13 Şubat 2011 Pazar

KLİNİK ARAŞTIRMALARDAKİ ACI TABLO

Türkiye’de 46 adet ilaç üretim merkezi varken İsviçre’nin kendi pazarının 6-8 katı kadar ilaç ihracatı yaptığını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Dr. Saim Kerman, “Diğer ülkelerde yılda ortalama bin 500 araştırma yapılıyor. Türkiye'de, 1993 yılından bu yana Etik Kurul ve Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla 17 yılda toplam 746 klinik çalışma gerçekleştirildi” dedi.

Bir ilacın etkileri ve yan etkileri coğrafi alanlara ve ırksal farklılıklara göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu nedenle yerli ve yabancı ilaç firmaları daha fazla alan ve kişi üzerinde ilaçlarını denemek istiyor. Türk ceza kanunun 90. Maddesi’nde belirtildiği gibi “insan üzerinde izinsiz araştırma yapmanın suç kabul edildiğini” hatırlatan Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Dr. Saim Kerman, “Eğer hasta zarar görürse bunun taammüden (bilerek yaralamak veya öldürmek) işlenmiş suç olduğuna hükmetmiştir. Durum bu kadar önemliyken, bir hekimin izin alma ihtiyacı hissetmeden bir araştırma yapmayı düşünmesi ve hastasının haklarını yok farz etmesini en başta o hekim olmak üzere hiç kimse kabullenemez. Ayrıca araştırmanın bilimsel bir değeri olması isteniyorsa resmi otorite olan Bakanlığımız tarafından onay verilmesi zorunludur” dedi.

Türkiye’de 46 Adet İlaç Üretim Merkezi Var
Türkiye’de 46 adet ilaç üretim merkezi olduğunu belirten Kerman şunları kaydetti: “Bu üretim yerlerinin sürekli jenerik ürün imalatçısı konumunda görmek bizi üzüyor. Bilinen ilaçların yanında yeni moleküller üretmeleri gerekiyor. İsviçre’nin kendi pazarının 6-8 katı kadar ilaç ihracatı var. Bunu ilaç klinik araştırmaları sayesinde sağladılar. Ülkemizde yapılan kobay tartışmalarının kimseye faydası yok. Türkiye’deki bilim insanının üzerine titremeli, üniversite- sanayi iş birliğini gerçekleştirmeli, ve onların bilgilerini üretime dönüştürmeliyiz.”

“Diğer Ülkelerde Yılda Ortalama Bin 500 Araştırma Yapılırken Türkiye'deki Bu Sayı Çok Yetersiz”
Kerman, "Klinik araştırmalarda gönüllülük esas. Örneğin tedavisinde, bilinen bütün yollar denenmiş bir hasta kendi isteğiyle gönüllü olabiliyor ya da sağlıklı gönüllüler de olabiliyor. Türkiye'de ilaç araştırmalarına katılımcılar arasında birinci sırada bir işte çalışanlar, ikinci sırada öğrenciler üçüncü sırada ise işsiz kesim yer alıyor. Deneklerin bu işi meslek haline getirmemesi için de tedbirlerimiz var. Diğer ülkelerde yılda ortalama bin 500 araştırma yapılırken Türkiye'deki bu sayı çok yetersiz. Türkiye'de 1993 yılından bu yana Etik Kurul ve Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla 746 klinik çalışma yapıldı" dedi.
Gönüllü deneklere sigorta yapıldığını aktaran Kerman, Faz-2, Faz-3 ve Faz-4 araştırmalarında para alınmasının yasak olduğunu, sadece yemek ve yol masraflarının karşılandığını söyledi. Kerman, “iptal edilen yönetmelik hükmünde Faz-1 çalışmalarında gönüllüye 150 ile 500 lira arasında ücret öngörüldüğü, ancak iptal nedeniyle halen böyle bir ugulamanın söz konusu olmadığını” belirtti.

2 Bin 200 Kişiye Etik Eğitimi Verildi
İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek de dünyada nasıl bir prosedür izleniyorsa Türkiye'de de aynı şekilde olduğunu aktardı. Etik Kurul'un ve Bakanlığın klinik araştırmalar konusunda çok titiz davrandığını belirten Özbek, “Araştırma yapılacağı zaman mutlaka etik kurula başvurulur. Etik kurulun onaylamadığı hiçbir çalışma başlayamaz. Etik kurul, Bakanlıktan ve üniversitelerden de bağımsızdır. Etik kurula erkil gücü olan hiç kimse üye olamaz. Etik kuruldan onay aldıktan sonra Sağlık Bakanlığından tekrar onay alınmalıdır. Etik kurullarda çalışmak üzere 2 bin 200 öğretim üyesine bu konuda eğitim verdik. Etik Kurul, yürümekte olan klinik araştırmalarla ilgili haberli ya da habersiz denetimler gerçekleştirir” dedi.

Türkiye ve Dünyada Yapılan Klinik Araştırmalar
Faz-1 çalışmalarını anlatan Özbek şöyle konuştu:“Bir molekül bulunması halinde Deney Hayvanları Etik Kurulu onay verirse hayvanlar üzerinde deney yapılır. Bu araştırmanın ardından insanda ilk defa denenmesi için bu kez Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun ve Bakanlığın onayına sunulur. Onay verilirse Faz I ilaç klinik araştırması başlatılır. Bu faz olumlu sonuçlanırsa bu kez Faz II ilaç klinik araştırması için Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’na ve Bakanlığa başvurulur. Bu fazlardan birini geçemeyen ilaç, bir sonraki faz çalışmasına alınamaz. Bu şekilde bir ilaç araştırması Faz III aşamasını da geçerse Bakanlığımıza ruhsat başvurusunda bulunur. Bu aşamada Bakanlığın kurmuş olduğu bilim komisyonlarınca incelendikten sonra uygun bulunursa ilaca ruhsat verilir ve eczanelerde halka arz edilir. Eczanelerde satılan ilaçlar için de klinik araştırmalar devam eder. Çünkü bir ilacın o güne kadar gözlenemeyen yeni bir etkisinin emareleri ortaya çıkabilir veya ilaca ait yeni bir yan etki tespit edilebilir. Bütün bu gelişmelerin takip edildiği klinik araştırmalara da Faz IV ilaç araştırmaları denir. Bakanlığımız ayrıca, halka arz edilen ilaçların yan etkilerini, ilaç piyasada bulunduğu müddetçe denetleyen bir merkeze de (Farmakovijilans Merkezi) sahiptir. Bu merkez ve buraya bağlı 230 irtibat noktası ile ilaçlar güvenlilik yönünden devamlı izlenmektedir.
Özbek, ayrıca Türkiye ve dünyada yapılan klinik araştırmaların http://clinicaltrials.gov adresinden takip edilebileceğinin bilgisini verdi.


Türk Ceza Kanunu 90. Madde:
(1) İnsan üzerinde bilimsel bir deney yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İnsan üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel deneyin ceza sorumluluğunu gerektirmemesi için;
a) Deneyle ilgili olarak yetkili kurul veya makamlardan gerekli iznin alınmış olması,
b) Deneyin öncelikle insan dışı deney ortamında veya yeterli sayıda hayvan üzerinde yapılmış olması,
c) İnsan dışı deney ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin, varılmak istenen hedefe ulaşmak açısından bunların insan üzerinde de yapılmasını gerekli kılması,
d) Deneyin, insan sağlığı üzerinde öngörülebilir zararlı ve kalıcı bir etki bırakmaması,
e) Deney sırasında kişiye insan onuruyla bağdaşmayacak ölçüde acı verici yöntemlerin uygulanmaması,
f) Deneyle varılmak istenen amacın, bunun kişiye yüklediği külfete ve kişinin sağlığı üzerindeki tehlikeye göre daha ağır basması,
g) Deneyin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak açıklanan rızanın yazılı olması ve herhangi bir menfaat teminine bağlı bulunmaması,
Gerekir.
(3) Çocuklar üzerinde bilimsel deney hiçbir surette yapılmaz.
(4) Hasta olan insan üzerinde rıza olmaksızın tedavi amaçlı denemede bulunan kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, bilinen tıbbî müdahale yöntemlerinin uygulanmasının sonuç vermeyeceğinin anlaşılması üzerine, kişi üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel yöntemlere uygun tedavi amaçlı deneme, ceza sorumluluğunu gerektirmez. Açıklanan rızanın, denemenin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak yazılı olması ve tedavinin uzman hekim tarafından bir hastane ortamında yapılması gerekir.
(5) Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi sonucunda mağdurun yaralanması veya ölmesi hâlinde, kasten yaralama veya kasten öldürme suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Bu maddede tanımlanan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

10 Şubat 2011 Perşembe

Dr. Nayır: “HBV VE HCV’Lİ HASTAYA YAKLAŞIMDA EKSİKLİKLER VAR”

Mersin’de çalışan 440 pratisyen hekime yapılan anket sonucunda Hepatit B ve Hepatit C hakkındaki bilgi düzeylerinde büyük eksiklik olduğu saptandı. Sonuca göre pratisyen hekimlerin HBV ve HCV infekte iğne battığında yapılması gerekenler hakkında, sırasıyla yüzde 36 ve yüzde 72’si yanlış bildiği ortaya çıktı.

Hepatit B virüsü (HBV) ve Hepatit C virüsü (HCV) infeksiyonları tüm dünyada yaygın görülen, morbidite ve mortalitesi yüksek, önemli sağlık sorunları arasında yer alıyor. Hekimlerin viral hepatitlerden korunması, hizmet verdikleri kişileri bilinçlendirmesi ve viral hepatitli hastaların yönetimi için öncelikle bu konuda bilgilerinin yeterli olması gerekiyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bilim dalından Prof. Dr. Orhan Sezgin ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim dalından Uzman Dr. Erdinç Nayır, pratisyen hekimlerin hepatit bilgi düzeyini ölçen bir çalışma yaptı.
Bu çalışma hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Uzm. Dr. Nayır, Mersin’de çalışan pratisyen hekimlerin, HBV ve HCV infeksiyonlarının bulaş yolları, risk grupları ve korunma yolları ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesi ve viral hepatitli hastaya yaklaşım biçimlerinin saptanmasını araştırdıklarını kaydetti.

“Pratisyen Hekimlerin Yüzde 50’si İnaktif HBV Taşıyıcılığı Kavramını Doğru Bilmiyor”
HBV ve HCV’nin doğum sırasında bulaşabileceği yüzde 10-18’i tarafından bilinmiyor. Mersin’de görev yapan 440 pratisyen hekime 12 sorudan oluşan anket sorularını yönelttiklerini dile getiren Uzm. Dr. Nayır, anket sonuçları hakkında şu bilgileri verdi: “Bulaş yolları ve risk etkenleri genelde biliniyor. Ancak HBV ve HCV’nin doğum sırasında bulaşabileceği yüzde 10-18 oranında bilinmiyor. Çalışmaya katılanların yüzde 33’ü anne sütüyle bulaştığını, yüzde 42’si de annenin bebeği infekte etmemek için emzirmemesi gerektiğini söyledi. Ancak, bu sonuç doğrultusunda gereksiz anne sütü kesimine sebep olabileceği düşünüldü. Epidemiyolojik bir önemi olmamasına rağmen, hekimlerin yüzde 21’i sivrisinek ve tahtakurusunun bulaşta önemli olduğunu söyledi. Yapılan ankette bir diğer önemli tespit ise katılımcıların yüzde 50'si inaktif HBV taşıyıcılığı kavramını doğru bilmiyor.”

Hepatit D Virüsü ise Hayal Kırıklığı Yarattı
Hepatit D virüsü hakkındaki cevapların ise hayal kırıklığı yarattığını belirten Uzm. Dr. Nayır, “HBsAg pozitif olan hastalara delta antikoruna bakılmasıyla ilgili soruya, hekimlerin yüzde 34’ü HDV’ne bakmaya gerek yok derken, yüzde 36’sı HCV infeksiyonu olanlarda HDV’e bakmalı" dedi.

Hepatit C Virüsü’ne Karşı Korunmada Bilgi Açığı Var
Uzm. Dr. Nayır, "HBV ve HCV’nin yol açtığı patolojiler genelde biliniyor. HBV’den korunma yolu ve aşısı bilinirken, katılımcıların yüzde 12’si HCV’ne karşı korunmada HCV aşısı olduğunu söyledi. HBV ve HCV infekte iğne battığında yapılması gerekenleri ise yüzde 36 ve yüzde72 oranında yanlış biliyor” diye konuştu.

Anket Sonuçları HBV ve HCV Hakkında Eğitim Açığını Gözler Önüne Serdi
Çalışma sonucunda tüm sorular dikkate alındığında özellikle HCV ile ilgili bilgi düzeyinin HBV hakkındaki bilgi düzeylerine göre daha düşük olduğunu tespit ettiklerini dile getiren Uzm. Dr. Nayır, “HBV ve HCV’nin bulaşma yollarında, risk etkenlerinde, HBV ve HCV infeksiyonu mevcut olan hastaya yaklaşımda eksiklikler saptandı. Özellikle HCV’ne karşı korunmada ve HDV’e yaklaşımda pratisyen hekimlerin bilgi eksikliklerinin olduğu ortaya çıktı. Bu sonuçlar temel tıp eğitimi ve devamlı tıp eğitimi ile ilgili açıkların gözler önüne serilmesinde etkili olacak” şeklinde konuştu.

9 Şubat 2011 Çarşamba

HAMİLELERDE ULTRASON İLE MUAYENENİN ZARARI VAR MI?

Gebelerin ultrason ile muayene edilmesinde belirli sınırlamaların olması gerektiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, aşırı uygulamaların bebeklerde kromozom kırılmalarına ve kulakta işitme ile ilgili sorunlara neden olabildiğini kaydetti. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise, “Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil” dedi.

Abdomen (karın) ve pelvis (kalça kemikleri) arasındaki bölge hastalıklarının, jinekolojik sorunların tanısında en sık olarak kullanılan ve en zararsız yöntem olan ultrason, ses dalgalarını kullanarak bu görüntülemeleri gerçekleştirmektedir. Ses dalgalarının farklı boyut ve güçte olanları ile metalleri yapıştırmak ve kayaları parçalamak gibi sanayii ve diğer sektörlerde de kullanılmasının yanı sıra tanı dışında tedavi alanında örneğin böbrek taşlarını parçalamakta da kullanıldığını hatırlatan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, “tanısal ultrasonda, bu ses dalgalarını farklı boyut ve güçte ve dokulara zarar vermeyecek dozda kullandıklarını belirtti. Her yöntemde olabildiği gibi, özellikle hamilelerde ultrason tetkiklerinin sık yapılması sonucu, özellikle de Doppler ultrason yapıldığında fetüste işitme ile ilgili sorunlara neden olabilmesi, kromozom kırılmalarına yol açabilmesi gibi bazı yan etkilerin de söz konusu olabileceğini belirten yayınlar olduğunu vurguladı. Ayrıca, günümüzde zararsız olarak kabul edilse de 40 yıl sonra bir şey çıkmayacak anlamına gelmediğini, birkaç nesil geçmeden bunun kesin olarak söylenemeyeceğini belirtti. 10 yıl önceki ultrason tetkiklerinin sıklığı ile şimdikiler arasında bariz fark olduğunu belirterek, önceleri, ultrasonu olan kadın doğum uzmanına ulaşımın yada ultrason tetkiki yaptırılmasının çok yaygın ve sık olmadığını, ancak, ultrason cihazlarının yaygınlaşması, kolay ulaşılabilir ve erişilebilir olmasının gereksiz kullanımı da ortaya çıkardığını belirtti. Her ay hatta daha sıklıkla kadın doğum uzmanına gidip ultrason yaptırarak bebeğinin kalp seslerini dinleyip, fotoğrafını isteyen hamileler yanı sıra bunu teşvik eden, öneren kadın doğum uzmanlarının da sayısı artıyor. Gereksiz kullanımdan kaçınılmalıdır” dedi.

“Problem Olmadığı Sürece Gebelerde 3 Kez Ultrason İle Bakılmalı”
Prof. Dr. Özdemir, “Gebelerde ultrason yapılma sıklığına dikkat etmek gerekiyor. Amerikan Ultrason Derneği’ne göre problem olmadığı sürece hamilelerde her trimesterde bir kez olmak üzere yani 3 kez ultrason tetkiki yapılmalıdır. Bizim protokolümüze göre de, 11. Hafta’da Down Sendromu gibi önemli hastalıkları ekarte etmek açısından mutlak yapılması gerekiyor, 20. Haftada anomali taraması yapılabilir. Normal doğum olacaksa doğuma yakın dönemde kordon dolanması, başka herhangi bir doğumu etkileyebilecek sorun var mı diye bakılabilir. Amerika’da hamilelere yapılan ultrason ücretinin devlet tarafından karşılanmamasının, ancak ülkemizde tümünün ödenmesinin de bu konuda önemli olduğunu belirterek gebelerde çok fazla ultrason tetkiki yapılmaması gerekiyor düşüncesindeyim” diye vurguladı.

Gebelerde Yapılan Ultrason’un Kavitasyon Yaptığına Dair Bir Bulgu Yok
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir şunları kaydetti: “ Ultrasound 1955 yılında Ian Donald’ın abdominal tümörleri tanımak amacıyla jinekolojide kullanımı ile başladı. Daha sonra gebe kadınlarda kullanımla obstetriğe girdi. Bu konuda yayınlanan makaleleri takiben Dünya’da yaygınlaşmaya başladı. Dünyada yaygınlaşması yalnızca hekimlerin bilimsel bulgularının sonucu değil, firmaların reklamları ve hastalarının bebeklerinin fotoğrafını istemeleri ile yaygınlaşmaya devam etti. Bugün ne yazık ki gebe kadınları yalnızca ultrason ile muayene eder hale geldik hem de her muayenelerinde. Yurt dışında değişmekle birlikte bu 3-4 ultrason muayenesi ile sınırlı bunun ötesini sağlık sistemi ödemiyor. Ultrason, dokulara ses dalgası formları ile ulaşan mekanik bir enerji. Gönderilen ses dalgasının transdusere yansıması ile görüntü oluşmakta. Gebelerde yapılan ultrasonun kavitasyon yaptığına dair bir bulgu yok.

Fetal İnceleme Sırasındaki Isı Artışı Hangi Dönemlerde Hangi Biyolojik Etkilere Neden Olabilir
Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada pulsed Dopplerin yoğun olarak 2 dakikadan uzun süreli uygulanmasının 2 buçuk derece ısı artışına neden olduğu görülmüş. Fetal dokunun ısı artışına hassasiyeti konusu tam anlaşılmış değil. Ancak genel yaklaşım 1 buçuk derecelik artışın zararı olmayacağı yönünde. 5 dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiş.

Ultrason ile Tanı İçin Gerekenden Daha Uzun Süreli İncelemeden Sakınmak Lazım
B- mod en az riskin olduğu uygulama şekli, Doppler ve renkli Doppler uygulamalarının uzun sürmesi durumunda riskli olabilir. Ultrason ile tanı için gerekenden daha uzun süreli incelemeden mümkün olduğunca sakınmak lazım. Özellikle Doppler incelemeleri gebeliğin ilk haftalarında kısa süreli uygulanırsa olası termal risk azaltılır. Unutulmamalıdır ki bugüne kadar ultrason uygulamasının insan fetusu üzerine olumsuz etkisinin olduğunu belirten bir yayın yok.”

Pekmezin Faydaları

Pekmezin Faydaları
Pekmez de kuru üzüm gibi yüksek şeker içeriği nedeniyle iyi bir karbonhidrat ve enerji
kaynağıdır. Ayrıca, mineralleri yoğun olarak içermektedir. Pekmez özellikle günlük kalsiyum,
demir, potasyum ve magnezyum gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Mineral
miktarının fazla ve emilim oranlarının yüksek olması nedeniyle hamile ve emziklilerin,
tüberkilozlu hastaların, iyileşme dönemindeki kişilerin diyetinde yer alması önerilmektedir.
Pekmezin çok iyi kaynak olduğu besin öğelerinden biri de kromdur. Dokuların krom içeriği
hamilelikte, malnütrisyonda ve yaşla büyük ölçüde azalmaktadır. Krom, glikoz toleransa
faktörünün yapısında bulunur. Ve insülün kullanımı ile glikoz metabolizmasını etkiler.
Rafinasyon işlemi sonucunda gıdalardaki krom miktarının büyük ölçüde azaldığı göz önüne
alınırsa pekmezdeki kromun önemi daha da belirginleşmektedir.



Değişik pekmez cinslerinde olduğu gibi üzüm pekmezinde, fosforla kalsiyum oranı yine
istenilen oranın çok çok üzerindedir. Fosfor ve kalsiyum içeriği pek çok besinde bulunur
ancak böyle besinlerde ancak fosfor oranı düşük kalsiyum oranı fazla ise kalsiyumun alınımı
fazla olur. İşte pekmez de kalsiyum/fosfor oranında fosfor oranı düşük olduğu için kalsiyumun
kuvvetle alınımı sağlandığı için çok önemli bir gıda maddesi olduğu söylenebilir. Fosfor ve
kalsiyum, bağırsakta bozulmuş dengeyi düzeltmek suretiyle kalsiyum absorbsiyonu yeterli
hale getirilebilir. Pekmezde eser olduğu gibi en çok 85 mgr fosfor vardır. Buna karşılık
kalsiyum miktarı çok fazla olduğu için bu denge, kalsiyum-fosfor dengesi istediğimiz
oranlarda olmaktadır. Dolayısıyla üzüm pekmezi çocukların kalsiyum ihtiyacını sağlayacak
yeterli oranlarda kalsiyum ve fosfor ihtiva etmektedir. Pekmez kalsiyum ve fosfor kaynağı
olarak kullanılmaktadır.

Pekmezin Besin İçeriği (%)
  • Protein
  • Fosfor
  • Kalsiyum
  • Magnezyum
  • Kalsiyum/Fosfor
Pekmezde iz element içerikleri (ppm)
  • Demir
  • Çinko
  • Mangan
  • Bakır

Yağlarda alınan enerji, diğer gruplardaki besinlerden alınan protein, vitamin ve Fe sayesinde
çalışma enerjisine dönüşür. Şeker boş enerji kaynağıdır. Ekmek ve bulgurdan da vücutta
şeker oluşur. En değerli tatlı pekmezdir. Fazla enerji harcaması gerektiren durumlarda
sporculara, işçilere, gebe ve emzikli annelere kansızlık durumlarında şeker yerine
kullanılabilir.
Demir yetersizliği günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli beslenme
sorunlarından biridir. Ülkemizde demiri yetersiz olan ailelerin oranı yaklaşık %10 dur. Demir
büyük çoğunlukla hemoglobin yapısında bulunduğundan yetersizliğinde hücrelere oksijen
taşımamakta bu da bitkinlik ve kansızlıkla sonuçlanmaktadır. Günlük tüketilen gıdaların çoğu
(bilinçli bir seçim yapılamazsa) demir ihtiyacını karşılayamamakta, bu durum özellikle de
çocukların, hamilelerin ve vejeteryanların beslenmesinde sorun yaratabilmektedir. Tablet
olarak alınan demir mide ağrısı konstipasyon yapabilmekte, bitkisel gıdalardaki demir emilimi
düşük olduğundan ekonomik nedenlerle hayvansal gıdaları yeterince tüketemeyen kişilerde
kansızlık ortaya çıkabilmektedir. Pekmez günlük demir gereksiniminin 1/3'ünü
karşılamaktadır.
Magnezyum da potasyum gibi sıvı dengesiyle ilgilidir. Böylece kas ve sinirlerin düzenli
çalışmasını sağlar. Kalsiyum, potasyum ve magnezyumun birlikte çalışması nedeniyle bu üç
minerali de yeterince içeren pekmez ayrıca önem kazanmaktadır. özellikle günlük kalsiyum,
demir, potasyum ve magnezyum gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaktadır.

Sirkenin Faydaları

Sirkenin Faydaları
Üzüm sirkesi tam bir ilaçtır. İştah açıcı olarak, salata ve turşular içine dökülen sirkenin insan sağlığına sağladığı faydalar şu şekilde özetlenebilir;

• Yorgunluk ve uykusuzluk için yatmadan önce sirkeli su içilmesi,
• Boğaz ağrılarında, sirkeyle gargara yapılması,
• Nasırların ve sertliklerin üzerine, sirkeyle ıslatılmış ekmek konulması,
• Su ile kaynatılıp buharına durulursa baş ağrısı, astım ve cilt lekelerine iyi gelmesi,
• Güneş yağına sürülmesi,
• Bal karıştırılmış sirkeli su her gün içilirse, düzenli kilo verilmesi,
• Siğillere, sirke döküp üzerine kabartma tozu serpilir ve 15 dak. sonra toz silkelendiği
zaman,
• Kaşıntılara ve cilt çatlaklarına sirke sürülmesi,
• Sirkeli bezin mide üzerine konmasında bulantı ve kusmayı önlemesi,
• Sirkeli bezin varislere konması,
• Sirkenin orta dereceli yanıklarda da kullanılması,
• Kepekli ve mat saçlar için durulama suyuna sirke ilave edilmesi,
• Cildi yumuşatmak, parlatmak için banyo suyuna bir miktar sirke ilave edilmesi,
gibi birçok faydası vardır.

Bunun yanısıra hijyen amaçlı olarak sirke kullanılabilmektedir. Lavabo banyo gibi sert
zeminleri temizlemek için ve sebze ve meyveleri mikroplardan temizlemek için sirkeli su
kullanılır.

8 Şubat 2011 Salı

TEKRARLAYAN GEBELİK KAYBINDA NELER YAPILMALI?

Günümüzde tekrarlayan gebeliklere yönelik hastanın şikayetleri doğrultusunda gereken tedavinin yapılmasına dikkat çeken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, “13 kez düşük yapıp sonrasında tedavi ile 14. gebeliğinde sağlıklı doğum yapan hasta oldu. Bu anlamda hastalara son bilimsel veriler çerçevesinde doğru tedaviyi uygulamak çok önemli” dedi.

Tekrarlayan gebelik kaybı birçok nedene bağlı olarak ortaya çıksa da hiçbir neden olmadan da karşımıza çıkabilir. Yapılan araştırmalara göre, tekrarlayan gebelik kaybının nedeni ortaya konulduğu takdirde nedene yönelik birçok tedavi seçeneği mevcut. Özellikle son zamanlarda fazla sayıda kromozom taranmasına olanak veren CGH yöntemi bazı hastalar için umut vaat ederken, pıhtılaşma problemi olan hastalarda heparin kullanımı ile gebeliğin sağlıklı bir şekilde devamı sağlanabiliyor. Yapılan istatistikler her 36 kadından birinin iki kere arka arkaya sadece tesadüfen düşük yapabileceğini gösteriyor.

“Bütün Klinik Gebeliklerin Yüzde 12-15’i 4 ile 20. Haftalar Arasında Düşükle Sonlanıyor”
Klasik olarak tekrarlayan gebelik kaybı 20. gebelik haftası öncesinde 3 ya da daha fazla ardışık olarak gerçekleşen gebelik kayıplarını içerir. Ancak 3 kez gebelik kaybının arka arkaya gerçekleşmesini beklemek özellikle hastalar için çoğu zaman oldukça sıkıntılı olmaktadır. Bu yüzden son zamanlarda, 2 ve daha fazla gebelik kaybı olduğunda tanısal araştırmaya yönelik yeni düzenlemeler getirildiğini söyleyen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, “Öncelikle gebelik kaybı ile hekime başvuran bir hastanın doğru bilgilendirilmesi oldukça önem taşıyor. Hastadan detaylı bir öykü alınarak, hastanın psikolojisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Genel olarak insan üremesi ile ilgili fizyolojik verilere baktığımızda, oluşan bütün klinik gebeliklerin yüzde 12-15’inin 4 ile 20. haftalar arasında düşük ile sonuçlandığını görüyoruz. Ayrıca, klinik olarak tanınan gebelikler ile birlikte fark edilmeden kaybolan gebelikler birlikte düşünüldüğünde bu oran, 2-4 kat daha fazla oluyor. Yani insan üremesi hatasız değil ve özellikle erken dönemde gerçekleşen gebelik kayıplarının insan üremesindeki doğal seçim mekanizmalarının bir sonucudur” dedi.

“13 Kez Düşük Yapıp Sonrasında 14. Gebeliğinde Tedavi ile Sağlıklı Doğum Yapan Hasta Oldu”
Kromozom anomalileri ilk 3 ayda gözlenen düşüklerin en sık sebebi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Sönmezer şunları kaydetti: “34 yaşında olan ve daha önce 13 kez düşük yapan bir hastada ayrıntılı inceleme soncunda pıhtılaşmaya eğilimi arttıran faktör V Leiden mutasyonu ile birlikte MTHFR mutasyonu saptandı. Hasta gebe kalır kalmaz düşük moleküler ağırlıklı heparin tedavisi başlandı ve 36. gebelik haftasında erken doğum eylemi başlayan hasta sezaryen ile canlı ve sağlıklı bir bebek doğurdu. Bu hastanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik travma göz önüne alındığında, geniş bir araştırma sonrasında etkene yönelik olarak tedavi uygulanmalı. Bu bağlamda, anne veya babada var olan ve belirti vermeyen dengeli translokasyon (Robertsonian ya da Resiprokal), mozaism, inversiyon ve benzeri yapısal kromozom bozuklukları tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca yaşlanma ile birlikte oositte meydana gelen problemler de aneuploid (sayısal olarak problemli normal genetik yapıya sahip olmayan) embriyoların oluşmasına ve tekrarlayan düşüklere neden olabilir. Bunlardan en sık görülen bozukluk trizomilerdir. Bazen genç hastalarda yaşlı yumurtlar ve buna bağlı oluşan anormal embriyolar nedeni ile de tekrarlayan gebelik kayıpları izlenir. Preimplantasyon genetik (PGD) tanı ile anne ya da babada kromozomal bir problem var ise (translokasyon, ya da diğer yapısal kromozom problemleri) tüp bebek yöntemi sonrasında elde edilen embriyolardan biyopsi yapılarak bu problemler araştırılabilir. PGD ile sağlam embriyolar saptanır ve bunların uterusa transferi ile normal bir gebelik elde edilebilir. Ayrıca PDG ile nedeni belirlenemeyen tekrarlayan gebelik kayıplarında da PGD’nin yararlı olabileceğine yönelik bazı yayınlar da son zamanlarda bildirilmeye başlandı. Özellikle son zamanlara yaygınlaşan ve daha fazla sayıda kromozomun incelenmesine olanak tanıyan “comperative genomic hybridization – CGH” yöntemi ile ileriye yönelik umut veren sonuçlar alınmaya başlandı.”

Anatomik Nedenlerle Düşük Olursa
Uterusda myomlar, doğmalık uterus anomalileri, rahim içi yapışıklıklar (Asherman sendromu) ve nadiren poliplerin olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Sönmezer, “Anatomik nedenlerle de düşükler olabiliyor. Bu problemlerin tanısı histerosalpingografi, histeroskopi ya da sonohisteroskopi ya da ultrasonografi ile kolaylıkla konulabiliyor. Bu problemlerin tedavisi çoğunlukla cerrahi oluyor. Myomların anotomik yerleşimine göre erken gebelik kayıplarına neden olabilir. Özellikle endometriumda yani rahim içi tabakasına baskı yapan myomlar mutlaka çıkarılmalıdır. Histeroskopi ile rahim içi patolojilerin tedavisi etkin bir şekilde yapılabilir. Histeroskopik cerrahi sonrasında hastalar aynı gün içerisinde dahi taburcu edilebilir. Önemli bir nokta olarak tek boynuzlu uterus gibi (unicornuate uterus) uterin anomalilerin varlığında servikal yetmezlik riski de olacağından mutlaka erken doğum riskinin önlenmesi açısından servikal serklaj işleminin yapılarak serviksin güçlendirilmesi gerekir” dedi.

Antifosfolipid Antikor Sendromunda Neler Yapılır?
İmmunolojik faktörlerin olduğunu antifosfolipid antikor sendromu ve sistemik lupus eritamatozis’in (SLE) bu grupta yer aldığını ileten Doç. Dr. Sönmezer, “Düşük nedeni plasental dolaşımın bozulması olduğunda tedavide aspirin ile birlikte heparin etkilidir ve hastanın tedaviyi gebelik boyunca kullanması gerekebilir. Antifosfolipid antikor sendromu özellikle geç gebelik döneminde meydana gelen gebelik kayıplar ile birlikte intrauterin gelişme geriliği ve oligohidramniyoz (sıvı azlığı) ile de ilişkili olabilir” diye konuştu.

“Kazanılmış Pıhtılaşma Bozukluklarına Çok Sık Rastlanıyor”
Doç. Dr. Sönmezer diğer düşük nedenleri konusunda şu bilgileri verdi: Otoimmün bozukluklar ya da alloimmün bozukluklar da nadiren tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olabilir. Ancak böyle bir durumda kullanılacak paternal lökosit immunizasyonu (babadan elde edilen lökositlerin anneye verilerek annenin babanın lökositlerine karşı duyarsızlaştırılmasını içerir) ve intravenöz immunglobulin kullanımı hem pahalı hem de yararı kanıtlanamamış bir tedavi seçeneğidir. Kazanılmış pıhtılaşma bozuklukları olduğunda protein C ve S eksikliği, antitrombin III eksikliği, APC rezistansı artmış pıhtılaşma eğilimi ile ilgilidir. Genetik olarak kalıtılan ve pıhtılaşmaya eğilimi arttıran bozukluklar ise faktör V Leiden mutasyonu, protrombin G-A 20210 mutasyonu ve MTHFR mutasyonudur. Özellikle bu tip mutasyonlar bölgemizde yaygın olarak görülüyor. Erken gebelik kayıpları, intrauterin gelişme geriliği ve kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olabilir. Tedavisi gebelik boyunca heparin kullanılmasıdır ve etkin sonuçlar verir. Endokrin faktörlerinden kaynaklanan düşüklerde ise, tiroid fonksiyon bozuklukları, diabetes mellitus ve luteal faz yetmezliği de tekrarlayan gebelik kayıplarına neden olabilir. Ayrıca polikistik over sendromu tanısı konulan hastalarda erken gebelik kayıpları daha fazla izlenir. Özellikle hastada diabet veya tiroid fonksiyon bozukluğu var ise fetusda izlenebilecek muhtemelen anomalilerin riskinin de azaltılması amacı ile bu problemlerin gebelik öncesinde düzeltilmesi önemlidir. Diyabet şüphesinde hemoglobin A1C testi yapılabilir. Luteal faz yetmezliğinin tanısının konulması zor olsa da tedavisi kolaydır ve progesteron uygulamasını veya klomifen sitrat ile ovulasyon indüksiyonunu içerir. Enfeksiyöz nedenlerle kayıplarda ise, servikovajinal enfeksiyonlar. Ureoplazma, mikoplazma, toksoplazma, Listeria ve kampilobater türleri etken olabilir. Bu tür hastalar ancak klinik olarak sevikal enfeksiyon şüphesi olan hastalarda yapılmalıdır. Empirik antibiyotik tedavisi etkindir. Son olarak çevresel etkenler, sigara, alkol ve aşırı kafein tüketimi de tekrarlan gebelik kayıplarına neden olabilir.”

7 Şubat 2011 Pazartesi

ANKARA ECZACILIK 50. YAŞINI KUTLADI

50. yılına yakışır bir kutlama yapan Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, hem mezunlarına hem de öğrencilerine yönelik program düzenledi. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun, Sağlık Dergisi’ne etkinlikleri ve yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin, 50. Yılını 13-18 Aralık 2010 tarihleri arasında mezunlar ve öğrencilerin bir araya geldiği zengin bir programla yapılan kutlama haftasında fakültede birçok ilki gerçekleştirdiklerini ifade etti.
46 eğitim döneminde fakültelerinden 4 bin 976 eczacının mezun olduğunu belirten Prof. Dr. Coşkun, “Kuruluşumuzun 50. Yılını öğrenci etkinlikleri, mezunlara yönelik özel programların yanı sıra Türkiyede ilk defa 1984 yılında Meslek içi eğitim programını düzenleyen Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 50. yılında bunun üçüncüsünü gerçekleştirdi. Üçüncü kez yapılan bu eğitimde meslektaşlarımıza eczacılıkta yeni gelişmeler ile ilgili konularda bilgiler aktardık. 150 eczacının katıldığı ve 2 gün süren program, ücretsiz olarak yapıldı. Programda eğitici desteğinin yüzde 99’unu fakültemiz öğretim üyeleri verdi. Fakülte tarihinde ilk defa bizim ve diğer eczacılık fakültelerinin de öğrenci tiyatro toplulukları tarafından hazırlanan “Eczacılk Fakülteleri Öğrencileri Tiyatro Şenliği” yapıldı. Öğretim üyeleri ve mezunlarımızın oluşturduğu bir grup, şarkının neden ve hangi koşullarda yazıldığı ile ilgili “Şarkıların dili” konserini sundu. Böylece şarkılar yazılırken hangi duygularla yazıldığı ve o duyguların ne anlama geldiği izleyenler tarafından yaşandı” dedi.

Mezun olan 5 bin eczacıya ulaşılarak, programa davet edildiğini ve onlara ait olan resim ve fotoğraf sergisi düzenlendiklerini kaydeden Prof. Dr. Coşkun, 1970, 1980 ve1990 yılı mezunlarına sembolik mezuniyet töreni yaptıklarını, böylelikle geçmiş yıllarda mezuniyet töreni yapılamayan mezunlara sembolik bir kep giyme töreni düzenlendiğini söyledi.

İlk Defa 3 D Eczacılık Öğrenci Kongresi
Fakülte öğrencileri tarafından ilk kez düzenlenen “3 D Eczacılık Öğrenci Kongresi” yaptıklarını belirten Prof. Dr. Coşkun şunları kaydetti: “Katılımın ve konuşmacıların öğrenci olduğu bilimsel toplantıda, kongreye adını veren, mesleğin üç temel alanını oluşturan serbest, hastane ve endüstri eczacılığı ile ilgili son derece güncel ve çok sayıda bildiri sunuldu. Tüm eczacılık fakültelerinden 170 kadar öğrenci katıldı ve geri bildirimleri çok güzeldi.”


“Tarım Bakanlığının Analizleri, Araştırma Laboratuarımızda Yapılıyor”
117 öğretim elemanı ve başarılı eğitim alt yapısıyla uygulamalı eğitime ağırlık verdiklerini kaydeden Prof. Dr. Coşkun, “Derslerde yaptığımız deneyi her öğrenci kendi yapmak zorunda. Araştırma yapmak ve alt yapımızı geliştirmek için çalışıyoruz. Araştırma laboratuarları son teknoloji cihazlarla donatıldı. Bunun yanı sıra genel kullanıma açık cihazların bulunduğu iki merkez araştırma laboratuarlarımız da var. Laboratuvarlarımız bugün birçok kurum ve kuruluş tarafından referans araştırma laboratuarı olarak kabul ediliyor. Sağlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı bunlardan bazıları. Yapılan analiz sonuçlarında bazı kullanılan bitkisel ilaçların içinde etiket bilgilerinde yer almayan etken maddelere de rastlıyoruz. Daha önce belirli gruba giren bu ürünlerin analizi yapılmadan Türkiye’ de satışına izin veriliyordu. Şimdi, Tarım Bakanlığı izin vermeden önce bize gönderiyor, analizi yapılıyor, hazırladığımız rapora göre izin veriliyor” diye konuştu.

Tıp Fakültesinde İlk Alternatif Tedavi Yöntemleri Dersi
Prof. Dr. Coşkun, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde “Alternatif Tedavi Yöntemleri” dersini verdiklerini ancak derslerin bazı nedenlerden dolayı şimdilik açılmadığını söyledi.
Ankara Üniversitesi Gölbaşı kampüsünde 40 dönümlük bir alanda“50. Yıl Ormanı”, ağaçlandırması yaptıklarını dile getiren Prof. Dr. Coşkun, “40 dönüme 3 bin ağaç dikilecek ve her yıl öğrencilerimizle bunların bakımını yapacağız. Bunun dışında fakültemizin bahçesine “Anısal ağaç” diktik. Geleceğe tanıklık edecek bir ağaç olarak, tedavide kullanılan ve tıbbi bir bitki olan “Ginkgo biloba” ağacını seçtik” şeklinde konuştu.

Türkiye’de Eczacılık Nerede?
Günümüzde eczacılık mesleğini değerlendiren Prof. Dr. Coşkun, ülkemizde eczacılık eğitimi veren ikinci eğitim kurumu olduğunu ancak ilk eczacılık fakültesi olarak kurulan bir eğitim kurumu olduklarını belirtti. Prof. Dr. Coşkun, “1960’lı yıllarda Eczacılık eğitimi veren 2 fakülte bulunurken bugün bu sayı 17’ye yükseldi. Günümüze kadar geçen süre içinde bu eğitim kurumlarında yaklaşık 30 bin eczacı mezun oldu. Avrupa ülkelerine göre bu sayı düşük ancak ülkemizde, eczacı dağılımında bir çarpıklık var. Büyük şehirlere baktığımızda Avrupa ortalamasının çok altındayız. Taşrada bu durum değişiyor. Hangi alanda eczacıya ihtiyaç var ise o alana yönelinmeli. Hastane, sanayi ve diğer kamu kurumlarında eczacıya ihtiyaç var. Eczacı, klinik eczacılık alanında ilaçla ilgili danışmanlık hizmeti vermeli. Bununla ilgili dersleri müfredat programımıza koyduk ve veriyoruz. Ayrıca klinik eczacılık alanında lisansüstü programları da açtık. Eczacıya hasta ve hastalıklarla ilgili geçmiş yıllara göre daha fazla bilgi aktarılıyor. İlacı en iyi bilen meslek grubu eczacıdır. Dolayısıyla ilaçla ilgili en iyi danışmanlığı eczacı yapar. Artık ilaç hareketleri bilgisayardan takip edilebilmektedir. Yani hangi doktor hangi ilaçları daha çok yazıyor izlenebilmektedir. Bunun sonucunda belirli ilaç firmalarının ilaçlarını reçetelemesi sorgulanabilecektir. Burada klinik eczacılara önemli görevler düşmektedir. Sağlık Bakanlığı bu konu ile ilgili “Klinik Eczacı” istihdam etmeye başladı. Eczacı fazlalığı var gibi görülse de, eczacılık hala işsizlik problemi olmayan meslek gruplarının başında geliyor. Çok sayıda eczacılık fakültesi açılmasını doğru bulmuyorum. Örneğin Atatürk Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 8 yıldır mezun vermesine rağmen henüz öğretim kadrosunu tamamlayamadı. Eczacılık fakültelerine öğretim elemanı bulmakta sıkıntı yaşanıyor. Bunun çözümü, öğretim elemanlarının maddi ve manevi olanaklarının arttırılmasıdır. Böylelikle mesleğin akademisyenlik yönü de cazip bir istihdam alanı haline gelecek.”