5 Mart 2012 Pazartesi

AMERİKA’NIN ÖNDE GELEN HASTANELERİNDEN HOSPİTAL FOR SPECİAL SURGERY'DE ÇALIŞAN VE “PATİENTS’ CHOİCE AWARD” ÖDÜLÜNÜ ALAN DR. SEMİH GÜNGÖR

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ


Geçtiğimiz aylarda hastaların verdikleri oylarla ABD'nin en prestijli ödüllerinden “Patients’ Choice Award”a layık görülen Dr. Semih Güngör, Cornell Üniversitesi’ne bağlı Hospital for Special Surgery'de görev yapıyor. Amerika’da hekimlik yapmanın iyi ve kötü yanlarını anlatan Dr. Güngör, Cornell Üniversitesi’ne bağlı Ortopedi ve Romatoloji hastanesi olan Hospital for Special Surgery’de eğitim almak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi

“Patients’ Choice Award”, doktorların hastalar tarafından değerlendirilmesi ile veriliyor. Hastaların internet sitesine girerek oyladığı doktorlar, teşhis koymadaki becerileri, hastaları ile geçirdikleri vakit, doktorun hastaya davranış ve tutumu ile hastayı takibi gibi kategorilerde ayrı ayrı değerlendiriliyor. ABD’de doktorun hasta tarafından ulaşılabilir olması ve endişelerinin gerekli bir şekilde cevaplanması önem taşıyor. Cornell Universitesi’ne bağlı Ortopedi ve Romatoloji hastanesi olan Hospital for Special Surgery (HSS)’de Girişimsel Ağrı Tedavisi Uzmanı olarak çalışan Dr. Semih Güngör, Amerika’da çalışma koşulları, girilmesi gereken sınavlar, hasta popülasyonu ve Türkiye’nin tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Anesteziyoloji uzmanıyım, Algoloji üzerine yandal uzmanlığım var. Şu anda tamamen Girişimsel Ağrı Tedavisi (algoloji) uzmanı Cornell Universitesi’ne bağlı Hospital for Special Surgery'de çalışıyorum.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Benim şu anda çalıştığım hastane Ortopedi ve Romatoloji hastanesi, bu nedenle, omurga, eklem, kas ağrıları, diğer kronik ağrı sendromları ve romatolojik hastalıklara bağlı ağrılar üzerine yoğunlaşmış bulunmaktayım.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Öncelikle ağrıyı oluşturan bir ya da birden fazla sebebi bulmaya çalışıyoruz. Daha sonra da eğer mümkünse ağrının sebebini ortadan kaldırmaya, eğer nedeni ortadan kaldıramıyorsak en azından ağrıları mümkün olduğunca azaltıp hastaların daha aktif ve kaliteli bir yaşam sürmelerini amaçlıyoruz.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Bu konu yine hastalığına göre değişiyor, ama örneğin bel ağrısı sık görülen bir konuya değinecek olursak, herkes hayatının bir döneminde mutlak bel ağrısından yakınır. Bu hastalarin en az yüzde 10’unda geçmeyen, günlük yaşam kalitesini ve çalışmayı engelleyici ağrılar oluşur.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ankara’da doğdum. Liseyi Heybeliada Deniz Lisesi’nde bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1990 yılında mezun oldum. 1996 yılında ABD’ye uzmanlık eğitimi için gittim. 2001-2003 yılları arasında Türkiye’de bulundum. 2003 yılından beri ABD’de çalışıyorum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Arhavi ve Hopa’da pratisyen hekim olarak bir yıl mecburi hizmet yaptım, daha sonra istanbul Tıp Fakültesi Anesteziyoloji Bölümünde Uzmanlık eğitimine başladım. Son yılımda ABD’ye gözlemci olarak gittim. Burada kaldığım süre içinde ABD’de yoğun klinik eğitim alabilmek için, ABD’de hastayı koruyan kanunlar nedeni ile buradan lisans alınması gerekliliğini öğrendim. İlk aşama, öncelikle bitirdiğiniz Tıp fakültesi diplomasının ABD de tanınması aşamasından geçiyor. Bunun için USMLE sınavlarını geçip sertifika almak gerekiyor. Bu sertifika bir anlamda sizin ABD’de hem hekimlik yapabilmek için gerekli lisansa başvurma olanağını hem de eğitim kurumlarına uzmanlik eğitimi için başvurabilme olanağı tanıyor. Bundan sonrası biraz kişisel, biraz strateji, biraz da ABD’den aldığınız referansların ve görüşmelerdeki performansınıza göre değişiyor. Bu süreç sonucunda uzmanlık öğrencisi olmak için bir eğitim kurumundan kabul edilme olanağı mümkün. Bu şekilde ABD’de uzmanlık yapan birçok Türk ve dünyanın diğer ülkelerinden gelmiş hekim bulunmakta. Ben de Cornell Universitesi Anestezi bolumune tekrar bastan baslamak üzere kabul edildim. Uzmanlık sonrası aynı üniversitede Algoloji yandal eğitimimi tamamladım.

Cornell Üniversitesi Tıp Merkezinin üç hastanesi var. Bu hastaneler yerleşim olarak yanyana ve aynı yerleşke içindeler, akademik açıdan bir çatı altında toplanmalarına rağmen, yönetim ve mali açıdan tamamen farklı yapılanmaları mevcut. New York Presbyterian Hastanesi genel bir hastane, Memorial Sloan Kettering Kanser Hastanesi ve benim görev yaptığım Ortopedi ve Romatoloji Hastanesi olan Hospital for Special Surgery.

Tıp öğrencileri, uzmanlık ve yandal uzmanlık eğitimi alanlar, bu üç hastanede de rotasyon yapıyorlar. Ben de uzmanlık ve yandal uzmanlığı sırasında bu üç hastanede rotasyon yaparak eğitim gördüm. Şu anda Hospital for Special Surgery’de Algoloji üzerine görev yapmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Mecburi hizmet dahil, her eğitimi aldığım ve çalıştığım kurumda edindigim tecrübeler, daha sonraki eğitim ve iş hayatımda bana yol gösterici ve yardimci oldu.

Şu anda çalıştığım hastane kendi alanında, ABD’nin en önemli kurumu olması, hem burada eğitim gördüğüm için kendimi yakın hissetmem, hem de coğrafi açıdan New York’ta bulunması Hospital for Special Surgery’i çalışmak için tercih etmemde rol oynayan başlıca nedenler. Bir referans hastenesi olmasi sebebi ile hem ABD’nin her bölgesinden hem de dünyanın ülkesinden hasta kabul etmekte olan akademik olarak güçlü bir kurum.


Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de Algolojinin resmi yandal olması geçen yıl içinde oldu. Bu biraz gecikmiş de olsa bile çok güzel bir gelişme. Bundan sonra daha belirgin standartlar içinde ve belirli bir eğitim içinde yeni Algoloji yandal uzmanları yetişecek.

ABD’de algolojinin resmi olarak yandal olması 20 yıl kadar oluyor. ABD’de kanunların hastaları koruyucu olması ve sigorta şirketlerinin sadece bilimsel olarak kanıtlanmış tedavi yöntemlerine ödeme yapmaları nedeni ile her istediğiniz tedavi yöntemini belli koşulları yerine getirmeden uygulayamiyorsunuz. Benim katildigim uluslararasi toplantılarda gözlemlediğim, ABD dışındaki ülkelerde yeni tedavi yöntemleri bilimselliği henüz tam olarak kanıtlanmamış olsa daha kolay uygulanabilmekteler. Dünyanın birçok ülkesinde henüz Algoloji diye bir yandal resmi olarak kabul edilmiş değil, bu gelişmiş olarak kabul ettiğimiz Avrupa ülkeleri için de geçerli. O nedenle Türkiye’de Algolojinin resmi olarak yandal kabul edilmesi çok önemli ve olumlu bir gelişme olarak kabul edilmesi gerekir.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
ABD hastane organizasyonu ve özellikle nitelikli ve üst düzey eğitimli yardımcı sağlık personeli acısından oldukça iyi konumda. İyi doktorlar dünyanın her yerinde mevcut, ancak bence buradaki denetimlerin ve rekabetin çok sıkı olması ve iyi yetişmiş yardımcı sağlık personeli nedeni ile ABD’de bütün dünyada biraz daha öne çıkmış durumda.

Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Olaylara daha evrensel bakmalarını öneririm. Bugün dünyada mesafeler küçüldü. Hem Türkiye’ye daha sık gelen dünyaca ünlü hekimler var, hem de artık yurt dışına seyahat etmek daha kolay. Tabii herkesin belli bir dünya görüşü var, ama dışarıya ve yenilikler açık olmak, cebinizden harcama yapmanız gerekse bile, eğitim için bir takım adımlar atabilmek önemli gibi geliyor bana. Bir de hepimizin zaman zaman bulunduğumuz çalışma ortamından memnun olmadığımız, umutsuz olduğumuz durumlar olmuştur. Ben her eğitim ve görev hayatının aşamasında, hakkıyla yapılacak her görevden bir şeyler öğrenileceğine ve size bir sonraki aşamada tecrübe olarak yardımcı olacağına inanıyorum ve kendi eğitim ve çalışma hayatımda her zaman bunu her zaman hissettim. Bir de hem hastalarla hem de diğer çalışma arkadaşlarıyla iyi iletişim kurabilmenin önemini ve her konuda olduğu gibi bu konuda istikrarlı olmanın önemini vurgulamak isterim.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Meslegimle ilgili ABD’deki hemen hemen bütün dernekler ve onların yayınladığı aylık dergileri takip ediyorum.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
America Society of Regional Anesthesia and Pain Medicine (ASRA), American Society of Interventional Pain Physicians (ASIPP) ve International Spinal Intervention Society (ISIS)

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Tamamını okumaları için değil ama, referans olarak, Bonica The Management of Pain, Cousin & Bridenbaugh’s Neural Blockade , ISIS Practice Guidelines for Spinal Diagnostic and Treatment Procedures ve Netter Anatomy Atlas’ını yanlarından ayırmamalarını öneririm.

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Yurtdışında hem kültür, hem de dil açısından burada doğup büyümüş, eğitim almış diğer hekimlerle rekabet etmek zorundasınız. Bu da tabii daha genel anlamda daha fazla enerji harcamanızı gerektiriyor. Özellikle ABD’de her eyaletin kanunlarının farklı olması bazen reçete yazmak gibi basit konularda bile ufak tefek sorunlar yaratabiliyor. Bir de ABD’de opioid dediğimiz morfin benzeri ağrı kesicilerin tıbbi açıdan çok yaygın kullanılıyor olması, genel anlamda uyuşturucu madde ve alkol kullanımının daha yaygın olması, bizim gibi bu morfin benzeri ilaçları ağrı tedavisi amacıyla yazma yetkisi olan hekimlerin daha dikkatli davranmalarını gerektiriyor. Burada her ne kadar iyi niyetli olarak bir hastayı tedavi etmeye çaba gösterseniz bile, doktor hataları ile ilgili kanunların daha oturmuş olması, yaptığımız ve dökümante ettiğimiz her şeyi çok daha dikkatli yapmamızı gerektiriyor.

Türkiye'de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Mutlaka ülke dışında eğitim almak gerekmiyor. Türkiye’de de çok iyi eğitim almak, özellikle de klinik tecrübe kazanmak mümkün ve bunun çok iyi örnekleri var. Ben Türkiye’de tıbbın oldukça iyi olduğuna ve daha da iyi olacağına inanıyorum. Ancak, Türkiye’de hem manevi olarak hem de maddi olarak hekimlere verilen değerin daha da iyi olmasını arzu ederdim.


 
ABD'deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye'ye göre ne gibi farkları vardır?
Burada daha yaşlı bir nüfus var. Hastalar daha fazla yaşadıkları için birçok ileri düzeyde hastalıkları mevcut. Hem bu hastaların, yani geriatrik populasyonun, fizyolojisinin ve organ sistemlerinin daha az kapasite ile çalışmakta olması ve diğer hastalıklarıyla ilgili birçok değişik ilaç kullanıyor olmaları nedeniyle, ağrı tedavisinde kullandığımız ilaçlardan daha fazla yan etki görmekteyiz.Bu da tedavinin daha dikkatli planlanmasını, takiplerinin daha iyi yapılmasının önemini arttırıyor. ,

Son yıllarda hem kalp hastalıkları hem de felç ve emboli riski yüksek olan hastalarda çok sık kullanılan, kan pıhtılaşmasını azaltıcı ilaçların etkinliklerinin ve sayılarının artması, monitorizyon yöntemlerinin olmaması veya zor olması ve gerekli bir acil durumda antidotlarının olmayışı nedeni ile özellikle omurga çevresinde yapılan tedavilerde daha dikkatli olmamızı ve bu ilaçları monitorize eden hekimlerle daha yakın işbirliği yapmamızı gerektiriyor. Türkiye gibi daha genç bir nüfusta tabii bu tip hastaların ve problemlerin oranı daha düşük olduğunu tahmin ediyorum.

ABD'deki  kurumların yabancı doktorlara (ve özellikle Türklere) karşı özel bir tutumu var mıdır?
Kişisel açıdan konuşacak olursam, ABD’de ne yabancı olduğum için ne de Türk olduğum için, ne hastalardan ne de diğer çalışanlar tarafından herhangi bir negatif davranış gözlemim olmadı. Bu ülkede, her yerde olması gerektiği gibi, doktorlara olan saygı çok büyük. Bunu her aşamada hissetmek mümkün. Tam aksine, başka bir ülkeye gelip o ülkenin dilini öğrenip, o insanlara yardımcı olduğunuz için hep pozitif bir bakış açısı gördüm.

ABD'deki ünlü tıp kurumlarına / hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Mümkündür, bunun benim gibi birçok örneği mevcut. Bu konuda sınavları geçip USMLE sertifikasını almak ilk yapılacak aşamadır. Daha sonraki süreç içinde başvurular, referanslar, iş görüşmeleri gerekiyor. USMLE sertifikası alındıktan sonraki kısmı, ilgilenenlerin gözünü korkutmaması lazım. Bizim için yabancı olan bir süreç ama ABD’de her şeyin bir yol-yordam gösteren bir kitabı var. Ben de bu süreçten geçtiğim dönemlerde bu kitaplardan çok yararlanmıştım.

ABD'de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Burada Türk Doktorlar arasında derneklerimiz var, ancak toplantılar ve dayanışma açısından gerektiği kadar aktif olduğumuzu, en azından benim olduğum bölge açısından söyleyeceğim. Bunun bir nedeni de sanıyorum, ABD’de mesafelerin uzak olması, çalışma temposunun yoğunluğundan dolayı insanların boş vakitlerini daha çok kendi ailelerine zaman ayrılmasına öncelik tanımasından dolayı olduğunu düşünüyorum.

ABD'de Türk hekimlerin orası diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Burada beni tanıdığım bütün Türk hekimleri belli bir başarıyı yakalamış hekimler. Bunda belki de buradaki imkanların kıymetini bizim gibi yabancı hekimelerin daha iyi kavrayıp bilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.


Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Benim ilgilendiğim bir kaç yeni konu var. Birincisi ağrı ile ilgili yapılan tedavilerin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi. Burada hangi tedaviden veya ortak tedavilerden hastaların ne derece fayda gördüğü ve bunların ekonomik bütçeleri hakkında devam eden, NIH (ABD Ulusal Saglik Enstitüsü) tarafından desteklenen büyük bir çalışma içindeyiz.

Diğer ilgilendiğim bir konu da noromodulasyon (neuromodulation). Bu uzun yıllardır tecrubemiz olan omurga içinde sinir sisteminde yerleştirilen elektrotlar ve bir pilden verilen enerji yardımı ile ağrının algılanmasının değiştirilip ağrının azaltılması prensibine dayanıyor. Bu uugulamaları şimdi ultrason rehberliğinde periferdeki sinirlere de yerleştirip iyi sonuçlar almak mümkün.

Bunun dışında deriye yapıştırılan elektrotlar yardımı ve derideki elektrik akımını ölçmek yolu ile, örneğin sedasyon altında ve ağrı seviyesini rapor edemeyecek durumdaki hastalardaki ağri algılamasını ölçmeye calışıp, erken tedavi etmeye çalışıyoruz.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaların bir kısmı Cornell Üniversitesi bünyesinde bu üniversiteye bağlı daha önce bahsettiğim üç ayrı hastaneyi de kapsayacak şekilde yapıyoruz. Ayrıca, Hospital for Special Surgery’de Anestezi bölümüne bağlı araştırma grubu mevcut. Burada diğer hekimler, araştırma görevlileri ve tıp öğrencileri, teknik elemanlar ve istatistik uzmanları mevcut.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Genelde sabahları saat 7-8 arası toplantılarımız oluyor. Toplantılar henüz günlük klinik görevin başlamadığı ve herkesin daha uygun olduğu erken saatlerde oluyor. Onun dışında araştırma grubu yaptığımız plan çerçevesinde günlük hastaların araştırmaya dahil edilmeleri için gerekli bilgilerin verilmesi ve hastalarının onayının alınması gerekiyor. Toplanan bilgiler büyük bir kısmı direk olarak bilgisayara giriliyor. Bu arada araştırma dahilinde gerekli ölçümleri yapıyorlar. Daha sonra belli aralıklarla toplanarak çalışmaların nasıl yürüdüğü konusunda değerlendirme ve plan yapıyoruz. Belli veriler toplanınca istatistik bölümünden uzmanlarla toplanıp değerlendirme yapıyoruz. Daha sonra da bunun yazıya dökülmesi aşaması mevcut. Bunu yanı sıra tabii ki aktif bir günlük klinik görev, uzmanlık ve yandal uzmanlık öğrencilerinin eğitimleri de devam etmekte.

BEYİN MERAK OKLARI HEDEFİNE ULAŞIYOR

Beyinle ilgili bilmek istediğiniz birçok bilginin yer aldığı kitap “Fraktal Düşünceler” Doç. Dr. Sinan Canan, tarafından herkesin okuyabileceği bir dille hazırlandı. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.

Ülkemizde nörobilim alanında çalışan ve bu alanda “Fraktal Düşünceler” kitabıyla beyin araştırmalarına farklı bir boyut kazandıran Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, kitabında beyin ile ilgili merak edilen birçok konuyu ele alarak açıklıyor. Kitap, anlaşılır bir dille hazırlandığı için herkesin okuyabileceği şekilde yazdığını kaydeden Canan, “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni ele aldığını söylüyor. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.

‘Sesin Rengi’ ve ‘Ağrının Sesi’

Kitapta Doç. Dr. Sinan Canan şunları söylüyor: “Şimdi, ilk okuyuşta garip gelebilecek bir düşünce deneyi yapalım: Gerçekte mümkün olmamasına rağmen, örneğin görme sinyallerini beyne taşıyan görme sinirlerini, normalde gittikleri yer olan beynin arka lobundan çıkartıp, tat almayla ilgili beyin bölgesine bağladığımızı düşünelim. Bu durumda ne olur? Gözünüzden ışık uyarıları ile oluşturulan elektriksel sinyaller, tat bölgesine giderek sizde ‘değişik tad’ hisleri uyandıracaktır! Bütün duyular için aynı düşünce deneyini yapabilirsiniz. Yani gerçekte bu deneyi yapmak mümkün olsaydı, ‘sesin rengini’, ‘ağrının sesini’, ‘kelimelerin tadını’ vb.. hissedebilecektik…”

“İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz; bir insanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi…

Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz; tavanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi…

Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz; hepsinin çıktığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi.”

Doç. Dr. Sinan Canan, “Fraktal Düşünceler” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1972 Ankara doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra yüksek lisans ve doktoramı sırasıyla Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji ve Fizyoloji bölümlerinde tamamladım ve ardından Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Bölümü’nde 5 yıl, Turgut Özal Üniversitesi’nde 1 yıl çalıştım. Şu anda Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda doçent olarak çalışıyorum. Buraya kadar olan bölüm akademik özgeçmiş; onun dışında evli, üç çocuk babası ve çocukluk meraklarını unutmamaya çalışan birisiyim. Bilimsel faaliyetler dışında amatör fotoğrafçılık, rock müzik ve internet yayıncılığı ile uğraşırım.

Kitabınızın adından başlayalım; neden böylesine zor anlaşılır bir isim koydunuz?

Kitaba isim koyarken bu kadar anlaşılmaz olmak niyetinde değildim ama yayınlandıktan sonra sanırım bana en çok sorulan soru bu oldu. Aslında bu ismi seçerken, kitabın ilk taslağında olan ama daha sonra çıkarttığım bir bölüm vardı. Bu bölüm, kitapta var olan fraktal geometri ile ilgili bölümden sonra “düşüncenin fraktal yapısı” üzerine bir denemeydi. O yazıda, düşünce zincirimizin bilgisayardaki kayıtlar gibi olmadığını; adeta fraktal geometrideki biçimler gibi, detaylara inildikçe karmaşıklığın ve bilginin arttığı bir yapıda olmasından hareketle, bunun beyindeki olası mekanizmalarını tartışıyordum. Genel okuyucuya bu haliyle oldukça ağır gelebilecek bu bölümü çıkartmış olmama rağmen, “Fraktal Düşünce” kavramı kitaba isim olarak kaldı. Açıkçası ben memnunum ama sebebini anlatırken biraz zorlanıyorum.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?

“Fraktal Düşünceler” adlı kitabımdaki yazıları yıllar boyunca sinancanan.net internet adresimde ve Haber Ajanda adlı aylık haber dergisinde yazdığım yazılardan ortaya çıktı. Yıllar içinde bilim ve düşünce üzerine yazdığım yazıları belli bir konsept içinde toplama fikri ortaya çıkınca oturup üç ana başlık belirledim ve yazılarımı bir araya toplayarak hepsini gözden geçirdim. Özellikle bilim ve kaos teorisine ilişkin kısımların üzerinde bir hayli çalıştım fakat bunların çoğunu, kitabın içeriğini muhtemelen ağırlaştıracağı için kitaptan çıkartmak zorunda kaldım. Neticede, amacım özellikle gençler için “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni içeren bir kitap ortaya koymaktı, sanırım bir nebze olsun başarabildim. Özellikle gençlerden gelen geri bildirimler benim için oldukça cesaretlendirici oldu.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?

Aslında tam olarak bu kitabın devamı olmasa da, Fraktal Düşünceler’de kısa bahsettiğim bazı düşünce ve fikirlerin geliştirilmiş halleri üzerine iki kitap çalışmam daha var. Uzun süredir vakit bulamadığımdan tamamlayamadım ama iki yıl içinde tamamlama niyetim var. Bu arada sürekli olarak özellikle üniversite gençleriyle yaptığımız seminer ve konferans toplantılarında bu gelecek çalışmalar için zihin jimnastiklerine de devam ediyoruz.


Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?

Kitapta aslında “bilmek” dediğimiz eylemin hepimizin işi olduğu ve bütün bilginin aslında aynı gerçekliğin parçaları olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Benim gibi sinirbilimleri ile uğraşan bir fizyolog da olsanız hem hayatın her yönüne dair söyleyebilecek sözleriniz vardır; hem de kendi konunuzda bile kesin konuşmaya yetmeyecek kadar bilgi sahibi olduğunuzun da farkında olmalısınızdır. İşte özellikle bilimin son yirmi-otuz yılda fark etmeye başladığı yeni bilimsel gerçeklerden de hareketle, insani erdemlerimiz ve düşünce namusu üzerine bir takım mesajlar vermek istedim. Fraktal Düşünceler’in esas motivasyonu sanırım budur.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Aslında iletmek istediğim çok mesaj var ama bunları sanırım kitaplar halinde derli toplu sunmak en iyisi olacak. Ama elbette, çok yönlü okumalarını salık vermek buradan hemen yapmam gereken bir şey. Günümüzde gerçekliği anlamayı en çok zorlaştıran şeylerden bir tanesi, bilgilerin ve ifade fırsatlarının sınırsız çeşitliliği. Bu yüzden gerçeğin peşindeki zihinlerin iş gücü çok artıyor. Eskiye oranla okunacak, düşünülecek ve anlaşılacak çok fazla şey var. Ben de bu süreçte özellikle gençlere yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalışacağım.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?

Türkiye’de kitap okurunun çok fazla geri bildirim vermediğini biliyorum. Fakat genç arkadaşlardan aldığım tepkiler beni oldukça şaşırttı. Kitabı okuduktan sonra benim hiç tahmin etmediğim çok ilginç fikirlerle bana dönenler oldu. Ayrıca bana ulaşan tepkilerin hemen tamamı son derece olumluydu. Bir kaç arkadaşım kitapta kendilerine göre gördükleri eksik ve yanlışlıkları da bildirdiler. Ama genelde, oldukça samimi olarak yazmaya çalıştığım bu metinler yine çok samimi olarak karşılık gördü diyebilirim.

Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?

Bu benim ilk kitabım; dolayısıyla insanın arada bir kendisini “yazar”mış gibi hissetmesi güzel bir şey. Ama onun dışında yazmanın büyük bir sorumluluk olduğunu da fark ediyorsunuz. Önceden hiç kitap yazma telaşım yokken, şu anda geçen zamanla ilgili suçluluk duyma psikolojisi başladı; zira yazacağım her kitapta olduğu gibi Fraktal Düşünceler de eksik ve o eksikleri bir an önce elimden geldiğince tamamlamam gerekiyor.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/ müzik/film sizce hangisi?

Subjektif bir listem var aslında: Türkiye’de yaşayan herkesin Alev Alatlı’yı hatmetmesini öneririm mesela. Özellikle Yaşasın Ölüm ile Kabus ve Rüya başlıklı kitapları gerçekten bende çok etkili olmuş kitaplardır. Müzik deyince aklıma Dream Theater’dan başkası gelmez pek; zira yıllardır her daim en fazla dinlediğim grup o oldu. Filmlerde ise çok zengin bir listem var fakat elbette henüz seyretmemiş olan varsa Matrix ve Crash adlı filmleri tavsiye ederim.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?

Benim de hasbelkader içinde bulunduğum bir sektör olarak dergicilik özellikle ülkemizde kötü durumda. Sağlık haberciliği ise sizin gibi bu işe gönül vermiş bir kaç ismi hariç tutarsak halen oldukça yetersiz düzeyde. Zira sağlık alanında yapılan haberler, diğer tüm alanlarda olduğu gibi sadece insanları haberdar etmekle kalmıyor, sağlık alanındaki insanlar arasında da bir iletişim aracı olarak çok önemli bir görev ifa ediyor. Ülkemizde dergi ve dergiciliğin neredeyse can çekiştiği günümüzde maalesef tüm sektörler de bundan nasibini alıyor. Umuyorum, özellikle dijital yayıncılık çağına girdiğimiz şu zamanlarda, kaçırmak üzere olduğumuz haber tabanlı iletişim fırsatını tekrar yakalayabilelim.

Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinirbilimleri ile uğraşıyorum; Türkiye’de müstakil kongresi ve derneği olan büyük bir çalışma alanıdır sinirbilimleri. Her yıl Nisan ayı Türk sinirbilimcileri Ulusal Sinirbilimleri Kongresi başlığı altında bir araya gelerek çalışmalarını paylaşırlar. Türkiye’de son yirmi yıldır gerçekten hızlı ilerleyen ve gittikçe daha gözde hale gelen bir alan sinirbilimleri. Fakat yine de hayal ettiğimiz global ivmeyi yakalamakta başarılı değiliz. Bunun önemli sebeplerinden birisi insanların münferit gruplar olarak çalışmaları ve gruplar arasındaki iletişim ve alışverişin oldukça sınırlı kalması. Eğer iletişim ve paylaşım kanallarını açacak faaliyetlere daha fazla ağırlık verebilirsek, çok önemli ilerlemeler kaydetmememiz için bir sebep göremiyorum. Elbette sinirbilimleri ile ilgili dernek ve kuruluşlarımız bu konuda gerçekten güzel çalışma ve faaliyetler yapıyorlar; fakat biraz da bu alandaki bilim insanlarımızın bireysel olarak bu paylaşım ve iletişim kültürünü benimsemeliler diye düşünüyorum.

Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?

Olmaz mı? Mesela halen bir müzik albümü çıkartamadım. Üniversitede Knighmare grubu olarak çıkarttığımız demo albümü saymazsak. Bilimsel alanda ise elden geldiğince farklı proje ve sorunlar üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Umarım yakında hayalim olan araştırma merkezimizi kurma çalışmalarında ciddi bir mesafe alacağız. Ayrıca dünyanın en güzel fotoğrafını çekmek, çocuklarımı dünyanın en iyi insanları olarak yetiştirmek gibi hedef ve arzularım da var ama bakalım gelecek neler gösterecek?




ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
8 Mart Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 9 Mart Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.





ÇEKİLİŞİ Müjgan Gedik KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM

2 Mart 2012 Cuma

SAĞLIKTA ŞİDDETE KARŞI ÇÖZÜM NE?

Her geçen gün yeni  şiddet haberlerinin duyulmasına karşılık, sağlık çalışanları sosyal medya aracılığıyla tepki gösterdi. 20 bini bulan katılımcı ile büyük yankı bulan sağlıkta şiddet konusu ile ilgili Sağlık Bakanlığı, sağlıkçı milletvekilleri, akademisyenler ve tepki gösteren genç hekimlerle konuştuk.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları gün geçtikçe daha da artmaya başladığı dile getiriliyor. Hekimlerin başlattığı farklı kampanyalarla farkındalık oluşturulmaya çalışılıyor. Bizde Sağlık Dergisi olarak şiddet olayları ile ilgili son durumu değerlendirmek ve ne gibi çözüm yolları bulunabilir konusunda farklı görüşler aldık.

“Hekimlere Karşı Şiddet Olayları, Bizim İktidarımızla Birlikte Başlayan Bir Durum Değil”
AK Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Türkan Dağoğlu konu hakkında Sağlık Dergisi’ne şu açıklamalarda bulundu: “ Hekimlere karşı şiddet olaylarına bir milletvekili olmamın yanı sıra, bu konuma gelmeden önce uzun seneler sağlık alanında görev yapmış bir sağlık çalışanı kimliğimle ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, iddia edilenin aksine, hekimlere karşı şiddet olayları, bizim iktidarımızla birlikte başlayan bir durum değil. Biz, şiddetin her türlü şekline karşı “sıfır tolerans” politikası benimsemiş ve bunu etkin bir şekilde uygulamaya koyan bir partiyiz. Hekime karşı şiddet ise, ülkemizde on yıllardır süre giden, ayrıca ülkemiz dışında birçok gelişmiş ülkede de karşılaşılan bir durum. Dolayısıyla, bize özgü olarak nitelendiremeyiz. Bununla birlikte, kulağa ilk duyuşta tezat olarak gelse de sağlık sisteminde bizim hükümetimiz döneminde gerçekleştirilen dönüşüm neticesinde kaliteli sağlık hizmetleri halkın tabanına yayıldığı için, eldeki seçenekler arttı; bu da doğal olarak söz konusu hizmetlerden yararlanan kesimlerin ve yakınlarının beklentilerini yükseltmiş oldu.

“Hekime Uygulanan Şiddet, Aslında Hastanın Kendi Sağlığına Karşı Uyguladığı Bir Şiddettir”
Ben halk ve hekimin karşı karşıya geldiğini, ortada bu denli kutuplaşmış bir tablo olduğunu düşünmüyorum. Sağlıktaki dönüşüm neticesinde, hekim, halka daha çok yaklaştı; hasta da giderek artan haklarından daha çok haberdar olmaya başladı. Dolayısıyla, bir yandan bu süreçte artan beklentilerinin karşılanmasında hekimlerin daha titiz, özenli ve anlayışlı olması; halkın da öfke yönetimini bireysel düzeyde uygulaması, onları iyileştirmek, sorunlarına çözüm bulmak için türlü fedakarlıklara katlanan hekimlere karşı hoşgörüsünü esirgememesi gerekiyor. Çünkü hekime uygulanan şiddet, aslında hastanın kendi sağlığına karşı uyguladığı bir şiddettir; keza er ya da geç bu şiddetin etkileri, bu fasit döngü içinde hastayı da etkiler.

“Sorununu Konuşarak Değil Kaba Kuvvetle Halletmeye Alışmış Bir Toplumun Psikolojik Sancıları”
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için bildiğiniz gibi Bakanlık, sağlık personeline yönelik şiddete karşı “Beyaz Kod” uygulamasını başlatarak; güvenlik amiri, psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve temsilciden oluşan özel ekipler kurdu. Şiddete maruz kalan veya maruz kalacağını hisseden sağlık görevlileri, artık tek bir numarayla söz konusu ekibi durumdan haberdar edebilecek. Ben bunun etkin bir yöntem olduğu kanısındayım. Bunun yanı sıra, aslında her şeyi yasalardan beklememek, bir zihniyet değişimini de körüklemek gerekiyor. Nasıl ki kadına karşı şiddeti sadece yasalar yoluyla engellemek mümkün değilse, aynı şekilde hekimlere karşı şiddetin de zihniyet düzeyinde bir devrimi gerektirdiği aşikardır. Hamile eşine yanlış tedavi uygulandığını iddia eden bir hastanın o anda karşısına çıkan nöbetçi bir doktoru bıçakla yaralaması, aslında sorununu konuşarak değil kaba kuvvetle halletmeye alışmış bir toplumun psikolojik sancılarıdır.
Bu sorunu hükümetimizin sağlık sisteminde başlattığı dönüşüme yükleyenler var. Ancak, bu iddiayı temelsiz buluyorum; çünkü bu dönüşümün başlatılmasından çok daha önce de bu tür vakalar işitilirdi; dolayısıyla aralarında doğrusal bir orantı olduğunu ispat eden bir yargıya ulaşmak bilimsel olarak da mümkün değil. Elbette her yeniliğe bir süre direnç gösterilmesi, insan doğasından ileri geliyor. Sistemin tam olarak zihinlere ve davranış modellerine yerleşmesi için belli bir süre geçmesi gerekiyor. Kısacası, her şeyin başı sabır ve hoşgörü.
Öncelikle hasta ile hekim arasındaki ilişkinin şiddet içeren bir yöne doğru evrildiği hissedildiği anda uzlaşma yoluna gidilmeli. Ancak, şiddet fiziksel, sözlü veya psikolojik şekilde engellenemez bir noktaya gelecek ise, şiddetin her türlüsüne (kaba söz, hakaret, saldırganlık eğilimi gibi) ağır cezalar getirilmeli. Elbette ağır cezalar getirmek sorunu kökten çözümlemez; ama yine de toplumun bu şiddete kayıtsız kalmadığını göstermek açısından caydırıcılığı olabilir.

“Bu Soruna Hekim Arkadaşlarımız Sessiz Kalmamalı”
Öncelikle, ortadaki bu soruna hekim arkadaşlarımız sessiz kalmamalı. Bilimsel dünyaya içkin olan bu eksikliği sık sık fark ediyorum: sorunlar, üniversite odalarında, kendi aralarında konuşarak halledilmez. Sorunu daha geniş bir tabakaya yaymak, hizmet verilen ve şiddete karşı olan diğer vatandaşların da bu duruma tepki göstermesi sağlanır. Ancak bu şekilde toplumsal düzeyde bir karşıt-ağırlık oluşturulabilir. Şiddete karşıyız diye açıklamalarda bulunarak, hastanelere boy boy pankartlar asarak, hiçbir çözüm üretemezsiniz. Çözüm üretilmezse de hastanelerdeki verimlilik düşer; şiddet uygulayan hastaların cezasını diğer hastalar çekmek zorunda kalır ve mesleğinden zevk duymayan hekimler tarafından muayene edilirler. Dolayısıyla, sağlık hizmetlerindeki kalite de azalır ve bundan etkilenecek olan yine halktır. Doktorlar da şunu unutmamalıdır: hekimlik sadece bilimsel bilgilerin edinilmesi işi değildir; aynı zamanda halkla doğru ve etkin iletişim kurabilme yeteneğini de gerekli kılar. Hekimi değerli kılan da, hastasıyla kurduğu iletişimdir. Dolayısıyla, son kertede bu şiddet eyleminden hastayı “tatlı dille” vazgeçirmek de, hekimin iletişim yeteneklerine bağlıdır.
Öte yandan, idareci kesimdeki kişilerin de söylemlerinde doktorun motivasyonunu bozucu konuşmalardan uzak durmaları gerekiyor.”


“En Önemli Eksiklik Hasta-Hekim İlişkisi Konusunda Eğitim”
AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar konu ile ilgili şunları söyledi: “Sağlık hassas bir hizmet alanıdır. Hizmet edenler müşfik, hizmet edilenler duyarlıdır. Hizmetin böyle kritik bir düzlemde verilmesi maalesef bazı çatışmaları da beraberinde getirmektedir. Yapılan pek çok araştırmalarda sağlık kurumlarında çalışmaların diğer işyerlerine göre şiddete maruz kalma riskini artırdığını göstermiştir. Bu konuda en önemli eksikliğin hasta-hekim ilişkisi konusundaki eğitim eksikliği olduğunu düşünüyorum. Sağlıkta şiddet konusu sadece bugünün sorunu değildir ve sadece ülkemize özgü bir sorun da değildir. Son 9 yılda halkımızın sağlık hizmetlerine erişimi önemli ölçüde artmıştır. Hasta-hekim ilişkisindeki en önemli noktalardan birisi ilişki yönetimidir. Hizmetin sayısının ve yoğunluğunun artmasını hizmetin sunumundaki sataşmaları da doğal olarak artırmıştır.

“Mevzuat Değişikliği Yapılabilir”
Sağlık çalışanlarına yönelik sözlü saldırılarda, darp, hatta öldürmeye yönelik saldırılarda genel hükümler geçerlidir. Belki bu konuda bir mevzuat değişikliği yapılabilir. Çalışanların eğitimi, mevzuat düzenlenmesi ve yöneticilerin konuya daha hassas yaklaşmaların sağlanması gibi tedbirler düşünülebilir. Doktorlarımızın yapması gereken şey hasta ve yakınlarını eğitmek ve problemlerle ilgili konularda daha fazla bilgilendirmektir. Konuya Sağlık Bakanlığımızın da oldukça duyarlı yaklaştığını biliyorum. Bu konuda hizmetin niteliğine göre bazı ek tedbirlerin alınabileceğini düşünüyorum.”



“1990’larda Acil De Şiddetle İlgili İlk Makaleleri Yazdığımızda Hekimler Konuyla İlgilenmiyordu”
Adli Bilimciler Derneği Başkanı ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı sağlık personeline şiddet ile ilgili olarak şunları kaydetti:”Hekimlere karşı şiddet olayları eskiden de vardı. Yıllardır bu konuyla ilgili çalışıyoruz. 1990’larda acil de şiddetle ilgili ilk makaleleri yazdığımızda hekimler konuyla çok ilgilenmiyordu. Ancak hekimler ve basında konuyla ilgili hassasiyet gelişti.Hastaların eksik bilgilendirilmesi, sağlık kuruluşunda uzun süre beklemeler , hasta yakınları ile yetersiz iletişim, sağlık kurumlarında yetersiz güvenlik nedenleri sayılabilir.

“Sağlık Personeli Bulaşıcı Hastalıklar gibi Şiddet Riskine Karşı da Korunmalı”
Halkla hekimin karşı karşıya geldiğini düşünmüyorum. Bazı olayların olmasını genelleyemeyiz. Sağlık kurumlarında yeterli güvenlik önlemleri alınmalı. Hasta ve yakınlarıyla iletişim ve sakinleştirme için davranış modelleri geliştirilmeli, bu konuda eğitim alınmalı. Şiddete maruz kalan hekime hukuki destek sağlanmalıdır. Sağlık personeli bulaşıcı hastalıklar gibi şiddet riskine karşı da korunmalıdır.Sağlık personeline kurumunca hukuki destek verilmeli. Ceza ve tazminat davaları takip edilmelidir. Dernekleri odalarıyla organize hareket etmeli, soruna beraber çözüm bulmalı, meslek içi eğitimler yapmalıdırlar. Doktorların, "şikayet hatları" değil ama prestij kaybetme söz konusu. Siyaset ve basının yaklaşımları, hekimlerin yeterince örgütlenememeleri etken. Hekimler kırgın, üzgün hatta küskün. Ancak bundan da uzun vadede yine toplum zarar görecek. Hekimler riskli ameliyatlardan ve tedavilerden kaçınacak (Çekinik tıp). Özverili çalışılması gereken bu meslek mekanikleşecek. Mesai saatleriyle çalışan mesleklere dönecek. Hatta hasta-hekim arasına giren bu kadar yoğun hukuki süreçler nedeniyle hekimin "şefkat" yaklaşımı azalacak. Her hastane kendi şartlarına uygun güvenlik protokolleri oluşturmalı. Hasta yakınları için yeterli rahat bekleme üniteleri oluşturulmalı, koridorlar aydınlatılmalı, içeri giriş- çıkışlar denetlenmeli ve yeterli güvenlik personeli bulundurulmalı.”


“Hasta Yakını, Hastanede Olay Çıkarıp Hekime Saldırarak Günah Çıkarma Seansı Yaşıyor”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr Recep Akdur konu ile ilgili şöyle konuştu: “Hekime karşı şiddetin bana göre üç nedeni var. Bunlardan birisi, yurttaşımız hekimin şahsında devlete edene birikmiş olan kin ve hıncını çıkarıyor. Aslında şiddet uygulanan hekim değil devlet edendir. Yani hekime gösterilen şiddet sapmış bir tepkidir. Yurttaş kendisini iten kakan devlet edenden hıncını almak istediğinde bunun objesi ya da hedefi kaymakam, hakim, polis veya zabıta olacak değil ya. Bırak silah taşımayı,kavga etmeyi bile bilmeyen hekimler ve gazeteciler üzerinden devlet edeni darp etmek çok kolay. İkincisi; evindeki muhtaç yakınına gerekli özeni göstermeyen ve yeterli bakım vermeyen hasta yakını, hastanede olay çıkarıp hekime saldırarak bir tür arınma ritüeli, günah çıkarma seansı yaşıyor. Günlerce aylarca hiç ilgi göstermediği bir yakını için hastanede olay çıkarması hekimi yumruklaması hakaret etmesi onu günahlarından arındırıyor. Üçüncüsü, bu ruh hali üzerine bir de son on yıldır uygulanan sağlıkta dönüşüm süreci, hekimi itilmiş kakılmış ve de hedef tahtasına oturtulmuş devlet memuru konumuna getirmiştir. Her gün hedef gösterilmesi, aşağılanması yetmezmiş gibi, “şikayet masaları”, “şikayet hatları” ve “şikayet sigortaları” kurulmuştur.

“Hekime Şiddet Uygulayanlar Neredeyse İltifat Görecek”
Sağlıkta dönüşümün başlangıcında tüm toplum kesimlerden taraftar bulmak için uygulanan popülist uygulamalar sona erdi. Sağlık hizmeti ortamında hizmeti alan da veren de yani hasta da hekim de her geçen gün daha kötü bir konuma düşüyor. Artık yurttaşın sağlık hizmetine ulaşması eskisi kadar kolay değil.Hekimin de hastasına hizmet sunması eskisi kadar kolay değil. Hastanın hizmete ulaşmak için her geçen gün daha büyük bir bedel ödemesi gerekiyor. Yürütülen propaganda sayesinde yurttaşlar bunun sorumlusu olarak hekimi görüyor. Üstelik de bunlar darp edilmesi çok kolay olan insanlar. Hekime şiddet uygulayanlar neredeyse iltifat görecek.

“Hekime Karşı Yürütülen Psikolojik Savaştan Vazgeçilmeli”
Hekimin kendini güvende hissetmesi için; her şeyden önce yurttaşın sahip olduğu bu ruh hali yok edilmelidir. Bizzat devlet edenlerce hekime karşı yürütülen psikolojik savaştan vazgeçilmelidir. Çalışma ortamlarında gerekli güvenlik önlemleri alınmak sureti ile hekim yakın fiziki korumanın güvenini hissetmelidir. Diğer devlet memurlarına ve kurumlarına verilen koruma ve kollama hastanelere de hekimlere de verilmelidir. Hekime şiddet uygulayanlar hakkında yasalar ödünsüz uygulanmalıdır. Saldırganlar iltifat değil takibat görmelidir.”



“Şiddetin Bir Sebebi de İnsanlardaki Tahammülsüzlük”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’ndan Uzm.Dr.Erdinç Nayır, şiddet konusunda şunları söyledi:“Hekimlere, sağlık çalışanlarına şiddetin birçok sebebi var. Sebeplerden biri hekimler ile hizmet verilen hastalar arasının açılmasıdır. Eskiden hekimlere, sağlık çalışanlarına çok güzel bir saygı vardı. Günümüzde bu saygının azaldığını görmekteyiz. Saygının azaldığı nokta da ise doğal olarak saygısızca hareketler olmaktadır. Bu saygının azalmasında biz hekimlerinde suçu var, ama büyük bir sebebi hekim ile hastayı karşı karşıya getiren sağlık sistemindeki uygulamalardır.

Hekimlere karşı şiddetin bir diğer sebebi ise insanlardaki tahammülsüzlüktür. Her alanda insanlarda tahammülsüzlük artmış durumdadır. Hasta veya hasta yakını, karşısında hizmet veren bir sağlık çalışanının ne kadar zorluklarla çalıştığını, ne şartlarda nöbet tuttuğunu bilmeden erken tepkilerde bulunabiliyor. Ülke koşullarında acilde çalışan bir hekim çok fazla hasta bakıyor ve aynı anda birçok hastaya yetişmesi gerekiyor. Bu yoğun tempoda hasta ve hasta yakınlarının da anlayışlı olması gerekmektedir.

“Döner Bıçağı veya Silah ile Havaalanının içinde Rahatça Dolaşabilir misiniz?”
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için öncelikle biz hekimler, iyi bir sağlık hizmeti vermemiz için güvenli ve huzurlu ortamlarda çalışmalıyız. Bizler hekimiz ve birçok zorluğa göğüs gerecek şekilde çalışıyoruz, hayatımızdan fedakarlıklar veriyoruz. Birçok hekim arkadaşım eşinden çoçuğundan ayrı kalarak hekimlik görevini yerine getiriyor. Özel yaşantısından ciddi fedakarlıklar vererek çalışan biz hekimlerin en çok istediği şey hekim haklarının olması ve uygulanmasıdır. Biz hekimler güvenli ortamlarda çalışmak istiyoruz.Şuan bir havaalanına girerken nasıl kontrolden geçiyoruz? Bir döner bıçağı veya silah ile havaalanının içinde rahatça dolaşabilir misiniz? Ama hastanede dolaşabiliyorsunuz. Bunun örneklerini çok fazla gördük ve bu sebeple birçok sağlık çalışanımız yaralandı, öldürüldü! Hastaneye girişlerde mutlaka sıkı güvenlik kontrolleri yapılmalıdır.

“Sağlık Çalışanına Saldıranın Sağlık Sigortası Kesilebilir”
Sağlık hizmeti almayı beklerken sağlık çalışanına saldıran ve onun hizmet vermesini engelleyen kişiye mutlaka ciddi cezalar verilmelidir. Örneğin sağlık sigortası kesilebilir. Sağlık çalışanına şiddet uygulamış bir kişiye ilk ceza 1 yıllık sağlık sigortasının iptali cezası verilebilir. Tekrarlaması halinde tamamiyle iptal edilebilir.”


“Hastalar Dizilerden Örnek Alıyor”
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Uz. Dr. M. Özgür Niflioğlu, genç hekimlerin başlattığı sosyal medya tepkileri ve şiddet ile ilgili olarak şunları dile getirdi: “Hekimlere karşı şiddet olayları aslında sadece hekimlere ya da sağlık çalışanlarına karşı şiddet uygulanmıyor; kadınlara, çocuklara, yaşlılara kısacası herkese karşı şiddet olayları gündemimizden düşmüyor. Bu noktada sorulması gereken esas soru şu: “Neden böylesine gergin bir toplum haline geldik? Neden hiç kimseye tahammülümüz kalmadı?” Olayları “sağlıkta şiddet” özünde inceleyecek olursak; temel sorunun hekimi hedef gösteren haberler ve televizyon programları olduğunu düşünüyorum. Bu duruma verebileceğim en güzel örnek ise; yüksek izleyici oranına sahip bir televizyon dizisinde rol alan popüler bir karakterin, yoğun bakıma hiçbir tedbir gözetmeksizin girmesi ve hekimi dikkate almaksızın hastane içerisinde kafasına göre gezmesi! Bunu gören vatandaş ne yapıyor? Cevabı basit: örnek alıyor! İşi aksayınca da şiddete başvuruyor. Bu gibi senaryolara, bu tarz dizilerde kesinlikle yer verilmemeli.

“Hastanelerde Görev Yapan Özel Güvenlikler, İşlevsiz Kalıyor”
Hekimler ve sağlık çalışanları, özellikle acil servislerdeki mesaileri sırasında, kendilerini güvende hissetmiyor. Bunun sebebi, her an eli bıçaklı bir “meczup’un” ya da sopalı bir grubun içeri girip sizi tartaklama ihtimali olması. Fiziksel şiddete maruz kalmasınız bile, sözlü sataşmalar motivasyonunuzu düşürmekte yeterli oluyor. Bu gibi durumların yaşanmaması için, bazı önlemler kesinlikle alınmalı. Hastanelerde görev yapan özel güvenlikler, bu konuda “kendilerini yeterince koruyan kanunlar olmadığı için” işlevsiz kalıyor. Bu açıdan özel güvenlik personelinin “hastane içerisindeki olaylara müdahale sırasındaki” kanuni yetkileri genişletilebilir. Yardımcı sağlık personeli istihdamı arttırılabilir ve hasta yakınlarının özellikle acil servislerde bulunmasının önüne geçilebilir. O vatandaşlarımızın da mağdur olmaması için kamera sistemleri kurularak, hastalarını uzaktan takip etme şansı verilebilir. Mobil sistemlerin ve 3G teknolojisinin bu denli rağbet gördüğü ülkemizde hasta yakınları, hastalarını evden bile takip eder hale gelebilir. Hastanelere girişte havalimanlarında uygulanan güvenlik sistemleri uygulanarak kesici delici aletlerin kurum içerisine sokulmasının önüne geçilebilir. Hasta yakınları için “ortak paylaşım” alanları yaratılarak; bu alanlarda hasta yakınlarına “telkin amaçlı” profesyonel destek verilebilir. Sağlık çalışanlarının iletişim becerilerini geliştirici uygulamalı eğitimler verilmeye başlanabilir. Bu konudaki son önerim ise, hasta ve hasta yakınlarının bilgilendirmesiyle ilgili. Bir kişiyi bilgilendirmek de ayrı bir özen ve altyapı gerektiren bir olgu aslında. Bu açıdan düşünüldüğünde hasta bilgilendirme eylemi de, mevcut sistem çerçevesinde, poliklinikte hasta bakmak kadar değerli hale getirilmelidir.
Şiddet olaylarında önemli olan; uygulanan yaptırımların, sağlık camiasının vicdanını rahatlatması; ancak bunu gerçekleştirirken de şiddet uygulayanları ya da uygulama “güdüsünde” olanları topluma kazandırması. Bu bağlamda en hızlı sonuç; olayların basit darp kapsamından çıkarılması yönünde Meclis’ten kanunlar çıkarılması, şiddet uygulayanlara “özellikle” acil servislerde uygulamalı cezalar verilmesi ve bu cezaların başında geniş yer bulmasının sağlanması olabilir. Mantıklı zamanlarda, televizyonlarda yayınlanacak kamu spotları da; bu konuda toplumsal bilincin oluşması noktasında sonuç verebilir.

“14 Mart 2012 Saat 12 ve 22 Sloganıyla Yola Çıktık”
Sosyal medya günümüzün en dinamik ve şekillendirilebilir kamu hareketlerinden biri. İyi yönde ve doğru biçimde kullanıldığında, güzel sonuçlar yaratabiliyor. Biz de bir grup hekim arkadaşımızla, bu yönde insiyatif alarak web sitelerimizi, sosyal paylaşım gruplarımızı “şiddet” konusunda bir araya getirmeye çalıştık, çalışıyoruz. İlk aşamada; 14 Mart 2012 Saat 12 ve 22 sloganıyla yola çıktık. Amacımız 14 Mart Tıp Bayramı vesilesi ile yaşadığımız şiddete ve şiddet olaylarına, toplumun dikkatini çekmek ve önlem alınması noktasındaki isteklerimizi yetkili mercilere iletmek. Bu bağlamda birçok gazetecinin, yazarın, talk şov ve radyo programcısının desteğini aldık, almaya devam ediyoruz. İçinde yer aldığımız bu oluşumda; bireysel kimlikler sosyal medyanın ruhuna uygun olarak ön plana çıkıyor. Herkes kişisel hünerleri ile bu konuda farkındalık yaratmaya çalışıyor. Şu aşamada herhangi bir oda, sendika ya da dernekle bu süreci yürütmedik. Demokrasinin güzel bir tecellisi olan bu sivil oluşum, tamamen bağımsız bir ruhla ilerliyor ve büyüyor. Toplumdan gelen tepkilerin olumlu ve destekleyici olması, bizi mutlu eden başka bir nokta. Biz ülkemizi ve halkımızı seviyoruz, onların da bize anlayış göstermesini istiyoruz. Çünkü biz daha sağlıklı bir Türkiye için çalışıyoruz.”




“Şiddeti Körükleyen İklimin Yaratılması, Şiddeti Uygulayan Vatandaşların Varlığından Daha Belirleyici
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, konu ile ilgili Amerika ve Türkiye’yi karşılaştırdı: “Türkiye'de hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin son zamanlardaki sağlık politikalarına paralel olarak ciddi şekilde arttığını, Amerika Birleşik Devletleri'nde mesleğini icra eden ve ülkesini yakından takip eden bir Türk hekim olarak uzun süredir gözlemlemekteyim. Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının toplum gözündeki itibarını zedeleyecek olumsuz siyasi söylemler, mesleğin halkın gözündeki itibarını zedelemektedir ve hasta memnuniyetsizliğinin saldırganlığa dönüşmesini daha kolay hale getiren olumsuz bir iklim yaratmıştır. Bir psikiyatri uzmanı olarak özellikle vurgulamak istediğim nokta şudur ki şiddeti körükleyen iklimin yaratılması, şiddeti uygulayan vatandaşların varlığından daha belirleyicidir. Çünkü dünyanın her yerinde şiddete eğilimli kişilikler, akli dengesi yerinde olmayan bireyler vardır, bunların toplum içindeki oranı bellidir, aynı şekilde dünyanın her yerinde memnun olmayan hastalar ve yakınları vardır ama hekimlerin Türkiye'de son zamanlarda görülmeye başlayan şekilde bir şiddete maruz kalmamaktadır. Bunun ilk önemli sebebi, hekimlere karşı oluşturulmuş olan olumsuz iklim, diğeri de hastanelerin güvenliğinin yetersizliğidir.

“ABD’de Çoğu Büyük Hastanenin Kendi Özel Polis Teşkilatı Var
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için politikacılara büyük görevler düşmekte olduğuna inanıyorum. Öncelikle hekimlerin ve sağlık çalışanlarının toplum içindeki itibarını zedeleyici söylemler terkedilmelidir. Bu şekilde sağlıklı bir iklim yaratıldıktan sonra, hastanelerde güvenlik artırılmalıdır. Kendilerini güvende hissetmeyen sağlık çalışanlarının yeterli bir hizmet verebilmesi mümkün değildir. Hastane güvenliği çok temel bir konudur ve bu konuda iyi olan modellerin örnek alınması gerekir. Amerika Birleşik Devletleri'nde çoğu büyük hastanenin kendi özel polis teşkilatı vardır. Bu özel teşkilatlar, hastane içinde yerleşiktir ve sadece hastane güvenliğinden sorumludur. ABD'de hastane güvenliğinde çok başarılı olan hastaneler genellikle suç oranının yüksek olduğu bölgelerdeki hastanelerdir. Bunların en bilinen örneği ABD'de suç oranının en yüksek olduğu kentlerden birisi olan Baltimore kentinde bulunan Johns Hopkins Hastanesi'dir. Bu hastane, şehrin en çok suç işlenen bölgelerinden birinin ortasında kuruludur, hastaneye giriş çıkışlarda metal taraması yapılmakta, kimlik kartı sorgulaması uygulanmakta, hastaneye ait özel bir polis birliği bulunmaktadır. Bütün bu önlemler sayesinde hastane suç oranının çok yüksek olduğu bir bölgede hizmet veriyor olmasına rağmen, çalışanlarına güvenli bir çalışma ortamı sağlamakta, ve bu sağlık hizmetlerinin güvenlik sıkıntıları nedeniyle aksaması hiçbir şekilde mümkün olmamaktadır. Türkiye'de meydana gelen şiddet olaylarında kişilerin hastane koridorlarına döner bıçaklarıyla girdiklerini, bazı hekimlerin hastane içinde boğazlarını kesildiğini düşünürsek, bu tip olayların ABD'de suç oranı ek yüksek bölgelerde hizmet yapan hastanelerde dahi kabul edilemez olduğunu ve yeterli önlemler alınmadığı için gerçekleştiğini rahatlıkla ileri sürmemiz mümkündür.

“Şikayet Eden Hastanın Şikayeti, Doktoru Cezalandırmak Ya Da Baskı Kurmak İçin Kullanılmamalı”
Şikayet hatları ve benzeri "ombudsman" servisleri ABD'de de bütün hastanelerde vardır, hekimlerin itibarını düşüren bu servislerin varlığı değildir, bu servislerin siyasiler ya da hastane yönetimleri tarafından nasıl işletildiğidir. Şikayet eden hastanın şikayeti, doktoru cezalandırmak ya da doktor üzerinde baskı kurmak için kullanılmamalı, memnun olmayan hastayı memnun etmek için kullanılmalıdır. Bu tip servisler, hasta memnuniyetinin hastane tarafından dikkate alındığını göstermek için vardır, hastane yönetimi ve siyasiler tarafından uygun kullanılmasına özen gösterildiği sürece sağlık hizmetlerinin kalitesini yükseltme sürecine katkıda bulunacaktır.”




“HAYAT FELSEFENİZ DEĞİŞECEK”

Yazdığı her kitapla olay yaratan Erdal Demirkıran hayat felsefesi ile ilgili, “Lütfen başkalarını taklit ederek değil kendinizi gerçekleştirmek için yaşayın. Ancak bu şekilde ölümsüz, kalıcı ve umut bağlamaya değer işler yapabilirsiniz. Hayatta böyle başarabilirsiniz” dedi.

Çok insanın, kendisinin bir yargıya varmadan, başkalarının dayatmaları ve çıkarları doğrultusunda ortaya attıkları safsatalarla oluşan önyargı belasıyla mücadele etmek amacıyla yazdığını belirten Erdal Demirkıran, yeni kitabı ile yine birçok ilke imza attı. Kashna Kitap Ağacından yeni çıkan Erdal Demirkıran'ın “Parayı Bulduğum An Alayını..” kitabı birçok anlamda farklılıklarla dolu. Kitabın ters basılmasının yanı sıra kapakta yer alan kazıma bölümü ile de farklılığını ortaya koyuyor. “Parayı Bulduğum An Alayını..” dünyada bir ilk olduğu söylenen 3B yöntemiyle basılmış. Yani; bağırma, yüksek ses gibi yerlerde kalın yazı; kısık seslerde, fısıltılarda ise gri yazı; seyrek ve sık harflerle ise hızlı ya da yavaş konuşulduğunu anlatması amaçlanmış. Kitap bir roman gibi gözükse de bir düşünce kitabı. Felsefi açıdan insanlara ön yargıyla yaklaşmanın sonuçlarını farklı bir şekilde gözler önüne sererken, paranın gücünü de çok net bir şekilde okuyucuya gösteriyor.

Erdal Demirkıran, “Parayı Bulduğum An Alayını..” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Memnuniyetle, Erdal Demirkıran: 15 Mart 2030 Saat 10:27 itibariyle ‘ Sonsuz Dünya Barışı’nı sağlayan adamın adıdır.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Yazdığım ve bundan sonra da kısmet olursa yazmaya devam edeceğim tüm kitaplarımda; bir insanın, kendisinin bir yargıya varmadan, başkalarının dayatmaları ve çıkarları doğrultusunda ortaya attıkları safsatalarla oluşan önyargı belasıyla mücadele etmek amacıyla yazdım, yazıyorum, yazacağım da…

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Devam kitabı yazmayı düşünmüyorum. Zira yazdığım tüm eserlerde konuyu başlayıp derinlemesine ele aldıktan sonra sonlandırmayı daha uygun buluyorum. Bu kaideyi sadece son kitabımdan önceki kitabım olan “Azrail’in Secde Ettiği Adam” kitabında bozdum. Çünkü bu eserim toplamda 1.200 sayfalık bir kitap olmuştu. Bu kadar kalın bir kitabı herkesin okumayacağını düşünerek bu eşsiz çalışmanın faydasının daha fazla olması adına iki hatta üç cilt halinde yayınlamayı uygun buldum. Çok yakın bir tarihte de ikinci cildini çıkarıyorum zaten.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Beş milyar yıllık dünyanın 100 yıllık bir zaman dilimde bir seferliğine verilen hayatınızı lütfen başkalarını taklit ederek değil kendinizi gerçekleştirmek için yaşayın. Ancak bu şekilde ölümsüz, kalıcı ve umut bağlamaya değer işler yapmak için kullanabilir ve bunu böyle başarabilirsiniz.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Bugüne kadar sadece ülkemizde değil bilebildiğim kadarıyla tüm dünyada yazılmamış -ki hala yazılmış değil- zor bir konuda müthiş bir kitap yazdım. Okuyucularımın kafasında daha iyi yer etmesi, anlaşılabilirliği ve uygulanabilirliği açısından da metaforik anlatım tarz seçtiğim için oldukça güzel geri dönüşümler aldım hatta hala almaya devam etmekteyim.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/ müzik/film sizce hangisi?
İlk kitap olarak benim ancak 2010 Mayıs’ında elime ciddi anlamda alıp okumaya başladığım ve hakikaten çok etkilendiğim ve herkesinde muhakkak en çok etkileneceği kitap olarak gördüğüm Kur’an-ı Kerim, ikincisi Franz Kafka ‘Dönüşüm’ üçüncü sırada Fyodor Dostoyevski ‘Suç ve Ceza’… Müzik türü olarak Türkü dinliyorum ve deyişlerden derlen türküleri dinleyin derim ısrarla... Film olarak şu an için üzerinde çalışılan animasyon türünde bir film var çok yakın bir zaman zarfında olmasa da önümüzdeki iki yıl içerisinde çıkacak bir film var onu izleyin derim mutlaka. Filmin ismini röportajı okuyanlar tahmin edeceklerini umuyorum çok rahalıkla.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
İlk olarak olanlar üzerinden giderek haber yapılıyor, sizlerde yapıyorsunuz bence bununda ötesine geçerek bir bölüm açıp burada olacak yani ileride gerçekleşen muhtemel icatları, hayat kurtaran şeyleri yüreklendirerek bugünden bir gün daha nasıl bunlar öne çekebilirimin gayretinde olarak haber yapmalısınız. Düşünsenize şu anda kanser olup çare bekleyen veya AIDS olup günden güne sevdiklerinin gözü önünde eriyen insanlar varken ülkemizde bunun için çalışan doktorları ve sağlık kuruluşlarını elini çabuk tutup buluşlarını öne çekecek projeler sunmalı, bu yönde yayınlar yapmalısınız bence.


Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha önce de dediğim gibi başkaları ne yapıyordan çok ben ne yapabilirimle ilgileniyorum ve bir yazar olarak bu sene içerisinde dünyaya açılmak üzere harekete geçiyorum. Bu amaçla da gerek ülkemiz dışındaki fuarlara şirketim adına katılacağım gerek de uluslararası yayınevleri ile görüşerek kitaplarımın tüm dünya da satılmasını sağlayacağım.

Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Kashna Felsefesi der ki – bu felsefenin kurucusuyum aynı zamanda - aldığın oksijenin hakkını ver. Yaptığın işi de en iyi yap ya da hiç yapma. Alanımızda Türkiye’de en iyisiyiz ve en az yayınla en fazla kitap satan yayıneviyiz bu nedenle. Kesinlikle evet. Ama yine kesinlikle daha yapacak, gerçekleştirecek çok şeyimiz var 15 Mart 2030 Saat 10:27’de savaşları durdurarak tüm dünyada ‘ Sonsuz Dünya Barışı’nı tesis etmek mesela

Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Hatırlarsınız, ilkokulda fen dersinde bir deney yaptırırlardı bizlere; el büyüklüğünde iki pamuk parçası arasına fasulye koyardık da oradan hep fasulyeler yeşerip çıkardı zamanı geldiğinde. Bizlerde hiç şaşırmazdık ‘Aaa oradan fasulye çıktı.’ diye, sadece sevinirdik ektiğimiz karşılığını aldık diye. İşte hayatınızı hedefiniz doğrultusunda planlarsanız ne işleriniz şaşar ne projeleriniz aksar tıpkı benim planlarımın hiç gerçekleştirememeyi bırak aksamadığı gibi.



ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
4 Mart Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 5 Mart Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.





ÇEKİLİŞİ Simge KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM




1 Mart 2012 Perşembe

NÖRONAL NOTALAR

En ilkel kabilelerden en gelişmiş ülkelere kadar her toplumda müzik, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Müzik bazen bizi neşelendirir, zaman zaman dans ettirir, bazen hüzne boğar, bazen de yıllar öncesine götürür. Son yıllarda nörobilimde elde edilen gelişmelerle artık müziğin beynimizi nasıl etkilediğini öğrenmeye başladık. Bu çalışmalar sonucu müziği evrensel kılan sırların perdesini aralarken müziğin olağanüstü gücü ile beynimizin fiziksel yapısını değiştirebileceğimizi ve müzik eğitimi ile başarımızı artırabileceğimizi de öğrendik.

Müzik sadece "hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak" için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Beyinin gizemli kıvrımlarında birlikte gezmeye ne dersiniz? Aşık Veysel; içindeki müzik aşkından öyle bir beslenmişti ki gözleri kör olsa bile beyin ona çok farklı bir görsel sunuyordu bu yüzden toprağı gördü ve anladı. Beethoven kulakları sağırdı ama kulağa ihtiyacı yoktu çünkü beyni ona görmesi gerekeni duyması gerekeni müzikal olarak sunuyordu. Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz ile bundan sonra her ay beynin gizemli dünyasını keşfe çıkacaksınız.


Müzik Beyinde Nasıl Ilerliyor?
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, müziğin beyindeki iletilmesi ve etkisi ile ilgili şu bilgileri verdi: “Müziği oluşturan seslerin beyindeki yolculuğu, kulak kepçesinden içeriye girdikten hemen sonra başlar. Kulaktan içeriye giren ses dalgaları dış kulakta kısa bir süre seyahat ettikten sonra, orta kulakta bulunan kulak zarı ve kulak kemikleri aracılığıyla işitme sinirini (8. numaralı kranyal sinir = nervus vestibulocochlearis) kullanarak sinir uyarılarına dönüşür. Ses dalgasını yolculuğu orada bitmiştir ve ses artık nöronların anladığı dile tercüme edilmiştir. Tercüme edilmiş sinir uyarıları içkulakta bulunan koklea epitelyal hücrelerine (hair cells) taşınır ve buradan medullaya geçer. Sinir uyarıları, işitsel medullada bulunan dorsal ve ventral çekirdekler (kalp hızını düzenleyici çekirdekler = cardioregulatory nuclei) aracılığıyla orta beyindeki (midbrain) inferior kolliküle taşınır buradan thalamus bölgesindeki medyal genikulat cisme doğru devam ederler. Uyarılar, thalamusa ulaştıktan sonra buradan beynin temporal lobunun işitsel korteks tabakasına ulaşır. İşitsel korteks sesin sinir uyarılarına dönüşmüş halinin değerlendirildiği beyindeki en üst merkezdir. Müziğin birey tarafından anlaşıldığı ve değerlendirildiği ilk an burada başlar ama yolculuk burada bitmeyecektir. İşitsel kortekse ulaşan uyarılar bir taraftan birey tarafından değerlendirilirken bir taraftan değişik bağlantılar yapmaya devam ederler. İşitsel korteksten amigdala çekirdek grubunun dış kısmı (lateral) aracılığıyla medulla’ya kardiyak düzenleyici çekirdeklere (cardioregulatory nuclei) doğru geri dönerler. Aynı uyarılar amigdalanın basolateral ve sentromedyal çekirdekleri aracılığıyla hipotalamusa ulaşarak değişik salgıların örneğin kortizol düzenlenmesine etki edebildiği bilinmektedir.


Müzik Beyindeki Yolculuğu Sırasında Ne Gibi Etkilere Yol Açabilir?
Müziğin (ses dalgalarının) beyinde yürüdüğü yollara bakılarak kalp hızını, kan basıncını ve buna bağlı olarak kişinin kaygı (anksiyete) seviyesini etkileyebildiğini ileri sürmek mümkündür. Bu düzenlemelerin tam olarak nasıl yapıldığını açıklayacak yeterli derecede veri yok. Ancak bu değerlendirmeler sadece ses dalgalarının işitsel kortekse, diğer deyişle, beynin müziği “okuduğu” alana ulaşana dek geçtiği yollarda yaptığı düşünülen etkilerdir. Müziğin işitsel kortekste “okunmasından” sonra bilinen devam yolları dışında, ne gibi ileri uyarılar verdiği ve uyarıların bireyden bireye nasıl değişiklik göstereceği konusu bir sırdır. Müziğin “anlamlandırıldığı” andan itibaren her bireydeki anlamlanma sürecine göre, beyin korteksinde diğer alanlardan bilgi çağıracağı (anılar), duyu merkezlerinden daha önce alınmış verilere ulaşabileceği, müziğin daha önce dinlendiği anda kaydedilen tatlar, kokular, duyular düşünülürse eğer, her bireyin beyninde aynı müziğin tam olarak ne yaptığını genel geçer nörofizyolojik bir mekanizma ile açıklamak mevcut bilimsel bilgiler ışığında mümkün değil.

Müzik Bağımlılık Yapabilir mi?
Müziğin nöral verilere dönüştükten sonra işitsel kortekse kadar ulaştığı yollarda bağımlılık yolağı olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmenal alan sistemi ile direk ilişki kurduğuna dair bilimsel bir veri yok. Ancak daha önce açıklandığı üzere, müziğin oluşturduğu sinirsel verinin işitsel kortekse değerlendirildikten sonra çok karmaşık bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ve bireyden bireye sınırsız bir çeşitlilik göstereceği tahmin edilebilir. Eğer işitsel korteks, okuduğu bu veriyi “motive bir davranışa” dönüştürmenin bir sinirsel yolağını oluşturabilirse (nucleus accumbens -ventral tegmental alan yolağında nörotransmitter salınımına ulaşabilirse) o halde, oluşacak motive davranış, ödüllendirilmiş (reinforced) bir davranış haline gelebilir. Fizyolojik bağımlılık olarak adlandırılan sendromların bilinenlerinin tamamı alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığı beyinde nucleus accumbens-ventral tegmental sistemi kullanarak bağımlılık sendromunu ortaya çıkarır ve bunun devamı için gerekli motive davranışlara yol açarlar. Müziksel verinin, beyin tarafından okunduktan sonra bu özel alana sinirsel yolla ulaşabilen ve geribildirim alabilen bir sinirsel, döngü oluşturabildiğine dair bilimsel bir veri yoktur,

Müzik Parçalarındaki “Zirve Peryotlari” Nelerdir?
İnsanların müzik dinleme biçimleri incelendiğinde görülecektir ki, bir müzik parçasının her anı eşit derecede keyifli uyarıya yol açmaz. Müzik parçasının bazı kısımları özellikle beğenilir ve yeniden dinlendiğinde o kısımlar beklenir. Bu “zirve peryotları” parçanın çoğunluğunu oluşturuyorsa o parçayı severiz ve yeniden dinlemek isteriz. Bu zirve peryotları çok uzun bir parçanın ortasına saklanmışsa aynı derecede istekle dinlemeyebiliriz ya da o kısmına ulaşmak için ileri sarabiliriz. Eğer bu zirve peryotlarından hiç yoksa, diğer deyişle, keyif verici müziksel veri parçanın hiçbir yerinde yoksa, o halde bu parçayı genellikle bir daha dinlemek istemeyiz. Müziğin insan beyninde yol açtığı karmaşık etkilerin (özellikle işitsel korteks tarafından okunduktan sonrakiler) sırrı bu “zirve” noktalarındadır. Kimi zaman bize güzel bir anıyı hatırlattığı için, kimi zaman sevdiğimiz bir tadı aklımıza getirdiği için, kimi zaman ise sadece zirve peryodunun işitsel korteksteki tercümesinin bize verdiği anlık keyif nedeniyle bazen parçaları dinlerken bu zirve noktaları hiç bitmesin isteriz. Zirve anlarının her bireyde sınırsız derecede çeşitlilik gösterebilmesi de bu zirve anlarının işitsel korteks tarafından “okunmasından” sonra oluşabildiğini desteklemektedir, şayet müziksel verinin daha once açıklandığı üzere, kulaktan girdikten sonra işitsel kortekse kadar aldığı yol tüm insanlarda benzerdir, ama her müziksel verinin “anlamlandırılması” sürecinden sonra olup bitenler sırrını korumaktadır. Bu zirve peryotları sırasında yaşanan çok kısa süren “keyif” anının nasıl oluştuğu ve bu süreçte beyindeki bağımlılık merkezi olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmental alan yolağında herhangi bir etkinlik olup olmadığı bilinmemektedir.

Müzik Kadında ve Erkekte Farklı Etkilere Yol Açar mı?
Kadın ve erkek beyni birbirinden hem yapısal olarak hem de gelişimsel olarak farklıdır. Her iki beynin birbirine üstün olduğu değişik alanlar olduğu bilinmektedir. Anne karnında cinsiyet belirlendiğinden itibaren ve yaşam boyunca her iki cinsiyet farklı hormonlara maruz kalarak gelişmektedir. Yaşam boyu devam eden hormonal dengelerin ve yapısal değişikliklerin aynı kökene sahip ama ciddi yapısal ve işleyiş farklılıklarına sahip iki değişik beyni ortaya çıkardığı çok açıktır. Birçok bilgiyi farklı üstünlüklere ve özelliklere göre değişik işleyen erkek ve kadın beyninin, müziksel veriyi de işlerken farklılık gösterebileceği ileri sürülebilir. Ancak müziğin beyinde yaptığı değişiklikler yukarı açıklandığı üzere çok daha temel noktalarda bireysel çeşitliliğin yarattığı kompleks bir takım mekanizmalara tabidir ve kadın erkek beyninin bu konudaki farklılıklarının detaylı değerlendirilmesini yapabilmek mevcut bilimsel veriler ve bilinen mekanizmalar ışığında mümkün görünmemektedir.”



Müzik ve Zihin Üzerine Çarpıcı Gerçekler
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan müziğin beyine etkisi üzerine şu bilgileri verdi: “Müzik algısı, "lisan" dediğimiz özelliğimiz ile yakından ilişkili, insana has bir algılama yeteneğine verdiğimiz isimdir. Belli frekansta duyulabilir seslerin (nota) belli kalıplarla (gam veya makam) dizilmesiyle oluşan sesler, her insanda farklı duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına, bazen beynin çalışma sisteminin tamamen değişmesine kadar varan etkiler yapabiliyorlar. Beynin ve zihnin sadece sesle böyle şekillendirilebilmesinin altında, beynimizin doğuştan lisan ve müzik algısına göre yapılandırılmış olması yatıyor.

“Alzheimer Hastalığı gibi Yıkıcıo Durumlarda Bile, Müzikle Uğraşmış Insanların Müzikal Yetenekleri Çok Az Zarar Görüyor”
Beynin bütün bilişsel yeteneklerini birer birer kaybettiği Alzheimer hastalığı gibi yıkıcı durumlarda bile, müzikle uğraşmış insanların müzikal yetenekleri çok az zarar görüyor ve kimi zaman kendi adını dahi hatırlayamayan insanlar, eskiden öğrendikleri ezgileri rahatlıkla hatırlayıp terennüm edebiliyorlar, Oliver Sacks'ın kitabında bu konuda ilginç örnekler var. Bu da müziğin beynimizde ne kadar derin ve kalıcı bir biçimde kaydedildiğinin bir başka göstergesi.

Yazar Daniel Levitin'in "This is Your Brain on Music" adlı kitabında beynin müzikle olan ilişkisi hakkında çok ilginç bilgiye yer veriyor. Kişiler, belli bir yaştan sonra, duydukları herhangi bir müzik ezgisini, zihinlerindeki bu şemalara göre değerlendirerek algılıyor ve onlarla bu şemalara göre bağlantı kuruyorlar. Levitin'e göre bu şemalar, algımızı belirleyen yaşamsal öneme sahip süzgeçler gibi iş görerek, neyi nasıl algılayacağımızı dahi belirliyorlar!

Beyin, Dinlediği Müzik Türlerine göre "Formatlaniyor"
Çocukların müziğe olan ilgisi anne karnından başlamakla birlikte yaklaşık 10 yaş civarında şemaların teşekkül etme süreci başlıyor ve bu dönemde müzikal arayışlar gündeme geliyor. 14 yaş civarında ise o zamana kadar dinlenen müzik kalıplarına hissi olarak yapılan bağlantıların da etkisiyle, müzik tercihleri sağlam bir şekilde oturmaya başlıyor. Beyin, dinlediği müzik türlerine göre "formatlanıyor" dersek, konuyu çok abartmış olmayacağız!


“Müzik Algılaması ve Dil Yeteneğinin Beyinde Yönetildiği Noktaları Kısmen Biliyoruz”
Müzik sadece "hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak" için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Müzik tüm insan toplumlarında ortak bir özellik. Dünyanın ücra köşelerinde yaşayan bazı kabilelerde, sayı ve renk gibi kavramlar bulunmazken, bir "dil" ve özel bir "müzik" muhakkak karşımıza çıkıyor. Müziğin evrenselliği hususunda başlı başına ilginç bir bulgu. Müzik algılaması ve dil yeteneğinin beyinde yönetildiği noktaları kısmen biliyoruz. Fakat bunların arasındaki ilişkileri; veya eğer mevcutsa, dilin müziğini ve müziğin dilini çözümleyen ortak beyin bölgelerini henüz tam olarak keşfedemedik. Bildiklerimizden bazıları şunlar: Müzik ve sesler, öncelikle beynimizin yan kısımları olan temporal loblardaki işitme merkezlerinde çözümleniyor. Ardından, parietooksipitotemporal korteks denen, beynimizin sol yan-arka bölümlerinde yer alan ve içinde Wernicke alanı olarak bildiğimiz özel bölgeleri de içeren "ilişkilendirme" (asosiyasyon) alanlarında, bu verilerin "anlamı" çözümleniyor.

“Beynin Sağ Bölgesindeki Hasarlar Genellikle Müziğin Duygusunu Anlamayi Etkiler”
Ardından beyin devrelerimiz müzk verilerini beynin iç kısımlarında "limbik sistem" olarak bildiğimiz, hislerimizi ve iç dünyamızı kontrol eden bölgelere yönlendirmesiyle, müziğin "duygusal" anlamları deşifre ediliyor. Bu deşifreye göre de bedenimizde, beynin üst kısımları ve hipotalamus dediğimiz kontrol merkezi üzerinden karmaşık tepkiler üretiliyor. Gözlerimiz yaşarabiliyor, kas gerginliğimiz azalabiliyor, hatta bağışıklık sistemimizin çalışması değiştirilebiliyor. Bunlar beynimizin daha ziyade "sol" yarısında olan işler. Bu bölgelerin sağ taraftaki karşılıkları ise müziğin "armonik" çözümlemesini yaparak, duygusal deşifreyi sağlayacak olan limbik sisteme ilave veri sağlıyorlar. Nitekim, beynin sağ bölgesindeki hasarlar genellikle müziğin duygusunu anlamayı etkilerken, soldaki hasarlar daha çok metrik çözümlemeyi ritim, tempo ve ton algılamasını bozuyor.

“Beyincik Gürültü Işitilmesinde Aktifleşmiyor Ama "Müzik" Duyulduğunda Aktif Oluyor”
Amigdala ve hippokampus, sırasıyla duygulanım ve hafıza ile görevli olan en önemli limbik alanların başında gelir. Hipotalamus ise çok küçük hacimli bir bölge olmasına rağmen tüm vücut üzerinde kontrol sahibi olan adeta vücudun orkestra şefliğini üstlenen bir bölge ve duygusal dünyamızın bedenimize şuursuz olarak yansımasını kontrol eden bölgelerin de başında geliyor. Beyincik (cerebellum), aslında hareketlerimizi kontrol eden, dengemizi korumamızı sağlayan bir hareket bilgisayarı gibi işlev görür. Beyne oranla bayağı küçük olmasına rağmen, beyindeki toplam sinir hücresi sayısının yarısından fazla sayıda sinir hücresi içermesi açısından dikkate değer bir bölgedir. Bütün vücuttan denge ve duyu verilerini alarak vücudun durumu hakkında bilgi edinen, hareketlerimizin konuşma dahil amacına uygun gerçekleşmesini sağlayan bu yapının müzikle aktive olması ilginçtir. Yapılan deneyler, beyinciğin gürültü işitilmesinde aktifleşmediğini ama "müzik" duyulduğunda aktif olduğunu gösteriyor. Hareket sistemimizin kalbinin bu şekilde müzikten etkilenmesi de elbette ki "dans" dediğimiz hadisenin sadece öğrenilen bir tepki olmadığını gösteriyor. Zira bir çok deneyde, çalınan müziğin temposuna uygun beden hareketleri bir çok denekte kendiliğinden ortaya çıkıyor.”



Sürekli Müzik Aleti Çalmak Beynin Büyüklüğünü Olumlu Yönde Etkiliyor
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erol Belgin, şunları söyledi: “Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur. Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte disiplin gibi konular çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir. Müzik akademik performansı da olumlu etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir. Bilim adamlarına göre müzik, bilişsel düşünme kabiliyetini artırmaktadır. Bilişsel düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan müzikle uğraşanlarda ya da sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır. Almanya’da Friedrich Schiller Üniversitesinde yürütülmüş araştırmalar sonucunda profesyonel ya da amatör olarak müzikle uğraşan insanların beyinlerinin daha büyük olduğu belirlenmiştir. Düzenli olarak müzik aleti çalmanın beynin görme, duyma, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığı tespit edilmiştir. Araştırma çerçevesinde, müzikten anlamayan ve müzikle amatör veya profesyonel olarak ilgilenen kişiler seçmişlerdir. Yapılan MR (manyetik rezonans) görüntülerinin müzisyenlerin beyinlerinin daha büyük olduğunu açıkça gösterdiğini belirlemiş, müzisyenlerin beyinlerinde duyma, görme, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölgelerde daha fazla “gri madde (gri hücre)” olduğunu saptamışlardır. Ayrıca MR görüntülerinden müzik aleti çalan ve günlük hayatta ağırlıklı olarak sağ elini kullandığını ifade eden kişilerin aslında sol ellerini de daha sık kullandıklarını tespit ederken, sürekli müzik aleti çalmanın beynin büyüklüğünü olumlu etkilediği sonucuna varmışlardır. Bunu da beynin kaslar gibi egzersiz yaptıkça büyüdüğünü; örneğin, piyano çalmanın notaları algılayan beynin tuşlara dokunan parmaklara ve pedallara basan ayağa emir vermesiyle bir koordinasyon oluşturarak beynin birden fazla bölgesini aynı anda çalıştırdığını, çok yönlü düşünmeyi ve bağlantılar kurmayı sağladığını, dolayısıyla da beynin kullanımını geliştirdiğini belirtmişlerdir.

“Kaliteli Müzik Beyine Yeni Nöral Bağlantılar Kazandırır”
Müzik hem bir sanat hem de bir bilimdir. Matematiksel bir mantık, disiplin, diyalog kurma, zamanı kullanma ve ilişkiler sanatıdır. Seslerin özel bir matematiksel dizilimidir. Bununla birlikte, müzik, beyin gelişimi için önemli bir uyarandır. Çocukların beyinlerinin hızlı gelişimi doğum öncesi dönemde başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Doğumdan önce hücre oluşumu neredeyse tamamlanmasına rağmen yenidoğan bir bebekte yaklaşık 100 milyar beyin hücresi vardır. Beyin maturasyonu, önemli nöral yollar ve bağlantılar doğumdan sonra erken çocukluk döneminde ilerleyici olarak gelişir. Bu nedenle, erken çocukluk dönemi, beyin ve santral sinir sisteminin nasıl büyüyüp geliştiğinin belirlenmesinde önemli bir etkiye sahip olan çevrenin gelişimindeki bir süreçtir. Bilimsel araştırmalar, beynin bu kritik dönemde uygun uyarı almadığında, daha sonraki zamanlarda yeni nöral bağlantılar oluşturamayacağını belirtmektedir. Kaliteli müzik beyine yeni nöral bağlantılar kazandırır ve beyin gelişimini hızlandırır. Örneğin, müzisyenlerde, corpus callasum daha kalındır. Corpus callosum, sağ ve sol hemisfer arasındaki bağlantıyı sağlar ve hemisferler arası iletişimi kolaylaştırır. Buna karşılık, doğumdan önce ve yaşamın ilk yıllarında dinlenilen kalitesiz müzik, beyin gelişimini ve yeni nöral bağlantıların oluşumunu engeller. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik batı ve Türk müziğinin insan beyni üzerinde olumlu etkileri olur. Anne karnındaki bebek klasik müzik dinleyince yumuşak hareketler yaparken, rock türü müzikler dinleyince tekmelerin şiddeti artıyor. Bilim adamlarına göre, alçak frekanslı tonların fazlaca bulunduğu rock müzik, kişiyi mekanik olarak hareketlendirir ancak, mental ve fiziksel enerjiyi deşarj eder. Nitelikli müzik, beynin işitme yani müzikle ilgili bölümü olan sağ temporal lobunu ve “uzaysal algı”yı güçlendiriyor.

Müzik Endorfin Salgılatır
Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik müzik matematiksel düşünceyi güçlendirir ve öğrenme fonksiyonuna yardımcı olur. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Bu durum, öğrenme kapasitesini artırır. Müzik ayrıca, beynin doğal bir kimyasalı olan ve salgılanması halinde rahatlık, güzel duygular ve heyecan veren endorfin salgısını artırır. Endorfinin salgılanması, ağrıyı ve stresi azaltır, yaşlanma sürecini yavaşlatır. Hoş melodiler beyini yiyecek ve seksten daha üst düzeyde uyarır. Şarkı söylemek beynin duşudur, hayatın gerçek tadıdır. Nasıl söylediğiniz önemli değil.

"Enstrüman Dersi Alan Okul Öncesi Çocuklarda Uzaysal Algı, Bu Eğitimi Almayanlardan Yüzde 34 Daha Fazla"
“Müzik ruhun gıdası” sözü çok doğru ve bilimsel bir ifade. Kulaktan beyne giden sesler beyinde olağanüstü elektriksel ve metabolik hareketlilik sağlar. Beyin birtakım hormonlar salgılar. Damarlar genişler, tansiyon düşer, tüm vücuda canlılık ve zindelik gelir. Hangi yaşta olursanız olun enstrüman çalmak, işitme ve konuşmayla ilgili temporal lobları önemli ölçüde geliştirir ve işitme ve lisanla ilgili yetileri güçlendirir. Enstrüman çalarken beyin kabuğunda fizyolojik değişiklikler, çok sayıda aktivite göze çarpar. Enstrüman dersi alan okul öncesi çocuklardaki uzaysal algının bu eğitimi almayanlardan yüzde 34 daha fazla olduğu görülmüştür.

“Hamile Kadınlar 7. Aydan Itibaren Bebeklerine Müzik Dinletsin”
İnsanın müzik ile iletişimi anne karnında başlar. Küçük yaştan itibaren iyi müzik ile beslenen çocuklar, büyüdükleri zaman müzisyen olmasalar bile iyi birer müzik dinleyicisi olurlar. Hamile kadınların yedinci aydan itibaren bebeklerine müzik dinletmesi, çocuğun kişiliğinin oluşmasına, davranışlarının ve gözlem yeteneğinin gelişmesine katkı sağlıyor. Bebekler, anne karnında dinledikleri müzikleri doğduktan sonra hatırlar. Anne karnında klasik müzik dinleyen bebekler, yumuşak hareketler yapar. Rock türü müzik dinleyen bebekler ise, sert tekmeler atar. Bebek, bu tarz müziklerden hoşlanmaz. İnsan dünyaya geldiği zaman hayatına ilk giren müzik, 'ninni'dir. Ninni, dinginlik sağlayan bir makama sahiptir. Anne sesi ile bütünleştiği zaman da bebeği huzura kavuşturarak, uyutur. Erken dönemde ninni ile başlayan ve ardından gelen düzgün uyarılar, çocuklarda kendini iyi ifade edebilme becerisine, estetik duygusuna, spor gelişimi ve ritmik gelişimine, ses ve dil gelişimine, sosyal ve grup gelişime katkı sağlar. Bir çocuğun gelişmiş ölçütleri de bunlar ile orantılıdır. Piyano çalmak beyin gelişimine büyük katkı sağlar. Müzik eğitimi için mutlaka bir enstrüman çalmak şart.

Fonksiyonel MR Görüntüleme ve Müzik
Avrupa Nöroradyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Turgut Tali konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Fonksiyonel MR görüntüleme, BOLD "blood oxygen level dependent" tekniği kullanılarak yapılır. Hastalara değerlendirilecek fonksiyon (sensörimotor, konuşma veya bellek gibi) ile ilgili paradigmalar uygulanarak nöronal aktiviteye sekonder gelişen doku kanlanmasındaki anlık değişikliklerden sinyaller elde edilir. Sinirsel aktivitedeki artış oksijen tüketiminde ve enerji metabolizmasında artışa neden olur. Oksijenini yitiren hemoglobin konsantrasyonu artar ve manyetik sinyalde küçülme meydana gelir. Yerel kan akımındaki artış ile saniyeler içerisinde oksijen tüketiminde artış olur. Beyin kan akımındaki artış, oksijen tüketimindeki artışın üzerine çıktığından oksi-hemoglobin konsantrasyonu artar ve sinyal büyüklüğünde artış görülür. Fonksiyonel MRG; tümör ve epilepsi cerrahisi öncesinde preoperatif planlama açısından çok önemlidir, böylece lezyonlarin motor-duyusal korteks, konuşma ve bellek merkezleriyle ilişkisini belirlemek mümkün olmaktadır. Müzik insan türünün en eski ve en temel sosyokognitif parçalarından biridir. İnsanın müzik yeteneğinin dilin evriminde anahtar filogenetik öneme sahip olduğu ve müzik yapma davranışının iletişim, grup koordinasyonu ve sosyal birliktelik gibi evrimsel fonksiyonların gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir.

“Fonksiyonel MR Çalışması ile Düzenli veya Düzensiz Akortta Parçalar Dinletmek”
Fonksiyonel MR, dinletilen müziğin beyinde nasıl bir metabolik etki oluşturduğunu tespit etmeye yarar. Bir fonksiyonel MR çalışmasında polifonik müzikle istirahat eden bireylerde beyin korteksinin ön ve yan bölgelerinde (frontal, temporal, pariyetal) kan akımı artışı olduğu ve sonuçta dikkat, hafıza, anlamlandırma ve hedefe yönelme fonksiyonlarının arttığı gözlenmiştir. Değişken derecelerde müzik eğitimi almış 10 yaşındaki çocuklar, daha önce müzik eğitimi almamış erişkinler ve erişkin müzisyenlerle yapılan bir fonksiyonel MR çalışmasında, gönüllülere düzenli veya düzensiz akortta parçalar dinletilmiştir. Düzensiz akort dinletilen erişkenlerde inferior frontal girus, orbital frontolateral korteks, anterior insula, ventrolateral premotor korteks, superior temporal girusun anterior ve posterior alanları, superior temporal sulkus ve supramarginal girusta aktivasyon sinyalleri izlenmiştir. Çocuklardaki aktivasyon paterni sağ hemisferde erişkinlerdekine benzer iken, erişkinlerde sol hemisferde supramarginal girusta, prefrontal alanlarda ve temporal alanlarda daha geniş aktivasyon alanları izlenmiştir. Hem erişkin, hem de çocuklarda müzik eğitimi almış olmak frontal operkulum ve superior temporal girus anterior kesiminde daha kuvvetli aktivasyon sinyalleriyle sonuçlanmıştır.

Yüksek Frekanslı Müzik
Fransız tıp ve bilim akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalması konsantrasyonun bozulmasına ve yorgunluğa sebep olmaktadır. Bu durumda beynin piller gibi şarj edilmesi gerekmektedir. Tomatis, beynin enerjiyle şarj edilme yollarından biri olarak 5000 ila 8000 Hz arasında yüksek frekanslar içeren müziklerin dinlenmesinin olduğunu saptamıştır. Yıllar süren analizlerden sonra Tomatis bu frekans aralığındaki seslerin Mozart müziklerinde çok sayıda mevcut olduğunu tespit etmiştir. Mozart müziği sağ temporal lobu güçlendirmekte ve uzaysal algıyı geliştirmektedir.”


“Müzik Beynimize Güç Veriyor”
RTGD Medya Oscarlarında bu yıl Yılın Radyo Dj'i seçilen ve yıllardır müzikle iç içe olan MaX FM Yayın Editörü Özgür Aksuna, gözlemlerini paylaştı: “Müzik demek aslında hayatın tüm duygularını içinde barındıran ve gerekli olduğu dönemlerde insanın ihtiyaç duyulan türünü ve çeşidini yaşadığı bir mucize demektir. Sabah uyanmak için hareketli ve neşeli şarkılar, dinlenmek için yumuşak ritimler, hüznü paylaşmak için duygu dolu sözlerin olduğu dizeler, aşık olduğunuzda bunu ifade etmek için aşk dolu ritimler, dans etmek için bol bol davullar, yemek yerken ruhu da doyuran enstrümanlar ve hayatta yaşanan her ana hitap eden notalarla dolu şarkılar vardır her yanımızda. Radyo da bu mucizeye insanların istedikleri zaman ulaşmalarını sağlayan büyük bir güçtür çünkü radyo insanın olduğu her yerde her zaman vardır. Radyo dinleyen insanların daha mutlu ve daha başarılı oldukları bir çok araştırma ve anketle tespit edilmesi aslında müziğin beynimize de güç verdiğinin en önemli göstergesidir. Müzik mutlu eder,güç verir,paylaşır, azaltır, çoğaltır, güldürür, ağlatır, sevdirir, özletir ve benzer yüzlerce insani hislere tercüman olur o yüzden aslında müzik hayat demektir.”