28 Ocak 2012 Cumartesi

“TANEYE DÖNERSENİZ BU MÜKEMMEL SİSTEM ORTADAN KAYBOLMUŞ OLUR”


Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ilaçların tek tek satılmasına ilişkin olarak, "Türkiye gibi ilaç endüstrisi son derece gelişmiş, kutu çeşitliliği büyük ölçüde artmış bir ülkede ben bunun yararlı olacağını hiç düşünmüyorum. Taneye dönerseniz bu mükemmel sistem ortadan kaybolmuş olur" dedi.

5. Prevantif Onkoloji Sempozyumu’na katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bakan Akdağ, ilaçların taneyle satılmasıyla ilgili tartışmalar hakkında görüşünün sorulması üzerine, bu yöntemin bazı Avrupa ülkelerinde uygulandığını ifade ederek, ''Ancak Türkiye gibi ilaç endüstrisi son derece gelişmiş olan ve kutu çeşitliliği büyük ölçüde artmış olan bir ülkede ben bunun yararlı olacağını hiç düşünmüyorum” dedi.

Türkiye'de geliştirilen ''ilaç takip sistemi''nin tüm dünyaya örnek olabilecek nitelikte çok başarılı bir çalışma olduğunu ve ilaçların tek tek satışının bu sisteme zarar vereceğini anlatan Akdağ, şöyle konuştu: ''Şu anda Türkiye'ye gerek dışarıdan ithal edilen ilaçlar olsun, gerekse Türkiye'de üretilen ilaçlar olsun her birinin bir parmak izi var kutuların üzerinde. Bu ilaçlar vatandaşa arz edilmek üzere eczanelere gönderilmeden önce ilgili firması tarafından Sağlık Bakanlığının veri tabanına kaydediliyor. Her bir kutu ilacın bir parmak izi var. Dolayısıyla biz ilaç nerede firmadan çıktı, hangi depoya gitti, depodan hangi eczaneye gitti, oradan kime satıldı bunları bilebilecek durumdayız. Taneye dönerseniz bu mükemmel sistem ortadan kaybolmuş olur. Peki bir kutunun içinde ihtiyaçtan daha fazla tane ilaç varsa, O zaman bunu nasıl halledeceğiz. Bunu halletmek çok zor değil. İhtiyaç duyduğumuz duruma göre kutu içerisine konan ilaçların sayısını değiştirebiliyoruz. Diyelim ki aynı ilaç, 5 tane, 10 tane, 20 tane şeklinde dizayn edilerek farklı kutularla piyasaya verilebiliyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) da bunu teşvik etmeyi arzu ediyor. Biz de bunun teşvik edilmesini arzu ediyoruz."

“Reçete Bedelinin Çalışanlar İçin Yüzde 20'si, Emekliler İçin Yüzde 10'u”

Akdağ, ilaç kutularından katkı payı alınmasıyla ilgili çalışmaların sorulması üzerine, ilaç katkı payları açısından ana prensibin 'vatandaşın her türlü ilaca, ilaç ne kadar pahalı olursa olsun ulaşabilmesi' olduğunu anlattı. Türkiye'de kronik hastalığı bulunanlardan ilaç parası talep edilmediğini belirten Akdağ, kanser tedavisinde vatandaşlardan katkı payı alınmadığını ifade etti. İlaçta katkı payının 'günübirlik hastalardan' alındığına dikkat çekerek, öngörülen düzenlemeyle ilgili şunları söyledi, "Böyle hastalar için doktorumuzun bize reçetelendiği ilaçlardan katkı payı alınabiliyor, bunlar reçete bedelinin çalışanlar için yüzde 20'si, yüzde 10'u kadar da emekliler içindir. Buna ilave olarak da her bir kutu için 3 lira pay alınıyor. İlaç israfını önlemek için belli bir kutu sayısının üzerinde olduğunda SGK buna küçük ilave daha yapmayı düşündü, henüz gerçekleşmiş bir şey yok. Kutu başına 3 lira gibi dendi böyle bir şey yok. Doğrusu üzerinde tartıştığımız husus, 3 kutudan sonrası için 1 lira eklenip eklenmeyeceği hususudur" dedi.

Amerika'da kanser aşısıyla ilgili yürütülen çalışmalar hakkında soruya da Akdağ, ''Umut verici bazı çalışmalar yapılıyor, ama bu çalışmalar kesinleşmeden bir aşı yapılacak dolayısıyla kanser tamamen önlenecek gibi iddialarda bulunmak biraz çok ileri iddialar olur. Bekleyip bilim adamlarımızı takip etmek lazım'' karşılığını verdi.

27 Ocak 2012 Cuma

“AİLE HEKİMLİĞİNDEN” HALK DA HEKİM DE MEMNUN


Vatandaşın sağlık hizmetinden memnuniyetinin yüzde 73'ten yüzde 90'lara çıktığını söyleyen Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Halil Ekinci, “Türkiye Ulusal Sağlık Kurumu tarafından yapılan ankete göre aile hekimlerinin, Türkiye'de hekim grupları içinde memnuniyet konusunda ikinci sırada olduğu ortaya çıktı” dedi


Tüm Türkiye'de Aile Hekimliği uygulaması birinci yılını geride bıraktı. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Halil Ekinci, aile hekimliği sayesinde vatandaşın sağlık hizmetinden memnuniyetinin yüzde 73'ten yüzde 90'lara çıktığını söyledi.

20 Bin 413 Aile Hekimi

Türkiye'de 20 bin 413 aile hekimi, 6 bin 500 civarında Aile Sağlığı Merkezi ve 920 tane de Toplum Sağlığı Merkezi bulunduğunu anlatan Ekinci, bu sayının önümüzdeki dönemde artacağını belirtti. Aile hekimleriyle sürekli sorunlarının çözümlerine ilişkin görüştüklerini ifade eden Ekinci, "Türkiye Ulusal Sağlık Kurumu (TUSAK) tarafından yapılan ankete göre aile hekimlerinin, Türkiye'de hekim grupları içinde memnuniyet konusunda ikinci sırada olduğu ortaya çıktı" dedi.

Aile Hekimleri 3 Liralık Katkı Payını Savundu

İstanbul Tabip Odası'nın aile hekimi olarak çalışanların sisteme ilişkin görüşlerini almak için yaptığı anketten ilginç sonuçlar çıktı. Ankete katılan 560 hekimin yüzde 59.55'i aile hekimliğini birinci basamağın özelleştirilmesi, çalışanların güvencesizleştirilmesi olarak gördüğünü ifade etti.

Ankete katılanların yüzde 60'ı hastalardan 3 lira katkı payı alınmasının gereksiz muayenelerin azaltacağını düşündüğünü belirtti. Aile hekimliğine geçişin birinci yılının ardından hastalarına daha iyi hizmet verdiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 48 oldu.

Türk Tabipleri Birliği de yaptığı açıklamada aile hekimlerinin 5-7 günlük "uyum" eğitimi dışında bir eğitimi hala almadıklarını kaydetti.

TTB Pratisyenler Kolu Başkanı Mehmet Çakmak, aile hekimlerinin geleceklerine ilişkin ''kaygı'' içinde olduklarını ileri sürerek, ''Kıyasıya bir rekabet ortamı onları beklemektedir. Güvenceleri pamuk ipliğine bağlı hale getirilmiştir. Gelecek dönem sözleşmelerini kiminle, hangi koşullarda yapacakları belli değildir'' dedi.

26 Ocak 2012 Perşembe

KANSERE ÇÖZÜM VAR!


13 akademisyenin bir araya gelerek hazırladığı “Kansere Çözüm Var!” isimli kitap, hem sağlıklı insanların kanserden korunmaları için rehber niteliği taşıyor hem de kanserle mücadele edenlerin sorularına yanıt veriyor.

Hayykitap tarafından yayımlanan “Kansere Çözüm Var” kitabı 13 akademisyen tarafından kaleme alındı. Kitap, vatandaşların kansere karşı farkındalığını artırmak ve doğru bilgi almasını sağlamak amacıyla hazırlandı. Nihal Doğan'ın editörlüğünde alanında uzman 13 akademisyen tarafından yazılan kitap, bir yandan sağlıklı insanların ve özellikle çocukların kanserden korunmaları için rehberlik ederken, diğer yandan da bir kanser hastasının tüm ihtiyaçlarına yanıt veriyor. En güncel bilimsel veriler, en son tedavi teknolojileri ışığında kansere çözüm bulmaya odaklanan kitap, gerek kanserden koruyucu yaşam tarzı, gerek tedavide izlenecek adımlar, gerekse de tedaviyle birlikte uygulanacak tamamlayıcı önlemlerle ilgili son derece somut ve uygulanabilir reçeteler sunuyor.

Türkiye Kanserle Nasıl Savaşıyor?

Kanser hastalığına yakalananların sayısında her geçen gün artış yaşandığını ifade eden Sağlık Bakanlığı Kanser Dairesi Başkanı Prof. Dr. A. Murat Tuncer şu bilgilere yer verdi: “Kanser önce beyinde başlıyor ve beyinde tedavi ediliyor. Öyle insanlar görüyorum ki, kanser oluyorlar ama öyle iyi davranıyorlar ki, yumuşak insanlar... Bu insanların çoğu kanseri yeniyor. Yani pozitif enerji galip geliyor. Bazen de öyle insanlar görüyorum ki, çok agresifler! Etraflarında her şeylere takılıyorlar. Ama onların kanserleri de onlara öyle bir ters bakıyor ki, neye uğradıklarını şaşırıyorlar ve ne yapsak durmuyor o kanser!”

Sigara Sizi Yok Etmeden Siz Onu Terk Edin!

“Kansere Çözüm Var” kitabında sigaranın kanserle olan ilişkisini ele alan göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, “Sigara dumanında 4 binden fazla kimyasal madde var. Bunların en azından 40 tanesi kanserojen yani kanser yapıcı madde. İçilen sigara sayısı ve sigara içilen süre ne kadar fazla ise kanser riski de o kadar artıyor. Sigara içmiş olanların kansere yakalanma riskleri hiçbir zaman hiç sigara içmemişlerinki kadar olamıyor. Bundan dolayı da, en doğrusu hiç sigara içmemek! İçenlerin de kanser risklerini azaltmak için bir an önce sigara ile ilişkilerini kesmeleri şart.”

Kanser Çeşitlerine göre Tedavi Yöntemleri Ve Kanserden Korunma Yolları

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Erkan Topuz, “Bizler artık hastalık yoktur hasta vardır teorisiyle yol alıyoruz. Hastanın genetik ve moleküler seviyesine iniliyor ve her hastaya özel bir tedavi uygulanıyor. İşte en önemli olay bu! Bugün geldiğimiz noktada kanser hastalarını kurtarma şansımız yüzde 80-90 yani artık kanser tedavi edilebilir bir hastalık.”

Çocuklarda Kanser Nasıl Önlenir?

Pediatrik Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. M. Alp Özkan : “Günümüzde çevresel faktörler ve çevre-gen etkileşimi, kanserden korunmak için en çok dikkat edeceğimiz alanı oluşturmaktadır. Tıbbi görüntüleme yöntemlerini çocuklarınıza mümkün olduğunca az uygulatın. Çocuklarımıza mümkünse cep telefonu kullandırmayalım. Çocuklarımızı, büyük alışveriş merkezlerinde uzun süreli gezdirmeyelim. Çocuğumuzu yüksek teknoloji ürünü televizyonlarımızın yakınında uzun süreli oturtmayalım.”



Hangi Kanserde Hangi Bitki Kullanılır?

“Hangi Kanserde Hangi Bitki Kullanılır?” bölümünde İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. V. Canfeza Sezgin şu bilgileri verdi: “Kansere karşı yararlı gıdaların başında sarımsak ve soğan, brokoli ve lahana, domates ve biber, portakal ve limon, kırmızı renkli meyveler, tam tahıl ve fasulye, bitki ve baharatlar, yeşil çay gelmektedir. Keklik otu meme, yumurtalık ve rahim kanserlerine karşı, zerdeçal prostat, kalınbağırsak ve cilt kanserine karşı, biberiye meme, akciğer ve cilt kanserine karşı koruyucu olabilir. Zencefil de antioksidan ve iltihap giderici özelliklere sahip yararlı gıdalar arasında ilk sırada yer almaktadır.”

Doğru Beslenme Kanserden Korur!

Kitapta “Doğru Beslenme Kanserden Korur” başlığı altında bir bölüme imza atan beslenme uzmanı Beslenme Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın,”Yiyeceklerimizde ya da diğer çevresel faktörlerde bulunan kanser ajanları DNA’larımıza bağlanarak hasara uğratıyorlar. Hasar kritik bir düzeye ulaşınca da normal hücreler kanserli hücreler haline dönüşüyor. Sağlıklı bir insan vücudunda bulunan DNA onarım enzimleri ve diğer gen koruyucu mekanizmalar 24 saat içinde hasarın yüzde 90’ını temizliyor. Her insan hücresinde günde yaklaşık 10 bin mutasyon oluyor. Eğer DNA onarım enzimleri yoksa ya da yetersiz çalışıyorsa bu mutasyonlar hızla kansere yol açıyorlar. Hücrelerin DNA onarım kapasiteleri sınırlı; sonsuz değil. Bu nedenle gen koruyucu mekanizmalar son derece önemli. Genlerin korunmasındaki en önemli faktör ise onları besleyen besin maddeleri ve vitaminler.”

Şeker Neden Tatlı Tatlı Zehirler?

İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. M. Canan Efendigil Karatay , “Kanser hastalıklarının riskini daha fazla artırmak istemiyorsak, rafine şeker, mısır şurubu, glikoz ve yapay tatlandırıcılar gibi fabrikasyon işlemden geçmiş şekerleri, unlu ve nişastalı yiyecekleri, meyve, meyve suyu, bal, pekmez gibi doğal şekerleri aşırı miktarda tüketmemek için gayret sarf etmeliyiz. Hatta mümkünse yavaş yavaş azaltarak hayatımızdan çıkartmalıyız.”

Gıdalarımız Ne Durumda? GDO Kansere Sebep Olur mu?

Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Yavuz Dizdar, “GDO’dan uzak duracağız çünkü kanser yapma olasılığı çok yüksek. Kesin veri var mı? Hayır yok ama bu kadar genetik anomaliye neden olan, düşük ve kısırlık yapan bir şeyin kanser yapmama olasılığı çok zayıf. Hangisi yapıyor bilinmiyor ama kanserler artıyor. GDO’ların dünyaya sunulması ile paralel bir artış var, bunu da kimse reddedemez. Cennet gibi verimli ülkemizde GDO’ya ihtiyaç yok. Hem kendimizi hem gelecek nesillerimizi hem de biyoçeşitliliğimizi korumak için, GDO’lu tohumların Türkiye’ye ithalatı bir an önce yasaklanmalı”.

Zehirli Kimyasalları Vücudunuza Almayın!

Kimya Mühendisi Mennan Aysan Kuzanlı, “Kimyasalları, detoks yöntemleriyle vücudumuzdan atarak ve yeni toksik maddeleri de vücudumuza almayarak hem kanserden korunabilir hem de ilerlemesini engelleyebiliriz. Çözünebilir elyaflar sebebiyle maruz kalınan kanser oluşumunu tetikleyebilecek toksik maddeleri de, alkali yapıdaki suyun da yardımıyla vücudumuzdan süpürüp atabiliriz. ‘Alkali su’ içmek hücre beslenmesi ve yenilenmesini sağlayarak hastalıklardan korunmamıza da yardımcı olur”.

Elektromanyetik Alanlar Ve Kanser

Biyofizik Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Daşdağ, “Elektrikle çalışan cihazları kullanmadığımız zaman, fişlerini prizden çekmeliyiz. Saçlarımızı kurutmak için yeterli zamanımız varsa, doğal yollarla kurutmalıyız. Bilgisayarların gereksiz yere kullanımından kaçınmalıyız. Bilgisayar kullanırken, bilgisayarlar ile aramızdaki mesafeyi, işimizi aksatmamak koşuluyla olabildiğince uzak tutmalı ve işimiz bittiğinde bilgisayarı kapatıp, fişini prizden çekmeliyiz. Yatak, koltuk vb oturma gruplarının yerlerini, manyetik alanların duvarlardan geçebileceğini göz önünde bulundurarak belirlemeliyiz. Böylece gereksiz manyetik alan oluşumunu önlemiş oluruz.”



Cep Ve Baz’dan Yayılan Dalgalarla Kanser İlişkisi

Elektrik ve Elektronik Mühendisi Prof. Dr. Selim Şeker, “Çocuklarımızın cep telefonuna bağlı kansere yakalanma riski, bir yetişkine oranla çok daha fazla. Çünkü çocuklar cep telefonlarının radyasyonuna çok daha uzun süreli maruz kalacak, sinsi tümörler erkenden işe başlayacak ve onların minik vücutlarında gelişebilmek için çok daha uzun zaman bulacak.”

Nükleer Tıp Ve Radyoloji Alanında Görüntüleme Yöntemlerini Kullanırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Nükleer Tıp Uzmanı Yard. Doç. Dr. Erol Ergüler, “Bugün e-posta veya cep telefonu mesajları aracılığıyla ‘check-up’ kampanyaları haberleri geliyor, özel sağlık sigortası şirketleri promosyon olarak ‘check-up’ paketleri sunuyor. Allah rızası için bir düşünün! Hasta veya sağlıklı olsun, insanları önce bir hekimin iyice dinlemesi, varsa eski tetkiklerine bakması ve muayene etmesi gerekir. Bu bir saate yakın muayene sonunda herkes için farklı tetkiklerin yapılması gerekecektir ya da hiç tetkik gerekmeyebilir. Öyleyse bu ‘paket’ler nedir? Neresi bilimseldir? Sonuçta rastgele ‘check-up’ yaptıran herkes kendisi için gereksiz tetkik yaptırıyor ve riski üstleniyor diyebiliriz.”

Kanser Tedavisine Manevi Ve Psikolojik Yaklaşım

Din Psikologu Doç. Dr. Öznur Özdoğan, “Hastaların şifa sürecinde manevi yaklaşıma yönelmelerinde, anahtar önemde olan bazı temel faktörler vardır. Bunlardan birincisi; bir insanın kendini Yaratıcısına bırakma isteği; ikincisi, ruhsal arınma isteği; üçüncüsü, tıp bilimi ile manevi inancın birlikte kullanılmasının iyi sonuç vereceğine duyulan güven; dördüncüsü, Yaradan’ın en iyiyi takdir edeceğine inanma; beşincisi, Yaradan’ın hastalığı iyileştireceğine yürekten inanmaktır.”


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız ve mail adresi olmayan yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

29 Ocak Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 30 Ocak Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.




ÇEKİLİŞİ  BLACK DAİSY  KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM.


ERKEN UYARI VE YANIT SİSTEMİ 2012’DE


Türkiye’de Erken Uyarı ve Yanıtın Güçlendirilmesi Sempozyumu’nda Türkiye, bulaşıcı hastalıklara karşı erken uyarı sistemi ele alındı. Bulaşıcı hastalıkların önlenmesi, kontrol altına alınması ve afet durumlarında koordinasyon ve çalışmaların yapılmasını öngören ”Erken Uyarı ve Yanıt Sistemi”nin Türkiye’de 2012 yılının Haziran ayında uygulamaya girmesi hedefleniyor.

Sağlık Bakanlığı, AB Türkiye Delegasyonu, Avrupa Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrolü Merkezi (ECDC), DSÖ’den temsilcilerinin yanı sıra Fransa ve İspanya’dan uzmanların katıldığı “Türkiye’de Erken Uyarı ve Yanıt Sisteminin Güçlendirilmesi” sempozyumu, Hilton Otel’de yapıldı.

Erken uyarı ve yanıt sisteminin sadece bulaşıcı hastalıklarla alakalı olmadığını belirten Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, bunun dışında nükleer, biyolojik, kimyasal riskleri, deprem gibi doğal afetleri de içerdiğini aktardı. Türkiye’deki salgınlara yönelik erken uyarı ve yanıt sisteminin AB müktesebatı ve Uluslararası Sağlık Tüzüğü 2005 gereklilikleriyle uyumlu hale getirilerek güçlendirilmesini hedeflediğini söyleyen Çom, sistemin bu tür durumlarda çok sayıda kurumun birbiri ile koordineli çalışması, ülkesindeki insan kaynaklarını en iyi şekilde kullanması, olaydan erken haberdar olması ve olayı çözme yolunda gayretlerinin güçlendirilmesinin prensiplerini taşıdığını ifade etti.



Düzenlenen sempozyumla Türkiye’nin bu alanda geldiği noktanın diğer ülke ve DSÖ ile paylaşılacağını, Türkiye’ye uygun modelin nasıl olacağının tartışılacağını aktaran Çom, bu kapsamda bir yol haritası çıkartılacağını dile getirdi. Çom, “2012 Temmuz ayına kadar geldiğimiz noktayı güçlendirmek istiyoruz.” şeklinde konuştu. Bulaşıcı hastalıkların herhangi bir ülkenin kendi özel derdi olmadığını ifade eden Çom, bütün dünyanın adeta tek bir ülke haline döndüğünü söyledi. Çom, “Dünyanın herhangi bir uç noktasında olan bir problemin, kısa sürede diğer ülkeleri de tehdit eder hale geldiği bir noktadayız. Bunun en yakın örneği birkaç sene önce yaşadığımız grip salgını.” ifadesini kullandı



“Başka Ülkelerin 2-3 Kat Sürede Kat Ettiği Yolu Türkiye, Büyük Bir Hızla Kat Etmiştir”

Sempozyumun, AB destekli Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi kapsamında düzenlendiğini belirten Çom, “Sempozyum ile salgın durumunda erken uyarı ve yanıt vermeyi sağlayacak kurumlar arası koordinasyonun iyileştirilmesi amaçlanmaktadır” dedi. Bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve kontrolünde ilgili sistemleri kullanan ülkeler olduğunu ve sistemlerini daha da geliştirilmeye çalıştıklarını anlatan Çom, şunları kaydetti: ”Biz de ülkemizde uzun zamandan beri yürüttüğümüz Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde standartları yüksek bir sağlık hizmeti sunumuyla, erken reaksiyonu sağlama yolunda çok önemli yol almıştır. Ülkemizde aşı ile önlenebilen bulaşıcı hastalıklarla alakalı problem halledilmiş durumdadır. Gerek kızamık, gerek tifo gerekse enfeksiyon hastalıklarından, anne ve bebek ölümlerine kadar geldiği nokta çok önemlidir. Çok kısa süre içinde başka ülkelerin 2-3 kat sürede kat ettiği yolu Türkiye, büyük bir hızla kat etmiştir. Gerçi DSÖ’nün yayımladığı rakamlarda henüz ülkemizdeki son durum değil, birkaç yıl öncesinin rakamları gözükmektedir. Bunun da çözümü için DSÖ’nden uzmanlar var, ülkemizde veri toplama sistemi ile ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Artık bulaşıcı hastalıklar, o ülkenin özel derdi olmaktan çıkmıştır. İnsanlar artık tüm dünya tek bir ülke tek bir şehirmiş gibi gezebilmektedir. Bu nedenle, dünyanın bir ucundaki problem başka bir ülkeyi de tehdit eder duruma gelebilmektedir. Bunun en yakın örneği, H1N1 salgınıdır ve kısa sürede pandemiye dönüşmüştür. Erken uyarı ve yanıt sistemi, sadece bulaşıcı hastalıklarla değil, bunun dışında nükleer, biyolojik ve kimyasal risklerde ve hatta deprem gibi afet durumunda da ülkenin Sağlık Bakanlığı dışında sistemin ülkemizde nasıl diğer Bakanlık ve kurumların koordineli çalışmasını güçlendirilmesi prensiplerini taşımaktadır. Biz de bu sempozyumda, ülkemiz için uygun bir modelin nasıl olacağını, sistemin ülkemizde nasıl uygulanmaya başlanacağını tartışacak ve diğer ülkelerdeki örnekleri göreceğiz.”


Uygulama Örnek Olarak 5-6 İlde Başlayacak

Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Torunoğlu da, Türkiye’de erken uyarı ve yanıt sisteminin kurulması için eylem planının ve son adımların görüşülmesini, onaylanmasını hedeflediklerini dile getirdi.

Erken Uyarı ve Yanıt Sistemi ile ilgili olarak yapılan çok çalışma olduğunu ifade eden Torunoğlu, “Ancak, burada temel olarak iletişim koordinasyon mekanizmalarına ihtiyacımız var. Bizim de temel hedefimiz, Uluslararası Sağlık Tüzüğü’nün de istediği şekilde bu koordinasyonla iletişimi oluşturmak, mekanizmaları tanımlamaktır. Tarih olarak da 2012 Haziran ayı belirlenmiş durumda. O tarihe kadar Türkiye’de bu sistemi en azından genel mekanizma ve süreçleri tanımladıktan sonra örnek olarak da 5-6 ilimizde uygulamayı başlatmayı hedefliyoruz” diye konuştu.

“Bulaşıcı Hastalıklar, Tüm Ölümlerin Yüzde 33′Ünden Sorumlu”

DSÖ Sağlık, Güvenlik ve Çevre Şubesi Bulaşıcı Hastalıklar Birim Müdürü Guenael Rodier, Türkiye’nin başta kuş gribi olmak üzere bulaşıcı hastalıklar açısından çok iyi bir müdahale ve kontrol kapasitesine sahip olduğunu gördüklerini söyledi.

Bu sistemin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Rodier, krizlerin erken tespit edilmesi, erken müdahale edilmesi ve hatta kriz yaşanmaması açısından önemli olduğuna işaret etti.

AB Türkiye Delegasyon Başkan Yardımcısı Tibor Varadi ise bulaşıcı hastalıkların tüm ölümlerinin yüzde 33′ünden sorumlu olduğunu, bu nedenle erken müdahale ve koruyucu önlemlerin çok önemli olduğunu vurguladı.

24 Ocak 2012 Salı

CERRAHİNİN “DÜNÜ BUGÜNÜ YARINI”

6.Cerrahi Araştırma Kongresi’nde “Bilimin Gelişimde Cerrahi Araştırmaların Rolü” isimli sunumu sadece Sağlık Dergisi izledi. Kongre Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kuzu, “Cerrahların araştırmacı ruhu sayesinde bilim ileri gidiyor” dedi.

Türk Cerrahi Derneği tarafından düzenlenen 6. Cerrahi Araştırma Kongresi 8-10 Aralık tarihinde Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirildi. Kongre Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kuzu “Bilimin Gelişimde Cerrahi Araştırmaların Rolü” isimli sunumunda şunları anlattı: “Bilimin gelişmesinde cerrahi araştırmalar her zaman öncülük etmiştir. Cerrahlar araştırmacıdır, her zaman bir sorunlu vaka ile karşılaşırlar. Sorunu çözmek için ellerinden gelen her türlü araştırmayı yapmaya gayret ederler. Geçmişte sorunlu vakalar ile karşılaşan cerrahlar bu hastaları daha iyi tedavi edebilmek için bir çok yöntemi denemek ve en iyi yolu bulmak için gayret etmişlerdir. başarılı bir cerrahi girişim için anatomik diseksiyonların yapılması, enfeksiyonların önlenmesinde ellerin yıkanması ve antiseptik cerrahinin uygulanmaya başlanması, doku iyileşmesini hızlandırmak için yara bakımının iyileştirilmesi, damar cerrahisinin gelişmesi ve ardından doku ve organ nakillerinin başlaması, organ nakilleri ile beraber doku uyum problemlerinin yaşanması ve immunoloji bilim dalının ortaya çıkması hep birbirini takip eden bilimsel gelişmelerdir.

“Ameliyatlar İmmünolojinin Doğumuna Neden Oldu”

Eskiden araştırmalarının insanlar üzerinde yapılmasına kimse izin vermiyordu. Hastaneler ve kilise buna şiddetle karşı çıkıyordu. Bu nedenle bilimsel çalışmalar önce denekler üzerinde yapılıyordu. Deneklerde başarı elde ettikten sonra ailelerin iznini alınarak, ilk kalp ameliyatı, ilk beyin ameliyatı ve ilk karın ameliyatları yapılmaya başlandı. Cerrahların araştırmacı ruhu sayesinde bilimde ileri gidiliyor.

Organ nakillerindeki gelişmede benzerdir. 19yy deneklerde organ nakilleri yapılmaya başlanmıştı. Cerrahlar deneklerden böbreği alıyorlar, başka bir hayvana takılıyorlardı. O deneklere taktıkları böbreğin bir süre sonra işlemediğini fark edince yaptıkları incelemelerde cerrahi teknik olarak her şeyin normal olduğunu fakat böbreğin çalışmadığını gözlemlediler. Bunun nedeni araştırılarak bilimi forse ettiler. Araştırmaların sonunda doku ve organ nakilleri kan ve doku uyuşmazlığın bunun nedeni. olduğunu ortaya çıkarttılar ve immünoloji böyle ortaya çıktı. Günümüzde organ ve doku nakillerinin başarı bir şeklide devam etmesinin altında geçmişte yapılan bu tip araştırmaların çok önemi vardır. Günümüzde nakil sonrası gelişen immünolojik olayları baskılamak için ilaç tedavisi kullanılmaktadır.

“Son 150 Yılda İnsan Ömrü 30 Yıl Uzadı”

Dünya üzerindeki ilk atalarımızın ortalama yaşam süresi 25 yıldı. 1900’lü yılların başında ise ortalama insan ömrü 50 yıl kadardı. İlk insandan 19 . yüzyıla kadar 125 bin yıl geçmesine karşın insanoğlunun hayatı 25 yıl uzatılabilmiş. Bunu olmasının tek nedeni biraz hijyene dikkat edilmesi, içme suları ile kanalizasyonların ayrılması gibi basit önlemler. 19. yüzyılın başında insan ömrü 50 yıl iken bugün insan ömrü 80 yıl. 125.000 yılda ise insan ömrü 25 yıl uzamışken son 150 yılda insan ömrü 30 yıl uzadı. Yaşam süresinin uzamanın ana nedeni araştırmadır. Özellikle cerrahi araştırmanın önemi çok büyüktür. Karın cerrahisi, göğüs cerrahisi, kalp cerrahisi, kafa cerrahisi bunların hepsini yapan cerrahi motor güçtür. Dolayısıyla cerrahi araştırma son derece önemli.

23 Ocak 2012 Pazartesi

“SANKİ HASTANELER HAPİSHANE, DOKTOR VE HEMŞİRELER GARDİYANLARDI”

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, yeni anayasa yapımında sivil toplumun daha etkin olması gerektiğini belirtti. Geçmişte hastanelerde rehin olayları ve hasta kaçırma olayları yaşandığına dikkat çeken Bakan Akdağ ise "Yaşanan bu olaylarda sanki hastaneler hapishane, doktor ve hemşireler gardiyanlardı” dedi.

Hilton Otel'de düzenlenen sağlık ve sosyal politikalarda yenilikçi uygulamaların paylaşıldığı ''Kamu Yönetimi Kongresi 2011' düzenlendi. Toplantıya Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ve davetliler katıldı. Başbakan Yardımcısı Atalay, yeni anayasa çalışmalarıyla ilgili olarak şu bilgileri verdi: “Yeni anayasayı çok hayati önemde görüyoruz. Parti ve hükümet olarak yeni anayasanın gerçekleşmesi için 'Anayasa değişikliği demiyoruz' yeni anayasanın yapılması için bütün mekanizmaları en iyi şekilde çalıştırıyoruz. Bu konuda kararlılığımız tamdır. Eğer bazı konularda halen kamu yönetimde sorunlar varsa, tıkanmalar varsa, daha çok vatandaş odaklı olamıyorsa Anayasada ciddi engeller var.”

" Yerel Yönetimlerin Geliri de Yetkisi de Arttı"

Kamu yönetiminde, devlet-vatandaş ilişkisinin en temel belirleyici olduğunu belirten Atalay, "Demokrasinin ölçeği de devlet-birey ilişkilerindeki inişler, çıkışlar, katılım, şeffaflık gibi boyutlardır. Kamu yönetimi bizim en önemli hassasiyetimiz oldu. Devlet vatandaş ilişkisi nasıl olmalı, vatandaş kamu hizmetlerinin alıcısı olarak nerede olmalı en temel kaygımız oldu. Biz hep insan odaklı bir devlet, dedik. Kamu yönetiminde hesap verme ve bürokratik işlemlerin azaltılması konusunda önemli adımlar atılıyor. Yerel yönetimlerle ilgili tüm mevzuat bu dönemde değişti.Yerel yönetimlerin geliri de yetkisi de arttı" dedi.

“Biz Hükümet Olarak SSK Bürokrasisini Bitirdik”

Sağlık Bakanı Akdağ da, hızlı bir değişiklikle vatandaşı arkalarına almaya çalıştıklarını anlatarak her devrimde hızlı davranılması gerektiğini vurguladı. Akdağ, Türkiye'de koalisyon dönemlerinin kayıp yıllar olduğuna dikkat çekerek, istikrar ile çok işler yapıldığını ifade etti. Akdağ şunları söyledi: "Bilgisayar kullanacak memur bulamıyorduk. Nasıl bir zihniyet vardı. Biz hükümet olarak SSK bürokrasisini bitirdik. Aslında bir anlamda kız kaçırdık. Bugünkü gelinen zihniyet ile çok şeyler kazandırdık. Mesela eczaneler ile ilgili bir kanun yapıyoruz. Bir Genel Müdür Yardımcısı bu kanuna uymuyor. AK Parti bu dönemin değişimin adıdır. İzmir'de aile hekimliğini denize dökeceklerini söylediler. 400 aile hekimi 'Bunu söyleyenlerin kapısına giderek 'yeter artık çalışacağız ' dediler" diye konuştu.


“Sanki Hastaneler Hapishane, Doktor ve Hemşireler Gardiyanlardı”

Geçmişte hastanelerde rehin olayları ve hasta kaçırma olayları yaşandığına dikkat çeken Bakan Akdağ sözlerini şöyle sürdürdü: "Yaşanan bu olaylarda sanki hastaneler hapishane, doktor ve hemşireler gardiyanlardı. Benim bir vatandaş olarak yakınım var. Yanımda kalp krizi geçirdi. İşte geçmişte böyle yaşanan bir olay köyde olsaydı ambulans gitmezdi. Çok affedersiniz, eşekle giderdi. Bu manzaraları yaşadık. Şu anda 112'yi arıyorsunuz. Ambulans her yere gidiyor. Gerektiği takdirde hava ambulansı gidiyor. Artık kamu yönetimi Geçmişte hastanelerde rehin olayları ve hasta kaçırma olayları yaşandığına dikkat çeken Bakan Akdağ sözlerini şöyle sürdürdü: "Ben de yaşanan bu olaylara sanki hastaneler, hapishane doktor ve hemşireler gardiyanlardı.anlayışına göre özel bir hastaneye giden bir vatandaşımız 5 kuruşu para ödemeden gidiyor. Ancak üniversite hastanelerine gidenler faturanın yüzde 25'ini ödüyor.”

“Son 1 Yılda 10'a Yakın Özel Hastaneye, 10'ar Gün Kapatma Cezası Verdik”

Bakan Akdağ, "Yoğun bakımlık bir hastaysanız, kanser hastasıysanız, yanık, yeni doğan, kalp hastalığı gibi bir hastalığınız varsa sizden hiçbir fark alınamaz. Türkiye'de özel hastanecilik yapmanın kamu yönetimi anlayışında şu anda gereği budur. Bu mecburiyete uymadıklarından dolayı son bir yıl içinde 10'a yakın hastaneye 10'ar gün kapatma cezası verdik." şeklinde konuştu.

"Alo 182 ile 400 Bin Kişi Randevu Alacak"

“ALO 182” ile randevu sistemine geçildiğini hatırlatan Bakan Akdağ, “Bir vatandaşımız ALO 182'yi aradığı zaman istediği yerden ve doktordan randevu alabiliyor. Biz bu rakamı 2012 yılında 300 ile 400 bin civarlarına çıkaracağız. Ayrıca Sağlık Bakanlığı hastanelerinin yüzde 65'i randevu alacak hale gelecek diye plan yapıyoruz. 4 bin çağrı elamanı bu sisteme yetişir hale gelecek. Bu bir hizmet alımıdır. Türkiye yapılan bu hizmetler ile büyük bir atılım yapacak” dedi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 182 nolu Merkezi Hastane Randevu Sistemi'nin 2-3 ay içinde tüm Türkiye'de yaygınlaştırılacağını söyledi. Akdağ'ın isteği üzerine, hat kameralar önünde de test edildi. Salonda bulunan Gazikent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özdemir, 182 nolu telefonu arayarak, Yüksek İhtisas Hastanesi'nden kendisi için randevu aldı.


“Üç Gün İçinde 150'ye Yakın Hastane Devir Aldık”

Aradan geçen 9 yılda büyük ilerlemeler olduğunu, ancak yapılması gereken daha çok iş bulunduğunu belirten Akdağ, sağlık alanında da bu süreçte çok önemli gelişmeler olduğunu, sağlığın herkesin hakkı olduğu anlayışıyla hareket ettiklerini vurguladı. Akdağ, yaptıkları değişikliklerle hızlı davranırken, halk desteğini de arkalarına aldıklarına işaret ederek, “Aksi takdirde başarılı sonuç alınması mümkün değil. Bu süreçte, hastanelerin Sağlık Bakanlığına devri konusunda çeşitli eleştiri ve dirençlerle karşılaştık. 'Tabiri caizse bunu yaparken biz aslında kız kaçırdık. Çünkü bu hastaneleri bize vermiyorlardı. Anayasa Mahkemesi, yasanın yürürlüğe girmesine üç gün kala kararını verdi. Üç gün içinde 150'ye yakın hastane devir aldık'' dedi.

Dudak dolgusunda son yöntem

Dudakta şekil bozukluğuna yol açabilen kalıcı slikonların ve haylüronik yöntemin yerini "permalip" denilen teknoloji aldı. "Permalip" dudak implantları, özel kapsül içerisinde olduğu için ödem ve alerji riski taşımıyor ve uzun yıllar deforme olmadan kullanılabiliyor.

Yeditepe Üniversitesi Plastik Cerrahi Anabilim Dalı Bölüm Başkanı Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihat Nazmi Baran, AA muhabirine yaptığı açıklamada, estetiğin artık dudakta da çok sık kullanıldığını, ancak uygulama sonrası dudakların doğal ve pürüzsüz olması gerektiğini söyledi.

Dudakta şekil bozukluğuna yol açabilen kalıcı slikonlarının yerini haylüronik bazlı geçici dolgulara bıraktığını, ancak bu dolguların da zamanla vücut tarafından emildiği için 6-8 ayda bir tekrar edilmesi gerektiğini belirten Baran, haylüronik içerikli dolguların asimetrik şekilde erime riski bulunduğunu ifade etti.

Baran, son 10 yıldır kişinin kendi vücudundan alınan yağ dokusunun da dolgunlaştırmada kullanıldığını, ama yağın zamanla vücut tarafından emildiğinden dolayı haylüronik asit dolgusu kadar kısa bir ömre sahip olduğunu ve yine asimetri riski taşıdığını söyledi.

Dudak dolgusunda son yöntemin "Permalip" diye isimlendirilen teknoloji olduğunu dile getiren Baran, yöntemin diğer iki tekniğin tercih edilen yönlerine sahip olduğunu, ancak söz konusu dezavantajları taşımadığını vurguladı.

Permalipin, vücutla tüm uyum testlerinden geçmiş, ödem ve şekil bozukluğuna yol açmayan, ABD'nin saygın kalite uyum mercii FDA onayına sahip, silikon dudak implantı olduğunu belirten Baran, "Yeni yöntemin en üstün özelliği, gerektiğinde daha küçük ya da büyük boy implantla zahmetsizce değiştirilebilir, sıkıldığında dudaklarınızdan çıkarılabilir oluşudur. Zaman içinde deforme olmuyor, erimiyor ve uzun seneler ilk günkü formunda kalabiliyor" diye konuştu.

Estetik cerrahide uygulanan dolgular için en ağrılı uygulamanın dudak dolgusu olduğunu anlatan Baran, Permalip'le hem sürekli ağrılı bir dolgunlaştırma süreci yaşanmadığını hem de dolgu için sürekli para harcanması gerekmediğini söyledi.

"Doku içinde yayılma ya da patlama gibi bir ihtimal bulunmuyor"

Prof. Dr. Baran, uygulamanın lokal anesteziyle yaklaşık 15-20 dakikada ağrısız bir şekilde uygulanabildiğini, implantların değişik boy ve kalınlıklarda, doğal dudak kıvrımlarıyla uyumlu olduğunu belirtti. Yumuşak ve tek parça silikondan üretilmiş bir dudak implantı olan Permalipin, ağrılı, pahalı ve tekrarlayan dudak dolgularının aksine, kalıcı,  kolay uygulanan ve istenildiğinde çıkarılabilen bir dudak dolgunlaştırma seçeneği olduğunu ifade eden Baran, "Özellikle komplikasyonların sık sık görüldüğü kalıcı dudak dolgularının aksine, permalip yumuşak ve dudak  konturlarınızla uyumlu kalıcı bir teknik olarak öne çıkmaktadır" diye konuştu.

Permalipin değişik boy ve dolgunlukta çok sayıda seçenek sunduğunu ifade eden Baran, hangi boy dolgunun nasıl durduğunun, yapılmış uygulamalara ait fotoğraflarla gösterildiğini söyledi.

Permalip, üretildiği yumuşak silikon ham maddesi sayesinde, daha önce kullanılmış dudak implantlarının aksine, suni bir görünüm yaratmıyor, gülerken ya da konuşurken dudakların sert ve şekilsiz görünmesine yol açmıyor ve dokunulduğunda yabancı bir doku hissi uyandırmıyor. Uygulama sonrasında, dudakların doğal kıvrımları aynen korunuyor, dudak hareketlerinde bir değişikliğe neden olmuyor.

Uygulama 15-20 dakika sürüyor

Uygulama için dudaklar lokal anesteziyle uyuşturulduktan sonra, her iki dudak kenarından seçilen permalip uygun pozisyonda yerleştiriliyor. Gerekli ise aynı işlem alt dudağa da uygulanıyor. Bütün uygulama yaklaşık 15-20 dakika sürüyor. Permalip kalıcı dudak şekillendirme işlemini takip eden gün normal aktivitelere devam edilebiliyor.

Uygulama sonrasında normal doku yumuşaklığına kısa sürede ulaşıyor ve dokunma esnasında dahi hissedilmiyor. Permalip yumuşak ve tek parça silikondan ve özel bir kapsül içinde olduğundan, doku içinde yayılma ya da patlama gibi bir ihtimal bulunmuyor.

Permalip uygulaması sonrasında, dudaklarda hafif bir şişme ve gerginlik görülüyor. Uygulama yapılan kişiye bağlı olarak hafif morluklarla karşılaşılmakla birlikte takip eden birkaç gün içinde bu morluklar geçiyor.

Uygulama sonrasında kısa bir süre için enfeksiyon riskine karşı antibiyotik kullanımı öneriliyor.

İstenildiğinde dudaktan implantın çıkarılması sonrasında dudaklarda bir deformasyon olmuyor.

Kaynak: CNN Turk