4 Ocak 2012 Çarşamba

Yıllara meydan okuyun ciltlerin sırrı

İnsan yaşlandıkça deri üzerindeki kırışıklıklar, genetik ve çevresel faktörlerden etkilenerek artar. 

Hafif kırışıklıklar, 28-35 yaşları arasında, orta düzeydeki kırışıklıklar, 35-50 yaşlar arasında, şiddetli kırışıklıklar ise, 50-70 yaş arasında görülür. Şiddetli kırışıklıklarda, kılcal damar genişlemeleri ve kahve renkli lekeler de oluşur.

Kırışıklıkların en belirgin nedeni; genellikle aileden geçen, genetik kodlu yaşlanmadır. Örneğin; açık tenli kişilerde, kırışıklıklar erken yaşta meydana gelir. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şafak Güneş: “Genetik faktörlerden başka çevresel faktörlerden; en başta güneş olmak üzere stres, mimiklerin aşırı kullanımı, yer çekimi, travmalar, sigara içme ve bazı cilt hastalıkları da kırışıklıkların gelişimini etkiler.” diyor.

Kırışıklıkların görünümü

Kırışıklıklar ince ve derin kırışıklıklar olmak üzere iki şekilde görülür. İnce kırışıklıklar genellikle derinin üst tabakasındaki suyun azalması sonucu gelişir. Genellikle güneş ve sigaranın yaptığı hasar buna neden olur.

Derin kırışıklıklar dinamik ve statik olarak iki çeşittir. Dinamik kırışıklıklar mimiklerin kullanımı ile gelişirler ve zaman içinden sabit hal alırlar. Bunlar; göz etrafındaki kazayağı çizgileri, alındaki kaygı çizgileri ve kaşların arasındaki kaş çatma çizgileridir. Statik kırışıklıklar ise, kas hareketleri ile değişmezler.

Kırışıklıklarla baş edebilirsiniz

Kırışıklıklarla baş etmeye, öncelikle çevresel faktörleri değiştirmekle başlayın. Kırışıklıklara neden olan en önemli faktör güneş olduğundan, kendinizi güneşten koruyun. Eğer bir bebeğiniz varsa, bu korumaya bebeklik çağında başlayın, çünkü en çok güneşte kalınan zaman, ilk 18 yaştır.

Güneşten, tüm yaşam boyu uzak kalmaya çalışın. Bu amaçla, 30 faktörün üzerindeki güneşten koruyucu kremleri kullanabilirsiniz. Ayrıca önemli oranda kırışıklığa ve cilt kanserine neden olan solaryumdan da uzak durun. Sigara içiyorsanız kesinlikle bırakın ve sigara içilen yerlerde durmayın. Kırışıklılığın oluşumunda etkili olan bir diğer neden ise, hava kirliliğidir. Yaşadığınız yerin havasının temiz olmasına özen gösterin.

Nemlendirici kullanın

Kırışıklığa karşı düzenli olarak kullandığınız nemlendiriciler cildinizin daha gergin görünmesini sağlar, çünkü nemlendirici kullanımı, derinin su tutma kapasitesini arttırır. Bu nedenle cildinizin yapısına uygun bir nemlendirici kullanmanız önemlidir. Genellikle yüz ılık su ve sabun içermeyen bir temizleyici ile günde 2 kez yıkanmalı ve kısa süre olsa da dışarıda kalındığında ultraviyole filtresi olan güneşten koruyucu kremler kullanılmalıdır.

Cerrahi yöntemler

Cerrahi işlemler yüz dokusunun yeniden şekillendirilmesi ve sarkan dokuların kaldırılması şeklinde yapılır. Cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilemeyen kırışıklıklar plastik cerrahi ameliyatları ile düzeltilebilir.

Yüz germe işleminde fazla deri kesilip alınır ve yüzün 2/3 alt kısmındaki (çene ve boyun) kaslar gerginleştirilir. Alın ve kaş arkı statik çizgiler azaltılır. Alt ve üst göz kapağındaki sarkan deri ve aşırı yağ dokusu çıkartılır. Boyundaki kırışıklıklar ve dikey bantlar tedavi edilebilir.

Stresle başa çıkmanın yolları

Stres, hayatın özünde var. Amacınız stresten kaçmak değil, stresi olumlu yöne çevirmek olmalı… Stresle başa çıkmanın basit ama etkili yöntemlerini öğrenmek için, bunları dikkatle okuyun!

Stres kaynaklarınızı tanıyın
Neler sizde stres yaratıyor? İçinde bulunduğunuz durumu abartıyor musunuz? Herkesi memnun etmeye mi çalışıyorsunuz? Her şeyi çok önemli, çok acil, çok kritik mi görüyorsunuz? Hangi streslerden yararlandınız?

Duygularınıza kulak verin
Strese nasıl karşılık veriyorsunuz? Hangi duygularınız stresinizle başa çıkmanıza yardımcı? Duygularınızı yöneterek hayatınızı kontrol edin. Duygularınız ve düşünceleriniz sizi yüceltebilir, ama unutmayın yıkabilir de.

Fizyolojik tepkileriniz
Stres karşısında fizyolojik tepkilerinizi normale çevirmeye çalışın. Yavaş ve derin nefes alarak, nefesinizi ve kalp atışlarınızı normale döndürün. Nikotin ve kafein gibi uyarıcılardan uzak durmaya çalışın. Yeterli ve düzenli uyuyun.

Müzik dinleyin
Müziğin stres azaltıcı etkisi araştırmalarla kanıtlandı. Müzik, “kortizol” adı verilen kimyasalların salgısını yavaşlatarak stres hormonlarının düzeyini düşürüyor.

Gülün
Stresin ülser, yüksek tansiyon, baş ağrısı gibi hastalıkları tetiklediği nasıl biliniyorsa, gülmenin de sinirleri gevşettiği, sindirim sistemini çalıştırdığı, kan dolaşımını kolaylaştırdığı biliniyor.

İletişim kurun
İletişimin, özellikle kaygının ve acının paylaşılmasının insanları rahatlattığı araştırmalarda da ortaya çıkarıldı.

Doğaya yakın olun
Doğa, insanı daha sakin ve mutlu kılıyor. Doğayı gözlemlemek için ormanda ya da bağda yaşamanız gerekmiyor. Araştırmalar, bir akvaryumu seyretmenin bile kişinin tansiyonunun düşürdüğünü söylüyor.

3 Ocak 2012 Salı

NEDENI AÇIKLANAMAYAN ÖKSÜRÜK “REFLÜ” HABERCİSİ OLABILIR

Klasik reflüde ileri tanı yöntemi kullanmaya gerek olmadığını ve hastalara boşu boşuna birden fazla endoskopi çektirildiğini belirten Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalından Prof. Dr. Serhat Bor, “Alarm bulgulu hastalarda dikkatli olmak gerekir. Sebebi açıklanamayan öksürüğün nedeni reflü olabilir” dedi.


AstraZeneca, Birinci Basamak Hekimleri için artı değer yaratma hedefi ile bir seri toplantı projesi geliştirdi. Toplantıda “Hasta Hekim iletişiminde iyiyi yakalamak, sosyal stilleri ile hastayı anlamak” konulu oturumda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalından Prof. Dr. Serhat Bor, “Püf Noktası ile Olgular” başlıklı oturumda farklı vakalar hakkında bilgi verdi.

Alarm Bulgulara Dikkat

Fonksiyonel sindirim sistemi hastalıklarının altında yatan net bir ülser, kanser olmadığı ve kişinin kendini oldukça kötü hissettiği bir yapısal bozukluğun bulunmadığı durumlarda görüldüğnü kaydeden Prof. Dr. Bor, bu durumun aşırı duyarlılık sonucu ortaya çıktığını dile getirdi. Mide şişkinliği, hazımsızlık gibi şikayetlerle gelen hastada sindirim sistemi tarafından nasıl algılandığına dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Bor, “Kaynana gibi ne söylediği değil bunu senin nasıl algıladığın çok kritiktir. Stresin kaynağında da aynıdır, aynı kaynana her gün aynı şeyleri söyler ancak, keyfin yoksa kaynananın o günkü sözleri size çekilmez gelir. Ancak keyfiniz yerindeyse tolere edebilirsiniz. Sinir sistemide öyledir, kişinin kanser korkusu varsa aslında onu rahatsız etmeyecek fizyolojik uyaranlara karşı aşırı hassasiyeti vardır. Birinci basamakta aile hekimleri yönünden kritik olan nokta bunların ne kadarının kanser riski taşıdığı hangilerinin taşımadığına dikkat etmek gerekiyor. Ne yapacağı ve kime sevkedeceği önemli. “Alarm bulgular” denilen reflü yönünden, 50 yaşın üzerinde ve 5 yıldan uzun surele reflü şikayeti varsa bunlara bir kez endoskopi yapılmalı” dedi.

“Türkiye’nin Sorunu Bir Kez Endoskopi Yapılması Değil, Birden Fazla Endoskopi Yapılması”

“Türkiye’nin sorununun bir kez endoskopi yapılması değil, birden fazla endoskopi yapılmasıdır” diyen Prof. Dr. Bor, Aynı hastaya birden fazla endoskopi yapılması gereksizdir. Endoskopik takibin kriterleri bellidir ve bu durum çok küçük bir grubu kapsar. Reflüde sadece “Barrett” denilen durumda olur bu da çok ufak kanser riski taşır. Bunun dışında endoskopi yapmaya gerek yoktur. Bize gelen her hasta birkaç kez yaptırdığı endoskopi sonuçları ile geliyor. Bu gereksiz bir durum” diye konuştu.

Bir Kez Yapılan Endoskopide Kanser Riski Olup Olmadığı Anlaşılır

Prof. Dr. Bor, kişinin yutma güçlüğü varsa, yutarken ağrı duyuyorsa, açıklanamayan bir kilo kaybı, kansızlığı varsa ve 50 yaşın üzerinde 5 yıllık yakınması devam ediyorsa bu hastaya endoskopi yapılması gerektiğini dile getirdi. Prof. Dr. Bor sözlerini şöyle sürdürdü: “Reflüde hastanın yakınmalarında, örneğin meme kanseri için mamografi yapılıp kanser bulmasa da takip edilmesi gerekir. Ancak reflüde böyle bir şey yok. Endoskopi bir kez yapıldıktan sonra kanser riskinin olmadığını biz söyleyebiliyoruz. Yoksa yoktur bir daha da olmaz.”

“Reflü Hastalarının Yüzde 90’ını Aile Hekimleri Tedavi Edebilir”

Aile hekimlerinin reflü hastalarının yüzde 90-95’nin tedavisini yapabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bor, “Bu hastaların sevkine de gerek yoktur. Hastayı iyi dinleyerek ve problemleri iyi anlayarak, onlara basit bir ilaç tedavisi genelde “proton pompası” vererek tedavi başlanabilir. Hasta düzeliyorsa teşhisi konmuştur. Filme, endoskopiye, yemek borusu sintigrofisi gibi tekniklere gerek yok. Klasik reflüde ileri tanı yöntemi kullanmaya gerek yok” diye konuştu.

Kronik Öksürük Nedeni Reflü Olabilir

Prof. Dr. Bor, hastanın tedaviye cevap vermediği ve alarm bulguları bulunan kişileri uzman hekime yönlendirmesi gerektiğini dile getirerek şunları söyledi: “Ancak bazı bulgular başımızı ağrıtıyor. Müzmin larenjit, farenjitlerin en sık nedeni reflüdür. Sebebi açıklanamayan öksürüğün nedeni reflü olabilir. Kronik öksürük, sigara kullanmayan, astımı olmayan ve boğaz akıntısı olan kişilerde öksürüğün nedeni reflü olabilir. Bu hastalar ileri derecede incelenmelidir. Göğüs hastalıkları, kulak burun boğaz, kardiyoloji, genel cerrahi ve psikiyatri bölümü ekip çalışması yapmalı. Reflü, kalp ağrısından ayrılamayacak kadar aynı nitelikte göğüs ağrısı yapabilir. Buradaki önemli tehlike reflünün göğüs ağrısı yapması değildir. Göğüs ağrısını reflü olarak düşündürmemelidir. Kardiyolojinin iyice incelemesi gerekir. Müzmin öksürük şikayeti ile gelen hastalar reflü tedavisine iyi yanıt veriyor. Genelde ilaç tedavisiyle hastaların yaklaşık yüzde 70’i tek dozla, yüzde 80-85’i çift dozla yakınma kayboluyor. Reflü hastaları ilacı kestikten sonraki yaklaşık 6 ayda bir kez daha tekrarlaması olur. Yakınma çok şiddetli ise hastanın sürekli ilaç içmesi gerekiyor. Yakınmalar çok şiddetli değilse ne zaman yakınma olursa o zaman içilir. Tıpta birçok hastalık kontrol altına alınır, kesin tedavi edilemez.

Boğaz Reflüsünde Başari Şanşı Yüzde 50

Boğaz reflüsü tedaviye en dirençli grubu oluşturuyor. Boğaz dış uyaranlara en açık iç organdır. Enfeksiyonda boğaz kuru hava, konuşma, sıcak çay veya kola içmek, sigara ve alkol kullanmak, bağırmak gibi durumlardan kötü etkileniyor. Tedavi edilse bile başarı şansı yüzde 50 oranında.

Ege Serisinde Yüzde 90 Başarı

Laparoskopik reflü cerrahisi çok iyi incelenmiş hastalarda iyi serilerde yüzde 90 başarılı. Ama hastanın çok iyi incelenmesi, cerrah ve gastroenterologun çok iyi iletişim kurması gerekiyor. Ege serisinde yüzde 90 başarı sağlanıyor. Hastaya “bugünkü aklın olsaydı bu ameliyatı olur muydun” sorusunu gastroenterologların sorması gerekiyor. 5 bin kayıtlı hastamız var, tüm branşlar ortak şekilde hastaya bakar. Türkiye’nin en büyük reflü kliniği bizde var. hastaların yüzde 50-70’i yemek borusu dışı şikayetlerle geliyor.”

2 Ocak 2012 Pazartesi

BİLİMİN ÖNÜNÜ AÇMAK İÇİN BİYOLOGLARA KULAK VERİN


Dünyada önde gelen meslek gruplarından olan biyologlar, ülkemizde özlük hakları açısından yaşadıkları mağduriyetleri Sağlık Dergisi’ne ileterek çözüm önerisinde bulundular. Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi Yalçın Dedeoğlu, “Özellikle gelişmiş ülkelerde bilimsel problemleri çözenlerin başında biyologlar geliyor. Türkiye’de ise biyologlara önem verilmiyor” dedi.

Bütün canlı varlıkları, birbirleri ve çevreleri ile olan etkileşimlerini, bilimsel yöntemlerle inceleyen Biyolog, bu yöntemler sonucunda elde ettiği verileri eğitim, tarım, orman, sağlık, çevre, gıda, endüstri, biyoteknoloji gibi alanlarda uygulayan ve uygulatan, bu sonuçları rapor haline getirerek imzalama yetkisine sahiptir. Türkiye’de Fen Fakültelerinde Biyoloji Bölümlerinde halen, ortalama 25 bin öğrenci okuyor ve her yıl ortalama 6 bin öğrenci Biyoloji bölümlerinden mezun oluyor. Şuan ülke genelinde 100 bin biyolog bulunuyor.

“Biyologsuz Olmaz” sloganıyla ülkemizde bilimin gelişmesi için yeni adımların atılması gerektiğini belirten Biyologlar Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi ve Tıbbi Atık Uzmanı, Çevre Görevlisi Yalçın Dedeoğlu, yaşadıkları sorunlar hakkında şunları söyledi: “Kamuda meslek unvanımızı 1933 yılında almış bir meslek grubu olarak, dünyada gelişmiş tüm ülkelerde ve Avrupa Birliği ülkelerinde Çevre, Tarım ve Sağlık sektörleri başta olmak üzere profesyonel meslekler içinde önem sırasına göre en ön sıralarda yer alan Biyologlar, ülkemizde işsiz ve gizli işsiz durumuna düşmüşlerdir. Biyoteknoloji, Biyomühendislik, Biyogenetik, Biyogüvenlik, Biyorafineri, Biyogaz v.b. terimlerinin üzerine inşa edilen hiçbir yasa ve yönetmelikte meslek unvanımız hak ettiği konularda ve konumda yer almamaktadır.



Sağlıkta Dönüşümde Biyologlar Yok

Sağlıkta Dönüşüm Yasası tasarı metninde 2 yıllık meslek yüksek okulları mezunları dahil tüm sağlık çalışanları var ancak “biyolog” yok. Hastanelerde Genetik Tanı Merkezlerinde çalışacak personel içinde ve özel Hastanelerde asgarî bulundurulacak Sağlık Personeli içinde “biyolog” yok.



Biyogüvenlik Yasasında Bile “Biyolog” Yok

o İş Güvenliği Yönetmeliğinde, Biyogüvenlik yasasında, Veterinerlik Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem kanununda biyolog yer almıyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı gibi mesleği doğrudan ilgilendiren hiçbir bakanlıkta ayrıca “biyolog” yetiştiren fakültelerin biyoloji bölümlerinde kendi kadro unvanıyla istihdam edilemiyor.



Sorun Var- Çözüm Üretecek İnsan Gücü Var- Kadro Yok

Günümüzde ekolojik sorunların giderek arttığı dünyamızda, Türkiye sınırları dışındaki özellikle gelişmiş ülkelerde bu problemlerle boğuşan mesleklerin başında “Biyolog” geldiği halde Türkiye’de biyologlara önem verilmiyor. Ülkemizin stratejik konumu, korumamız ve sahiplenmemiz gereken biyolojik zenginliklerimiz, su sorunu, çevre kirliliği ve küresel ısınmanın beraberinde getirdiği ekolojik sorunların giderek artması, ulusal çıkarlarımızın korunması açısından biyolojinin kapsamı ve giderek artan önemi neden görmezlikten geliniyor.



 Biyologlar Avrupa Birliği Ülkelerinden En Üst Sırada Yer Alırken Ülkemizde Tanınmıyor

Neden Biyologların hastanelerde ve benzeri sağlık kurumlarında istihdamları izne bağlanmıştır. Başka hangi meslek grubunun bağlı bulunduğu hizmet sınıfıyla ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışması yönetmelikle yasaklanmıştır. Avrupa Birliği ülkelerinden Çevre, Tarım ve Sağlık sektörleri başta olmak üzere profesyonel meslek grupları içinde en üst sırada yer alan biyologlar, neden ülkemizde işsizliğin başını çekmektedirler.

Fen Fakültesinden mezun olan fizikçi ve kimyager meslekleri gibi biyologlarında yaptığı işe imza atabilmesi, dolayısıyla Fen Fakültesi mezunları gibi biyologlarında imza yetkisinin olması gerekiyor. Biyologların mesleki tanımı, yetki ve sorumlulukları bir mevzuatla hala belirlenemedi. Biyologların mesleki tanımı, yetki ve sorumlulukları için Sağlık Bakanlığı ile biyolog meslek derneklerinin birlikte çalışmasıyla 2010 yılı içerisinde oluşturulan taslak nihai sonuca ulaşamadı. Sağlık Bakanlığı’nın bir an önce ortak çalışmayla oluşturduğumuz taslağa netlik kazandırarak belirsizliği ortadan kaldırması gerekiyor.”

1 Ocak 2012 Pazar

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ "JAPONYA’DA NÖRONLAR ÜZERİNE ÇALIŞAN DR. ÇAĞRI YALGIN"

Japonya’nın en önemli araştırma enstitülerinden biri olan RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’nde nörobilim alanında araştırmalar yürüten Dr. Çağrı Yalgın, nörobilimin Türkiye'de gayet gelişmiş durumda olduğunu, araştırmaların Japonya'dakine kıyasla daha çok hastalıklara odaklandığını söylüyor. Dr. Çağrı Yalgın Japonya’da eğitim almak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.

Nöroşirürji kliniğinde gönüllü stajyer olarak vizitlere katıldığı sırada beynin hastalıkları kadar anatomisi ve çalışma esaslarının daha çok ilgisini çeken Dr. Çağrı Yalgın, lisans ve sonrasındaki süreçteki hocalarının teşviki ile sinirbilim alanında çalışmaya başlar. Sonraki süreçte Japonya’nın en önemli araştırma enstitülerinden biri olan RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’nde (RIKEN Brain Science Institute) araştırmalarına devam eden Yalgın, sinirbilimin Türkiye'de gayet gelişmiş durumda olduğunu ancak, bilim adamlarının biraz daha hastalıklara odaklandığını söylüyor. Nöronların dendritlerinin oluşumu, özellikle daha karmaşık ve basit yapılı dendritlerin oluşumundaki altyapısal farkları üzerine araştırmalarına devam eden Dr. Çağrı Yalgın, Japonya’daki çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi verdi.


Ne üzerine çalışıyorsunuz?

RIKEN BSI’da Moore Araştırma Grubu’nda genel araştırma konumuz sinir hücrelerinin (nöronların) gelişimi. Nöronların akson ve dendrit denen uzantıları var ve bu uzantıların ne zaman, nasıl oluştuğu, nereye yöneldiği, hücrenin bunları nereye uzatacağını nasıl belirlediği gibi sorular şu anda en yoğun araştırma konularından biri. Ben bu gelişimin hücre içi süreçleriyle ilgileniyorum.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

Tıp eğitiminden sonra biyolojiye kayarak sinirbilimde uzmanlaşmaya çalışan bir araştırmacıyım. Ayrıca bilimle uğraşanların bilimi halka anlatması gerektiğini düşündüğümden amatör olarak bilim yazarlığı yapmaya çalışıyorum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ortaokul ve liseyi İzmir’de Bornova Anadolu Lisesi’nde okudum ve bu açıdan çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Şimdiki alanımla ilk olarak, tıp fakültesinde üçüncü yılın sonlarına doğru tanıştım. Dersimize gelen Prof. Dr. Türker Kılıç'ın çağrısıyla yazın Marmara Üniversitesi Hastanesi'nin nöroşirürji kliniğinde gönüllü stajyer olarak vizitlere katılarak, ameliyatlara girerek çalıştım. Bu esnada beynin hastalıkları kadar anatomisi, çalışma esasları daha çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Bir yandan bu konuda daha çok okurken bir yandan da elektif stajımı nörolojide, elektif intörnlüğümü ise Hollanda Beyin Araştırmaları Enstitüsü’nde yaparak tecrübemi artırmaya çalıştım. Hollanda'ya gittiğimde moleküler çalışmalarla ilgili yalnızca kuramsal bilgilerim vardı. Araştırma ortamına ve laboratuvar pratiğine dair ilk bilgi ve tecrübelerimi buradaki danışmanlarımın sabrına borçluyum.

“Finlandiya Araştırma Açısından İyi Bir Ülke”

Daha sonra Finlandiya'da, şimdiki adıyla Doğu Finlandiya Üniversitesi'nde doktoraya başladım, ancak benim çalıştığım laboratuvar özelinde öğrencilere yol gösterecek bir sistem yoktu. Bu esnada çok da iyi bir burs kazanmıştım ama iki yıldan fazla kendi kendime yaptığım deneyler netice vermeyince başka bir yol aramaya karar verdim. Bu olumsuz duruma rağmen Finlandiya’nın araştırma açısından iyi bir ülke olduğunu söyleyebilirim. Düşük nüfuslu bir ülke olduklarından biyoteknoloji ve nanoteknoloji gibi alanlarda uzmanlaşıyor ve nitelikli çalışmalar yapıyorlar. Çalışma ortamı ve günlük yaşantı da tatmin edici, soğuğa ve kış karanlığına aldırmazsanız.

“RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’nde Bilimsel Çalışmaların Niteliği Yüksek”

RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ne daha önce misafir araştırmacı olarak kısa süreliğine gelmiştim. Kendime yeni bir doktora fırsatı aradığımda burada hocam kendi laboratuvarına yeniden gelerek çalışmamı, aynı zamanda da SAİTAMA Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olmamı önerdi. Burada bilimsel çalışmaların yüksek niteliğini de göz önünde bulundurarak bu öneriyi kabul ettim.



“RIKEN İşbirliğine Açık Hale Geliyor”

RIKEN BSI kuruluşundan bu yana hemen her sinirbilim sahasını bulundurmak iddiasında bulunsa da yeni müdürümüz Prof. Susumu Tonegawa bunu değiştirmek ve belli alanlara odaklanmak istiyor. Ancak bunu yaparken Japonların birbirinden yalıtılmış, kendi kabuğu içinde çalışma geleneğini de değiştirmeye ve onların daha çok işbirliğine katmaya çalışıyor. Bunun için mesela kafeyi genişletti. Ortak seminerleri artırdı, hatta arada ikramlı toplantılar düzenledi ki araştırmacılar kaynaşsın. Bir de Japonlara bu esnada İngilizce konuşma şartı koydu ki İngilizcelerini geliştirsinler. Japonya’da tüm eğitim Japonca, bunun bir yan etkisi olarak yabancı dilde zayıf kalıyorlar.

“Biyolojik Verilerin Bilgisayarlarla Tahlili Önem Kazandı”

Tabii enstitüdeki gruplar arasında işbirliği mevcut. Her yerde olduğu gibi, hipotezlerini farklı yaklaşımlarla desteklemek isteyenler, birbirlerinin tecrübelerinden istifade etmek için işbirliğine gidiyor. Daha önceleri bu değişik fiziksel ve kimyasal yöntemlerdi. Ancak şimdi biyolojik verilerin muazzam büyüklüklere ulaşmasıyla daha iyi veri tahlili yapılabilmesi için bilgisayarların daha yaratıcı şekilde kullanılması da önem kazanmaya başladı. Bunun için yalnızca RIKEN BSI içindekilerle değil, diğer RIKEN enstitüleriyle de işbirlikleri başlatıldı.

Eğitim aldığınız kurumların hâlen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığın kurumu neden seçtiniz?

Türkiye'de özellikle yaptığı işi seven, bilimi bir hayat tarzı hâline getirmiş hocalarımızı örnek almaya çalıştım. Bu açıdan hem lisans öncesi, hem lisans ve sonrasındaki hocalarımın şevki benim için çok önemliydi. Şu anda çalıştığım enstitüde de alanlarında nitelikli çalışmalar yapmak için son derece şevkle çalışan araştırmacıları barındırdığından seçtim. Tabii birlikte çalıştığım hocam da daha önce dünyanın en ileri araştırma kurumlarında tecrübe edinmiş olduğundan bu tecrübelerden istifade etmek istedim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Japonya’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?

Sinirbilim Türkiye'de gayet gelişmiş durumda, ama biraz daha hastalıklara odaklanmış durumda. Japonya'da ise 20. asrın başından bu yana gelişimsel biyoloji geleneğinin bir parçası olarak gelişimsel sinirbilim çok ileri seviyede. Bu alanda ABD, Japonya ve İngiltere birinci ligi oluşturuyor.

Yalnız daha önce duyduğum kadarıyla Türkiye'deki biyogüvenlik yasaları benim çalıştığım bu alt dalın gelişimini derinden etkileyebilir. Bu alanlarda sadece bir araştırmacı haftada 2-3 adet genetik deney yapıyorken, her deneye Ankara'dan izin alınması gereği bu gibi alanların, ki ortalama etkisi çok yüksek alanlardır, gelişimine çok büyük engel oluşturacaktır.


Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?

Öncelikle editörlüğünü yaptığım aylık, ücretsiz, çevrimiçi “Açık Bilim” dergisini (acikbilim.com)önermek isterim. Bu dergide, Asimo üzerinde çalışan robotikçiden CERN'de araştırma yapanına kadar çok nitelikli Türk araştırmacıları ve öğrencileri bir araya getirmeyi başardık. Özellikle hem sitemizden hem iPod üzerinden dinlenebilen sesli söyleşilerimiz ilgi çekti ve bunları geliştirerek devam ettirmeyi düşünüyoruz.

Bunun dışında Türkiye’den Cumhuriyet Bilim TeknolojiCumhuriyet Bilim Teknoloji , Bilim ve GelecekBilim ve Gelecek , ayrıca NatureNature , ScienceScience , Current BiologyCurrent Biology düzenli olarak takip ettiklerimden.

Çalıştığınız veya ilgilendiğiniz alanlarda düzenli olarak takip ettiğiniz araştırma grupları ya da araştırmacılar var mı?

Genelde sinekte gelişimsel sinirbilim araştırması yapan laboratuvarları izliyorum. Özellikle benim senseimin hocaları Jan ikilisi Lily Jan ve Yuh Nung Jan ve onların diğer öğrencilerinin yayınları benim çalışmamla da yakından ilgili olduğundan bunları izliyorum.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?

(1) The NodeThe Node , (2) NatureNature , (3) Biyo RSS

Sinirbilim alanında araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz bir kitap hangisidir?

Francis Crick’in “Şaşırtan Varsayım ” kitabı temel bir eser, beyinle ilgilenenlere tavsiye ederim.



Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileridir?

İngiliz hekim Ben Goldacre’ın Epsilon Yayınlarından “Sağlıklı Yaşam Yalanları” kitabını bilimle ilgilenenlere ve tüm hekimlere tavsiye ederim. Hattâ bilimle ilgilenmeyenlere de tavsiye ederim, çünkü anlatılanların ucu herkese dokunuyor. Dr Ben Goldacre, bu kitapta çıkar gruplarının, şarlatanların veya düpedüz yetersiz araştırmacıların, bilimin saygın konumunu hangi yöntemlerle suistimal ederek halkın sağlığıyla, parasıyla ve düşüncesiyle oynadığını çok güzel bir şekilde anlatmış.

Hâlen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nedir?

Benim ilgi alanım, nöronların dendritlerinin oluşumu, özellikle daha karmaşık ve basit yapılı dendritlerin oluşumundaki altyapısal farklar. Bunun için sirke sineğinin (Drosophila melanogaster) kurtçuklarındaki çevresel sinir sistemi nöronlarını bir model olarak kullanıyorum, çünkü parlayan proteinler sayesinde dendritleriyle kolayca görüntülenebiliyorlar.


“Hangi Genlerin Nöronları Şekillendirdiğini Araştırıyoruz”

Biraz açayım, sinir sistemini, bilgisayar devrelerine benzetebiliriz, devreleri oluşturan iletken kablolar da sinir hücrelerinin uzantılarıdır. Her sinir hücresinin kendine özel uzantıları ve şekli var. Peki ama bu şekli nasıl buluyor, sinir sisteminin hangi hücresinin hangisiyle bağlanacağı nasıl belirleniyor? Sinir sistemi gelişiminin ilerledikçe birçok etmen işin içine giriyorsa da bu sürecin ilk basamakları büyük oranda genlerin denetimi altında. İşte bizim ilgi alanımız bu genlerin hangi genler olduğu ve hücreyi nasıl etkiledikleri. Genlerin İşlevini araştırmak için en uygun model organizlardan biri sirke sineği. Öncelikli avantajımız şu ki belirli genleri de değişinime uğratılmış (mutant) bireyleri kolaylıkla üretebiliyoruz.Bu yöntem bize “bu gen bu canlıda olmadığında bizim ağımız sinir hücresinin hali ne olur” sorusunun cevabını veriyor. Bu sonuçtan o genin işlevine dair çıkarımlar yapıyor ve bunlar daha ileri deneylerle sınıyoruz.


“Birçok Gen Araştırması Öncelikle Sirke Sineğinde Yapılıyor”

O baktığımız sinir hücresini binlerce başka hücre arasından nasıl seçiyoruz? Bu da sirke sineğinin diğer bir avantajı. İlgilendiğimiz hücrelere, yine genetik yollardan ““parlayan“ (fluoresan)” proteinler ürettirip, lazerli bir mikroskop altında onlara baktığımızda bu proteinler bu hücrelerden parıldıyor. Geri kalan her şey karanlıkta kaldığından bu hücrelerden başka hiçbir şey görmüyoruz. Bu yöntemleri başka hayvanlarda, meselâ farelerde uygulamak çok daha fazla para, zaman ve emeğe mal oluyor. Bu nedenle birçok gen araştırması öncelikle sirke sineğinde yapılıyor, buradan elde edilen olumlu neticelerle fare, maymun ve insan araştırmalarına geçiliyor.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?

Japonya'da çalışıyor olsam da bir nevi balon içinde yaşıyorum diyebilirim. RIKEN, yabancıların kolaylıkla çalışabilmesi için destek sunan bir kurum. Bunun yanı sıra bizim laboratuvarımızda gayet uluslararası bir ortam var. Çalışma dilimiz İngilizce. İngiliz “sensei”mizin yani hocamızın yanı sıra dünyanın dört bir yanından araştırmacılar var. Şans eseri bunların hepsi de çok kolay anlaşılır insanlar.

Bize araştırma ekibinizin  rutin bir gününü anlatabilir misiniz?

Herkesin deneyleri birbirinden farklı olduğu için herkesin zamanı birbirine uymuyor. Herkesin kendi deneylerine ve özel yaşantısına uydurduğu bir çalışma günü var. Meselâ ben işe sabah saat 5-6 arası başlarım. Diğerleri ise geç gelip geç ayrılır. Bütün bu işler arasında genelde öğle yemeklerini birlikte yiyoruz, zaman zaman da bir kahve molasında kendi araştırmalarımızı ya da o hafta yayınlanan bir makaleyi tartıştığımız oluyor.

Bunun dışında haftalık veri toplantılarımız var, herkes o hafta elde ettiği verileri kısaca gösteriyor ve tartışmaya açıyor. Deneylerdeki sorunlardan da bahsediyoruz, bu şekilde bu sorunlara yönelik çözüm önerileri tartışılıyor. Ben bu toplantıları gayet verimli buluyorum.

29 Aralık 2011 Perşembe

TÜRKİYE KRONIK HASTALIKLARIN ÖNLEME MERKEZİ OLACAK

Kanser kontrol politikalarının artık “hükümet” politikası olmaktan çok “global” bir toplumsal politikası olarak ele alınması gerektiğini dile getiren Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof.Dr.A.Murat Tuncer, “Yapılan ikili çalışmalarda Türkiye’nin bölgede kronik hastalıkların önlenmesinde bölgesel eğitim merkezi olması için bir proje üzerinde çalışılması konusunda kararlar alındı” dedi.

New York BM (Birleşmiş Milletler-UN)’de düzenlenen NCDs “high-level NCDs (noncommunicable Diseases-Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar)” toplantısına 130 kadar ülke katıldı. Ülkemizi bu toplantıda Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof.Dr.A.Murat Tuncer temsil etti. Genel Kurul toplantısında bir konuşma yapan Prof.Dr. A. Murat Tuncer, bulaşıcı olmayan kronik hastalık yükünün kanser, obezite, hipertansiyon, şeker gibi tüm dünyanın en önemli sağlık sorunu olduğunu ve bu hastalıklar arasında da kanserin giderek önem kazandığını kanser kontrol politikalarının artık hükümet politikası olmaktan çok global bir toplumsal politika olarak ele alınması gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Tuncer ayrıca, Birleşmiş Milletler bünyesinde değişik enstrümanlar kullanılarak fakir ülkelere kronik hastalıkların kontrolü için destek olunması gerektiğini, insan kaynakları ve kapasite arttırımı konusunda yardımlaşmanın önemle ele alınması gerektiğini bildirdi. Türkiyenin kanser kontrolunda aldığı yol, edindiği tecrübe ve IARC (Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı) a üyelik süreci konusunda bilgi verdi.

Kanser Kontrolünde Yaşanan Analitik Değişiklik

Türkiyenin edindiği bilgi ve tecrübeyi diğer ülkelerle paylaşmaya ve destek olmaya hazır olduğu konusunda bilgi veren Prof. Dr. Tuncer, “round-table” toplantısında kanser kontrolünde yaşanan analitik değişikliği ve dünyanın neler yapması gerektiği konusunda konuşma yaptı.

Dünyada Dengeler Sağlanmalı

Bill Clinton Vakfinin desteklediği “Tütün Kontrolunda Başarı örnekler” başlıklı toplantıda Türkiye’de tütün kontrolu konusunda alınan yol, başarının formülü konusunda konuşma yapan Prof.Tuncer, sivil toplum örgütleri ve devlet arasında sağlanan harmoninin başarıdaki önemine değindi. Fiziksel Aktivitenin kronik hastalıkların önlenmesindeki önemi konusundaki toplantıda ülkemizde sürdürülen “sağlığın teşviki” programındaki gelişmeleri anlattı. Ayrıca Dünyaya global olarak bakılmasına dikkati çeken Prof.Tuncer dünyanın bir yerinde şişmanlığın önlenmesine dikkat çekerken başka bir yerinde insanların açlıktan öldüğüne, çocukların fiziksel aktivitesi için bisiklet ve basketbol projeleri üzerinde çalışılırken ayakkabısı olmayan milyonlarca çocuğun unutulmaması gerektiğine dikkat çekti.

Prof.Tuncer, “Yapılan ikili çalışmalarda Türkiye’nin bölgede kronik hastalıkların önlenmesinde bölgesel eğitim merkezi olması için bir proje üzerinde çalışılması konusunda kararlar alındı. Bu konuda önümüzdeki günlerde projenin ilerlemesi için çalışılacak” dedi.

28 Aralık 2011 Çarşamba

BİR DANS DEHASI VE ŞİZOFRENİNİN BELGESELİ

Dahi olarak tanınan Rus asıllı bale sanatçısı Vaslav Nijinsky’nin hayatından yola çıkılarak hazırlanan Şizofreni belgeselinde Doç. Dr. Haldun Soygür, hastalık belirtilerini Nijinsky’nin hayatından yola çıkarak anlatıyor.



İlk defa psikiyatrik bir hastalık olan “Bir Dans Dehası ve Şizofreninin Belgeseli” çekildi. Şizofreni hastalarına hayatını adayan Doç. Dr. Haldun Soygür, yazdığı şizofreni kitapları ve Mavi At Kafe’nin açılmasına verdiği destekle şizofreni hastalarının daha iyi anlaşılmasını ve hayata atılmalarını sağlamasının yanı sıra yine bir ilke imza atarak “şizofreni belgeseli” çekti. Konusunu ve senaryosunu kendisinin belirlediği ve Abdi İbrahim ilaç firmasının koşulsuz desteklediği belgesel ilk kez Psikiyatri kongresinde gösterildi.



Şizofreninin İsim Babası Olan Eugene Bleuler Tanısını Koyuyor

Ülkemizde 700 bine yakın şizofreni vakası olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Soygür, belgeselde Rus balet olmalı Vaslav Nijinsky'nin hayatını ele alıyor. Vaslav Nijinsky’nin, şizofreninin isim babası olan Eugene Bleuler tarafından tanısı konuluyor. 647 hastayı kapsayan gözlemlerini 1908'de yayımlayan Bleuler, şizofreni terimini ilk kez bu incelemesinde kullanıyor. Bleuler, 1911’de Şizofreniler Grubu kitabını yayınlıyor. Şizofreni hastalarının gösterdiği belirtilerin anlatıldığı belgeselde ne gibi durumlarla karşılaşıldığı, tedavisinde nelerin eksik olduğu ve günümüz tedavileri ile karşılaştırılması detaylı şekilde yer alıyor.

Rus balesinin dahisi olarak bilinen Nijinsky'nin günlüklerine de değinilerek, edebi yönün ele alınmasının yanı sıra şizofreni hastasının neler hissettiği davranış örnekleri ve dönemin insanları ile birlikte anlatılıyor.



“Bir Dans Tanrısı ve Şizofreni”

Rus asıllı bale sanatçısı Vaslav Nijinski başarılı tekniği, duygulu yorumları ve büyük sıçramalarıyla bale tarihinde bir efsane yaratıyor.

17 Aralık 1889'da Tomasz Niżyński ve Eleonora Bereda'nin çocuğu olarak dünyaya gelen Nijinsky, ebeveynleri gibi balet olur. Rusya'da Kiev'de doğan Nijinsky, dokuz yaşında St. Petersburg'daki Çarlık Bale Okulu'na girer. Daha öğrenciyken üstün yeteneğiyle çevresinde büyük bir hayranlık uyandırır. Yükseğe sıçramakta o kadar başarılıdır ki, yerçekimine meydan okuyarak sonsuza kadar havada kalacakmış izlenimini verir. Aynı zamanda, üstlendiği her rolü kendinden önceki erkek dansçılarda görülmemiş bir yorumla sunan özgün bir sanatçıdır.

Nijinski’nin Yaşamı

Nijinski 1907'de St. Petersburg'daki tanınmış Mariinski Tiyatrosu'na baş dansçı olarak katılır. Orada ve Moskova'da birçok klasik balede başrole çıkar. I909'da, klasik baleye çağdaş bir görünüm kazandıran Sergey Diaghilev'in yeni kurmuş olduğu Rus Balesi adlı toplulukla Paris'e gider. Daha ilk gösterisiyle büyük bir hayranlık uyandıran topluluğun yıldızı Nijinsky'dir. Romantik dönemden beri dikkatlerin odaklaştığı kadın dansçıların yerini ilk kez bir erkek alır, olağanüstü yeteneği ve zarifliğiyle neredeyse bir mucize yaratır. Özellikle Nijinsky için baleler düzenlenir. Aynı zamanda devrimci bir koreograf olan Nijinsky, sahneye koyduğu balelerle de ateşli tartışmalara neden olur.

1913 Ağustos'unda soylu bir Macar ailesinden gelen Romola Pulszky ile evlenen Nijinsky, Diaghilev'in topluluğundan ayrılır. 1916'da Kuzey Amerika'daki bir turnede psikolojik bir hastalığın ilk belirtileri görülür. 1919’da ağır bir sinir krizinden sonra Şizofreni teşhisi konulur ve Nijinsky, bundan sonraki hayatını psikiyatri kliniklerinde, hasta bakıcılarla geçirir. 1950'de Londra'da ölen Nijinsky, üç yıl sonra Paris'e gömülür. Sanat yaşamının çok kısa sürmesine karşın, ünü günümüzde de sürmektedir.
Nijinsky’nin Günlüğü

Geçtiğimiz yüzyılın dâhilerinden kabul edilen Nijinsky, alışılmadık düşünce ve duygu evreniyle “dış” dünyanın uyuşmaması sonucu ömrünün yarısını akıl hastanelerinde geçirir. Bu zorlu yolculukları öncesinde kaleme aldığı ve çok sonraları kızının eşyaları arasında bulunan günlüğü, bir dâhinin dünyanın “normal” insanları ve çarkları arasında nasıl yitip gittiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Nijinsky’nin Günlüğü, saf bilincin sınır tanımayan akışıyla, yeryüzü medeniyetine ilişkin derin bir sorgulama fırsatı sunar.

Şizofreni, Kişiden Kişiye Farklılık Gösteriyor

Şizofreninin neden olduğunun henüz tam bilinmediğini kaydeden Doç. Dr. Haldun Soygür, hastalığın daha çok bir gençlik hastalığı olduğunu ve hastaların toplumda damgalanmasının ise tedavi süreçlerini olumsuz etkilediğini belirtti. Doç. Dr. Soygür, ruhsal bozukluklar içinde önemli bir yer tutan şizofreninin, kişiden kişiye farklılık gösterdiği ve somut verileri olmadığı için toplumun ilgisini çekmenin zor olduğunu kaydetti.

Şizofreniye Gençlerde Daha Sık Rastlanıyor

Hastaların 18-25 yaş arasında yoğunlaştığını ama her yaşta da görülebileceğini söyleyen Doç. Dr. Soygür, hastalığın hasta kadar yakınlarını ciddi anlamda etkilediğini ifade etti. “Şizofreniye kalıtımın bir rolü vardır, bir insanın hastalığa yakalanma riski yüzde 1'dir. Kardeşlerinden birinde hastalık varsa bu yüzde 8'dir. Katılımsal faktörlere çevresel faktörler de eklenir” diyen Doç. Dr. Soygür, hastalık genetik bir geçişlilik gösterse de çevre şartlarının hastalığın ortaya çıkmasında ciddi etkileri olduğunu ifade etti. Doç. Dr. Soygür, anne adayının hamileliğinde geçirdiği rahatsızlıkların, doğumda bebeğin oksijensiz kalması ve beslenme tarzı gibi birçok etkenin hastalığın ortaya çıkmasında risk faktörü olduğuna dikkat çekti.

“Şizofreni Hastası, Bizim Duymadığımız Şeyleri Duyabilir”

Doç. Dr. Haldun Soygür şizofreni ile ilgili şunları söyledi: “Şizofreninin belirtileri ve bulguları çok renkli ve karmaşıktır. Bu hastalığın aktif olduğu evrede hastanın gerçeği değerlendirme yetisi bozulabilir. Buna bağlı olarak da kişide birtakım gerçek dışı düşünceler, hezeyan ve varsanı ortaya çıkabilir. Algılama bozuklukları ortaya çıkar. Kişi bizim duymadığımız şeyleri duyabilir, duyabilir, bizim koklamadığımız kokuları koklayabilir. Duygusal tepki vermekte zorlanır. Bu dönem şizofrenin psikotik dönemidir. Ama hastalık sadece psikozdan ibaret değildir. Bu belirtiler pozitif belirtilerdir. Bir de negatif belirtiler vardır. Bunlar içe kapanma, izolasyon, hiçbir şey yapmama isteği, motivasyon kaybı gibi. Şizofreni zekâyla ilgili bir hastalık değildir. İnsan dâhi olabilir ama bu, şizofreni olmasına engel değildir.”