19 Temmuz 2011 Salı

TÜRKİYE’DE İLAÇ KEŞFİNİN ÖNÜ AÇILIYOR


Çıkarılacak yeni Klinik Araştırmalar Yönetmeliği ile ülkemizdeki ilaç ve ilaç dışı araştırmaların düzenleneceğini ve bu araştırmaların önünün açılacağını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, çalışmaların tamamlanma noktasında olduğunu dile getirdi.

Türkiye’de “neden ilaç keşfedilmiyor” sorusu yakın zamanda yanıt bulacak. 1993 yılından bu yana yapılan az sayıdaki klinik araştırmaların önünü açacak yönetmelik hazırlanıyor.
Klinik araştırmalarla ilgili kanunun 25 Nisan tarihinde yayımlanan Torba Yasa içerisinde yer aldığını hatırlatan Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, kanun gereğince klinik araştırmalarla ilgili Yönetmeliğin yayımlanacağını ve klinik araştırmalar etik kurullarının teşkil edileceğini kaydetti. Dr. Özbek, böylece klinik araştırmaların ülkemizde belirli bir aşama kaydedebileceğini belirterek, “Yönetmelik taslağının hazırlanıp ilgili tüm kurumlara gönderildiğini, gelen görüşlere göre Yönetmeliğe son şeklinin verilip en kısa zamanda yayımlanacağını” söyledi.



“Yönetmelik Taslağı, ABD ve AB Standartlarında Hazırlandı”
Klinik araştırmaların, insanlar üzerinde yapılan her türlü çalışmayı kapsadığını kaydeden Dr. Özbek, “İnsana müdahale söz konusu olduğunda bunun, tüm dünyanın kabul ettiği belirli standartlar içerisinde yapılması ve denetlenmesi gerekiyor. Klinik araştırmalarla ilgili standartlar ABD ve Avrupa Birliği’nde hangi düzeyde ise, bizde hazırladığımız mevzuat ile bu standartları ülkemize kazandırmaya çalışıyoruz. Bu amaçla Biyotıp Sözleşmesi kabul edildi, klinik araştırmalarla ilgili kanun maddesi torba yasa içerisinde yayımlandı. Yönetmelik taslağımız ise ABD ve AB standartlarında hazırlandı” diye konuştu.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

TIBBIN DUAYENLERİ: AYHAN OKÇUOĞLU ÇAVDAR


Türkiye’nin ilk Pediatrik Onkoloğu ve Hematoloğu olan, alanında çok sayıda araştırma yayınları ve 326’sı ingilizce olmak üzere toplam 439 yayını bulunan, Türk Hematoloji Cemiyeti kurucusu, Internasyonal Pediatrik Onkoloji Derneği (SIOP) ve “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) Türkiye’den seçilen ilk üye, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyesi ve seçimle gelen İlk başkanı olmasının yanında daha birçok çalışmaya imza atan Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, Türkiye’de ilk olan buluşları, çalışma ekibinde “ben” yerine her zaman ekip ruhunu taşıyan “biz” düşüncesini, araştırmalarını ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyelerinden biri ve İlk başkanı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Yan Dal kurucusu ve ilk başkanı Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, ülkesinin adını duyurma çabası ve araştırmaya verdiği önemi kurduğu kurumlarla gösteriyor. Sorgulamayı seven mizacı, özgürce düşünmek ve gerektiğinde tartışarak insanlara yararlı olmayı istemesinden geldiğini Sağlık Dergisi’ne anlatan Prof. Dr. Çavdar, akademik çalışmalarda “ekip” olmanın gerekliliği inancını sık sık vurguluyor. Ülkemizde çocuk onkolojisinin kurucusu olan Prof. Dr. Çavdar, çalışmalarına kaliteli zaman ayırdığını ve hastaların kendisi için çok önemli olduğunu söylüyor. Sorulara karşı kendi ağzından çok yönlü başarılarını, hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Prof. Dr. Çavdar şunları anlattı:
“1930 yılında Adana’da başsavcılık yapan ve sonradan Yargıtay üyeliğine kadar yükselen bir baba ile fedakar ev kadını bir annenin çocuğuyum. 5 kardeşimin 4.’süyüm. Adana’da yaşarken İki buçuk yaşında babamın görevi nedeniyle Gaziantep’e taşındık. Babamın orada işlenen bazı suçlara idam cezası vermekten sakınması nedeniyle şikayet edenler olmuş, kendisi de adliye müfettişliği görevini tercih etmiştir. Böylece Ankara’ya tayin oldu.
Ankara’da önce anaokuluna girmemi önerdiler, yeterince öğrenci olmayınca ilkokula 6 yaşında Ankara’da başladım. 3. Sınıfa geçtiğim sene babamın İstanbul’a tayini Milli Korunma Mahkemesi Başkanı olarak olunca, oturduğumuz Erenköy’de ilkokula başladım. Hatta okul müdürü önce sorun çıkarttı ve yaşımın küçük olduğu ve sınıf tekrarlamamı söylediğinde, ben de “Bakınız 3. sınıfa geçtiğim ve bitirdiğim belgesini getirdik. Merkezi hükümet olan Ankara şehrinin ilkokulu bana bu hakkı tanıdı. İmtihanları geçtim, tekrar okuyarak bana sene kaybettirmeyin lütfen, bunu hazmedemeyeceğim” dedim, onun üzerine kaydım yapıldı. Normalde az ağlarım ama bu olayda ağladım. Böylece ilkokulu orada bitirdim. Liseye Erenköy Kız Lisesi’nde geçtim.


Derslerde ve Bilimsel Toplantılarda not tutmayı severdim. Matematiği Bile Not Tutarak Dinlerdim
Erenköy Kız Lisesi’nde eğitimim sırasında Fransızcayı hocamızın etkisiyle çok severek öğrendim. Lisede fazlaca not tutardım. Hatta matematik dersinde hocamız bu derste not tutulmaz derdi. Yine de ben not tutarak çalışırdım. Çalışmalarıma yarayacak derecede Fransızca ve sonra İngilizce öğrendim.
Sorgulamayı severdim. Ailem de beni bloke etmezdi. Mesela eskiden evlerde hizmet için kadınlar çalışırdı. Bizim evde de iki çalışan kadın vardı. İkinci çalışan kişiyi birincisi dururken neden aldınız diye anneme sorular sorardım.

Tıbbiye Tercihim
Genelde insanlara yardım ve hizmet etmeyi severdim. Bunun Tıp Doktoru olunca en iyi yapılacağını düşündüm. Ayrıca büyük abimi ilkokuldayken tüberkülozdan kaybettik, benim doktorluğa kaymamda bu olay da kısmen rol oynamış olabilir. Ablam da Gazi Üniversitesinde resim sanatında Profesör olmuş ve Almanya’da batik sanatını yakından inceleyerek bunu Türkiye’ye getiren kişi olmuştur. En küçük kardeşim Merih Okçuoğlu Erhan Amerika’da Harward Üniversitesi’nde Hukuk Doktorası yapmış ve oturdukları Philadelphia’da Baro ’ya ilk seçilen Türk olmuştur ve Baro dergisinin başyazarı olarak görevlendirilmiştir.
Babamın Yargıtay üyesi seçilmesi nedeniyle Ankara’ya taşındığımız için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini tercih ettim. Tıp tahsilimi ciddiye alırdım ve çok muntazam devam ettim. Üniversite yıllarında en büyük hobim çok kitap ve dergi okumaktı. Mezun olduktan sonra pediatri şefi hocamız beni asistanlığa çağırdı ve yaklaşık 6 ay kadar maaş almadan çalıştım. Benim için her zaman esas işim ve hastalar önemli olmuştur.




Prof. Dr. Hartman’ın Başkanlığı’nda Amerika’da Yan Dal İhtisası Yaptım
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri asistanlığına girme nedenim, hem Ped. Şefi hocamızın daveti hem de yetişkinlerle ilgilenen çok sayıda hekim olmasına rağmen çocuklarla ilgilenen daha azdı. Çocuk ihtisasım sırasında” kan hastalarında trombosit sayısı” diye bir konu üzerine çalıştım. Kan yaymasını yapardım ancak değerlendirebilen bir hoca yoktu. Prof. Dr. Bahtiyar Demirağ hocamıza, “Yan dal ihtisası için Amerika’ya gitmeyi düşünüyorum” dedim. ST. Louis’de Washington Üniversitesi Çocuk Kliniği başında Prof. Dr. Hartman vardı. Çocuk ihtisası yapanların adını işittiği ünlü hocaya, mektup yazdım Pediatrik Hematoloji-Onkoloji’de çalışmak istediğimi belirttim ve olumlu cevap geldi.

Amerika’da Hastanede Kaldım
Amerika Washington Üniversitesi ST. Louis’deki Çocuk Hastanesi “Hematoloji ve Onkoloji”de yan dal ihtisasına başlarken bana ayrıca bir oda verebileceklerini söyleyince hastanede kalmayı tercih ettim. Geceleri de hastaları izlerdim. Prof. Dr. Hartman, “Ayhan sen gece uyumuyorsun galiba” derdi. “Hastalara ilgi duyuyorum, merak ediyorum. Ancak tedavilerine (Nöbetçi Dr. Olmadığım için) karışmıyorum. Sadece görmek ve öğrenmek için dolaşıyorum” derdim. Amerikalılar çok titizdir, bilhassa yabancıları takip ederler. Prof. Dr. Hartman, her sabah bizlerle toplantı yapardı, hastalarımızı sorardı. Yıllar sonra Türkiye’de kürsü başkanı seçildiğimde onun metodunu kullandım. 3 yıl kalarak çalışmalarım bittiğinde Prof. Dr. Hartman’a teşekkür etmeye gittiğimde, “Ben seni pediatrik hematolojik-onkolojinin başına atamak istiyorum” dedi. Çok onurlandırıcı bir teklif olduğunu ve burada kalmamın “deryada bir damla olduğunu”, ancak Türkiye’de bu dalı kurarak gelişmesine katkıda bulunabileceğimi söyledim. “Zaten o sebeple geldim, müsaade ederseniz memleketime döneceğim” dedim. Öyle bir yerde başkanlık yapmak çok onur verici bir öneriydi. Prof. Dr. Hartman, benim için özel bir akşam yemeği daveti yaptı. Hemen tüm öğretim üyelerini de çağırdı. Hepsine teşekkür ve veda ettim.

Eritroproteini Çocuklarda İlk Araştıran Kişiyim
“Amerikan Pediatrik Akademisi” Board sınavını ilk kazanan Türk doktorlarındandım. ABD’de 3 sene kaldım, bu sürede araştırma yapmaya da başlamıştım. 1 hocanın nezaretinde araştırma projem devam ediyordu, Türkiye’ye dönüp doçentlik sınavına girdikten ve doçent olduktan sonra Fullbright bursu ile tekrar gidip bir sene kalarak araştırmamı tamamladım. Kan hücrelerinin yapılmasını sağlayan hormon olan “Eritroprotein” yetişkinlerde ölçülürken, çocuklarda hemen hiç araştırılmamıştı. Bu hormonun eksikliği kansızlık yapıyor, çocuklarda da araştırma sonunda eksiklikte çok sayıda kansızlık görürdük.

Tüberküloz Tanısı Koydukları Hastada Lösemi Çıktı
Amerika’dan döndüğümde çocuk kliniğinde çalışan Dr’lerin çoğu bana çocukta Kanser olur mu? sorusunu soruyorlardı. Nitekim izledikleri bir hasta karnı şiş, rengi solgun ve kansızlık olan bir çocuktu. Çocuğun teşhisini sorduğumda tüberküloz olduğunu söylediler. Türkiye’de tüberkülozun çok yaygın olduğunu anlattılar. Tüberküloz denilen hastanın kemik iliği aspirasyonunu bizzat yaptığımda, çocukta akut lösemi olduğunu saptadım. Preparatı hocaya gösterdim ve durumu anlattım. Sonrasında da lösemili çocuklar için kabilse ayrı bir oda ve birkaç yatak istedim.

Prof. Dr. Virginia Minnich’le Yapılan Çalışmalarımız
Washington Üniversitesi’nde çalışırken Barness Hastanesi yetişkin hematoloji-onkolojisinde çalışan Prof. Dr. Virginia Minnich hocayla da bir süre laboratuvarda çalıştım. Hocanın hematolojik morfoloji konusunda çok başarılı çalışmaları vardı. Kanda yayma yaparak, akciğer kanseri hücrelerini dahi görürdü. Hoca gibi periferik yaymadan kan kanseri dışında kanserin tanısını koyabilen, Amerika’da bile azdı. Fullbright bursu ile Türkiye’ye de gelmesini sağladım. Çocuk kliniğinin laboratuvarında beraber çalıştık, arkadaşlara kan hücrelerinin morfolojisini iyice öğretti. Ayrıca Pica sendromunu inceledik. Türk ve Amerikan killerini inceledik ve karşılaştırdık. Çünkü bizdeki Pika’lı hastalar kil ve toprak yeme alışkanlığı taşıyorlardı. Türk kilinin çinko emilimini daha çok engellediğini bulduk ve çinko araştırmalarını böylece Türkiye’de başlattık.




Yapılmamış ve Üzerinde Çalışılmamış Konuları Bulup Onlar Üzerinde Çalışmayı Severim
Bildiğim ders konularını anlatmadan önce yine de mutlaka okurdum. Mesleği hep ciddiye almış, eğitime ve araştırmaya daha çok önem vermişimdir. Öğrenmek istediğim alandaki çalışma yapanlarla işbirliği yapar ve sonrasında gerekli aleti kliniğe alırdım. Tıp kitapları ve dergilerini okurdum. Literatür takip ederdim. Gruba ve iş birliğine çok önem vermişimdir, benden çok biz düşüncesinde olmuşumdur. Yapılmamış ve üzerinde çalışılmamış konuları bulup onlar üzerinde çalışmayı severdim. Yurt dışında yazılan makaleleri ve çalışmaları takip ederdim. Ülkemizde yapılmamış konuları bularak Türkiye’yi mahrumiyetten kurtarmak isterdim. Milli duygularım bilhassa Atatürk’e bağlılığım çok kuvvetlidir. İyi bir iş sahibi olmak ve saygın olmak önemlidir. İşinizde titiz olmak ve bilimsel araştırmaya önem vermişimdir. Başarı için zaman ayırmak gerekir, zamanınızı önemli işlere vereceksiniz.





TÜBİTAK Bilim Ödülü
Araştırma destekleri için TÜBİTAK’a birçok proje teklif ettim.
TÜBİTAK’ın desteklediği “Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Araştırma Ünitesi” kurucusu ve başkanı olarak araştırmaya çok önem verdim ve ilgili meslektaşlarımla beraber çalışmaları yürüttüm. TÜBİTAK bilim ödülünü 1976 da aldım. Ayrıca Prof. Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülü (TTB tarafından), Aydınlanmanın Kadınları Ödülü İstanbul’da, Bilimde Yılın Atatürkçüsü Ödülünü ADD tarafından seçilerek almıştım.
NATO bursu ile gittiğim Kanada MC GILL Üniversitesi Hematoloji-Onkoloji Departmanında (Montreal’da) konferans verdim.

Gözünde Tümör Olan Lösemik Çocukları Tamamen Tedavi Ettik
Çocuklarda en sık görülen malign hastalık “akut lösemilerdir”. Gözünde tümör çıkan bir hasta için bir hekim arkadaş beni aradı ve kan sayımı yapmamı istedi ve sonuca göre hastaya enükleasyon yapacağını yani gözünü çıkartacağını söyledi. Çocukta lösemiden şüphelendim, kemik iliğini inceledim. “Akut Myeloid Lösemi” çıktı. Doktora, “hastanın gözünü çıkartmayın. Hastada lösemi var” dedim. Çocukluk akut lösemilerinde hayat kurtarıcı olmadıkça cerrahi girişimden uzak durulur. Akut myeloid lösemilerin gözde tümör formlarını yapmasına dikkat çektik. Gözünde tümörle gelen ondan sonraki tüm çocuklarda dikkatli kan ve kemik iliği muayenesi yaptık. Bu tip hastaları 40 yıl takip ettim. Fırlamış gözleri, kemoterapi ile remisyondan önce tamamen düzeliyordu. Löseminin neden “granülosit sarkoma” denen bu tümörle gözü tutmasının tam izahı yoktu. Hastalarda birçok araştırma yaptık kemoterapiye rağmen rölapslar (nüks) sıktı, prognozun kötü olduğunu bulduk. Gelişmiş ülkelerde de nadir görülüyordu. Birçok (İngilizce) yayın yaptık.

Hodgkinde Çinko Eksikliğini İlk Bulan
Türk çocuklarında Akut lösemilerden sonra en sık görüldüğünü saptadığımız maliyn lenfomalardan Hodgkin hastalığı ile çok ilgilendim. 0-6 yaş arasında bile Hodgkin hastalığı yakaladık. Paris’teki internasyonel bir kongrede de sundum. Hodgkinli çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik yapısının alt düzeyde olduğunu saptadık. Böyle ailelerin çocuklarında enfeksiyona yatkınlık fazla, beslenme bozukluğu sık görülen belirtiler arasında yer alırdı. Hodgkinli hastaların çinko düzeyi genelde çok düşük çıktı. Çinko bugün selenyum ile birlikte kansere karşı koruyucu olarak biliniyor. Hodgkin hastalığında çinko eksikliğini bulduk. Prof. Dr. Prasad (ABD’den) insanlarda çinko eksikliğini ilk bulan bilim adamıdır. Bu araştırmalar üzerine mektuplaşdık. Çeşitli hastalık ve durumlarda bulduğumuz çinko eksikliğine ilgi göstererek Türkiye’de uluslararası Çinko Kongresi yapmamızı bana teklif etti ve 1982’de Ankara’da kongreyi yaptık ve kitabı ABD’de yayınlandı. (benim adımı da içeriyordu) Kongreye Avrupa ve ABD’den birçok bilim adamları da katıldı.

Türk Hematoloji Derneği’nin Kuruluşunda Prof. Dr. Orhan Ulutin’i Destekledim
ABD’de iken Hematoloji Dergilerine baktığımda Prof. Dr. Orhan Ulutin ve Prof. Dr. Muzaffer Aksoy isimlerini görünce iftihar ediyordum. Türk Hematoloji Cemiyeti kurulunca Prof. Dr. Orhan Ulutin ilk başkan ve ben de ikinci başkan oldum.

TÜBA Kurucu Başkanı
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) kurucu üyeleri arasındaydım ve seçimle ilk başkanı oldum. 1993 yılında ilk, 1997 yılında ikinci kez başkan seçildim. 6 yıldan fazla TÜBA başkanı olarak çalıştım. Yeni üyeler seçilmesine ağırlık verdim. Ayrıca birçok bilimsel toplantı yaptırdım 2000 yılında sürem bitti Kurucu Başkan sıfatı verildi ve Şeref Üyesi oldum. TÜBA içerisinde Kanser Çalışma Grubu Başkanlığına yürüttüm.





Avrupa Bilimler Akademisi (ALLEA) Toplantısında Tek Kadın Başkan
Akademi kurulduktan sonra Avrupa Bilimler Akademisi Cemiyeti (ALLEA) bizi başkan olarak davet ettiler. Çeşitli Avrupa Ülkeleri’nde toplantılar yapılıyor, bir tek kadın başkan yoktu. Eğitim tartışmaları yapılıyor ve kadınlar bilimsel çalışmalara az ilgi duyuyorlar diye görüş öne sürüldü. Böyle bir hüküm vermenin kadınlara haksızlık olduğunu söylediğimde, “Bizde hemen evlenip bilimden uzaklaşıyorlar, sizde nasıl böyle bilim kadınları oluyor” dendi. “Türkiye hakkında bilginiz her halde zayıf. Büyük Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye Cumhuriyet’inden geliyorum. Üniversitelerimizde de kadın öğretim üyeleri bir hayli mevcut” dedim. Amerika’ya ilk gittiğimde de benzer durumlarla karşılaşmıştım.
“İnternational Hematology Society” üyeliği, “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) ve SIOP’a (International Pediatrik Oncology Society) Türkiye’den seçilen ilk üyeydim. Ortadoğu Kan Kulübü (MBC) Kurucu üyesiydim ve Başkanlığını da bir süre yaptım. TÜBİTAK Çinko Eksikliği Araştırma Ünitesi kurucusu ve ilk başkanıydım.

TÜBİTAK Bilim Ödülünü 1976’da aldım, Ayrıca Türk Tabipler Birliği tarafından Prof. Nusret Fişek “Halk Sağlığı Bilim Ödülü” “Aydınlanmanın Kadınları Ödülü (İstanbul Üniversitesi’nden) “Bilimde Yılın Atatürkçüsü (ADD) ödüllerini almıştım. Prof. Dr. İhsan Doğramacı Bilim Ödülü, KKTC Başkanı’ndan Kıbrıs’ta kan hastalıkları özellikle “talassemiye” katkılarımdan dolayı teşekkür belgesi, 2005 yılında Sağlık Bakanından “Takdir” Belgesi ve Türk Hematoloji Derneği’nden asli üye belgesi aldım.

Eşim Hukukçu, Kızım ODTÜ Mezunu
Cumhuriyet Halk Partisi’nden tanıdığımız bir aile dostumuz vasıtasıyla eşim beni profesör iken gelip buldu. (Kendisi İsmet Paşa zamanında CHP’de biraz çalışmıştı) Tam gün çalışmanın öğretim üyeleri için gerekli olduğuna inanıyordum. Asistanlığımdan beri muayenehaneye öncelik vermiyordum, o dönemde tam gün çalışmakla ilgili farklı yazılar yayınlanıyordu. Çocuk kliniğinde tam gün çalışmaya başladım. Babam kliniğin adresini eşim Arif Bey’e vermiş, görüşmek için birkaç kez geldi. Tanıştık ve sonra da evlendik. Eşim Kanada’da Uluslararası MC GILL Üniversitesinde Hukuk alanında derece almıştı.
Kızım Ortadoğu Teknik Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği eğitimi gördü. Sonra ABD’de çift master yaptı ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde “eğitimi etkileyen faktörler” üzerine doktora yaptı. Tezini kitap haline dönüştürmek istiyor. Aile kültürü çocuklar için çok önemli, kızım resim sevgisi ve bilgisini Resimde Profesör olan ablamdan almıştı, hala yaşatıyor.

Kan Hücrelerinin Renkli Dünyası İlgimi Çekti
Çocuk kliniğinde Trombositleri incelerken diğer kan hücrelerinden çok etkilendim. Kan Hücrelerinin renkli dünyası ilgimi çekiyordu. Morfolojilerini incelemek, sayıları ve şekillerine göre değerlendirme yapmak hem hoşuma gidiyor ve hem de teşhise katkıları bulundukları için önem veriyordum.



Kitaplarım
“Kanser ve Etik”, “Kanser Eğitimi”, İngilizce olarak da Prof. Prasad’la beraber “Zinc Deficiency in Human Subjects”, Prof. Dr. Filiz Hıncal’la beraber “Selenium in Health and Disease” Trace Element in Humans kitaplarını yazdım. Ayrıca araştırmalarımızla ilgili 6’dan fazla monografi de yayınladık.

17 Temmuz 2011 Pazar

“HER AĞRIDA MR’A BAŞVURULMASI GEREKSİZ”



Hastaların bel ağrısı şikayetiyle geldiğinde hemen MR’a yönlendirmenin yanlış olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, iltihaplı bel romatizmasının mekanik bel ağrılarından ayrılmasında hastanın şikayetlerini iyi dinlenmesi ve ağrının 3 aydan fazla sürmesine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.



Uzmanlar, bel ağrısı şikayetiyle gelen hastaların beyin cerrahi uzmanlarına yönlendirilmesinin hatalı olduğunu vurgulanarak bu durumun Ankilozan spondilitin habercisi olabileceğine dikkat çekiliyor. Muayeneler sırasında gözden kaçan tanı yöntemleri Ankilozan spondilit teşhisi konularak, erken tedavinin önemine dikkat çekiliyor.



Mekanik Bel Problemleri ile Romatizma Karıştırılmamalı
İnsanların yüzde 80'inin yaşamlarının bir döneminde bel ağrısıyla karşılaştığını, ancak bunların yüzde 90'nın omurganın yanlış kullanılmasından kaynaklandığını dile getiren Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, “Sinsi başlangıçlı olan, şiddeti azalıp artabilen, bazen bir kalçaya bazen diğerine vurabilen, istirahat ile artıp hareketle azalan ve sabah tutukluğunun eşlik ettiği bir ağrı iltihaplı omurga romatizmasını düşündürmelidir. Ters bir hareket sonucu ortaya çıkmayan ve 3 aydan fazla süren bel ağrısı, Ankilozan spondilit olabiliyor. Ters bir harekete bağlı ortaya çıkabilen “mekanik” bel ağrısı, hareket ettikçe artıyor, yatarak dinlenildiğinde ise geçiyor. Mekanik bel problemleri genellikle bir hafta 10 gün içerisinde kendiliğinden geçiyor. Bunlara, ağır yük kaldırma, uzanma, diz çökmeden bel bölgesinden eğilerek yerden bir şey almaya çalışma, ağır bir yükü itme-çekme, yanlış yatış pozisyonu gibi omurga için ters hareketler yol açabiliyor” diye konuştu.



“Her Ağrıda, MR’a Başvurulması Gereksiz”
İklim özelliklerinin hastalığın ortaya çıkışında etkili olmadığını belirten Prof. Dr. Ertenli şunları söyledi: “Ancak ağrının hissedilmesinde bir etken olabilir. Bazı hastalarda nemli havalar, ağrıların daha çok hissedilmesine neden olabiliyor. Her ağrıda, MR (Magnetik Rezonans)’a başvurulması gereksiz.



Hastanın Tanısı Konmadan Şikayetlerini Dikkatli Dinlemek Gerekiyor
Ankilozan spondilitte, ağrının dinlenme sonrasında arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Prof. Dr. Ertenli, “Sabah uyanıldığında hissedilen şiddetli ağrının yürüdükçe azalmasının ve özellikle gece uykudan uyandıran ağrıların ihmal edilmemesi gerekiyor. Hastalık omurgayı eğiyor ve hareket etmesini engelliyor. Bu hastalar, omurgalarını oynatamadıkları için sağlıklı bireyler gibi serbest hareket edemezler. Omurga eğildiği için aşırı kambur dururlar, sırtlarını doğrultamazlar. Bu nedenle hastaların şikayetlerini iyi dinlemek ve tanısını koyarken dikkatli olmak gerekiyor” dedi.



“Her 200 Kişiden Birinde Ankilozan spondilit Görülüyor”
Hastalığın “genç hastalığı” olduğunu ve genellikle 20-40 yaşları arasında sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Ertenli, her 200 kişiden birinde iltihaplı bel romatizması görüldüğünü, biyolojik yapısından ötürü erkeklerin bu hastalığa yatkınlığının kadınlardan 4 kat daha fazla olduğunu söyledi.



Erken Teşhis ile Omurgada Oluşabilecek Kalıcı Hasar Önlenebilir
Prof. Dr. Ertenli, hastalıktan korunmak için çok fazla bir şey yapılamayacağını ancak erken teşhis sayesinde etkili tedavi olanaklarıyla omurgada oluşabilecek kalıcı hasarın önlenebildiğini kaydetti. Erken teşhis ve tedavi yapılmadığında, omurganın tamamen hareketsiz hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Ertenli, hastalığın temel tedavisinin ilaçla yapıldığını, bunun egzersiz ile desteklendiğini söyledi. Prof. Dr. Ertenli, ilaç tedavisinin ömür boyu sürdüğünü, dönem içinde dozunun azalıp artabildiğini ifade etti.



“Yaşlılarda Bel Ağrısı Kanser Habercisi Olabilir”
Yaşlılarda görülebilen bel ağrısının da kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Ertenli, kemiklerde hissedilen ağrıların bazı kanser hastalıklarının habercisi olabileceğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ertenli, 65-70 yaş üstündekilerde osteoporoz ve kemik erimesine bağlı kırıklar olabileceğini belirterek, “Kan hücrelerinden kaynaklanan bir tür kanserin ya da diğer kanser türlerinin omurgaya yayılmış hali olabilir. Ateş, halsizlik, kilo kaybı, geçmeyen ağrı ve kan değerlerinin yüksek çıkması incelenmeli. Kanser hastalarının bu tür belirtilere karşı çok daha hassas olması gerekiyor” dedi.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

BAKANLIK SATIN ALMALARI “PROFESYONELLEŞTİRDİ”


Türkiye genelinde 100 yerde profesyonel satın alma birimleri oluşturma çalışmaları hakkında bilgi veren Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, “2010 yılında yaptığı ihale tutarı 8 milyar TL’den fazla olan Bakanlığın amacı ,bu işlemleri yeterli eğitim verilmiş, daha donanımlı ve satın alma konusunda adeta profesyonelleşmiş personel eliyle yapmak” dedi.

Sağlık Bakanlığı Türkiye genelinde yaklaşık 100 yerde profesyonel satın alma birimleri oluşturuyor. Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Bakanlık satın alma işlemlerinin daha etkin ve ekonomik yürütülmesini sağlamak amacıyla birkaç yıldır uygulamaya başladığı “Merkezi Satın Alma Birimlerini” daha profesyonel bir yapıya dönüştürdüğünü belirtti. Atasever, “Bakanlık son yıllarda uygulamaya koyduğu toplu alım uygulamaları ile 2008 yılında 20 bin 931 olan ihale sayısını 2010 yılında 12 bin 524’e düşürdü. 2010 yılında yaptığı ihale tutarı 8 milyar TL ‘den fazla olan Bakanlığın amacı bu işlemleri yeterli eğitim verilmiş daha donanımlı ve satın alma konusunda adeta profesyonelleşmiş personel eliyle yapmak” dedi.

Toplam 98 Merkezi Satın Alma Birimi Oluşturuldu
Atasever’in Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamaya göre: “Yapılan düzenlemelerle öncelikle illerde toplu alımları yapmak üzere birer Merkezi Satın Alma Birimi oluşturuldu. Söz konusu birimler Adana ve Bursa illerinde 2, İzmir’de 3, Ankara’da 5 ve İstanbul’da 10 birim olarak yapılandırılabilecek. Buna göre bazı büyük illerde birden fazla olmak üzere toplam 98 adet Merkezi Satın Alma Birimi Oluşturuldu.

520 Kurumun Satın Almasını Büyük Kurumlar Yapıyor
İl genelinde yapılacak toplu laboratuar alımları dışında ilaç ve tıbbı malzeme alımları büyük ölçüde bu 98 birim tarafından yapılacak. Bakanlık tarafından daha önce küçük ölçekli yaklaşık 520 adet kurumun ilaç ve tıbbi sarf malzeme ihtiyaçlarının satın alma kapasitesi daha büyük olan kurumlar tarafından karşılanması istenmişti. Buna göre yapılan son düzenleme ile ilaç ve tıbbi sarf malzeme ihtiyaçlarının çerçeve anlaşma ihaleleri ile birlikte 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda belirtilen ihale usulleriyle il düzeyinde yapılacak toplu alımlarla karşılanmasına imkân sağlandı.

Toplu Alım Avantajları
İhtiyaçların il düzeyinde yapılacak toplu alımlarla karşılanmasındaki temel amaç, toplu alımın sağlayacağı avantajlardan yararlanılması, ihtiyaçların zamanında temin edilerek sağlık hizmeti sunumunda aksaklığa meydan verilmemesini sağlamak. Rekabetin azami ölçüde tutularak ihtiyaçların daha az maliyetle karşılanması ve satın alma yönünden idari kapasitenin artırılması.”

14 Temmuz 2011 Perşembe

MİDE KANSERİ ARAŞTIRMA SONUCU AÇIKLANDI


Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisinin araştırıldığı çalışma sonuçları çarpıcı gerçekleri gözler önüne serdi. Çalışmaya göre; en sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 ile gastrit ve yüzde 44.1 ile ülser geldiği açıklandı

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışmada, “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisi araştırıldı. Çalışmada, tüm katılımcılara beslenme alışkanlıklarını ve besin tüketim sıklığını saptayacak nitelikte bir anket uyguladı. Katılımcılar çalışmadan 3.5 ay önce tanı konulan hastaları kapsıyor. Çalışmada, yiyeceklere fazla tuz eklenmesinin 4.2, gün aşırı tuzlu ayran tüketiminin 1.8, tuzlu tereyağının 1.5, her gün ve her öğün turşu yenilmesinin 7 kat; sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesinin 3, haftada 1-2 kez hamur tatlısı tüketilmesinin 7.5 kat risk taşıdığı belirlendi. Ayrıca mide kanseri açısından yemekleri çok sıcak yemenin 3.3, çok hızlı yemenin ise 5.4 kat risk yarattığı sonucu ortaya çıktı.

“Mide Kanserinde Tedavi Seçenekleri Kısıtlı, Koruyucu Hekimlik Önemli”
Çalışmada, yeşil yapraklı sebzelerin, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesinin ise mide kanseri riskini azalttığı, helikobakter piloriden korunulması ve tanı halinde mutlaka tam tedavinin şart olduğu ifade edildi. Hacettepe Onkoloji Hastanesi Başhekimi ve Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şuayib Yalçın yaptığı açıklamada, beslenme şekli ile mide kanserinin birbiri ile ilişkili olduğunu belirterek, mide kanserinde tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğunu, bu nedenle koruyucu hekimliğin önem kazandığını vurguladı. Prof. Dr. Yalçın, beslenme şekli, yaşam tarzı değişikliği ve tütün kullanımının sonlandırılması ile riskin önemli ölçüde azaltılabileceğini ifade etti.
Prof. Yalçın, mide kanseri tanısı konmuş yetişkinlerin beslenme ve yaşam tarzına ilişkin alışkanlıklarının mide kanseri riski üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmada önemli sonuçlar elde edildiğini söyledi.

En Sık Görülen Mide Hastalıkları Yüzde 50.9 Gastrit ve Yüzde 44.1 Ülser
Çalışmada, tanı almadan önce mide kanserli hastaların yüzde 55.7'sinde bir ya da daha fazla tanı konmuş mide hastalığının varlığı dikkat çekiyor. En sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 gastrit ile yüzde 44.1 ülser geliyor. Mide kanserli hastaların yüzde 12.3'ününe, kontrol grubundakilerin ise yüzde 8.5'inin ailesinde mide kanseri öyküsü bulunuyor.

Sigara ve Alkol Kullanımının Mideye Etkisi
Çalışma grubunda sigarayı bırakan ve hala içen kişilerin yüzde 59,4'ünün, 13-23 yıl boyunca günde 13-22 adet sigara içtikleri belirtiliyor. Kontrol grubundakilerin yüzde 55,7'sinin de 11-23 yıl 8-12 adet sigara içtiği ifade ediliyor. Öte yandan, her iki grupta alkol kullanma oranları çok fazla olmamakla birlikte, mide kanserli hastaların tükettikleri alkol miktarının kontrol grubundakilerden anlamlı derecede fazla olduğu vurgulanıyor.

Yemeklerin Tuzlu Yenilmesi, Tuzsuz Yenilmesine Oranla Mide Kanserini Yükseltiyor
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre: Çok hızlı yemek yemek, mide kanseri riskini yaklaşık 5.4 kat arttırıyor. Yemekleri çok sıcak yemek, istatistiksel açıdan önemsiz olmakla birlikte 3.3 kat risk yaratıyor. Yemeklerin tuzlu yenilmesi, tuzsuz yenilmesine oranla mide kanseri riskini anlamlı derecede yükseltiyor. Bu nedenle, sofrada tadına bakmadan yiyeceklere tuz eklenmesi riski yaklaşık olarak 4.2 kat artırıyor. Mide kanseri açısından gün aşırı tuzlu ayran tüketimi 1.8, tuzlu tereyağı 1.5 riske yol açıyor. Tuzlu çekirdek her gün tüketilen bir yiyecek olmamasına karşın, gün aşırı tüketilmesi halinde riski yaklaşık 1.3 artırırken, her gün ve her öğün turşu yenilmesi de 7 kat risk yaratıyor.

Haftada 1-2 Kez Hamur Tatlısı Yenilmesi, Mide Kanseri Açısından 7.5 Kat Risk Taşıyor
Günde bir kez kırmızı et tüketilmesi mide kanserine yol açabiliyor. Özellikle, işlenmiş et ürünü olan sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesi ortalama 3 kat risk yaratıyor. Çalışmada, şeker kullanımına da dikkat edilmesi tavsiye ediliyor. Haftada 1-2 kez hamur tatlısı yenilmesi, mide kanseri açısından 7.5 kat risk taşıyor. Sık tüketim açısından kolalı içecekler riski yaklaşık 3.4 ve gazlı içecekler 6 kat artırıyor.

Yeşil Yapraklı Sebzeler, Soğan ve Sarımsak Tüketilmesi Riski Azaltıyor
Yeşil yapraklı sebzeler, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesi, mide kanseri riskini azaltıyor. Mide kanserinden korunmak için, turşu, salamura yiyecekler ve hazır çorba gibi çok miktarda tuz içeren yiyeceklerden uzak durulması, peynir gibi çok tuzlu yiyeceklerin tuzsuzlarının tercih edilmesi öneriliyor. Şeker ve şekerli yiyeceklerin mümkün olduğunca az tüketilmesi, vücut ağırlığının korunması tavsiye ediliyor. Diyette tuz ve tuzlu besinlerin tüketiminin azaltılması, sebze ve meyve tüketiminin arttırılması, sigaranın bırakılması ve helikobakter pilori’den korunulması ve tedavi edilmesi gerekiyor.