7 Ekim 2010 Perşembe

KAS HASTALIKLARI EYLEM PLANI AÇIKLANDI

Sağlık Bakanlığı, kas hastalıkları için hazırladığı eylem planını açıkladı. Plana göre, tanı, takip ve bakım hizmetleri en iyi seviyeye çıkacak. Türkiye genelinde onlarca merkez açılacak, uzmanlar eğitilecek. Türkiye, hastalığın tedavisinde henüz uygulanamayan kök hücre çalışmalarında da dünyaya öncülük edecek. Dünya Kök Hücre Kongresi 2014 yılında İstanbul'da yapılacak.


Kas hastalığı ile ilgili Bakanlık tarafından yürütülen program hakkında, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. İrfan Şencan, Bilim Kurulu üyeleri ve bakanlık yetkilerinin katılımıyla, toplantı düzenlendi. Türkiye'de kök hücre çalışmalarının, dünyada birçok ülkede yürütülen çalışmalara paralel gittiğini belirten Şencan, Dünya Kök Hücre Kongresi'nin 2014 yılında İstanbul'da yapılacağını söyledi. Bilim Kurulu ile birlikte Türkiye'de kas hastalarının durumu, tedavi ve takipleri, bakımları ile ilgili Bakanlık Eylem Planı'nın ele alındığını dile getiren Şencan, bazı kararlar alındığını bildirdi.

Yeni Mükemmeliyet Merkezleri Kurulacak
Alınan kararlar doğrultusunda, bu işle özelleşmiş ve donanmış merkezler şeklinde bir yapı oluşturulacağını ifade eden Şencan, şunları söyledi: “İki tane mükemmeliyet merkezi bulunuyor. Bu mükemmeliyet merkezleri, hasta takip ve tanısı yanında bu konudaki merkezlerin bilimsel düzeylerini daha yukarıya çıkarmak için eğitim programlarını üstlenecek. Şu anda Ankara ve İstanbul'daki merkezleri, mükemmeliyet merkezleri olarak kabul ediyoruz. Bunun dışında İstanbul'da iki, İzmir, Diyarbakır, Bursa, Ankara, Gaziantep, Adana, Samsun ve Erzurum'da birer tanı-takip-tedavi merkezi planladık. Bu merkezlerin de özelliği, nöroloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, çocuk hastalıkları, kardiyoloji, ortopedi, göğüs hastalıkları ve sosyal hizmet gibi birimlerden oluşan branşların oluşturduğu, bu hastalığa özelleşmiş alt yapının ve hocaların oluşturduğu merkezler şeklinde yürüyecek”

“Türkiye'de Sağlık Hizmetlerine Ulaşılabilirlik Açısından 30 Bölgeye Ayrıldı”
Türkiye'de sağlık hizmetlerinin, ulaşılabilirlik açısından 30 bölgeye ayrılmış durumda olduğunu belirten Şencan, “30 tane takip merkezi olacak. Takibin idamesi için aile hekimlerinin ve evde bakım hizmetlerinin devreye girmesini planladık. Bu kapsamda, önümüzdeki 10-15 gün içinde Türkiye'de konu ile ilgilisi olan, bu merkezlerde çalışmış idarecilerle bir çalıştay yapmayı düşünüyoruz. Ankara ve İstanbul'da birer tane ileri genetik tanı merkezi, kas hastalarının tanısına yönelik 6 ilde patoloji merkezi planlanıyor. Bu çalıştaydan sonra kılavuzlar hazırlanacak” dedi.

“Kas Hastalıkları İçin Şu Anda Uluslararası Ortamda Kesin Sonuçlanan, Başarı Sağlamış Bir Çalışma Yok”
100 bine yakın kas hastası bulunduğunu, kas hastalığının kronik bir hastalık olduğunu ve şu an için kesin bir ilaç ya da başka bir tedavisinin bulunmadığını hatırlatan Şencan, “Kas hastalıkları için şu anda uluslararası ortamda kesin sonuçlanan, başarı sağlamış bir çalışma yok. Asıl, bu hastaların hayatını kolaylaştırmak, ilerleyişini yavaşlatmak ve hastalıktan kaynaklı hayat kalitesinin azalmasını ortadan kaldırmaya yönelik girişimler çok ön planda. Hastalara sosyal destek sağlanması önemli. Bu sosyal destekten kasıt, sadece hatır sormak ya da parasal destek değil. Gerçekten sağlık hizmetinin sosyal ayağını tamamlamak şeklindedir. Bu konuda eksikler tamamlanacak" diye konuştu.
Söz konusu merkezlerin oluşturulmasıyla ilgili bir uzman eksiğinin bulunmadığını, ancak uzmanların hastalığa yönelik farkındalıklarının ve bilgi düzeylerinin artırılması için yurt içi-yurt dışındaki kursları tamamlamalarına yardımcı olacaklarını dile getiren Şencan, tıbbı donanım olarak da hiçbir eksiğin olacağını düşünmediklerini, bu konuda kaynakların yeterli olduğunu söyledi.

“Türkiye'nin Önünü Açmak İstiyoruz”
Kronik hastaların istismarının görüldüğünü belirten Şencan, “Buna yönelik de alternatif tedaviler konusunda da Türkiye'nin önünü açmak istiyoruz. Bu konuda bir sıkıntı yok, ancak bazı umut tacirlerinin de bu alanda istismarına izin vermek istemiyoruz. Bu hastalıkla ilgili her türlü tedavi, bakım, tanı ve desteği sunmaya kararlıyız” şeklinde konuştu.

Kök Hücre Çalışmaları
Bir gazetecinin, “Geçtiğimiz ay içinde kas hastası çocuklarının aileleri tarafından yapılan eylemde, Türkiye'de bu alanda kök hücre çalışmasının başlatılması ve çocuklarının da bu klinik çalışmalarda yer alması talepleri oldu” şeklinde bir soru üzerine Şencan, “Henüz sağlam, hastalığa ilişkin bulgu olmayan, ancak genetik olarak hastalığa yakalanma riski yüksek bulunan bir çocuk için, deneme tedavisi olarak kök hücre uygulanmasını istiyordu. Bu, mümkün müdür bilim insanlarına soralım?” dedi. Şencan'ın sorusu üzerine bilim kurulu üyeleri "Bu mümkün değil" şeklinde cevaplandırdı.

“Kök Hücre ile İlgili Bir Müjde Yok”
Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Coşkun Özdemir de kök hücre çalışmaları ile ilgili uzun yıllardan beri dünyada birçok çalışma yapıldığını, ancak kas hastalarına yönelik kök hücre tedavisine ilişkin bir sonuca ulaşılamadığını söyledi. Son yıllarda bazı umut verici girişimler olduğunu belirten Özdemir, “Ama kök hücre ile ilgili bir müjde yok maalesef. Türkiye'de de kök hücre çalışmaları var. Ancak bugün hastaların talep edebileceği hiçbir şey yok. Bu konuda medya da halkı yanlış yönlendiren haberler yapmamasını istiyorum” dedi.
Özdemir, hastaların talebinin, sağlık hizmetine ulaşım, eğitim, istihdam, tıbbi cihazların temin edilmesi şeklinde olması gerektiğini ifade etti.

“Embriyonik Kök Hücre Çalışması ile İlgili Bir Yönergeyi Bakanlık Makamına Sunmuş Durumda”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Kök Hücre Bilimsel Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Osman İlhan ise şöyle konuştu: “ABD Başkanı Obama'nın gelir gelmez izin verdiği embriyonik kök hücre izni, hepimizi etkiledi. Ama İsrail'deki bir çocuğa Moskova'da bir emriyo kök hücre nakli yapıldığında 6 ay sonra çocuk beyin tümöründen öldü. Bunun üzerine dünyada tüm bilim insanları bu embriyonik kök hücrenin kansere dönebileceğine dikkat çektiğinden şu anda beklemede. Sağlık Bakanlığı da bu konuda alt yapıyı hazırlamış ve embriyonik kök hücre çalışması ile ilgili bir yönergeyi Bakanlık makamına sunmuş durumda. Kas hastalığı grubu, bu konuyu geçen ay komisyonda tartıştı. Bilim insanları, bu konuda yurtdışında yapılan çalışmaların yeterli olmadığını ve etkin bir sonuç ortaya çıkmadığını ifade ettiler. Türkiye'de hematolojik hastalıklarda çok başarılı yapılan kemik iliği ve kök hücre nakli, yine klinik araştırma yönetmeliğinin tedavi amaçlı deneme yoluyla organ nakilleri ve kemik iliği nakillerindeki redde, kök hücreye izin veriliyor. Ancak kas hastalıkları için şu anda uluslararası ortamda kesin sonuçlanan, başarı sağlamış bir çalışma yok. Burada eksik olan hayvan deneyleri. Sayın Genel Müdürümüz, önümüzdeki dönemde bu kas hastalıkları çalışma grubuna temel tıp uzmanlarını da alarak, Türkiye'de hayvan modelleri kopyasının hazırlanmasına ve buna yönelik çalışma yapılmasına karar verdi. Çalışma grubu, bununla ilgili altyapıyı tartışıyor. Önümüzdeki günlerde yapılacak çalıştayda, bu konu değerlendirilecek. Kesin tedavi bizim görevimiz, ancak bunu yaparken de hastalara zarar vermemek gerekir. Bu hastalık, sonuç olarak deneme aşamasında olan, hayvansal deney modellerinde çalışılması gereken bir hastalıktır.”

6 Ekim 2010 Çarşamba

“HEPATİTLİ ANNEYE SEZARYEN YAPILMALI”

7. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında HEBİPA Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Özkan, hamile olan Hepatit taşıyıcısı annenin bebeğe virüsü bulaştırmaması için sezaryen ile doğum yapılması gerektiğini söyledi.

Hepato Bilio Pankreatoloji (HEBİPA) tarafından düzenlenen 7. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi 29 Eylül-3 Ekim tarihleri arasında Antalya Belek’te Gloria Otel’de gerçekleştirildi. Yerli ve yabancı 500 hekimin katıldığı kongrede Hepatit B ve C'deki yeni tedaviler, GDO'lu ürünler, reflü ve karaciğer kanseri tartışıldı. HEBİPA Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci, Dernek Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Özkan, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Necati Örmeci ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Selahattin Ünal düzenlenen basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

“Karaciğer Kanseri Ülkemizde Sindirim Sistemi Kanserleri Arasında İlk 5’te Yer Alıyor”
Kongre ile ilgili düzenlenen basın toplantısında konuşan HEBİPA Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci, karaciğer kanserinin ülkemizde sindirim sistemi kanserleri arasında ilk 5 sırada yer aldığını belirterek “Karaciğer kanserinin nedenleri arasında Hepatit B ve Hepatit C önemli bir yer tutar. Hepatit B ve Hepatit C’nin ülkemizde görülme sıklığı azalırsa karaciğer kanserinin görülme sıklığı da azalır” dedi.

“Hepatit B'nin Doğu ve Güneydoğu'da Görülme Oranı Yüzde 12, Batı'da ise Yüzde 1”
Prof. Dr. Dökmeci, uygun şartlarda üretilmeyen baharat ve kuruyemişin karaciğer kanserine neden olabileceğini söyledi. Karaciğer kanserinin Türkiye'de ölüm nedenlerine bakıldığında ilk 10'da yer aldığını belirten Prof. Dr. Dökmeci, “Hepatit B'nin Doğu ve Güneydoğu'da görülme oranı yüzde 12, Batı'da ise yüzde 1. Türkiye ortalaması ise yüzde 5. Dolayısıyla hijyen ve kültürel yapı önemli” diye konuştu.


“Hepatitli Anneye Sezaryen Yapılmalı”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Pof. Dr. Hasan Özkan, hamile olan Hepatit taşıyıcısı annenin bebeğe virüsü bulaştırmaması için sezaryen ile doğum yapılması gerektiğini söyledi. Pof. Dr. Özkan şunları kaydetti: “Avrupa'da Hepatit B konusunda en deneyimli ülke Türkiye. Çünkü nüfus bakımından ve hastalığı bulundurma açısından en büyük nüfusa sahip ve en geniş kitle Türkiye. Eskiden hastalıktan korkuluyordu, özellikle annelerde emzirme döneminde, doğumda bulaşma durumu yüksek. Çevresindekiler hastadan kaçardı şimdi çoğu sosyal hayatı normal şekilde sürüyor, evlenmelerinde sakınca yok. Hepatitli annenin virüsün bebeğe bulaşmasını önlemek için sezaryenle doğum yapmalı.”

“Aşırı Spor Aktivite Hepatit Hastalarında Hayatı Tehdit Edebilir”
HEBİPA Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Özkan, Hepatit B’nin çok önemli bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Hepatit B’de tedaviyi etkileyen faktörler beslenme, çevre, bağışıklık sistemi, ilacın etkinliği, kişinin genotipi ve virüsün genotipidir. Tedaviyi planlarken en önemli unsur, en etkin tedaviyi en doğru zamanda vermektir. Hepatit B hastaları alkolden uzak durmalı, yağlı gıdalar tüketmemeli, yeşil-sarı-kırmızı renkteki sebze ve meyveleri tüketmeli, beslenmeleri ve günlük aktivitelerine çok dikkat etmeli. Öte yandan aşırı spor aktivite Hepatit hastalarında hayatı tehdit edebilir. Özellikle profesyonel sporcuların Hepatit B hastası olmaları durumunda derhal ağır sporu bırakmaları, yürüyüş gibi aktiviteler yapmaları gerekir. Boya ve egzoz kokuları, uzun süreli bilinçsiz antibiyotik kullanımı, yanmış yağlar herkes için zararlı, ancak Hepatit B hastaları için daha sakıncalı. Karaciğere iyi geldiği kanıtlanmış besinler ise enginar ve deve dikeni.”
Pof. Dr. Özkan, aşılanmayla birlikte Hepatit B'nin görülme oranının yüzde 10'dan yüzde 5'e indiğini ve bunun önümüzdeki yıllarda yüzde 1'e inmesini beklediklerini ifade etti.


“Hepatit B'nin bulaşma oranı yüzde 35, Hepatit C'nin yüzde 3.5, HIV'in ise binde 5”
AÜ Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Örmeci ise Türkiye'deki virüs tipinin tedavisinin son derece zor olduğunu, son zamanlarda üzerinde çalışılan, virüsün yapısını parçalayan ilaçlarla yüzde 80'lere varan başarı elde edildiğini söyledi. Hepatit B ve Hepatit C'nin bulaşma riskinin HIV pozitiften (AIDS) daha yüksek olduğunu dile getiren Prof. Dr. Örmeci, "Özellikle Türkiye'de AIDS korkusu çok daha yüksek durumda. İçinde virüs olan bir iğnenin elinize batması durumunda size hastalığın geçme oranlarını karşılaştırdığımızda ilginç sonuçlar görürüz. Hepatit B'nin yüzde 35, Hepatit C'nin yüzde 3.5, HIV'in ise binde 5'tir. Oysa HIV çok kontrol edilebilen bir hastalık. Hepatit B ve özellikle de C organ kaybına varabilen bir hastalık. İnsanların öncelikle Hepatit B aşısını yaptırması gerekir. Türkiye'de yeni doğanlarda aşı çalışması bu hastalığın azalmasına sebep olmuştur. Eğer bu aşı çalışması 1985'te yapılmaya başlansaydı, bugün Türkiye'de Hepatit B hastalığı olmazdı” şeklinde konuştu.

“Ülkemizde Reflü Görülme Oranı Yüzde 30”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin Ünal, gündeme daha çok yetişkinlerin hastalığı olarak gelen reflü hastalığının yenidoğan bebekleri de tehdit ettiğini, çalışmaların reflünün ani bebek ölümlerine yol açtığını ortaya koyduğunu söyledi. Ünal, şunları söyledi: “Toplumda yüzde 30'un üzerinde görülen reflü hastalığında, yüzde 10 baret hastalığı da gelişiyor. Baret hastalarının da yüzde 10'unda kanser görülüyor. Bu nedenle reflü tedavi edilmesi gereken önemli bir hastalık olarak kabul edilmelidir. Reflü tedavisinde endoskopik tedavilerin yeri olmadığı, medikal ya da cerrahi tedavinin uygun vakalarda tercihinin başarılı sonuçlar verdiği biliniyo.”

“Mükemmellik IBS’ye Yol Açıyor”
Irritabıl barsak sendromu (IBS) hakkında bilgi veren Prof. Dr. Özkan şunları dile getirdi: “Irritabıl barsak sendromu (IBS) baskın olarak karın ağrısı ya da rahatsızlık hissi ile beraber barsak alışkanlıklarında değişikliklere yol açan, etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, süreğen ve tekrarlayıcı bir hastalıktır. Mükemmel olmaya çalışan insanların karın ağrısı ya da rahatsızlık hissi ile beraber bazı alışkanlıklarında değişikliklere yol açıyor. ABD'de işe gitmeyi engelleyen bu hastalık, iş gücü kaybına yol açan sorunlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Çok titiz kadınlarda erkeklerden daha fazla görülen bu sendrom, şehirlerde de daha yaygın. Bilinmeyen ancak yaşamı tehdit eden bir hastalık, bu yüzden psikolojik aktörlerin de çok iyi sorgulanması gerekiyor.”

5 Ekim 2010 Salı

KÖK HÜCRE ÇALIŞMALARINA TEMKİNLİ YAKLAŞILIYOR

Kas hastaları ve yakınları tarafından bir süre önce kamuoyunun gündemine taşınan, kök hücre tedavisine, bu alanda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Lesli Silberstein, 5. Ulusal Hemaferez Kongresi’nde konuşan temkinli yaklaşmak gerektiğini bildirdi.

5. Ulusal Hemaferez Kongresi Kıbrıs’ta gerçekleştirildi. Yaklaşık 450 bilimadamının katıldığı kongrede Türkkök projesi tartışıldı. Kongre öncesinde Ankara Üniversitesi İç Hastalıkları Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Osman İlhan, Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Osman İlhami Özcebe, Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Klinik Şefi Doç. Dr Fevzi Altuntaş, Harvard Üniversitesi Hücresel Tedavi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Lesli Silberstein ve Sağlık Bakanlığı Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanı Dr. Halil Yılmaz Sur gazetecilerin sorularını yanıtladı.

“Bunlar Tamamen Başlangıç Aşamasında, Temkinli Yaklaşmak Gerekir”
National Heart, Lung, Blood Enstitüsünden ruhsatlı 5 merkezden biri olan, ABD'deki Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Hücresel Tedavi Merkezi Direktörü Prof. Dr. Silberstein, KKTC'de düzenlenen 5. Ulusal Hemaferez Kongresinde nörolojik hastalıkların tedavisinde kök hücre uygulamaları ile ilgili son gelişmeleri anlattı. Silberstein, bu tür çalışmaların dünyada çeşitli merkezlerde yürütüldüğünü, ancak alınan sonuçların hiçbirinin kanıta dayalı olmadığını söyleyerek, "Bunlar tamamen başlangıç aşamasında. Bu nedenle temkinli yaklaşmak gerekir" dedi.

“Kök Hücrelerin Tümöre Dönüşme Riski de Söz Konusu”
Kök hücrelerin çok farklı dokulara dönüşme potansiyeli bulunduğunu, bu nedenle insan sağlığını tehlikeye sokabilecek durumlarla karşılaşılabileceğini anlatan Silberstein, şunları kaydetti:"ABD'de bu tür çalışmalar çok sıkı kurallara bağlı olarak yürütülür. Önce hayvan deneyleri ve laboratuvar çalışmaları yapılır, ondan sonra insanlar üzerinde uygulanır. Bu basamaklardan geçmeyen ve FDA'den onay almayan tedaviler insanlar üzerinde uygulanamaz. Bu tedaviler tıpkı ilaçların ruhsatlandırılması gibi bir süreç sonunda onay alır. Çünkü kök hücrelerin tümöre dönüşme riski de söz konusudur. İlaçta nasıl yan etkilerin ne olabileceği araştırılmadan ruhsat verilmezse bunların yan etkisinin ne olacağı bilinmeden de onay verilemez."

“Kordon Kanından Elde Edilen Kök Hücreden Parkinson Hastalığına Çare Çalışmaları”
Nörolojik hastalıklarda kök uygulamaları ile ilgili bir proje üzerinde çalıştıklarını da açıklayan Silberstein, bu tür hastalıkların tedavisinde her türlü dokuya dönüşebilecek kök hücre çalışmasını maymunlar üzerinde başlatmayı planladıklarını açıkladı.Silberstein, Parkinsonla ilgili kordon kanından elde edilecek kök hücrenin Parkinson hastalığının tedavisinde kullanılmasıyla ilgili çalışmalar bulunduğunu söyledi.


“ Doku Uyumu Bulunmayan Kişilere Nakil İmkanı ve Yüzde 95 Başarı Şansı”
2003 yılından bu yana çalışmaları devam eden Türkkök Projesinin hayata geçirilmek üzere olduğunu belirten Sur, şunları söyledi: “Bu projenin en önemli bacağı Ulusal Kemik İliği Bankası’nın kurulması. Çünkü hastaların ihtiyacı olan iliği bulamadıktan sonra yapılan çalışmalar sonuç vermiyor. Bu proje aile içinde doku uyumu bulunmayan kişilere nakil imkanı sağlayacak ve yüzde 95 başarı şansı var. Gönüllülük esas bu nedenle vericilere sadece hastanede yattıkları süre boyunca iş gücü kaybı oluştuğu için belli bir para ödenecek. Bu para kar marjı gütmeyecek. Gönüllü verici merkezler oluşturulacak. Projenin hayata geçmesiyle 5 yılda 250 bin civarında gönüllü vericiden kemik iliği kaydının yapılması, 50 bin civarında kordon kanı toplanmasını hedefliyoruz.”

“2010 Yılı Sonunda Kemik İliği Nakli Bin 500 Olacak”
Kurulacak olan bu bankadan Türki Cumhuriyetlerdeki kişilerin de faydalanabileceğini dile getiren Prof. Dr. İlhan, “TC vatandaşları bankadan ücretsiz yararlanacak ancak nasıl ki biz yurt dışından bulunan kök hücreye 20 bin Euro ödüyorsak, Türki Cumhuriyetler de bize o kadar para ödeyecekler. Ben doku tipimi hazırlattım ve Türkkök projesinin gönüllü programında ‘Osman İlhan’ olarak ilk sırayı aldım. 2002 yılında 200 olan kemik iliği naklinin 2010’un sonunda bin 500 olacağının tahmin ediliyor” dedi.
Doç. Dr. Fevzi Altuntaş, gönüllü verici olabilme şartının belli kuralları bunulduğunu belirterek, “Örneğin hamileler verici olamayacaklar. Kişi sağlıklı olmalı 18 ile 55 yaş sınırı düşünülüyor” dedi.

4 Ekim 2010 Pazartesi

“HEKİMLER YOĞUN BAKIM YAN DAL UZMANLIK EĞİTİMİ ALAMIYOR”

Yoğun bakımlarda hizmet kalitesinin artırılabilmesi için en kısa süre içinde uzmanlık eğitiminin önünün açılması gerektiğini belirten Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaya Yorgancı: “Tebliğde, yoğun bakım yan dal olarak yeni bir bilim dalı olarak belirlendi. Ancak içeriğinin hekimler ve ilgili uzmanlık dernekleri tarafından uygun görülmemesi üzerine başvurular sonucu yürütmeyi durdurma kararı alındı” dedi.

Sağlık Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl içinde çıkarılan “Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Yönetmeliği” sonrasında, bazı itirazlar üzerine yürütmenin durdurulması sonrasında, Türkiye'de yoğun bakım yan dal uzmanlık eğitimi verilemiyor. Uzmanlar, yoğun bakımlarda hizmet kalitesinin artırılabilmesi için en kısa süre içinde uzmanlık eğitiminin önünün açılması gerektiğini belirtiyor.

“Ülkemizde Yoğun Bakımcının Tanımı ve Eğitim Programı Oluşturulmadı”
Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneği üyesi ve Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaya Yorgancı, yoğun bakımın, Türkiye'de ve dünyada her geçen gün öneminin ve ihtiyaç alanının artan bir bilim dalı olduğunu söyledi. Eskiye oranla daha fazla yoğun bakım hastası olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Yorgancı, bu oranın gelecekte de daha da artacağından, hem uzman, hem yatak, hem de teknik imkanların artırılması gerektiğini belirtti. Türkiye'de yoğun bakım bilim dalının henüz gelişme aşamasında olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yorgancı, “Sağlık Bakanlığı tarafından ülkemizde yoğun bakımcının tanımı ve eğitim programı oluşturulmadı. Bu nedenle Türkiye'de ciddi bir yoğun bakımcı açığı bulunmaktadır” dedi.


“Türkiye'de Bu Alandaki En Büyük Sorun, Yoğun Bakım Uzmanı Sayısının Yetersizliğidir”
Fiziksel olanaklar açısından da Sağlık Bakanlığı'nın önemli çabaları olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yorgancı, yoğun bakımın Bakanlığın da gündeminde yer aldığını söyledi. Bu konuda henüz yoğun bakımcının da, Türkiye'deki yoğun bakım imkanlarının da ve yoğun bakım ünitelerinde verilen hizmet kalitesinin de çok iyi olduğunun söylenemeyeceğini ifade eden Prof. Dr. Yorgancı, “Türkiye'de bu alandaki en büyük sorun, yoğun bakım uzmanı sayısının yetersizliğidir” şeklinde konuştu.

“Yoğun Bakım Uzmanı 3 Yıl Sürecek Bir Eğitimle Üst İhtisas Alacaktık”
Yoğun bakım uzmanlığının şu an mevcut olan yasa ile birlikte bir üst ihtisas olarak çıktığını belirten Prof. Dr. Yorgancı, ancak mahkemeye intikal ettiği için eğitimlerin verilemediğine dikkati çekerek, şunları söyledi: “Mahkeme süreci çözümlendiğinde yoğun bakım uzmanı yetiştirilecek ve Türkiye'nin her yerine yoğun bakım uzmanları gidecek, oradaki standartları sağlamış olacak. 18 Temmuz'da 2009'da Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Yönetmeliği yayımlandı. Orada, yoğun bakım, yan dal olarak yeni bir bilim dalı olarak belirlendi. Buna göre, iç hastalıkları, genel cerrahi, göğüs hastalıkları, anesteziyoloji, nöroloji, nöroşirurji ve enfeksiyon hastalıkları uzmanlığını bitiren uzmanlar, yan dal olarak da bunun eğitimi alarak yoğun bakım uzmanı olabileceklerdi. Bunu içeren tebliğ, Sağlık Bakanlığınca yayımlandı. Ancak tebliğde bazı uyumsuzlar bulunuyordu. Örneğin, Daha sonra, enfeksiyon hastalıkları uzmanlığının üzerine yoğun bakım eğitimi alınması dünyanın hiçbir yerinde yapılmadığından, biz dernek olarak buna itiraz ettik. Benzer şekilde nöroloji ve nöroşirurji uzmanlarının da genel yoğun bakım uzmanı olamayacağını belirttik ve bu konuda yürütmeyi durdurma kararı aldırdık. Türk Yoğun Bakım Derneği de farklı itirazlarda bulunarak yönetmeliğin yoğun bakımla ilgili yürütmesini tümden durdurma kararı aldırdı. Yasanın uygulanması halinde, şu anda yoğun bakım sorum uzmanı olarak görev yapan hekimler, bir kurula girecek ve buradan yoğun bakım uzmanı olacak, bu aşamadan sonra da 3 yıl sürecek bir eğitimle üst ihtisasla doktora alacaktık. Üç yıl sonra da yoğun bakım uzmanı yetiştirmeye başlayacaktık. Bu sayede, yoğun bakım uzman sayısı hızla artacak, bu ünitelerde görev yapan nitelikli insan gücü eksiği giderilecekti.”
Hukuk sürecinin şu anda devam ettiğini, ancak her geçen sürenin Türkiye'nin aleyhine çalıştığını ifade eden Prof. Dr. Yorgancı, “Bakanlığın, bu konudaki savunması alındı. Şu anda sonuç bekleniyor” dedi.


“Yoğun Bakım Uzmanı Sayısı, 150'den 2 Bin Üzerine Çıkmalı”
Türkiye genelinde şu anda yaklaşık 150 yoğun bakım sorumlu uzmanı bulunduğunu, ancak bu sayının kesinlikle ihtiyacın çok çok altında olduğunu belirten Prof. Dr. Yorgancı, “Kaliteli bir sağlık hizmeti sunabilmek için yoğun bakım uzman sayısı 2 binin üzerine çıkmalı” diye konuştu.


“Türkiye'de Aktif Çalışan Yoğun Bakım Yatağının 4 Bin 183 Adet”
Türkiye'de aktif çalışan yoğun bakım yatağının 4 bin 183 adet olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yorgancı, “Tüm yoğun bakım yatak sayısı 7 bin 300. Olması gereken yatak sayısı ise 30 bin. Bu sayı, yoğun bakım gerektiren hasta sayısı göz önüne alınarak belirlenmiş. 3. basamak yoğun bakımların hemen tamamı üniversite ve eğitim hastanelerinde bulunuyor” şeklinde konuştu.

'Bir Yoğun Bakım Ünitesi Nasıl Olmalıdır?’
Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akın Kaya da yoğun bakım konusundaki sıkıntıların ortadan kaldırılabilmesi için hem Bakanlığın hem de derneklerin ciddi hazırlıklar yaptığını, yoğun bakım ünitelerin standartlarının belirlenmesinde çalışmalar yürütüldüğünü dile getirdi. Bu konuda Sağlık Bakanlığı'nda yürütülen toplantılara dernek temcilerinin de katıldığını, fikir ve önerilerini sunduklarını belirten Doç. Dr. Kaya, “Bu toplantıda, 'bir yoğun bakım ünitesi nasıl olmalıdır, burada hangi cihazlar bulunmalıdır ve hangi personel bulunmalıdır?' gibi standartlar oluşturuluyor. Biz de katkıda bulunuyoruz” dedi.


“Yoğun Bakım 1., 2. ve 3. Olarak Derecelendiriliyor”
Yoğun bakım ünitelerinin hastanenin yatak kapasitesine göre belli bir oranda yoğun bakım yatağının bulunmasının zorunlu olduğunu söyleyen Doç. Dr. Kaya, yoğun bakımın 1., 2. ve 3. olarak derecelendirildiğini dile getirdi. Doç. Dr. Kaya, şunları kaydetti: “En üst yoğun bakımın, her türlü teknik donanıma sahip olması gerekiyor. Örneğin, her yatakta mekanik ventilatör ve monitör bulunması isteniyor. Her türlü müdahaleye uygun teknik donanın mevcut olması gerekiyor. Oradaki yoğun bakım uzmanı ve sorumlu doktorun 24 saat bulunması zorunlu tutuluyor. Yatak ve hasta sayısına göre hemşire oranları bulunuyor. Hastanın sağlık durumuna göre iki ya da her yatak başına bir hemşire bulundurulması gibi standartlar aranıyor. Bu standartlar, şu ada da uygulanıyor, ancak yürütülen çalışma ile daha detayları planlanıyor. Sosyal Güvenlik Kurumu da Sağlık Bakanlığınca şu anda mevcut tanımlara göre ödeme yapıyor. Şimdi, hem yoğun bakım standartları düzenlenerek standartların iyileştirilmesi için detaylar ele alınıyor, hem de SGK'nın ödeme planlamaları yapılıyor. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı, çok ağır bir hastanın üst düzey bir yoğun bakımı olan merkeze sevk edilebilmesine olanak verecek bir ağ üzerinde de çalışıyor. Böylece, hiçbir şekilde yoğun bakım hastası mağdur olmayacak.”
Doç. Dr. Kaya, her 100 yatak kapasitesine sahip olan bir hastanenin, yüzde 10 oranında yoğun bakım yatağına sahip olması gerektiğini sözlerine ekledi.

3 Ekim 2010 Pazar

“GENİTAL ENFEKSİYONLAR KISIRLIĞA YOL AÇIYOR”

Genital Enfeksiyonlar kısırlığa yol açtığını belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, üreme sağlığını korumanın en önemli basamaklarından birinin genital enfeksiyonların erken tanı ve tedavisi olduğunu söyledi.

Kadınlarda en sık vajinal enfeksiyonların görüldüğünü kaydeden Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Kaşıntı, yanma hissi, kötü kokulu ve koyu renkli akıntı, idrar yaparken yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrıya yol açan vajina enfeksiyonları vajinal ortamı değiştiriyor ve spermin canlı kalma süresini kısaltıyor. Vajina enfeksiyonları mantarlar, bakteriler ya da bazı parazitler sonucu oluşabiliyor. Kadından erkeğe de bulaşabilen vajina enfeksiyonları erkekte sperm canlılığı ve hareketliliğini etkileyerek infertiliteye yol açıyor” dedi.

İnfertilite Sorunu Yaşayan Çiftlerde En Sık Görülen: “Klamidya Enfeksiyonları”
Cinsel temas yoluyla geçen hastalıklardan en sık görülen ve en önemlilerinden biri “ Klamidya Enfeksiyonları” olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tıraş, “Bu enfeksiyonlar kadınlarda kokusuz sarı renkli akıntı, adet dönemi ortasında kanama ve cinsel ilişki sırasında kanama belirtileri verebileceği gibi kimi zaman hiçbir bulguya yol açmayabiliyor. Bu durum daha da tehlikeli sonuçlar veriyor. Çünkü hastalık ilerleyerek tüplerde tıkanıklık ve infertiliteye neden oluyor. Erkeklerde peniste beyaz renkli akıntıya neden olan Klamidya Enfeksiyonları, idrar yaparken yanma ve sızıya neden oluyor. Çocuğu olmayan çiftlerin mutlaka Klamidya Enfeksiyonu yönünden değerlendirilmesi gerekiyor. Hastalık tespit edilirse antibiyotikle tedavisi uygulanıyor. Kadınlarda ilerlemiş vakalarda laparoskopi ile tüplerde tıkanıklık tespit edilirse de “ tüp bebek” tedavisi önerilebiliyor” diye konuştu.

“Üreoplazma ve Mikroplazma Enfeksiyonları Düşüklere Yol Açıyor”
Prof. Dr. Tıraş, Üreoplazma ve Mikroplazma enfeksiyonlarının düşüklere yol açtığına dikkat çekti. Kadında ve erkekte genellikle hiçbir bulgu vermeyen bu mikroorganizmalar düşüklere yol açtığını belirten Prof. Dr. Tıraş, laboratuvar testleri ile tespit edilebilen mikroorganizmaların antibiyotiklerle tedavi edilebildiğini söyledi.

“Aktif Herpes Virüsü Taşıyan Annede Mutlaka Sezaryen Tercih Edilmeli”
Gonore’nin cinsel temasla geçen en önemli enfeksiyonlardan biri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tıraş şunları kaydetti: “Kadınlarda bazen hiç belirti vermeyeceği gibi kimi zaman vajinal akıntı, adet düzensizliği, bel ağrısı gibi yakınmalara yol açıyor. Erkeklerde renkli uretral akıntı, idrar yaparken yanma gibi belirtiler veren bu enfeksiyon, tüplerde tıkanıklık ve yapışıklıklara yol açarak sperm geçişini engelliyor ve kısırlığa yol açıyor.”

Uçuk virüsü olarak da bilinen Herpes virüsünün vajinal ortamı değiştirerek cinsel birleşmeyi ve dolayısıyla gebeliği imkansız hale getirebildiğini hatırlatan Prof. Dr. Tıraş, gebelik oluşsa bile aktif Herpes virüsü taşıyan anne bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için mutlaka sezaryen doğum yapması gerektiğini belirtti.
Prof. Dr. Tıraş, Frengi ( sifilis)’de ise enfeksiyon erken dönemde tanı alıp tedavi edilmediği takdirde, kalp, beyin gibi hayati organları etkileyerek hayatı tehdit edebildiğini dile getirdi.

“Enfeksiyonlar Her Zaman Belirti Vermeyebilir Düzenli Kontroller Çok Önemli”
Prof. Dr. Tıraş, genital enfeksiyonların her zaman belirti vermeyebileceğinin altını çizerek, bu nedenle düzenli kontrollerin çok önemli olduğunu kaydetti. Yapılacak testlerle erken dönemde tespit edilen enfeksiyonların genellikle antibiyotiklerle tedavi edildiğini belirten Prof. Dr. Tıraş, aksi halde ilerleyen enfeksiyon tablosunun üreme organlarında kalıcı hasarlara yol açacağını söyledi.

“ Enfeksiyon Riskini Artıran Durumlardan Kaçınmak Önemli”
Çok eşliliğin en önemli risklerden biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tıraş, “Bunun yanı sıra, vücudun ve yaşanılan çevrenin temizliğine dikkat etmek gerekiyor. Genital bölgenin temizliğinde aşırıya kaçmamak ve kimyasallardan uzak durmak gerekiyor. Genital bölgeye deodorant sıkılması, kokulu pedler ve tamponlar kullanılması sakıncalı sonuçlara yol açabiliyor. Yine bu bölgenin nemli kalmaması ve dar kıyafetlerden kaçınılarak pamuklu çamaşır kullanılması da alınabilecek önlemler arasında” dedi.

2 Ekim 2010 Cumartesi

GEBELİKTE FOLİK ASİT TAKVİYESİNE DİKKAT !

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Berker: “Gebelikte folik asit kullanımı, doğumsal sakatlıkları önlemeye yardımcı olduğundan, sofradan folik asit açısından zengin karaciğer, yeşil sebzeler ve baklagiller eksik olmamalı” dedi.

Anne olmaya karar vermeden önce bilinçli hareket edilmesi ve sağlık kontrollerinin iyi yapılması gerektiğini kaydeden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Berker, bunun için öncelikle sağlıklı beslenmeye özen gösterilmesi gerektiğine işaret etti. Doç. Dr. Berker, folik asit takviyesinin yapılması, fazla kiloların verilmesi, düzenli egzersize başlanılması, sigara alışkanlığına son verilmesi, doğum kontrolünün bırakılması, topsoplazma testinin yaptırılması, aşıların tamamlanması, ilaç kullanımına dikkat edilmesi ve mutlaka hekim kontrolüne girilmesi gerektiğini belirtti.

“ ‘Vitamin Hapı Alırım' Diye Sebze Tüketiminden Uzaklaşılmamalı”
Beslenme şeklinin ve biçiminin hem anne adayı hem de bebeğin gelişimi açısından çok önemli olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Berken, gebelik öncesinde yeterince beslenilip beslenilmediğine, sağlıklı bir diyet uygulanıp uygulanmadığına dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı. Dengeli beslenmek için 4 ana grupta yiyecekten yeterince alınmasının yeterli olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Berken şunları kaydetti: “Günde 3 ana öğün ve hafif ara öğünler düzenli beslenme yeterlidir. 'Vitamin hapı alırım' diye sebze tüketiminden uzaklaşılmamalı. Çünkü vitamin ilaçları henüz tam olarak vitamin ve mineralleri sağlamıyor”

“Gebelikte İlk 12 Hafta Folik Asit Kullanılmalı”
Sağlıklı bir gebelik ve bebeğin normal gelişimi açısından folik asit kullanımının çok önemli olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Berker'in verdiği bilgiye göre, hamilelikte bebeğin gelişimi üzerinde çok etkili olduğu ileri sürülen folik asit içeren gıdaların sofradan eksik edilmemesi gerekiyor. Çünkü nöral tüp defekti adı verilen doğumsal sakatlıkları önlemeye yardımcı olduğu biliniyor. Sofrada folik asit açısından zengin olan karaciğer, yeşil sebzeler ve baklagillerin eksik olmaması gerekiyor. Hamilelik başladıktan sonraki ilk 12 hafta süresince folik asit içeren preperatların kullanılması önem taşıyor.

“Hamilelik Öncesi Fazla Kilo Bel Ağrılarına Neden Oluyor”
Rahat gebelik, kolay doğum ve doğum sonrası kilo verilmesi kilo kontrolü yapılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Berker, “Fazla kilonun üstüne gelen hamilelik nedeniyle alınan kilo, bele daha fazla yük bindirdiğinden, bu durum ileride bel ağrısına yol açıyor. Zinde bir gebelik süreci ve sonrasında eski formun tekrar kazanılması için düzenli egzersiz yapılması önem taşıyor. Gebelik öncesinde egzersizlere başlanılması, gün içerisinde özellikle bel, sırt ve karın kaslarını çalıştıracak hafif egzersizler öneriliyor. Sigara bağımlılığı, anne adayının dışında bebeğin sağlını da ciddi tehlikeye sokuyor. Çünkü gebelik sırasında yakılan her sigara, bebeğe giden oksijenin çalınması anlamına geliyor. Araştırmalar, sigara bağımlısı annelerin daha düşük kilolu bebekler dünyaya getirdiğini gösteriyor. Bu bebekler, solunum yolu enfeksiyonlarına dayanıksız oluyor ve akranlarına göre genel sağlık sorunları daha fazla görülüyor. Ayrıca bebeğin hiçbir neden yokken ani ölüm sendromu nedeniyle hayatını kaybetme oranları da daha yüksek çıkıyor. Doğumu zorlaştırıcı etkilerin yanı sıra, loğusalık döneminde sütün azalmasına yol açıyor. Sigaranın tamamen bırakılamaması halinde en azından günde 10 tanenin altında içilmesi ve pasif içicilikten korunulması gerekiyor” dedi.

“Hayvan Dışkısı Tehlike Yaratıyor”
Anne olmaya karar vermeden önce mutlaka hekime başvurarak, doğum kontrol yöntemlerinin bırakılması ve ne zaman hamile kalınması ile ilgili hekimden bilgi alınması gerektiğini dile getiren Doç. Dr. Berker şunları kaydetti: “Çünkü, bazı doğum kontrol yöntemleri sonrasında en az bir yada iki ay hamile kalınmaması önem taşıyor. Özellikle evinde hayvan besleyen anne adaylarının, gebelik kararı öncesinde hayvanları evden uzaklaştırması değil, ''toksoplazma'' testi yaptırması gerekiyor. Çünkü, hayvanın dışkısından bulaşabilecek olan toksoplazma, gebelik esnasında enfeksiyona ve enfeksiyonun da bebeğe bulaşmasına neden oluyor. Rahim içine geçtiği durumlarda da bebekte bazı kalıcı hasar oluşturabiliyor. Testte toksoplazma olmadığı ortaya çıkması halinde de hayvanın dışkısının ele temas etmemesine özen gösterilmesi gerekiyor. Öte yandan gebelik öncesinde mutlaka aşıların gözden geçirilmesi gerekiyor. Çünkü, aşılanmayan annelerin etken maddeyle karşılaşması, yalnızca kendini değil, bebeğini de etkiliyor. Hamilelik sırasında ya da doğumda taşınılan enfeksiyonu bebeğe geçirme riski bulunuyor. Bu nedenle, hamilelik öncesi hepatit B, kızamıkçık ve tetanoza karşı bağışıklık olmaması halinde ve aşılar yaptırılmamışsa bir uzmana başvurarak aşıların tamamlanması gerekiyor. Gebelikte olduğu kadar gebelik öncesinde de ilaç kullanımında seçici olunması isteniyor. Korunma bırakıldığında ve hamile kalma olasılığı düşünüldüğünde bir uzmana danışmadan ilaç almaktan sakınılması önem taşıyor. Çünkü, erken hamilelik döneminde bazı ilaçların plasentadan geçerek bebeğin gelişimini olumsuz etkilediği belirtiliyor.”

1 Ekim 2010 Cuma

BAZ İSTASYONLARININ SAĞLIĞA ETKİSİ NEDİR?

İngiltere’de yapılan araştırmada, baz istasyonu çevresinde yaşayan gebelerin çocuklarında çocukluk çağı kanseri riskinin artmadığı sonucuna varıldı. İmperial Üniversitesi’nden Dr. Ellıot: “Araştırmada, baz istasyonları çevresinde yaşayanların, kanser olduğuna ilişkin bulguya rastlanmadı” dedi.

Bilim insanları, her geçen gün görülme sıklığı artan kanser türlerinin nedenlerini bulmaya, hastalığa ilişkin yeni tanı ve tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışırken, bir yandan da cep telefonlarının ve baz istasyonlarının kanserle ilişkini araştırıyor. Bilim çevrelerinin bir bölümü cep telefonunun sık kullanımının beyin kanserine yol açabileceği ve baz istasyonlarının çevresinde yaşayanların kansere yakalanma riskinin diğer kişilere oranla daha yüksek olabileceği iddiasında bulunurken, kimi çevreler ise yapılan araştırmalara dayanarak cep telefonu ve baz istasyonlarının kanserle ilişkisinin, sigara kullanımı, obezite, dengesiz ve sağlıksız beslenmenin yanında çok küçük bir risk faktörü olabileceğini, bunların kanser yaptığına dair henüz bir bilimsel araştırma sonucu bulunmadığını belirtiyor.

“Anne Karnındaki Bebekte İlerleyen Dönemde Çocuk Kanseri Riski”
Bu yıl baz istasyonları ve kanser arasındaki ilişkiyi ortaya koymak üzere İngiltere'nin Imperial Üniversitesi'nce yapılan araştırmada, baz istasyonu çevresinde yaşayan gebelerin çocuklarında ve çocukluk çağı kanseri riskinin artmadığı ve cep telefonlarının da özellikle beyin kanserinin gelişmesinden sorumlu olmadığı sonucuna varıldı. Kadınların gebelik sürecinde baz istasyonları yakınlarında bulunmalarından dolayı elektromanyetik dalgalara maruz kalmalarının, anne karnındaki bebekte ilerleyen dönemde çocuk kanseri riskini artırıp artırmadığının incelendiği araştırmanın sonuçları Haziran ayı önemli tıp dergilerinden British Medical Journal'da yayımlandı. Imperial Üniversitesi Halk Sağlık Okulu Epidimiyoloji ve Bioistatistik Bölüm Başkanı Paul Elliot, “Araştırmada, baz istasyonları çevresinde yaşayanların, kanser olduğuna ilişkin bir bulguya rastlanmadı. Bundan önce yapılan çalışmalar, sadece uzaklık mesafelerine dayalı yapıldı. Bu çalışmanın diğerlerinden farklı olarak çocuklarda görülen kanser türlerinin baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik dalga ilişkisi hakkında bir araştırma oldu” dedi.

Araştırmaya katılan Oxford Üniversitesi İstatistik Uzmanı Dr. John Bithell konu ile ilgili şunu söyledi: “Doktorlar, hastalarının baz istasyonlarına yakınlık konusunda endişe etmemeleri için güven vermeliler. Araştırmalarda, şimdiye kadar herhangi biyolojik etki görülmedi.”


“Araştırma 1999 Yılından Bu Yana 7 Bin Kişi Üzerinde Yapıldı”
Araştırma, sosyo-ekonomik, eğitim seviyesi gözetilerek beyin ve merkezi sinir sistemi, lösemi, hodgkin dışı lenfoma ve kombine olmuş diğer tüm kanser türlerini kapsayacak şekilde gerçekleştirildi. Araştırma, 1999 yılından bu yana 0-4 yaş arası çocuklardaki bin 397 kanser vakası kayıtları ve milli doğum kayıtlarından 5 bin 588 olmak üzere yaklaşık 7 bin kişi üzerinde yapıldı. Her bir çalışmanın doğruluğu 4 kez kontrol edildi.

“Beyin Kanseri Artış Riski Gözlemlenmedi”
Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansının desteğiyle, geniş kapsamlı araştırma yürüten Interphone Çalışma Grubu'nun 10 yıldır, 13 ülkede 30 yaş üstü 5 binden fazla katılımcı ile gerçekleştirdiği ve geçtiğimiz Mayıs ayı içinde açıkladığı ara raporda da cep telefonlarının kansere yol açtığına ilişkin kesin bir sonuca varılmadığı belirtilmişti. Yaklaşık 10 yıldır, Almanya, Danimarka, Avustralya, Fransa, Finlandiya, İngiltere, İsrail, İtalya, Japonya, Kanada, Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç'te epidemiyolojik çalışmalar yapan Interphone Çalışma Grubunun araştırmasında daha çok baş bölgesi tümörlerinden beyin derisi tümörleri, beyin dokusu tümörleri, duyu siniri tümörleri ve kulak salgı dokusu tümörleri üzerinde durulmuştu. Ara raporda, herhangi bir beyin kanseri artış riski gözlemlenmediği, herhangi bir sonuca ulaşmadan önce eksiksiz ve kapsamlı bir veri analizi yapılmasının önemi vurgulanmıştı.

“Kesin Bir Kanıt Yok”
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu (TKASK) Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, her iki araştırmanın da tamamen bilimsel, usulüne uygun yapıldığını, İngiltere'deki sağlık kayıtların birçok ülkeye göre güvenli tutulduğunu belirterek, araştırmadan önemli bulgular elde edildiğini dile getirdi. Bunun tam tersi iddiaların ne olduğuna değil, bilimsel araştırmaların sonuçlarına bakılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kutluk şunları kaydetti: “Baz istasyonları ve cep telefonlarının kanser yaptığına dair bugüne kadar yapılmış çalışmalarda kuvvetli ve kesin bir kanıt yok. Bu nedenle başta çocuk ve gençler olmak üzere uzun yıllar cep telefonu kullanacak olan kişileri dikkatli olmaya çağırıyor ve bunun şu anda bir paranoyaya dönüşmemesi gerektiğini belirtiyorum. Baz istasyonlarının yakınlarında yaşayanlarının da bir paranoya yapmamaları gerekiyor.”

“Tütün Kullanımı Daha Öncelikli Sırada”
Cep telefonlarının bir iletişim aracı olduğunun, sohbet aracı olmadığının unutulmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kutluk, “Tütün kullanımının tüm kanserlerinin yüzde 30'undan ve birçok kronik hastalıktan sorumlu olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu nedenle tütün kullanımının bırakılması, pasif içiciliğin önlenmesi, sağlıksız ve dengesiz beslenme, hareketsiz yaşam gibi kanserden korunmaya yönelik genel önlemler, cep telefonları ve baz istasyonlarından çok daha öncelikli sıradadır'' uyarısında bulundu.

“Cep Telefonlarının Elektromanyetik Dalgaları 800 ila 2000 MHz Arasında”
Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Onkoloji Enstitüsü Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı, İç Hastalıkları ve Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çelik de cep telefonunun ve baz istasyonlarının kanser sebepleri arasında listenin son sıralarında yer alabileceğini belirtti. Cep telefonlarının çoğunun yaydıkları elektromanyetik dalgaların 800 ila 2000 MHz arasında olduğunu kaydeden Prof. Dr. Çelik, “Bu, mikrodalga spektrumundadır ve bu frekanstaki dalgalar Uluslararası İyonize Olmayan Radyasyondan Korunma Komitesince belirlenen sağlık güvenliği sınırlarının dışındadır” dedi.

“TÜBİTAK Raporuna Göre: Elektromanyetik Radyasyonun İnsan Yaşamından Tümüyle Çıkarılmasının Mümkün Değil”
Prof. Dr. Çelik, Ekim 2009'da yapılan çalışma ile ilgili olarak, “Bugüne kadar yapılmış çalışmalarda cep telefonu kullanımının kansere yol açtığına ilişkin halihazırda bir bulgu ve uluslararası örgütlerce yapılmış bir uyarı mevcut değil. Yine de daha detaylı ve uzun vadede araştırmalar yapılmasına ihtiyaç var'' açıklamasında bulundu.
TÜBİTAK'ın raporunda da elektromanyetik radyasyonun insan yaşamından tümüyle çıkarılmasının mümkün olmadığının belirtildiğini kaydeden Prof. Dr. Çelik, dolayısıyla, her yeni teknolojide olduğu gibi kullanımında dikkatli davranılması gerektiği uyarısında bulunulduğunu söyledi.

“Cep Telefonu Ve Baz İstasyonunun Yaydığı Dalga Dokuda Neredeyse Hiç Sıcaklık Artışı Yapmaz”
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tunaya Kalkan ise şu bilgileri verdi: “Cep telefonu ve baz istasyonları mikrodalga frekansında çalışır. Bir fırın on binlerce Volt/m şiddetle yemeği 100 dereceden fazla sıcaklığa çıkartırken 2000 Volt/m yalnızca 1 derece sıcaklık artışına neden olur. Halbuki cep telefonu ve baz istasyonu için izin verilen sınır yalnızca 10 Volt/m’dir ve çoğu zaman ölçülen değer bunun çok daha altındadır. Özetle cep telefonu ve baz istasyonunun yaydığı dalga dokuda neredeyse hiç sıcaklık artışı yapmaz. Bu güne yapılan uzun süreli ve geniş insan topluluklarında yapılan tarama çalışmaları, baz istasyonlarının kanser gibi çok tehlikeli veya bazı baş ağrısı, sinirlilik gibi görece daha az tehlikeli ancak insanları huzursuz edecek sonuçlar elde edilememiştir.”