2 Şubat 2013 Cumartesi

Epilepsi Hastaliginin Tanimi

Epilepsi Hastaliginin Tanimi 

Nöbet, belirli bir işlevi olan nöronların anormal artmış senkron deşarjları sonucunda somatik, psişik, motor, duyusal veya otonomik semptomlarla birlikte olan, beyin fonksiyonlarındaki geçici paroksizmal olaylarlardır. Beyindeki sinir hücrelerinin artmış uyarılabilirliğinden kaynaklanan klinik bir durumdur. Epilepsi ise aralarında en az 24 saat olmak üzere provake edilmemiş iki veya daha fazla nöbet olarak tanımlanır 

Nöbetler mümkün olduğunca belirli epilepsi tipleri veya sendromların içinde sınıflandırılmalıdır. Sendrom özel bir epilepsi durumunu tanımlayan bir arada görülen belirti ve bulgular bütünüdür. Sendromların sınıflandırılmasında nöbet tipi, klinik durum, nörofizyoloji ve nörogörüntüleme temel alınmıştır. Eğer klinik ve elektroensefalografi (EEG) bulguları fokal başlangıcı destekliyorsa fokal nöbet, jeneralize ise jeneralize nöbet olarak adlandırılır. Fakat bu ayrım her zaman çok net olmayabilir. İdiopatik epilepsiler altta yatan herhangi bir beyin lezyonuyla ilişkisi olmayan, etyolojide genetik yatkınlığın rol oynadığı durumlardır. Semptomatik epilepsiler ise yapısal beyin lezyonunu sonucu gelişmektedir. Semptomatik olduğuna inanılan fakat bir etyolojinin belirlenemediği durumları tanımlamak için de “olası semptomatik” terimi kullanılır. Kriptojenik terimi ile eş anlamlı olan bu terim son dönemlerde daha çok tercih edilmektedir.
Epidemiyoloji
Epileptik  nöbetler  gelişmiş  ülkelerde  popülasyonun %1-2’sini etkilemektedir. Çocukların en az bir epileptik nöbet geçirme oranı %6-7 iken, bu oran gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık iki katına (%7-15) çıkmaktadır.
Epilepsi insidansı yaş ile ilişkili olarak değişmektedir. Bir yaş altı çocuklarda insidans hızı en yüksek olup 100-233/100.000 arasında gözlenmektedir. Erken çocukluk çağında 60/100.000, adölesan ve erişkin döneminde 30-40/100.000 olan insidans hızları 65 yaşından sonra tekrar yükselmekte ve 100-170/100.000’e ulaşmaktadır. Yani epilepsinin insidansı hayatın ilk yılı içinde ve 65 yaşından sonra iki kez pik yapmaktadır. İnsidans az gelişmiş ülkelerde gelişmiş ülkelerden belirgin olarak yüksektir. Az gelişmiş ülkelerdeki yüksek insidansın sebebi tam olarak belirlenemese de çocukların doğumla ilgili sorunlar, kafa travmaları ve infeksiyon hastalıkları gibi risk faktörlerine daha fazla maruz kalması olarak düşünülebilir (13).
Epilepsi prevalans hızları da yaşla birlikte artmaktadır. Yedi yaşında 2.3/1000 iken 10-15 yaşlarında 4-6/1000’e ulaşmaktadır. Epilepsi prevalansı toplumlar ve coğrafyalar arasında değişim gösterir. Avrupa ve Kuzey Amerika’da 3.6-6.5/1000 iken Afrika ve Latin Amerika ‘da 6.6-17/1000 olarak bulunmuştur (11). Ülkemizde tüm yaş gruplarında yapılan bir çalışmada epilepsi prevalansı Silivri’de 10.2/1000, 0-16 yaş grubu çocukları içeren geniş tabanlı kesitsel bir çalışmada 8/1000 olarak bulunmuştur.
uyarlanmıştır. Bu sınıflama aynı zamanda, nöbetleri sistematik olarak tanımlama olanağını Semiyolojik Nöbet Sınıflamasında epileptik nöbetler beş ana grupta toplanmıştır

1 Şubat 2013 Cuma

Yalnızlık da bulaşıcı çıktı

ABD'de yapılan bir araştırmaya göre yalnızlık hissinin şişmanlık, sigara tiryakiliği ve mutluluk gibi bulaşıcı.

Chicago Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışma, yalnızlık hissinin tıpkı aşırı şişmanlık (obezite), sigara tiryakiliği ve mutluluk gibi, sosyal ağlar aracılığıyla bulaşabileceğini ortaya koydu.

Yalnız insanların yalnızlıklarını, içinde bulundukları sosyal ağa duydukları güvensizliği diğer grup üyelerine de yansıtmak yoluyla bulaştırdıkları kaydedildi.

Çalışmayı kaleme alanlardan Nicholas Christakis, "Kişiler, yalnızlıklarını sosyal ağları içinde bulaştırabilir ve sonra grupla ilişkisini kesebilir" diye konuştu.

Araştırma için, Massachusetts eyaletinde 60 yıldan fazla süredir devam eden ve binlerce kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığı ile alışkanlıkları ve beslenme şeklinin kayıt altına alındığı bir sağlık araştırmasının verilerini inceleyen uzmanlar, yalnız insanların, yalnızlık hislerini arkadaşlarına ve komşularına bulaştırdığı, ardından sosyal ağların dış sınırına doğru hareket etme eğiliminde olduğu sonucuna ulaştı.

Yalnızlığın, dünyanın düşmanca bir yer olduğu hissiyle başlayabileceği, ardından kişinin kendi ürettiği bu düşünceye inanmaya başlayabileceği kaydedilen çalışmada, yalnızlığın kişileri sosyal tehditlere karşı duyarlı hale getirdiği ve kişinin kendini korumaya yönelik tavırlar geliştirdiği, ancak ironik olarak bu tavırların kişinin kendisine zarar verdiği belirtildi. Çevresine ilgisini kaybeden kişinin, zamanla sosyal ağından çıktığı ve etrafına daha az güvenmeye başladığı ifade edildi.

Uzmanlar, yalnızlığın aile bireylerinden çok arkadaşlardan bulaştığına, özellikle kadınlar ve 1,5 kilometrelik alan içindeki komşular arasında daha çok bulaşıcı olduğuna dikkati çekti. Araştırmaya göre, yalnızlık da tıpkı aşırı kilo, sigara içmek ve mutluluk gibi üç ayrı derecede bulaşıyor: Yalnız bir insanın arkadaşına yalnızlık bulaştırma oranı yüzde 40 ila 65'ken, bir arkadaşın yalnız bir arkadaşından yalnızlık kapma ihtimali yüzde 14 ile 36 arasında kalıyor. Üçüncü dereceden bir arkadaş söz konusu olduğunda ise yüzdeler 6 ila 26'ya düşüyor.

Uzmanlar, kendini yalnız hissetmenin insanın hiç arkadaşı olmayacağı anlamına gelmediğinin, ancak bu arkadaşların kişi için tatmin edici olmadığının altını çiziyor.

Yalnızlığın alzheimer ve kalp hastalıkları gibi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten uzmanlar, sosyal ağlarından çıkan kişilerle yeniden bağ kurmanın hayati önem taşıyacağını da vurguluyor.

Chicago Üniversitesinden John Cacioppo ve James Fowler ile birlikte, alışkanlıklar ve duyguların sosyal ağlar üzerindeki etkileri üzerinde çalışmalar yürüten Christakis, daha önce aşırı şişmanlık (obezite), sigara içmek ve mutluluğun da bulaşıcı olduğunu ortaya koymuştu.

Araştırma, Kişilik ve Sosyal Psikoloji dergisinin aralık sayısında yayımlandı.

Diyabetten Korunmak İçin 10 Tüyo

Ailesinde şeker hastalığı olanlar, kilolu olanlar, hareketsiz yaşayanlar ve yüksek tansiyon hastalarının diyabet riski yüksek. Peki diyabetten korunmak mümkün mü?...

Medical Park Acarkent Sağlık Söyleşileri’nin ikincisi Diyabet Haftası’nda Prof. Dr. Ziya Mocan tarafından gerçekleşti. Prof. Dr. Mocan, çağımızın hastalığı haline gelen ve ülkemizde 10 milyon kişinin mücadele ettiği diyabet hastalığının tedavisindeki yeni yöntemler ve korunma yolları hakkında Acarkentlileri bilgilendirdi. Acarkent Coliseum’da “Şeker Hastalığı ve Tedavisinde Yeni Yöntemler” başlığıyla gerçekleşen söyleşide, katılımcıların şekerleri de ölçüldü.

Kimler Risk Grubunda?

Prof. Dr. Mocan, “Ailesinde şeker hastalığı olanlar, vücut ağırlığı fazla olanlar, hareketsiz yaşantı sürenler, hamileliği süresince kan şekeri yükselmesi yaşayanlar ve yüksek tansiyon hastaları diyabete daha yatkın” dedi. Diyabet hastalığının belirtilerine de değinen Prof. Dr.  Mocan, “Çok susuyorsanız, çok sık idrara çıkıyorsanız, çok acıkıyorsanız, kilo kaybı yaşıyorsanız, yorgunluk çekiyorsunuz mutlaka şekerinize baktırın. Bunlar diyabet hastalığının en önemli belirtileri” diye açıkladı.

Diyabetten Korunmak İçin 10 Öneri

Prof. Dr. Ziya Mocan, Medical Park Acarkent Söyleşileri’nde 21. yüzyılın getirdiği yeni yaşam şekli dolayısıyla çağımızda hızla artan diyabet hastalığından korunmak için 10 öneri açıkladı:

1) Sağlıklı ve dengeli beslenin.
2) Düzenli spor ve egzersiz yapın.
3) Posalı gıdalar tüketin.
4) Fazla kilolardan kurtulun.
5) Sigarayı bırakın.
6) Bebekleri en az 6 ay emzirin.
7) Düzenli uyuyun.
8) Katı yağlardan uzak durun.
9) Kırmızı et tüketimini azaltın, özellikle balık tüketimini artırın.
10) Karbonhidrat alımını azaltın.

"Reflekstir" Deyip Hafife Almayın!

Bebeklerde ani sıçramanın nedeni “epilepsi” olabilir! 

Epilepsi, en sık çocukluk çağında, özellikle de 0-1 yaş arasındaki bebeklik döneminde ortaya çıkıyor. Sanılanın aksine sadece vücutta kasılma ve çenenin kitlenmesi gibi büyük nöbetlerle değil, gözden kaçabilecek küçük nöbetlerle de gelişebiliyor. Örneğin, bebeklerde ani sıçrama epilepsinin işareti olabiliyor!

Halk arasında ‘sara’ olarak bilinen epilepsi; ateş ve kafa travması gibi herhangi bir tetikleyici faktör olmadan tekrarlayıcı bilinç kaybı ile bilinçte bozulmanın görüldüğü ataklarla gelişen bir hastalık. En sık çocukluk çağında, özellikle de 0-1 yaş arasında ortaya çıkıyor. Çocukluk çağındaki epilepsi tüm vücutta kasılma/atma, çenenin kitlenmesi ve ağızdan köpük gelmesi gibi belirtilerle seyreden büyük nöbetlerle gerçekleşebileceği gibi; tanınması zor ve kısa süren küçük nöbetlerle de ortaya çıkabiliyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Dr. Uğur Işık, bebeklerde sadece kollar, bacaklar ve baş bölgesinde ortaya çıkan ani sıçramanın hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Klasik epilepsi belirtilerinin yanı sıra, bu tür kısa süren küçük nöbetlerin de asla atlanmaması gerekiyor. Çünkü bu küçük nöbetler anne babalar tarafından gözden kaçarsa sorun tedavi edilmediği için büyük nöbetlere dönüşebiliyor” diyor.

Hangi Nöbetler Gözden Kaçabiliyor?

• Ani Sıçrama ve Kapanma: Bebeklikte kümeler halinde gelen, kollar, bacaklar ile baş bölgesinde ani sıçrama ve kapanma ile gelişen nöbetler ortaya çıkabiliyor.
• Gözlerin Sabit Bir Yere Bakması: Çocuklarda kasılma, atma, gözlerin sabit bir yere bakması ve kusma ile gelişebiliyor. Vücudun tek tarafında kasılma veya vücudun tek tarafında anormal his ile de görülebiliyor.
• Dalma: Absans nöbetlerinde çocuk sadece 5-10 saniye boyunca dalıyor ve çevresine karşı duyarsız oluyor.
• Gece Uykudan Sık Uyanma: Frontal lob denilen (beynin ön bölgesi) bölgede gelişen nöbetlerde gece uykudan sık uyanma, kasılma ve anlamsız hareketler görülebiliyor. Bu durum çoğunlukla uyku bozukluğu ile karışıyor. Ayrıca çocuk anlamsız yere kendi çevresinde dönme veya koşma şeklinde hareketler sergileyebiliyor.
• Ani Baş Düşmeleri: Ani baş düşmeleri ve yere kapaklanma şeklinde nöbetler görülebiliyor.
• Sıçrama: Bazen sadece ani elektrik çarpması benzeri sıçramalar (myokonik nöbetler) ortaya çıkabiliyor.

Çocuğun Hayat Kalitesini Belirliyor

Bazı türlerinde nöbetler günde 50-60 kez tekrar ederken, bazılarında ise yılda sadece 1-2 kez ortaya çıkıyor. Epilepsiye neden olan durum hayat kalitesinde en önemli belirleyici faktör oluyor. Çünkü bu faktör hem çocuğun zeka düzeyini ve davranış sorunlarını hem de epilepsinin şiddetini beliyor. Nöbet sayısı ve nöbet kontrolü hayat kalitesini belirlemede önemli bir rol üstleniyor. İlaçlarla kontrol altına alınabilirse çoğu çocuk okul, spor ve hobiler gibi günlük yaşam aktivitelerine devam edebiliyor.

Bazı Türleri İlaçla Kontrol Altına Alınabiliyor

Hangi tedavinin uygulanacağında epilepsinin türü çok önem taşıyor. Çocukluk çağının iyi huylu genetik epilepsilerinin yüzde 80-90’ı ergenlikte düzeliyor. Bazen de epilepsiler ergenlik çağında başlıyor, bunların bir kısmı ömür boyu tedavi gerektiriyor. Epilepsilerin bir kısmı ilaç tedavisine çok iyi yanıt veriyor. En az 2 yıl, bazen de ergenlik çağına kadar ilaç kullanmak yeterli gelebiliyor. Ancak altta kafa travması veya menenjit gibi nörolojik bir sorun varsa tedavi edilmesi daha güç olabiliyor. Örneğin hastanın çok uzun yıllar ilaç kullanması gerekiyor.

Epilepsi Cerrahisinde Başarı Oranı Yüksek

Tüm epilepsilerin yüzde 20-30’unu dirençli epilepsiler oluşturuyor. Bu durumda ilaç dışında diğer tedavi seçenekleri gündeme geliyor. İlk yöntem de epilepsi cerrahisi oluyor. İyi seçilmiş hastalarda epilepsi cerrahisinin başarısı yüzde 80’lere ulaşıyor. Ancak ne yazık ki her dirençli epilepsisi olan çocuk ameliyat adayı olamıyor. Çocuğun epilepsi cerrahisi adayı olması için nöbetlerinin belli bir bölgeden kaynaklaması ve çıkarılacak bölgenin dil ve görme gibi önemli bir fonksiyonunun olmaması gerekiyor.

Beyne Takılan Pil Belirgin Düzelme sağlıyor

Çocuğun cerrahi yönteme uygun olmadığı durumlarda “vagus sinir stimülatörü” denilen beyin pili tedavisi düşünülebiliyor. Göğüs altına yerleştirilen pil, vagus sinirini belli aralıklarla uyarıyor ve bu nöbetlerde azalma sağlayabiliyor.  Beyin pili tedavisiyle nöbetlerin tamamen durması mümkün olmasa da iyi seçilen hastalarda belirgin düzelme sağlanabiliyor.  Diğer bir tedavi seçeneği de ketojenik diyet. Bazı tür epilepsilerde etkili olan bu diyet yağdan çok zengin beslenilmesi prensibine dayanıyor.

Nedenleri Neler?

• Kromozom anomalileri,
• Beyin oluşumundaki yapısal bozukluklar,
• Beynin oksijensiz kalması veya beyin kanamaları,
• Tümörler,
• Kafa travması,
• Menenjit gibi beyin enfeksiyonları epilepsiye sebep olabiliyor.

Çocuğunuz Atak Geçirdiğinde… 

• Nöbet sırasında çocuğunuzu sağ ya da sol tarafına doğru yatay pozisyonda yatırın.
• Başının altına bir yastık koyun, yakası sıkıysa gevşetin.
• Sallamayın, üstüne su dökmeyin, ağzına bir şey sokmaya çalışmayın.
• En yakın sağlık kuruluşuna götürün ya da çocuğunuzu izleyen doktoruyla iletişim kurun.

Psikolojik rahatsızlık: Kendini beğenmişlik

Başkalarına empati yapamayan, karşısındaki kişileri her zaman ezen ve küçük düşüren egosu yüksek kişileri tanımak ister misiniz? Psikiyatri Uzmanı Dr. Oğuz Tan sizin için anlatıyor  

Narsisist kendisini fazla beğenen, üstün gören, hep takdir ve ilgi bekleyen, imtiyazlı olduğuna inanan, özel muamele bekleyen kişidir. Narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar. Nitekim bu kişiler çok alıngan, eleştiriye oldukça tahammülsüz insanlardır.

Bu insanları şuuraltı kendine güvensizliği bastırarak egosu yüksek insanı üretir. Narsisistler ayrıca empati kuramayan, başkalarının duygularını anlayamayan kişilerdir. Kendine güvensizlikle başkalarını anlayamama birleşince, narsisistik kişilik gelişir.

Narsisist davranışların eğitim ile bağlantısı var mıdır?

Narsisistler övgüyle beslendikleri için, çok çalışırlar. Dolayısıyla hayatta başarı kazanma, iyi bir yere gelme ihtimalleri yüksektir. Başarı, kendini beğenmişliklerini iyice besler, böylece narsisistin yakın çevresiyle ilişkisi iyice bozulur.

Parlak bir statüsü olan, ama yalnız bir insan vardır tepelerde bir yerde. Çalışkan olmayan, başarı kazanamayan narsisistlerin de hayatları kötüdür, çünkü çok ihtiyaç duydukları övgüyü bir türlü elde edemezler.

Narsisistler elitist davranışa eğilimlidirler. Statüsü yüksek arkadaşlar edinmek, iyi yerlere gitmek, iyi arabalara binmek isterler. İnsanları ezmekten çekinmezler, kendileri en üstün oldukları için, başkalarını ezmek doğal davranışlarıdır.

İzleri ergenlik, hatta çocukluk yıllarına kadar uzanabilir, ama asıl 18 yaşından sonra belirgin hale gelir. Narsisistler, genellikle narsisist olduklarını fark etmezler; söyleseniz de kabul etmezler; kabul etseler bile kolay kolay değiştiremezler.

Narsisist kişiler çevresine zarar verirler mi?

Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler.

Fedakarlığı hep başkalarından beklerler, çünkü onlar uğruna her türlü fedakarlığın yapılacağı insanlardır. Vermezler, alırlar. Aşkta bile, beğenilmek için vardırlar. Başkalarının hakkını çiğnemekten çekinmezler, hatta hak çiğnediklerinin farkına bile varmazlar, zaten her şeyin kendi hakları olduğuna inanırlar. Çıkarcıdırlar.

Hepimiz narsisistik savunmalar yaparız. Çünkü hepimiz kendimizi iyi görmek isteriz. Ama narsisistlerin problemi kendilerini iyiden de öte imtiyazlı görmek ve başkalarına değer vermemektir.

Narsistiklerin tedavi edilmesi gerekir mi? Ya da bu kişilikler tedaviyi kabul eder mi?

`Ben narsisistim` diye diye tedaviye gelmezler. Genellikle depresyon yüzünden başvururlar. Çünkü narsisistler sık hayal kırıklığı yaşarlar. Çünkü hep sevilme, övülme beklentilerinin hayat boyu devamlı karşılanması mümkün değildir.

Kaynak: elmaElma

Ben hallederim...

Tamirci çağırmak gerer insanı. Çünkü tamirciler, çocukken evde bozulan her elektronik alet karşısında “sen mi oynadın len bununla?” diye kükreyen baba edasıyla insana kendini suçlu hissettirirler!.. 

“Nasıl bozdunuz bunu?.. Zıttırı vıttırısıyla oynamışsınız bunun!.. Uhuu uuu, komple değişmesi lazım!.. Motorunu yakmışsınız! masraftan kaçarsanız böyle olur...” Klozetin başına çökmüş, suratınıza “Nassıl becerdiniz bunu beah?!” diyen gözlerle bakan tesisatçıya “çocuklar ne attıysa artık, yaramazlar... keh, keh, o kadar da porçöz attık, kusura bakmayın...” demek ömürden ömür götürür... Zaten genelde de, ‘yahu iki vida sıkamayacak mıyım, yaparım ben onu, ne gerek var bir sürü para vermeye şimdi’ zihniyeti hakimdir.

Kendi işini ‘kendi’ halletmeyi seven Türk insanının pratik zekâsı ve ‘ver oradan iki tornavida bir pense, portakal sandığından bilgisayar yapayım!’ özgüveni kendi tamir tekniklerini geliştirmesine yol açmıştır... İlk akla gelen tamir tekniği, üflemektir. Çok eskilerden gelen bir huydur. Tokatlamadan bir önceki evredir. Kaynağı okuyup üflemek midir bilinmez ama işe yaramaktadır. Aletin parçaları sökülür... üflenir... takılır...

Tüm parçaları söküp tekrar takmak bilgisayar, çamaşır makinesi, elektrikli süpürge her alette işe yarar. Muhakkak parça artar, onlar da etrafa saçılır, bakıp bakıp ‘onlarsız da çalıştırabildim’ diye sevinilir, hava atılır.

Yirmi birici yüzyılda dahi popülerliğini yitirmeyen diğer bir tamir yöntemi; temassızlığı aleti tokatlayarak gidermektir. Karıncalı gösteren televizyonun tokatlanmasıyla başlamıştır. Alet edevatın aklı başına gelir, toparlanır düzelir. Yeşilçam filmlerinde de ilişkiyi tamir etmede kullanılan yöntemdir. “Seviyorum huleyn seni! Şrakkk!”

Kapatıp açmak. Elimizdeki en iyi tamir yöntemlerinden bir tanesidir kapatıp açmak, ya da bir süre kendi haline bırakmak ve daha sonra tekrar denemek...

Çalışmayan uzaktan kumandayı önce hafiften silkelemek, olmadıysa dize tıklatmak, olmuyorsa, pil ve pil yuvası kurcalamak, hâlâ olmadıysa diğer elin desteği ile şiddetli vuruşlarla kumanda dağılana kadar uğraşmak.

Anahtar dürtmek. Her derde devadır anahtar. Parça sıkışmış; anahtar, televizyonun düğmesi bozulmuş; anahtar, bankamatik kartı yuttu; aha sana anahtar...

Televizyona çatal, kaşık, bıçakla anten yapmak. Arabanın kopan motor kayışını kadın çorabıyla bağlamak... Laçkalaşmış pil kapağını, paket lastiğiyle tutturmak. Topallayan eşyanın ayakları altına gazete kağıdı sıkıştırmak. Ve... Ağızda sigara ile tüpün havasını almak. Bambaşka olmak, pırıl pırıl kalmak!..

* Halime Gürbüz 

© Copyright, Sağlık TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.

Yürüyüş tansiyonu düşürüyor!

Hipertansiyon başta kalp damar sistemi olmak üzere pek çok organımızda ciddi hasarlar oluşturabiliyor.

Ancak yaşam alışkanlıklarınızda alacağınız basit önlemlerle kan basıncınızın kontrol altında olmasını sağlayabilirsiniz. Örneğin 30 dakika tempolu yürüyüş yapmak gibi!

Yaşam tarzı açısından geçiş döneminde olan ülkemizde başta tuz tüketimindeki artış olmak üzere beslenme alışkanlıklarının değişmesi, hareket düzeyinin azalması ve obezite sıklığının artması nedeniyle hipertansiyon görülme oranı giderek artıyor. Öyle ki 2008 yılı verilerine göre; ülkemizde yaşayan erişkin nüfusun yüzde 31,8’i hipertansiyon hastası. Üstelik ülkemizde her 4 ölümden biri, hipertansiyon nedeniyle gerçekleşiyor. Uzun süre devam eden kontrolsüz hipertansiyon kalp damar sistemi, beyin, böbrek ve gözlerde ciddi hasarlar oluşturabiliyor, hatta ölüme bile yol açabiliyor. Bu iç karartan tablo canınızı sıkmasın, çünkü yaşam alışkanlıklarınızda yapacağınız basit düzenlemelerle hafif düzeydeki hipertansiyonu kontrol altına alabilir veya ilaç kullanıyorsanız kan basıncının daha iyi düşmesini sağlayabilirsiniz.

1. Düzenli egzersiz yapın: Haftada 5 gün en az 30 dakika, örneğin orta tempolu yürüyüş gibi, orta tempolu aerobik egzersiz yapın. Eğer egzersiz süresini 1 saate çıkartabilir ve şiddetini artırabilirseniz (hızlı tempolu yürüyüş veya koşmaca gibi) sporu haftada 3 gün yapmanız yeterli olacaktır. İnsan vücudunun biyoritmi açısından en iyi egzersiz saatlerinin öğle-akşamüzeri olduğu düşünülmekle birlikte, bulabildiğiniz her fırsatta egzersiz yapmanız önemli. Siz yeter ki buna zaman ayırın. Yine yemekten sonraki ilk 1,5 saat içerisinde yoğun sindirim faaliyetleri nedeniyle yoğun egzersiz önerilmiyor.

2. İdeal kilonuza ulaşın: Fazla kilolarınızı vermeniz kan basıncınızı düşüreceği gibi sizi diyabet ve kalp hastalıkları riskinden de koruyacaktır. 5–10 kilo kaybı bile kan basıncında anlamlı düşüş yapabiliyor. Çalışmalar kısa vadede kan basıncını düşüren en etkili önlemin kilo kaybı olduğunu, tuz kısıtlaması ve egzersizin etkisinin ise orta uzun vadede ortaya çıktığını gösteriyor.

3. Sağlıklı beslenin: Özellikle hayvansal yağlardan fakir, karbonhidratı azaltılmış, proteinden zengin ve bol sebze ile meyveden oluşan bir beslenme türünü tercih edin. Şeker ilave edilmiş gıdalardan ve içeceklerden de kaçının. Dikkat etmeniz gereken bir başka nokta da, günlük tuz tüketimini günde 6 gramla sınırlandırmak olmalı.

4. Sigara içiyorsanız bırakın: Yapılan araştırmalara göre; sigara içimi sırasında ve sonrasında kan basıncı yükseliyor. Unutmayın ki sigara aynı zamanda kalp damar hastalıklarına da yol açan önemli etkenlerden biri.

5. Alkol miktarını sınırlayın: Düzenli ve daha yüksek miktarlarda alınan alkol tansiyonu yükseltmenin yanı sıra, diyabet, kalp damar hastalıkları, karaciğer sirozu ve kanser gelişim riskini de artırıyor. Şarap ve benzeri içkiler için günlük miktar erkekseniz 2 kadehi, kadınsanız 1 kadehi geçmemeli.

6. Stresin esiri olmayın: Stres yeme bozukluklarını tetikliyor, sigara ve alkol kullanımına olan eğilimi artırıyor, hareket düzeyini azaltabiliyor böylece kan basıncı yüksekliğine eğilimi artırabiliyor. Eğer stresin olumsuz etkilerinden korunamıyorsanız sağlık profesyonellerinden, örneğin psikologlardan yardım isteyebilirsiniz.

İlaç tedavisine ne zaman başvurulmalı?
Eğer ilk ölçümlerde kan basıncınız 160/100 mmHg’nın üzerinde ise ve bu şekilde devam ediyorsa muhtemelen doktorunuz tıbbi durumunuza uygun bir ilacı size reçete edecektir.

Yine başlangıçta ilaç tedavisi gerekli görülmemiş, ancak yaşam tarzı değişikliklerinize rağmen tansiyonunuz 140/90 mmHg’nın üzerinde seyrediyorsa, uzun dönemde oluşabilecek komplikasyonları engellemek için doktorunuz ilaç tedavisine başlar.

Özellikle son yıllarda kullanıma giren ve sayıları giderek artan modern tansiyon ilaçlarının yan etki potansiyelleri oldukça düşük olup, ilaçların seçimi eşlik eden tanılara göre değişebiliyor.

İlaç kullanımında önemli olan nokta, doktorunuzun sizin için seçtiği ilacı saatinde aksatmadan kullanmanız.

Yine ilacın etkinliğini değerlendirebilmek için büyük olasılıkla doktorunuz kan basıncınızı takip etmeye ve sonuçları kaydetmeye devam etmenizi isteyecektir.

Kaynak: HT Hayat