir. Kanun çıktı, hala Yüksek Öğretim Kurumunda bekleyen yönetmeliklerimiz var. TBMM’de 36. maddenin düzenlenmesiyle ilgili bir kanun tasarısı var. Muayenehanesi olanlara mütesep hak olacak mı olmayacak mı? Kişinin verimliliğini etkileyen en önemli unsurların başında, bu belirsizlik geliyor. Ancak öğretim elemanlarımıza çok açık bir şekilde ifade edeyim çalıştıkları eski verimliliklerini sağladıkları müddetçe öğretim elemanlarının özlük hakları bilhassa parasal gelirleri açısında her hangi bir kayıp söz konusu olmayacak."


“Bu Kadar Hekim Sokağa Dökülüyor Her Hangi Bir Sıkıntı Yokta Mı Dökülüyor?”
Sağlık Bakanlığının tıp fakültelerini sadece hasta bakan, hasta tedavi eden parça başı iş yapan kişiler olarak görmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Ayhan, "Yönetmelik çalışmaları içinde akademik çalışmalara da oldukça önem verildi. Ücretlendirmeyen, parasal olmayan akademik çalışmalara ilave bir katkı verildiği görülüyor. Hekimlerimizin endişesi devam ediyor. Bu kadar hekim sokağa dökülüyorsa bir sıkıntı vardır. Sıkıntı var ise endişeler giderilmelidir. Mesela hoca farkının kaldırılmasını anlamış değilim, hoca farkı katiyen bıçak parası değildir. Hastanın hekim seçme hakkıdır. Hasta bir hekimden bir hizmet almak istiyorsa özellikle kendi seçtiği hekimden hizmet almak istiyorsa ve bu hizmeti almak münasebetiyle kendisi gönüllü olarak devlete her hangi bir yük olmadan o hekime muayene olmak ve karşılığını ödemek istiyorsa, bunun sağlık bakanlığı tarafından engellenmesi, engelleme için bu hususta 'hayır alamazlar' denilmesini anlamış değilim" dedi.

“Hekim Mesaisini Bitirdikten Sonra, Gelen Hastaya Bakması İçin Onu Teşvik Edici Bir Unsura İhtiyaç Var”
Üniversite hocalarını mesai dışı çalışmaya teşvik etmek için, bu duruma ilave bazı tedbir almaya mecbur olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayhan, "Mesai saatleri dışında çabuk hizmet almak isteyen hastalar, mesai saatleri dışındaki imkânlardan da istifade etmek istiyor ise o zaman hastaneye muayene için katkı payı yatırmalıdır. Bu suretle hem hekim, hem üniversite hastanesi hem de devletin kazanmasına ve hasta memnuniyetine imkân verilmesi gerekir" diye konuştu.



“Üniversitelere, Performansa Pek Dayalı Olmayan Lütuf Ödemesi Yapıldı”
"Sağlık Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile anlaşarak 'performans sistemine pek dayalı olmayan önceden hekimlerin fark aldığı miktar kadar bir farkı, “lütuf ödemesi'’ olarak bize gönderdi diyen Prof. Dr. Ayhan, "Peki biz onları nasıl dağıtacağız. Biz geçen sene nasıl dağıtmışsak bu seneki performansa bakmadan dağıtacağız. Mesai saati dışında bir katkı sağladı mı, onu öngörmüyor. Sadece siz bunları hekimlere dağıtın diyor. Neden? 2011 yılı içinde hekimler Tam Gün Kanununa uyum sağlayıncaya kadar parasal olarak her hangi bir eksiklikleri her hangi bir kayıpları olmasın düşüncesinde. Benim şahsi kanaatim performansa dayalı bilhassa mesai saatleri dışındaki imkânların değerlendirilmesini temin etmek maksadıyla hekim farkının konulması gerekir" dedi.




“24 Saat Çalışabilmesi İçin Hekime Bu Çalışmasının Karşılığının Verilmesi Gerekir”
Prof. Dr. Ayhan, hastanelerinde, Türkiye'de ve dünyada çok az olan cihazların bulunduğunu dile getirerek, bu cihazların sistemi geliştirmedikçe çalıştırılmayacağını kaydetti. Cihazların sabah sekiz, akşam beş arası çalışacağını, geriye kalan 16 saatte bu cihazların atıl vaziyette duracağına dikkat çeken Prof. Dr. Ayhan şunları kaydetti: "Hâlbuki bizim bu cihazların bir kısmını 24 saate çalıştırabilme imkânımız var. Ancak 24 saat çalışabilmesi için hekime bu çalışmasının karşılığının verilmesi gerekir. Türkiye’nin kıt olan kaynaklarından daha fazla istifade edilebilsin diye. Biz öğretim üyelerinin bu şikâyetlerinin bilhassa belirli şikâyetlerinin çok isabetli olduğunu ve Sağlık Bakanlığının nezdinde Yüksek Öğretim Kurumunun nezdinde çözüm arayışları için ciddi bir çaba içerisindeyiz.


“Akademik Çalışma Yapmayı, Eğitim Öğretim Faaliyetlerinde Bulunmayı Teşvik Ediyor”
Yeni döner sermaye yönetmeliğine göre hocaların döner sermaye alabileceği azami rakam, 8 katına kadar ve B 2 puanlarına göre 12 katına kadar alabilirler. 8 katının hepsi hasta bakarak alınamaz, yüzde 600’ü en fazla hasta bakarak. Geri kalanı akademik çalışmalardan alacaksınız. Belirli bir sınırdan sonra fazla hasta bakması öğretim üyesi için fazla bir gelir anlamına gelmiyor. Tam gün kanunun, kamu kaynaklarını verimli bir şekilde kullanılabilmesini, mesai saati dışında çalışmaları artırmak ve öğretim üyelerinin performansını artırmak için tekrar gözden geçirilmesi gerekir.



“Hocayı Asistan Konumuna Düşürmek”
Hekimlikte usta çırak ilişkisi vardır. Öncelikle asistan hastayı hazırlayacak; tespit ve teşhis asistan tarafından yapılacak, ondan sonra, eldeki verilere göre asistanın teşhisinin ve önerdiği tedavinin doğru olup olmadığını hoca tespit edecektir. Hoca hastayı hazırlamaz, hoca ilk kontrolleri yapmaz. Hoca, hazırlanan hastanın gerçekten o teşhis üzerine hasta olup olmadığını ve tedavinin doğru önerilip önerilmediğine bakar. Bu sebeple “hoca bakacaksa hoca baksın, asistan bakacaksa asistan baksın’’; bu doğru bir yaklaşım değildir. Bu sadece ve sadece tıp fakülteleri için değil diğer fakülteler için de böyledir. Aksi takdirde asistanın yetişmesi mümkün değildir.


“Hedeflerimiz Arasında Yeni İnşaatlar Var”
Hastanemiz yenilenmeye devam ediyor. Hasta odalarını koğuş sisteminden çıkarıp otel odasını aratmayacak hale getirmeye çalışıyoruz. 'Alet işler, el öğünür' denir. Teknolojinin gelmiş olduğu sınırlar hasta memnuniyetini sağlayacak şekilde mekân ve imkân, yemeğinden hasta bakıcısına yoğun bir gayret içerisindeyiz. Örneğin kadın doğum ünitelerimizde hasta bebeğini kendi odasında dünyaya getirebiliyor. İnşaatlarımız devam ediyor. Bir yıl daha devam edecek, mekânı rahatlatıp son teknoloji ile donatmak ve en iyi hizmeti vermek gayesindeyiz. 2011-2012 hedeflerimiz içinde, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi örnek üniversite hastanelerinden biri olacaktır."

19 Mayıs 2011 Perşembe

YENİ UBB’DE NELER DEĞİŞTİ!

İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankası’nda yapılan değişikliklerle sektörün yaşadığı sorunların büyük ölçüde çözüleceğini belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, “Tıbbi cihaz takibi açısından herhangi bir ürünün nerede kaç adet olduğu anında tespit edilebilecek. Ayrıca, SGK tarafından da bu sistem kullanılacağından gerek üretici firmalar gerekse hastalar tarafındaki ödeme sıkıntıları aşılacak” dedi.

İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankası (TİTUBB) sistemi artık SGK’nın yürüttüğü geri ödeme sisteminde (MEDULA) kullanılan TİTUBB sistemi EKAP sistemine de veri sağlıyor. TİTUBB sisteminde Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kapsamında geliştirmeler ve yenilikler planlandığını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, bir kısmının yapımına başlanan ve devam eden geliştirmeler hakkında Sağlık Dergisi'ne bilgi verdi.

Ürün Mevzuatla Başlayan Kayıt Sürecine Geçiş
Septioğlu, eski TİTUBB sisteminde önce ürün kaydı yapılıp daha sonra ürüne ait belgelerin kaydedildiğini söyleyerek, bu esnada da aynı belgenin ya da belgelerin birden fazla kaydının söz konusu olabildiğini dile getirdi. Septioğlu konu hakkında şu bilgileri verdi: "Yeni sistemde önce belgeler kaydedilip arkasından bu belgeler ile ilgili ürünler kaydedildiğinden mükerrer kayıt engellenmişti. Bir belge bir defa kaydediliyor ve bu belgeye ait ürün bilgileri girilerek belge bağlanıyor. Böylelikle eski sistemdeki mükerrer kayıt ve her ürün kayıt bildirim onayında aynı belgelerle yeniden başvurma süreci yerine belge bir defaya mahsus onayladıktan sonra ürün onayında belge istenmemesi sağlandı. Ayrıca kullanma kılavuzu, ürün etiket resmi, katalog gibi dokümanda yeni TİTUBB sisteminde kaydedilebiliyor. Bu da ürünlerin gerek hastaneler gerekse diğer kullanıcılar tarafından bu bilgilere erişimi sağlandı. Bu uygulama, ürünün tanınması ve denetimi açısından başarı sağlayacak. Yeni TİTUBB sisteminde ürüne ait distribütörlük (yetki belgesi) isteniyor, böylece ürünün takibi açısından yardımcı olacak.
Yeni sistemde gözlüklerde kayıt altına alınmaya başlanacak. Sektörün şikayeti olan kaçak gözlüğünde önüne geçilmiş olacak.

Uyarı/Takip Sistemi
Hastaneler başta olmak üzere diğer kurum ve kuruluşların envanterleri, tıbbi cihaz kayıt sistemlerine TİTUBB’dan veri aktarımı sağlanacak. Bu da özellikle hastanelerdeki iş yükünü hafifletecek ayrıca veri bütünlüğü sağlanacağından tıbbi cihaz takibi açısından herhangi bir ürünün nerede kaç adet olduğu anında tespit edilebilecek. TİTUBB veri erişim modelinin kullanıcı ara yüzü zenginleştirilerek, tıbbi cihazların ülke içindeki dolaşımının Sağlık Bakanlığı tarafından takip edilebilmesini sağlayacak. Gerekli görüldüğü hallerde ilgili tıbbi cihaz için geri çekme, imha, kılavuz değiştirme, yazılım sürüm değiştirme işlemlerinin yapılabilmesine olanak sağlayacak, tıbbi cihaz ihbar fonksiyonlarının yerine getirilmesini sağlayacak ve bu işlemlerin takibinin elektronik olarak destekleyecek yazılımlar bütününün geliştirilecek. Uyarı/takip sistemi ile her hangi bir problem yaşanan tıbbi cihazın 24 saat gibi kısa bir sürede bütün ilgili taraflarla iletişim sağlanarak kullanımının durdurulması sağlanabilecek.

Türkiye’de Bütün Denetçiler Birbirlerinin Yaptığı Denetimi Ve Sonuçlarını Anında Takip Edebilecek

Sağlık Bakanlığı’nın görev alanında bulunan her türlü tıbbi cihazın piyasaya arzı, dağıtımı aşamasında veya ürünler piyasada iken, ilgili teknik düzenleme ve yönetmeliklere uygun ve güvenli olup olmadığının gözetim ve denetiminin yapılabilmesine yardımcı olacak. Sistemle, ihtiyaç duyulan verileri elektronik olarak toplayarak, kayıt altına alacak, işlemleri hızlandıracak, kolaylaştıracak yapı ve mekanizmaların geliştirilecek. Piyasa gözetim ve denetim sistemi ile herhangi bir ürün veya ürün grubu ile ilgili aynı anda tüm Türkiye’de bütün denetçiler birbirlerinin yaptığı denetimi ve sonuçlarını anında takip edebilecek.

Gümrük Girişi Esnasında Denetimi Gereken Ürünler Daha Girmeden Denetlenebilecek
Tıbbi cihazların gümrükten girişleri esnasında TİTUBB entegrasyonu ile barkod üzerinden kayda alınmasını sağlayacak uygulamada, ithalatı gerçekleşen tıbbi cihazın menşei ülke, ithal edildiği ülke, ne kara ithal edildiği, hangi fiyata ithal edildiği bilgileri gümrük bilgilerinden elde edilebilecek. Gümrük girişi esnasında denetimi gereken ürünler daha girmeden denetlenebilecek. Ülkeye giren ürünlerinde net olarak adet bilgileri bilindiğinden Uyarı sistemi ve piyasa gözetim ve denetimi esnasında daha etkin sonuçlar alınabilecek. Ayrıca geri ödeme sisteminde de SGK ürün fiyat bilgileri ile ilgili çalışmalar yapabilecek.

SGK Tarafından Da Bu Sistem Kullanılacak ve Ödeme Sıkıntıları Aşılacak
“Kişiye özel ısmarlama cihaz”, sorumlu hekimin yazdığı reçete ile sadece reçetenin yazıldığı hasta için özel olarak üretilen gruplarda, uluslararası standartlar dahilinde; üreticinin kimlik bilgileri ve adresi, cihazın uygulanacağı hastanın kimlik bilgileri, üretilen cihazın hasta üzerinde beklenen veya amaçlanan etkisi gibi bilgileri içeren ve standart yapıda hazırlanması beklenen bir beyannameyi imzalanacak. Ayrıca SGK tarafından da bu sistem kullanılacağından gerek üretici firmalar gerekse hastalar tarafındaki ödeme sıkıntıları aşılacak.

Haritadan Nerede Ne Ürün Var Görülebilecek
Yeni sistem ile tıbbi cihaz firmalarının coğrafi konumlarının harita üzerinde işaretlenebilecek. Bu sistemle aranan bir tıbbi cihazın en yakın nerede olduğu kullanıcılar tarafından tespit edilebilecek. Tıbbi cihazlar gruplandırılarak, elektronik ihaleden daha verimli sonuç alınabilecek. EKAP sistem ile beraberinde kamu alımlarında yüzde 50’lere varan tasarruf sağlanabilecek.

Yeni Sistemle Aynı Barkodlu Ürünü Birden Fazla Tedarikçi Firma Kaydedilmeye Başladı
Bir barkodun tedarikçi firmasının tek bir firma olması gerektiği biçiminde uygulama geliştirildi. Ancak TİTUBB’un yaygınlaşmasına bağlı olarak bir barkodun tek tedarikçi firma üzerine kaydedilebilmesi yöntemi, diğer tedarikçi firmaların geçici barkod ile ürünlerini kaydetmelerine neden oldu. Bu durum birçok soruna neden oluyordu. Yeni sistemle aynı barkodlu ürünü birden fazla tedarikçi firma kaydedilmeye başladı. Ayrıca hangi ürünün hangi tedarikçide olduğunun bilgisinin yanı sıra hangi bayilerde hangi ürün, kaç adet bilgisine de ulaşılabiliyor.
Hastane Deposuna Kadar Tıbbi Cihaz Takibi Sağlandı
Sağlık Bakanlığı’nın merkezi ve taşra birimlerinde kullanılan Malzeme Kaynak Yönetim Sistemi (MKYS)‘nin TİTUBB sistemi ile entegrasyonu sağlandı. Artık hastanelerde önemli ölçüde işgücü verimliliğine gidilerek, hastane deposuna kadar tıbbi cihaz takibi sağlandı. Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın VEDOP uygulaması aracılığıyla, vergi kimlik numarası üzerinden entegrasyon sağlanabilecek. Böylelikle firma bilgileri kaynağından doğrulanmış olacak ve firmalardan ayrıca bir belge istenmesine gerek kalmadan TİTUBB’da firma kayıt işlemleri anında yapılabilecek.

Elektronik İmza, GMDN Lisansı Temini ve TİTUBB 'a İndirilmesi
TİTUBB sisteminde elektronik imza dönemine geçildi ve bu sayede firmaların şifrelerinin ele geçirilmesi ile TİTUBB sistemindeki verilerinin güvenliği ile ilgili sıkıntılar aşıldı. Bakanlık onaylayıcı ekibi de elektronik imzayı kullanacağından, onaylayıcılarında şifre güvenliği sağlandı.
GMDN (global medical device nomenclature) kod sisteminin kullanılması öngörülüyor. Sağlık Bakanlığı’nın GMDN “regulatory bodies” üyelik lisansının yenilenmesi için ilgili örgüt ile proje süresince görüşmeler yürütülecek. Yeni kod güncellemelerinin TİTUBB’a aktarımı ve GMDN kodlaması içerisinde bulunan kategori ve bölüm başlıklarının TİTUBB’a girişin sağlanması konusunda analiz çalışması yapılarak kavramsal tasarım tamamlanacak."

18 Mayıs 2011 Çarşamba

GLOKOM İNSİDANS ARAŞTIRMA SONUCU "YÜZDE 3" ÇIKTI

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen 31. Nisan Kursu’nda bu sene “oküloplastik cerrahi ve oküler onkolojisi” ele alındı. TOD Genel Başkanı Prof.Dr.Nevbahar Tamçelik, toplantıda Sağlık Dergisi’ne “Glokom prevalans çalışması” sonucunu açıklayarak, 15 il, 16 noktada yapılan çalışma sonucunun yüzde 3’e yakın çıktığını belirtti.

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen TOD 31.Nisan Kursu bu yıl Op. Dr. Arif Şerifoğlu anısına yapıldı. TOD Genel Başkanı Prof. Dr. Nevbahar Tamçelik, bu toplantıda TOD’un “Oküler Onkoloji Birimi”nin ve “Oküloplasti Birimi”nin katkılarıyla her iki konuda da hem temel bilgiler ve uygulamalar, hem de güncel bilgiler ve teknikler harmanlanarak tartışıldığını ve karşılıklı bilgi ve beceri alışverişi yapıldığını söyledi. Prof. Dr. Tamçelik, “Özellikle kendi konusunda deneyimli olan meslektaşlarımız kendi uygulamalarını bizlere aktardı. Yurt dışında yapılan bütün uygulamalar ve tekniklerin tümü ülkemizde yapılmaktadır. Gözdeki tümörler seyrek görülmektedir, ancak özellikle gözün arka kısmındaki tümörler de teşhiste bir miktar geç kalınabilmektedir. Bu yüzden bir çok hastalıkta olduğu gibi erken tanı konabilmesi için bireylerin hiçbir şikayeti olmasa bile rutin göz kontrollerini yaptırmaları gerekmektedir” dedi.


15 il, 16 Noktada 40 Yaş Ve Üstü, 6 Bin 800 Kişi Muayene Edildi
Oftalmoloji alanında tek göz derneği olmanın haklı gururunu yaşadıklarını belirten Prof. Dr. Tamçelik, Dernek olarak yaptıkları araştırma sonucunu Sağlık Dergisi’ne açıkladı. Prof. Dr. Tamçelik, Glokom prevalans araştırması için 15 il, 16 noktada 40 yaş ve üstü, 6 bin 800 kişi muayene edildi ve glokom şüpheli olan kişilere ayrıca glokoma spesifik muayeneler yapılarak glokom prevalansı tespit edildi ve bu yaklaşık olarak yüzde 3 civarı idi. Bu oranın dünya ortalamalarına yakın olmakla beraber bir miktar yüksek çıktı. Bu oranın bu şekilde çıkmasının bir sebebi ülkemizdeki akraba evliliğinden kaynaklanıyor” diye konuştu.

Bin 200 Hekim Katıldı ve 6 Oküloplastik Cerrahi Vakası Uygulandı
Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen 31. Nisan Kursu’na bu sene bin 200 hekimin üzerinde olduğunu söyleyen Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, her sene olduğu gibi bu yılda toplantıda canlı cerrahi uygulamaların yer aldığını kaydetti. Doç. Dr. Kemer, 6 oküloplastik cerrahi vakasında uygulayıcıların salondaki dinleyicilerle direkt irtibat kurarak uygulamaların inceliklerini, püf noktalarını paylaştıklarını, kursiyerlerin de soru-cevap şeklinde cerrahlara merak ettikleri hususları sorabildiklerini söyledi. Doç. Dr. Kemer, kurs süresince 5 oküloplastik cerrahi, 2 oküler onkoloji ve 2 tane de iki birimin ortak yaptıkları panel olmak üzere 9 adet panel gerçekleştirildiğini kaydetti.

Gelecek Sene “Pediatrik Oftalmoloji” İşlenecek
Nisan kursunun kitap bilgisiyle birlikte son gelişmeler noktasında bir konuyu A’dan Z’ye ele alması özelliğini taşıdığını söyleyen Doç. Dr. Kemer, “Gerçekleştirdiğimiz etkinlik daha çok asistan ve genel oftalmolog eğitimine yönelik olarak temel bilginin yer aldığı bir kurs. Buraya gelen kişiler oküloplastik cerrahi konusunda, oküloplastiğe giriş, ana insizyonlar vs. gibi en temel bilgilerden başlayarak kursa giriyorlar. Toplantı formatımızı yeni başlayan asistan arkadaşlarımızın da yararlanabileceği şekilde hazırlıyoruz” dedi.
Daha şimdiden bir sonraki toplantının heyecanını yaşamaya başladıklarını dile getiren Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, gelecek yılki konunun “pediatrik oftalmoloji” olarak belirlendiğini söyledi.

17 Mayıs 2011 Salı

HACETTEPE TIP HASTA GÜVENLİĞİ İÇİN NELER YAPIYOR?

Uluslararası Hasta Güvenliği Hedeflerinin ne olduğunu ve Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde nasıl uygulandığı hakkında Sağlık Dergisi’ne konuşan Kalite Koordinatörü D. Dilara Erdem, ‘Hasta Güvenliği’ hatırlatma eğitimlerinde yıllık veriler, yapılan analizler ve alınan önlemler hakkında personele bilgi verildiğini kaydetti.

Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nin 2005 yılında JCI Akreditasyon sürecine girmesi ve akreditasyonu önemsemesinin temelinde, sunduğu hizmet kalitesini iyileştirme çabası yatıyor. Akredite hastanelerin çok çeşitli alanlarda önemli iyileşme ve gelişme gösterdiği bilinen bir gerçek. Bunlar liderlik, tıbbi kayıt yönetimi ve bilgi güvenliğinin sağlanması, enfeksiyon kontrolü, ilaç hatalarında azalma, personel eğitimi ve mesleki yetkilendirme, performans izleme ve kalite iyileştirme olduğunu dile getiren Hacettepe Üniversitesi Kalite Koordinatörü D. Dilara Erdem şu bilgileri verdi: “Akreditasyon, hastanelere sağlık hizmetinin sunumunda işleyişle ilgili temel bir çerçeve sunar. Sağlık kuruluşlarının doğru adımları atmasına özendirir, bu sayede sağlık hizmeti alanların zarar görme olasılığını azaltır, iyi sonuç olasılığını arttırır. Bütün bunlar sağlık hizmeti sunumunda temel hedef olan hasta güvenliği ve hasta bakımında önemli iyileşmelere yol açar.

“ABD Verilerine Göre Tıbbi Hatalara Bağlı Ölümler Yılda 50 Bin–100 Bin Arasında”
Hasta Güvenliği Hedefleri’nin çıkış noktası tıp alanında da tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi insanın hata yapabileceğini, sağlık personelinin hatalara bağışık olmadığının kabul edilerek hatalardan kaynaklanan olumsuz sonuçların önüne geçilmesidir. ABD verilerine göre tıbbi hatalara bağlı ölümler yılda 50 bin–100 bin arasında. Bu sayı, bir yılda meydana gelen araba kazaları ya da meme kanseri, AIDS gibi hastalıklara bağlı ölümlerden daha fazladır.


Hastanelerde Kimlik Doğrulamada Hatalara Yer Vermeyin
JCI’ın 2011 Uluslararası Hasta Güvenliği 6 temel hedeften oluşur. Bunlardan ilki kimlik doğrulamadır. Akreditasyon standardına göre kimlik doğrulamada en az iki kriter kullanılmalı. Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinde kimlik doğrulamada kullandığımız kriterler hastanın ad-soyadı ve dosya numarasıdır. Hastalarla ilgili her türlü prosedür öncesi mesela, ilaç uygulaması, kan ya da kan ürünlerinin verilmesi gibi uygulamalarda kimlik doğrulama yapılır. Bunun için hastanın ad-soyadı ve dosya numarası kullanılır. İsim benzerliğinden kaynaklanabilecek hataları önlemek amacıyla bu kriterlere anne adı da eklendi.

“1 Miligramın Bir Virgül Sıfır (1,0) Biçiminde Yazılması Halinde Doz 10 Miligram Algılanabilir”
Hasta güvenliği hedeflerinden ikincisi iletişimin etkin ve doğru yürütülmesidir. Elektronik, sözlü ya da yazılı iletişim şekilleri arasında hataya en açık olan sözlü iletişim, sözlü istemlerdir. Hastanelerimizde bu nedenle sözlü istemler yalnız acil durumlarda kullanılıyor. Sözlü iletişimde hata oluşması olasılığını azaltmak için uygulanması gereken prosedür üç adımdan oluşur. İlk adımda sözlü istem, istemi alan kişi tarafından mutlaka yazıyla kaydedilir. Bundan sonra, istemi alan, istemi geri okuyarak istemi veren kişiye doğrulatmalıdır. Son olarak sözlü istemler, istemi veren tarafından en kısa zamanda paraflanarak teyit edilmelidir. Kurumumuzda bu son adım, ilaç yönetim sistemimiz gerekliliği sebebiyle hekimin yazılı order vermesi ile tamamlanır. İlk iki adım karşılıklı konuşmada yanlış anlamaya dayanan hataların büyük ölçüde önüne geçer. Son adım ise hata yapıldığı takdirde bunun en kısa zamanda fark edilerek hatanın olumsuz sonuçlarının önlenmesi ya da düzeltilmesine yardımcı olur. Etkin iletişimin önemli unsurlarından birisi de kısaltma kullanımında yanlış anlamaların önlenmesi. Yoğun iş yükü altında çalışırken aceleyle ve iyi düşünülmeden kullanılan kısaltmalar sağlık personeli arasında yanlış anlaşmalara ve bunun sonucu olarak yanlış tanı ve yanlış tedavi uygulamalarına yol açabiliyor. Bu tür hataların önlenmesi için hastanelerde kullanılan kısaltmaların tanımlanarak tüm personel tarafından ulaşılabilir hale getirilmesi, ayrıca yanlış anlamaya yol açma olasılığı yüksek kısaltmalardan da kurum genelinde kaçınılması gerekiyor. Sağlık kurumları özellikle yanlış anlama ve hata payının artmasına yol açan, bu nedenle kullanılmaması gereken kısaltmalara ilişkin çalışanlarına eğitim vermeli ve bu konuyla ilgili hazırlanmış bir dokümanı da erişimi kolay bir şekilde çalışanların bilgisine sunmalı. Örneğin 1 miligramın bir virgül sıfır (1,0) biçiminde yazılması halinde doz 10 miligram olarak algılanabilir, bu nedenle doz miktarı tam olarak yazılmalı.

“Konsantre Elektrolitler Eczanede Saklanmalı”
Kurum tarafından, kurumun kendi verilerine dayandırarak belirlediği tüm yüksek riskli ilaçların yönetimine ilişkin bir sürecin geliştirilmeli. Özellikle potasyum klorür, potasyum fosfat gibi konsantre elektrolit çözeltilerinin hasta bakım alanlarında, kolay erişilebilir biçimde bulundurulmamalı. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde “İlaç Yönetim Prosedürü” gereğince konsantre elektrolitlerin eczanede yetkin kişiler tarafından, güvenli ortamlarda hazırlanması ve ihtiyaç halinde servislere ulaştırılmasına yönelik bir sistem bulunuyor.

“ABD’de 7 Bin 391 Vahim Olayın 973’ü Yanlış Cerrahi”
ABD’de 1995–2010 arasındaki sürede bildirilen vahim olaylar incelendiğinde bunların sayısının 7 bin 391’i bulduğunu ve 973’ünün yanlış taraf cerrahisi olduğu saptandı. Bu sebeple JCI Akreditasyon standartlarında Hasta Güvenliği Hedeflerinden doğru hastaya, doğru taraftan, doğru uygulama ile girişim yapılması şeklinde yer alıyor. Bu prosedür cerrahi girişimden önce onam ve değerlendirme formlarının doldurulması, ameliyat edilecek bölgenin sabit bir kalemle işaretlenmesiyle başlar. Cerrahiden hemen önce ameliyathanede hasta uyutulmadan önce hastayla birlikte yürütülecek kritik mola (Time-Out) süreci ile tamamlanır.

Hastane Enfeksiyonunda En Önemli Silahımız “El Hijyeni”
Hastane ilişkili enfeksiyonların azaltılması için, Hacettepe’de Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından toplanan veriler düzenli olarak analiz edilerek, hem koordinatörlüğümüze, hem de ilgili birimlere gönderilerek sonuçlar paylaşılıyor. Artık tüm sağlık çalışanlarının da bildiği şekilde hastane enfeksiyonlarının hızını kesmede en önemli silahımız el hijyeninin sağlanması oldu. Bu sebeple hastanelerimizde temas öncesi ve temas sonrası el hijyenine personelin uyumu, izlenen kriterler arasında yer alıyor.
Kurumumuzda düşmeleri önlemek amacıyla düşme değerlendirmesi ile düşme riski belirlenmekte, hasta ve ailelerine düşme riskini azaltacak önlemler konusunda eğitim veriliyor. Özellikle hemşirelerin oryantasyon, hizmet içi eğitimlerinde ve yılda bir defa tüm personele yönelik şekilde yapılan Hasta Güvenliği hatırlatma eğitimlerinde bu konuya ilişkin yıllık veriler, yapılan analizler, alınan önlemler çalışanlarla paylaşılıyor.
Geçtiğimiz yıl düzenli olarak yayınlamaya başladığımız kurum içi iletişim bültenimiz BİZ BİZE’de de her sayıda farklı bir hasta güvenliği hedefi konusunda hatırlatmalar yapıyor, kurum içindeki duruma ilişkin bilgiler veriyoruz.”

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ÇEVRESEL TERATOJENLERİN FETUSA ETKİSİ TARTIŞILDI

Türkiye Metarnal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği tarafından düzenlenen Çevresel Teratojenlerin Fetusa Etkileri konulu toplantıda hekimlerin bilmedikleri birçok konu hakkında bilgi verilerek, hastalarını yanlış yönlendiren doktorların yaptığı hatalar üzerinde duruldu.

Türkiye Metarnal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği tarafından düzenlenen Çevresel Teratojenlerin Fetusa Etkileri konulu toplantı, Ankara Atatürk eğitim ve Araştırma Hastanesi Konferans salonunda yapıldı. Teknolojinin hızla geliştiğini ancak bunun insan sağlığına, özelliklede fetus üzerindeki etkisi konusunda çok fazla bilgi sahibi olunmadığını söylen Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Şefi Prof. Dr. Filiz Avşar, hekimler olarak bu konuda birçok soruyla karşılaştıklarını dile getirdi. Teknolojinin hızla ilerlemesine bağlı olarak çok fazla imkan doğduğunu belirten Prof. Dr. Avşar, “Teknolojileri kullanıyoruz ama beraberinde bir sürü bilinmeyenle de karşı karşıya kalıyoruz. Gebelerin günlük hayatta yediğimiz içtiğimiz besinler, kullandığımız teknolojik aletler ile ilgili sordukları çok çeşitli sorular var. Bizlerin bu soruları cevaplarken kendilerine her zaman çok net bilgiler verebilmemiz mümkün olamaya biliyor. Çünkü teknoloji sürekli olarak değiştikçe, henüz vakıf olamadığımız bu bilgilerle ilgili sorularla karşılaşıyoruz. Bilim o kadar genişledi ki bizim elde ettiğimiz bilgiler, sadece kendi branşımızın alt dallarıyla ilgili. Ancak bunların yansılamaları nelerdir bunları bilmiyoruz” dedi.

Çevresel Teratojenlerin Fetusa Etkileri konulu toplantı da hekimlerinde tereddüt ettiği konular ele alındığını kaydeden Prof. Dr. Avşar şunları söyledi: “Anne karnındaki bebek bir sürü madde ile karşı karşıya kalıyor. Bu maddeler ya annenin yediği içtiği besinler ya kullandığı kozmetikler, saç boyaları ya da etrafındaki teknolojik aletlerin yaydığı radyasyon ancak kaynaklarda bu konuyla ilgili çok detaylı bilgiler düzenli, derli toplu olarak yok. Dolayısıyla bilim adamlarımızı biz buraya çağırdık ki, hastalarımızı bize sorduğu ama bizim net cevap veremediğimiz sorulara biraz daha net cevaplar verelim. Onları aydınlatabilelim. Eğer korumamız gereken bir şeyler varsa hastalarımızı bunlardan koruyalım istedik. Söz ettiğim bu nedenleri göz önünde bulundurarak toplantı programımızda farklı konuları bir araya getirdik. Toplantımız bu farklı konuların bir araya getirildiği, ilk toplantı özelliğini taşıdığını düşünüyoruz.”

Hekim, Hasta ve Üretici Köprüsü İyi Kurulmalı
Hekimlerin verdiği bilgilerin hastalar ve toplum içerisinde çok hızlı bir şekilde yayıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Avşar, “Hastalar ve bu işin ticaretini yapanlar bilinçlendirilmeli, çünkü biri üretici diğeri tüketici durumunda önemli bir rol üstleniyor. Çünkü siz neyi talep ederseniz, üretici de o doğrultuda hareket etmek zorunluluğu hissedecektir. Dolayısıyla toplantının bir ayağı hekim vasıtasıyla hastaya, hasta vasıtasıyla üreticiye ya da satıcıya gidecek bir mesaj olacak. Saçların boyanmaması, katkılı gıdaların kullanılmaması, plastik kaptan yoğurt yenmemesi gibi talepler bizim zaman içerisinde piyasadaki durumu düzeltmemize de yardımcı olacaktır” dedi.

“Hamilelerde Civalı Dolgu Maddedi Kullanılmamalı!”
Civanın diş dolgusunda amalgam olarak kullanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Avşar, “Yeni teknolojiler oldukça pahalı olduğu için civa tercih ediliyor. Civa arsenikten sonra en tehlikeli zehirdir. Civanın diş dolgusunda kullanılması zararlı olduğu, mümkün olduğunca kaçınılması gerektiği, diş gıcırdatan gebelerin bundan daha çok etkileneceği gebelik sırasında amalgamlı diş dolgusunun yapılmaması gerektiği belirtildi. Civanın diğer bir bulunduğu alan özellikle deniz diplerinde birikmiş olan atıklar. Bunlar çok fazla miktarda ve deniz kirliliği balıklar vasıtasıyla da tarafımızdan vücudumuza alınıyor. Buradanda en fazla etkilenecek olanlar da hızlı bir şekilde hücre bölünmesine sahip olan ve plasentanın da hızlı geçirgenliği dolayısıyla bebekler. Mümkün olduğunca dip balıklarının değil, yüzey balıklarının yenmesi gerektiği konusunda bilinçlenmenin olması gerektiği belirtildi” dedi.

“Hekim Hastanın Her İstediğinde Ultrason Çekmemeli”
Ultrason uygulamasının gerekmediği sürece uygulanmaması gerektiğini vurgulayarak, hekimleri bu konuda hastalarını bilinçlendirmeye çağıran Prof. Dr. Avşar, “Ultrason hasta her geldiğinde, ‘bebeğimi görmeye geldim’ dediğinde yapılmaması gereken bir işlem olduğunu, o işlemin sadece endikasyon varsa hekim tarafından gerekli gördüğünde yapılması gerektiğinin mesajının verilmiş olması son derece önemli. Doktorlar eğer burada fikir birliği içerisinde, aynı görüş içerisinde hareket ederler ve bunu da hastaya yansıtırlarsa bunun arkası zaten bilinçlenme olarak bize dönecektir” diye konuştu.

“Perinatal Tıp Çalışma Grubunun Düzenlediği Bu Toplantı Türkiye’de ilk kez yapıldı”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi, Türkiye Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve toplantı düzenleme kurulu sözcüsü Doç. Dr. Aydan Biri ise, açıklamasında Metarnal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği sorumlulukları gereği hekimleri, gebeleri bilgilendirmesi, ülke çapında politikalar üretmesi gereken bir misyonu üstlendiğini ifade ederek, “Derneğin bünyesindeki guruplarından bir tanesi olan Perinatal Tıp Çalışma Grubu bu toplantıyı düzenledi ve gerçekten böyle bir toplantı Türkiye’de ilk kez planlanmış oldu. Toplantının içeriği itibariyle de hem hekimlere hem de doğrudan gebelere hitap edebilecek bir formatta hazırlandı. Toplantıda hekimler, konunun otoritesinden bilinmezleri ve henüz cevabı olmayan konuları duyma fırsatı buldu. Bizde kendi kendimize bazı şeyleri ortaya koymaya çalıştık. Kullandığımız gıdalarla ilgili, kozmetiklerle ilgili, kullanılan ve çevremizde sürekli maruz kaldığımız elektromanyetik alanların etkileri konusunda ne biliyoruz. Hekimlerinde bunu birbirinden, alanında profesyonel insanlardan öğrenmeye ihtiyaçları var. Çünkü hastalarımızdan her gün bunlarla ilgili birçok soruyla karşılaşıyoruz. Aslında henüz cevabı bilinmeyen çok sayıda konunun olduğu bir alanda uğraşıyoruz. Türkiye’de hekimi kontrol eden korkunç bir güç var. Bunların en başında da hastalar geliyor. Kaynağın neresi olduğu bilinmeden hata devam ediyor” dedi.

“Önce Hekimlerin Farkındalığı Artmalı”
Toplantının gerçekleştirilmesinde amacın biraz daha farkındalık yaratmak olduğunu sözlerine ekleyen Doç. Dr. Biri, “Bunu da başardığını düşünüyoruz. Bu toplantının bu konuda gerçekleştirilecek başka toplantılara da örnek olacağını umuyoruz. Öncelikli olarak hekim arkadaşlarımızın bu konularda bilinçlenmesi, bir farkındalık içerisinde olmaları çok önemli. Ancak bu tek başına yeterli değil. Çünkü bu tür toplantılar ancak belirli sayıda hekime ulaşabiliyor. Hekimler her zaman aynı dili koşuyor olmayabiliyor. Bilgi kaynakları, ilgi alanı ve yerler aynı olmayabiliyor. Onun için önce onların farkındalığının artması ve bu sayede hastalarını yönlendirmeleri önemli. Tabi topluma daha geniş kapsamlı olarak ulaşabilmek için basının da ilgisinin konuya çekilmesi ve doğru bilgiler sunmasını sağlamak ta büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu.

Hamilelik ve Sonrasında Saç Boyanmaması Konusunda Hastalarınızı Uyarın
Toplantıda saç boyamasının gebelik başlamadan bir ay öncesinden emzirmenin sonuna kadar gerektiği üzerinde durulduğunu ileten Doç. Dr. Biri, “Bu keyfi bir durum ister organik olsun, ister olmasın içerisindeki maddelerin fetüse etkilerinin kesin bilinmediği bakımından kullanılması uygun değil” dedi.

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen toplantıda Uyuşturucu-Narkotikler, Kurşun zehirlenmesi, Civa zehirlenmeleri- diş dolguları, Saç boyaları, Kozmetikler, Endüstriyel kirlilik, Elektro manyetik alanlar-cep telefonları- bilgisayarlar, Hormonlu gıdalar, Hipervitaminoz ve tedavi amaçlı kullanılan ilaç dışı organik maddelerin teratojenik etkileri, Pestisitler ve teratojonite, Alkol- enerji içecekleri ve daha birçok konu ele alındı.

15 Mayıs 2011 Pazar

“BAKANLIK HASTANELERİNDE SES HASTALIKLARI İÇİN GEREKLİ ALET VE EKİPMAN BULUNMALI”

Dünya Ses Günü nedeniyle düzenlenen basın toplantısında konuşan Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürsel Dursun, “Sağlık Bakanlığı hastanelerine KBB uzmanları için, ses hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılacak video laringoskop, mikrolarengeal cerrahi ve diğer gerekli alet ve ekipman altyapısını oluşturmalıdır” dedi.

Her yıl 16 Nisan tarihinde tüm dünyada ses sağlığının önemine dikkat çekmek amacıyla düzenlenen Dünya Ses Günü toplantısı Ankara Rixos Grand Hotel’de yapıldı. Dünya Ses Günü toplantısı çerçevesinde düzenlenen basın toplantısında sağlık muhabirleriyle bir araya gelen Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürsel Dursun ve Profesyonel Ses Derneği İkinci Başkanı İpek Böler ses sağlığı ve eğitimi konusunda bilgi verdi. Prof. Dr. Dursun “KBB hekimlerinin uzmanlık ya da uzmanlık sonrası eğitimlerinde bu konu ile ilgili bilgiler ve cerrahi becerisi mutlaka yeterli düzeyde verilmeli, gerekirse bu konuda kurumlar arası eleman değişimi ve rotasyon ile ilgili kurumlarca planlanmalıdır” dedi.


“Nasıl Bir Cerrah İçin Elleri Çok Kıymetliyse, Bazı Meslekler De Seslerini Kullanarak Yapar”
Sesin, insanların birbiriyle iletişimi için vazgeçilmez bir fizyolojik olay olduğunu söyleyen Prof. Dr. Gürsel Dursun, “Ses çıkarma sayesinde konuşur ve duygu ya da düşüncelerimizi diğer insanlara aktarabiliriz. Hatta toplum içinde bazı meslekler vazgeçilmez şekilde sesin kullanımına dayanır. Yani nasıl bir cerrah ameliyatlarını eliyle yapıyor ve bu nedenle elleri çok kıymetliyse, bazı meslekleri de insanlar seslerini kullanarak yaparlar. Bu nedenle ses telleri ve gırtlak çok kıymetlidir. Profesyonel Ses Kullanıcısı olarak da adlandırdığımız bu grup insanlar seslerini kullanarak mesleklerini yaparlar ve bu sayede yaşamlarını sürdürürler” diye konuştu.
Profesyonel ses kullanıcılarının öğretmen, öğretim üyeleri ve eğitimciler, ses sanatçıları, spiker, sunucu, medya çalışanı, siyasetçiler, sendikacılar, yönetici, şirket ve işyeri sahipleri, satış elemanları, ürün yöneticileri, pazarlamacılar, avukatlar, imam veya müezzin gibi din görevlileri, çağrı merkezi çalışanları, telefon santral çalışanları, pazar esnafı ve spor antrenörleri gibi kişiler olarak sıralayan Prof. Dr. Dursun, bu şekilde iş yapan insanların sayısının milyonları bulduğunu ifade etti.


“Sağlık Bakanlığı Hastanelerine Gerekli Alet ve Ekipman Bulunmalı”
KBB hekimlerinin uzmanlık ya da uzmanlık sonrası eğitimlerinde bu konu ile ilgili bilgi ve cerrahi becerinin mutlaka yeterli düzeyde verilmesinin büyük önem taşıdığına dikkat çeken Prof. Dr. Dursun şunları söyledi: “Gerekirse bu konuda kurumlar arası eleman değişimi ve rotasyon ilgili kurumlarca planlanmalıdır. Sağlık Bakanlığı, kendine bağlı tüm hastanelerde, her ilde ve ilçede en az bir birimde olmak üzere, ses hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılacak video laringoskop, mikrolarengeal cerrahi ve diğer gerekli alet ve ekipman altyapısını oluşturmalıdır. Ses analiz sistemleri ve bunları kullanabilecek elemanlar temin edilmelidir. Aynı hususlar tüm tıp fakülteleri hastanelerinde de yapılmalıdır.”


“Sağlık Bakanlığı Ses Kaybını Mesleki Hastalık Olarak Değerlendirmeli”
Bu kişilerin ses sağlıklarındaki bozulma nedeniyle seslerini kullanamamaları sonucu mesleklerini yapamaz duruma gelmelerinin önemli işgücü kaybına ve dolayısıyla ekonomik kayıplara yol açtığını sözlerine ekleyen Prof. Dr. Dursun “Bu nedenle; öncelikle Sağlık Bakanlığı’nın bünyesinde başlatılmış olan meslek hastalıkları ile ilgili yasa düzenleme çalışmalarında bu tarz mesleklerde ses kaybı meslek hastalığı olarak değerlendirilmelidir. Söz ettiğim bazı meslekler ve eklenebilecek diğer bazı işkolları “Profesyonel Ses Kullanıcısı” olarak kategorize edilmelidir. Ses kaybının yol açacağı mağduriyet sonucu gerekebilecek malulen emeklilik ya da kurum içi/dışı görev yeri değişikliği gibi bazı hususların yasal düzenlemeler ile açık kurallara bağlanması gerekir” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Gürsel Dursun, profesyonel ses kullanıcılarının ses sağlıklarını koruma ve bilinçlendirme doğrultusunda görsel ve yazılı medyada ses hijyenine yönelik bilgilendirme çalışmaları yapılmasının önemine değinerek Sağlık Bakanlığı’nın da bu çalışmaları desteklemesi gerektiğini ifade etti.


KBB Hekimleri ve Ses Terapistleri için Eğitim Öğretim Altyapısı Kurulmalı
Ses sağlığını koruyacak KBB hekimleri, ses terapistleri ve konuyla ilgili çalışan sağlık elemanlarının yeterli bilgi ve birikimine sahip olmaları için gerekli eğitim ve öğretim altyapısının kurulmasının gerekli olduğunu sözlerine ekleyen Prof. Dr. Dursun, “YÖK; ses ve konuşma bozuklukları ile ilgili eleman yetiştirecek yüksek okulları çeşitli üniversiteler bünyesinde faaliyete geçirmek için gerekli onay ve desteği vermelidir. Bu sayede yaklaşık 10 bin kişi civarında bir grup ses eğitmeni için iş sahası oluşturulmuş olacaktır. Ülkemizde bu kişilere gereksinim ortaya çıkmıştır. Bu nedenle iş bulma sorunları olmayacaktır” dedi.

Mobil Ünitelerle Tarama Çalışması Yapılmalı
Çeşitli yerleşim merkezlerinde mobil tanı üniteleri oluşturarak taramalar yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Dursun, toplum bireylerinin ses hastalıklarının zamanında tanınması ve böylece daha kolay ve az maliyetle tedavisi yoluna gidilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Dursun, çeşitli kamu kuruluşlarında bu mesleklerden insanların işe alınmadan önce ses muayeneleri yapılmasını istedi.