7 Mart 2012 Çarşamba

"SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN KADIN PANELİ"


MOBGAM’DA MAYA HÜCRELERİNİN BÜYÜTMESİ ÜZERİNE ÇALIŞAN BİYOLOG CAN HOLYAVKİN

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

 İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM) içindeki Maya Laboratuvarı’nda maya hücre yapısının değiştirilmesi üzerine çalışan Biyolog Can Holyavkin, hücre büyütme çalışmaları, biyologların sahip olması gereken hakları ve yapılması gerekenler hakkında bilgiler verdi.

Yurt dışında, çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde biyologların çalıştırılması şart iken, Türkiye’de bu sektörlerde biyologların çalıştırılması zorunlu tutulmuyor. Hal böyle olunca, biyologlar, esas çalışmaları gereken sektörlerde yer bulamıyor.

Biyolog Can Holyavkin, İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM)’nde yapılan araştırmalar hakkında bilgi verdi. “Gerek yurt dışından geri dönen araştırmacıların bilgi ve deneyimleri, gerekse bu branş üzerine gerçekleştirilen AR-GE destekleri, Türkiye’yi ilerleyen zamanlarda önemli bir genetik araştırma merkezi yapacağına inanıyorum. Yakın zaman önce Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Türkiye Genom Projesi, bu ilerlemelerin önemli bir göstergesi” diyen Biyolog Can Holyavkin, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyologların haklarının kazanılması için önerilerini anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Dr. Orhan Öcalgiray Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM) içindeki Maya Laboratuvarı’nda çalışıyorum. Grubumuzun çalışma odağında ise en popüler maya hücresi olan bira ve ekmek mayası olarak da bildiğimiz Saccharomyces cerevisiae var.

Ağırlıklı olarak, zararlı çevresel etkilere karşı ki bunlar ağır metaller, serbest radikaller, sıcaklık vs olabiliyor hücrelerin nasıl cevap verdiğini, direnç gösterdiğini araştırıyoruz. S. cerevisiae’yı bu araştırmalarda model organizma olarak kullanıyoruz. Çalışma yöntemimiz genel olarak evrimsel mühendislik ve metabolik mühendisliği olarak geçiyor.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Moleküler biyoloji ve genetik bölümü yüksek lisans öğrencisiyim. İnternet üzerinde güncel biyoloji haberlerini yayınladığım bir Biyo RSS adlı bir blogum da bulunuyor. Laboratuvar çalışmalarından arta kalan zamanlarda bu blogda ve Açık Bilim dergisinde amatör olarak bilim yazarlığı yapıyorum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Lisans eğitimimi ve şu andaki yüksek lisans eğitimimi İstanbul Teknik Üniversitesi’nde aldım. Moleküler Biyoloji ve Genetik, genç bir bilim dalı olmasına rağmen, İTÜ, oldukça kapsamlı bir araştırma merkezine (MOBGAM) sahip.

2004 yılında kurulan bu merkez, çeşitli araştırma alanları barındırmakta. Bunlar moleküler biyo-benzetim, protein ve hücre mühendisliği, çevre biyoteknolojisi, moleküler modelleme, mikrobiyel fermentasyon ve nörobiyoloji olarak özetlenebilir. Araştırmalar; bakteriler, bakteriyofajlar, maya ve küf mantarları ile yüksek ökaryotik hücre kültürleri kullanılarak yapılıyor.

Mevcut araştırma projelerinin her birinde, mühendislik, fizik, kimya, hesaplamalı bilimler ve tıp gibi pek çok farklı disiplinlerden uzman araştırmacılar birlikte çalışıyor.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü’nü seçtiğimde, bu kadar geniş kapsamlı bir merkezin varlığından haberdar değildim açıkçası. Şu anda çalışmakta olduğum merkez, donanım ve olanaklar açısından genetik araştırmaların çoğunu gerçekleştirecek güce ve altyapıya sahip. Bu durum, lisans sonrasında, laboratuvar çalışmalarına katılınca daha iyi görülüyor.


Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve dünyadaki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Genetik, Türkiye’de yeni yeni gelişen bir alan. Türkiye olarak, bu branşa sonradan girmemizden kaynaklı olarak, Dünya’daki araştırma devlerinin arkasında olduğumuz aşikar. Ancak, gerek yurt dışından geri dönen araştırmacıların bilgi ve deneyimleri, gerekse bu branş üzerine gerçekleştirilen AR-GE destekleri, Türkiye’yi ilerleyen zamanlarda önemli bir genetik araştırma merkezi yapacağına inanıyorum. Yakın zaman önce Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Türkiye Genom Projesi, bu ilerlemelerin önemli bir göstergesi.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından gelişmiş ülkelerdeki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Şu anda çalışmakta olduğum merkezin, donanım ve olanakları açısından yurt dışındaki benzer araştırma merkezlerinden ciddi bir farkının olduğunu düşünmüyorum. Ancak, bu durumun Türkiye geneli için söylenmesi zor. Kullanılan cihazların çoğunun maliyeti on binlerce doları bulabiliyor. Aynı şekilde, kullanılan kit ve diğer malzemeler de pahalı. Üniversitelerin, bu maliyetlerin altından tek başına kalkması mümkün olmadığından, dışarıdan ciddi bir proje desteği gerekiyor. Ne yazık ki, bu destekler her zaman bulunamıyor ve yeni projeler daha başlamadan sonlandırılıyor. Birçok fikir, deney sonucuna ve makaleye dönüşmeden, sadece bir fikir olarak kalıyor. Yurt dışındaki birçok araştırmacının, daha kolay maddi destek bulduğuna inanıyorum.

Öte yandan, tüm bu malzemeler yurt dışından geliyor. İthal ürünler olması dolayısı ile hem zaman hem de para kaybı yaşanabiliyor. Türkiye’de bazı enzimlerin size ulaşması 2 ay sürerken, yurt dışında bu süre birkaç gün ile sınırlı. Bu sorunların, Türkiye’deki biyoteknoloji firmalarının yaygınlaşması ile çözüleceğini düşünüyorum.

Halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Öncelikli olarak staj. Okul bünyesinde her zaman uygulama yapma şansı olmuyor. Laboratuvar dersleri, sınıf mevcudiyeti ve zaman kısıtlaması yüzünden yeterli uygulama şansı tanımıyor. Bu durumda, mezun bir biyologda ciddi bir pratik bilgi eksikliği olabiliyor. Ki bu pratik bilgi bence çok önemli. Kişi mezun olduğunda, laboratuvar uygulamalarında, başına gelebilecek sorunları bu bilgiler ışığında çözebiliyor. Bu sebeple, şu anda eğitim almakta olan öğrenciler, muhakkak (zorunlu stajlarının yanı sıra) gönüllü stajlar da gerçekleştirmeliler.

Biyoloji çok genç bir bilim dalı. Lise derslerinde “kesin, değişmez” olarak belirtilen bilgilerin, istisnaları olduğunu her geçen gün görüyoruz. Sürekli gelişen bir dal olmasından dolayı, güncel bilgilerin takip edilmesi gerek. Bu bağlamda, “güvenilir” internet kaynaklarından sürekli olarak güncel haberlerin okunması yararlı olacaktır.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Açıkçası basılı dergi takip etmiyorum. Basılı dergilerin, bilim haberlerinin hızına yetişemeyecek kadar yavaş olduğunu düşünüyorum. Ancak, internet üzerinden takip ettiğim çok fazla dergi var. Bunlar arasında, Nature, New Scientist, Popular Science ve BlueSci. Bunun yanı sıra şu anda yazarlarından biri olduğum Açık Bilim Dergisi’ne de yer vermek isterim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Nature News, New Scientist ve BBC’nin bilim haber servisi

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Richard Dawkins’in Kör Saatçi kitabı ve Matt Ridley’den Genom. Özellikle Kör Saatçi, evrimin temel mekanizmalarını soru bıraktırmayacak şekilde anlatan önemli bir eser. Kişisel olarak, evrim ile ilgili bazı eleştirel sorularıma bu kitapta tatmin edici cevaplar bulduğumu söyleyebilirim.

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri?
DNA’nın yapısını bulan araştırmacılardan James Watson’ın İkili Sarmal kitabını tavsiye ederim. Bilimsel araştırmaların dışarıdan görüldüğü kadar “mantıklı” olmayabildiğini, işin içine çoğu zaman “kişiliklerin” de girebileceğini gösteriyor.

Türkiye’de biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Henüz öğrenim gören bir biyolog olarak bir sıkıntı yaşamadım. Zaten esas sorun, öğrenci iken değil; mezun olduktan sonra yaşanıyor. Türkiye’de her yıl 6-8 bin arasında yeni biyolog mezun oluyor. Bu mezunların, çalışabileceği işler oldukça sınırlı. Bu noktada, biyologların yaşadığı en büyük sıkıntı muhtemelen işsizlik.

Yurt dışında, çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde biyologların çalıştırılması şart iken, Türkiye’de bu sektörlerde biyologların çalıştırılması zorunlu tutulmuyor. Hal böyle olunca, biyologlar, esas çalışmaları gereken sektörlerde yer bulamıyor.

Durum ne kadar olumsuz gözükse de, yakın zaman içinde bu sorunun çözüleceğini umuyorum. Çünkü sorunun çözümü, çok basit bir karara bakıyor. Ülke idaresindeki kişilerin sağduyulu olduğuna ve bir şekilde biyologların mağduriyetlerini çözeceklerine inanıyorum.

Ülkemizdeki kurumların biyologlara karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkemizde büyük araştırma yapabilmek için biyologların ne gibi özlük hakları olmalı?
Bu noktada iş ilanlarına bakacak olursanız, aranan biyologların hemen hemen hepsinin ilaç mümessili ve tanıtım elemanı olarak arandığını görürsünüz. AR-GE talebi çok az. Bu durumun sebeplerinin başında, moleküler biyolojinin kullanıldığı sektörün medikal cihaz satışından ibaret olması geliyor. Ar-Ge çalışmalarının, çoğu zaman üniversite dışına çıkışı ya yok ya da oldukça kısıtlı. Biyologların yerinin müşteri yanı değil, laboratuvar ya da doğa olması gerektiğini düşünenlerdenim.

Bu bağlamda, biyologların çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde etkin rol oynaması gerekiyor. Bu rolü teşvik edecek kanunların yazılması ve uygulanması; biyologları hukuki açıdan destekleyip, haklarını savunacak bir meslek odasının verilmesi gerekiyor.


Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nedir?
Şu anda, Saccharomyces cerevisiae hücreleri üzerinde çalışıyoruz. Laboratuvarımız, çevresel etkilerden bu organizmaların nasıl etkilendiğini ve nasıl direnç gösterdiğini inceliyor. Bunun için, doğada milyonlarca yıldır gerçekleşen evrimi, laboratuvar ortamında yapay olarak gerçekleştirerek, zararlı etkilere karşı dirençli maya hücreleri elde ediyoruz. Bu yola, evrimsel mühendislik adı veriliyor. Tipik bir hücrenin yaşayamayacağı ortamlara dayanabilen hücreler üretiyoruz. Ardından bu hücrelerde hangi mekanizmaların bu dirençte rol aldığını araştırıyoruz.
Doğada ultraviyole ışınları ve diğer mutajenik etkenler ile gerçekleşen mutasyonlar, laboratuvar ortamında çeşitli kimyasallar kullanılarak gerçekleştiriliyor. Bu kimyasallar, maya hücrelerinin DNA’ları üzerinde rastgele değişiklikler (mutasyonlar) meydana getiriyor. Bu değişikliklerden büyük bir kısmı ölümcül oluyor elbette. Ancak, milyarlarca hücreden bazıları farklı bir özellik kazanıyor ya da daha önce sahip olduğu bir özelliği daha geliştiriyor. Örneğin, eskiden 10 birimlik toksik maddeye direnç sağlayabilen bir maya topluluğunda, 100 birim toksik maddeye direnç geliştiren bireyler gözükmeye başlıyor. Biz de bu mutant hücreleri seçiyor ve inceliyoruz. Bu yola, “evrimsel mühendislik” adı veriliyor. Tipik bir hücrenin yaşayamayacağı ortamlara dayanabilen hücreler üretiyoruz. Ardından bu hücrelerde hangi mekanizmaların bu dirençte rol aldığını araştırıyoruz.

Bunun dışında, kendi tezim içinde, ürettiğimiz bu dayanıklı mutant hücrelerin zar yüzeylerini inceliyorum. Bunun için Atomik Güç Mikroskobu (AFM) gibi büyük çözünürlüklü mikroskoplar kullanıyorum. Eski pikapların çalışma metodunu nanometre boyutuna indiren bu cihazlar ile bir yüzeyin nanometre ölçeğinde ayrıntısını görebiliyoruz. Nasıl bir pikap iğnesi, plaklar üzerindeki küçük çukur ve tümsekleri sese çeviriyorsa, AFM cihazı da bir yüzeyin nanometre seviyesindeki tüm ayrıntılarını 3 boyutlu bir görsele dönüştürüyor. Tabii AFM’nin kullandığı iğne, bir pikap iğnesinden çok daha küçük. Yaklaşık 50-60 nanometre. Diğer bir deyişle, saç telinin kalınlığının 2000’de biri inceliğindeki bir iğne ile hücre yüzeylerini okuyoruz.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Araştırmalarım, İTÜ bünyesindeki MOBGAM’da gerçekleştiriliyor. Bu merkeze bağlı birçok laboratuvardan biri de Maya laboratuvarı. Şu anda Prof. Dr. Zeynep Petek Çakar yönetiminde olan bu grupta, doktora, yüksek lisans ve lisans öğrencilerinin içinde olduğu 20 kişilik bir araştırma grubu bulunuyor.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Maya çalışmalarımız oldukça farklı alanlarda. Dirençli hücrelerin elde edilişini takiben, bu hücreler üzerinde genetik ve metabolizma çalışmaları gerçekleşiyor. Hemen hemen haftanın her günü, sabah akşam laboratuvar çalışmalarımız sürüyor. Hücre büyütme çalışmaları olduğunda, çalışmalar gece boyunca sürebiliyor. Çarşamba günü, grubumuzun toplantı günü. Bu gün içinde, gerçekleştirdiğimiz çalışmalar ve elde ettiğimiz sonuçları birbirimizle paylaşıyoruz ve fikir alışverişi gerçekleştiriyoruz.

6 Mart 2012 Salı

10 maddede erkekleri etkilemek

Biz kadınlar sevgilimizi, nişanlımızı veya eşimizi mutlu etmek için çırpınıp dururuz. Ve bu yolda onların çok zor beğendiklerini düşünür ve yanılırız. Aşağıda listeleyeceğimiz 10 maddeye dikkat ederek erkekleri kolayca etkileyebiliriz.

Erkeklerin beğenilerinin karmaşık olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar. Klasik erkek davranışları göz önünde tutularak oluşturulan “Onları mutlu eden 10 özellik” listesi, standart erkek profili hakkında size daha çok bilgi verecek ve belki de artık “Niye beni değil de onu seçti” demekten kurtulacaksınız!

Çekicilik

Bir erkeğin sizi fark etmesini sağlayan ilk nokta dış görünüşünüzdür. Onu etkilemeniz için gereken ilk şey de haliyle biraz çekiciliktir! Bunun için olağanüstü bir çabaya gerek yok. Bakımlı ve kendinden emin bir ifadeye sahip olmanız, sizi yeteri kadar çekici kılacaktır çünkü… “Kendinden emin” tanımını kesinlikle ukalalık ya da havalı davranmak olarak algılamayın. Mesela aranızda kendinizi ifade etmenizi engellemeyecek kadar mesafe bırakın. Gizemli durmanızda ve her şeyi apaçık konuşmamanızda yarar var.

İdeal vücut

Karşınızdaki erkeğin sizde ikinci olarak dikkat edeceği şey vücut hatlarınızdır. Göğüsleriniz, kalçanız ya da boyunuzun uzunluğu onu cezbedebilir. İdeal vücut hatları olarak yorumladıkları 90-60-90’a yaklaşabiliyorsanız, zaten birçok rakibinizi geride bıraktınız demektir. Ancak unutmayın ki bazı erkeklerde ideal vücut anlayışı değişir. Kısa boylu, küçük göğüslü ya da çok uzun boylu olmanız tercih sebebi olabilir; o da sizin şansınıza kalmış!

Güzel bir yüz

Sıra geldi yüzünüze… Tanıştığınız erkeğin yavaş yavaş incelemeye başladığı yüzünüzün doğal bir güzelliğinin olması, gözlerinizin, kulaklarınızın ve burnunuzun yüzünüzle orantılı olması, sizi bu elemeden geçirecektir. Gözlerinizin ve dudaklarınızın güzelliği, bu aşamada ayrı bir önem taşır. Dudak kalınlığınız, konuşurken kullandığınız mimikler, gözlerinizin iri ya da ufak olması yine tercihleri etkileyecektir.

Tutku

Bunca adımdan sonra partneriniz sizden tutku ve şehvet de bekleyecektir. Kendisine pozitif yaklaşmanız, birlikte olduğunuzun her anı keyifli kılmanız iyi olur. Bu şartlar altında yanınızdaki erkek, en mutlu erkek sayılabilir.

Saygı

Diğer hemcinslerinin yanında onu küçük düşürecek şakalar yapmanız büyük dezajantaj! Erkekler böyle bir hareketi saygısızlık olarak yorumlar. Gözündeki değerinizin azalmasını istemiyorsanız, ona başkalarının yanında saygılı davranmalı, hatta arada bir pohpohlamalısınız.

Espri anlayışı

Karşınızdaki erkeğin yüzünü güldüren her şeye iyi bir tepki vermelisiniz. Eğer çok şakacı bir insan değilse, zaten bu kadar gülümsemesine saygı göstererek sizin de gülmeniz bir jesttir. Hele de yaptığı kötü esprilerde bile ona iyi tepkiler vermeniz, kendisini yanınızda rahat hissetmesini sağlayacaktır. Eğer güldüren kişi sizseniz, arkadaşlarının en sevdiği insan olabileceğinizden sizi asla yanından ayırmayacaktır.

Zekâ ve kendine güven

Zeki kadın genellikle erkekler için problemdir, ama bu sadece kısa süreli ilişkiler için geçerlidir. Eğer karşınızdaki erkek uzun süreli bir ilişki arayışındaysa, zeki olmanız ve kendinize güvenmeniz sizi daha çekici kılacaktır.

Dürüstlük ve güven

Karşınızdaki adamın uzun süre yanınızda olmasını istiyorsanız, önce ona güvenmeli ve kademeli olarak dürüst olmalısınız. Bu kelimeden kasıt, eskide kalan ilişkilerinizi ve kötü anlarınızı ilk günlerde anlatmamak, birbirinizi tanıyıp ne kadar güvenebileceğinizi anladıktan sonra aşama aşama paylaşmaktır. Erkek kendine güvenen ve dürüst bir kadınla birlikte olmaktan mutlu olacak, hatta size söylemese de sizinle gurur duyacaktır.

Altın gibi bir kalp

Erkeklerin kötü günlerinde kadınlar genellikle gündelik planlarını uygulamaya devam ederler. “Ne, neden, niçin, neyin var” gibi soruları kullanmadan kendilerini anlayacak bir kadına ihtiyaç duyan erkekler, böyle birini bulduklarında ise asla bırakmak istemezler.

Ve tabii ki aşk!

Bazı erkekler ilk üç maddede mutluluğu yakalarken, çoğu erkek ise aşk arar. Kendisine sadık, çekici, tutkulu, güzel, güvenilir, şefkatli ve en önemlisi kendisine âşık bir kadın bulduklarında, aradıkları mutluluğu bulmuş olurlar. Ancak bunların hepsinin bir arada bulunduğu bir kadın bulmak oldukça zor olduğundan, genellikle karma 5 şık ile uzun süre hayatlarına devam ederler!

Sevgilinizi aşkınıza inandırma ipuçları

Uzmanlar, kıskançlık ve güvensizlik gibi nedenlerle tehlikeye giren birlikteliklerde sevgilinizi aşkınıza inandırmak için küçük görüntü oyunlarına yönelmek yerine içinizdeki duygulara odaklanma tavsiyesinde bulunuyor.

Karşınızdakini gerçekten seviyor musunuz, sevmiyor musunuz bir karar verip, ona göre davranın.

Borçlandıran ilişki

İlişkilerde talep yaratan inançlara çok dikkat etmek gerekir. Çoğu kişinin inançları, kendi menfaatine, karşısındakini borçlandırmaya dayalıdır.

“Sevgili dediğin, her hafta gül alır/sevdiğini söyler/ dertlerini dinler” gibi düşünceler, karşı tarafı borçlandıran yargılardır. Kişiler bir ilişkiye başladığında yüzlerce bu tür borç senedini karşısında bulur. En kalıcı ve sürdürülebilir ilişki, en az talebe dayanan ilişkidir.

Kendinizi geliştirin

Partnerini kendisine karşı borçlandıran değil, kendisini partnerine karşı borçlandıran kişilerin ilişkileri daha kalıcıdır.

Aşkta başarı için, kişinin mutlaka kendisini geliştirmesi gerekiyor. İnsan bir ilişkiye başlarken yanında ne getiriyorsa, ilişkinin kalitesi de o kadardır. İlişkilerimiz bizim kadar iyidir.

Bir ilişkideki en iyi strateji samimi olmaktır. Samimi olduğunuzda çözülmeyecek sorun yoktur.

2012 Obezite ile Savaş Yılı



Kendi İz odanızın Keşfine Çıkmaya Hazır mısınız?





TANGONUN GÖREN GÖZÜ

SANATSAL SAĞLIK

Bu haberi okumadan burayı tıklayın 


Körlüğün ve tangonun bir arada başarılı şekilde işlendiği“Kadın Kokusu” filmi hakkında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş ile hobisi olan dansı ve ülkemizdeki körlük nedenlerini konuştuk.

Sanatın tıpla buluştuğu ve farklı sanat dallarını ele aldığımız haber çalışmamızın bu ay ki konuğu olan Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş ile tango denilince akla ilk gelen film olan “Kadın Kokusu” ve filmde işlenen körlüğü konuştuk. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken “tango” ile tanışan Gümüş, bu süreçte sadece ders çalışmak ve sonucunda da sosyal yönü zayıf bir hekim olmak istemediği için dansa başladığını anlattı. Tangonun ve körlüğün en iyi şekilde işlendiği filmlerden bir olan Kadın Kokusu (Scent of a Woman) hakkında görüşlerini anlatan Doç. Dr. Koray Gümüş, körlük nedenlerini ve bir duyunun zayıfladığında diğer duyulara olan etkisi üzerine bilgi verdi. Gümüş, ayrıca dansın, hekimler için sahne korkusunun azaltılmasında etkisinin büyük olduğunu söyledi.

Kadın Kokusu, Unutulmaz Sahne ve Körlük
Kadın Kokusu (Scent of a Woman) Al Pacino' nun en iyi erkek oyuncu Oscarını kazandığı 1992 yapımı filmdir. Al Pacino bu filmde emekli olmuş kör bir subayı kendi dünyasından izleyicilere sunmaktadır. Film,Oscar Ödülleri'nde en iyi görüntü, düzenleme, en iyi aktör dallarında aday gösterilmiş, en iyi aktör ödülünü Al Pacino ile kazanmıştır. Tango denildiğinde ilk akla gelen filmlerden olan Kadın Kokusu, körlerin hayata bakış açısını da ele alıyor.
Al Pacino canlandırdığı karaktere hazırlanmak amacıyla 6 ay körler okulunda yaşayarak ciddi bir eğitim almış, film çekimlerine de bu deneyimini başarılı bir şekilde yansıtmış.

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi ve dans eğitmeni Doç. Dr. Koray Gümüş, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.


Neden ‘Kadın Kokusu’ filmi?
Aslında bu sorunun cevabı çok basit. Profesyonel anlamda göz ve dolayısıyla görme ile ilgilenirken ve uzun yıllardır da tango yaparken, insanın aklına ilk gelen film Al Pacino’nun muhteşem bir oyunculuk örneği gösterdiği ve en iyi aktör ödülünü aldığı ‘Kadın Kokusu- Scent of a Woman’ filmi oluyor. 1992 yapımı eski bir film olmasına ve daha önce defalarca izlemiş olmama rağmen, aklıma geldikçe filmi izliyor ve her defasında farklı bir tat alıyorum. Neden yıllar içerisinde izlediğim yüzlerce film dururken, ‘Kadın Kokusu’ bu denli tat veriyor insana? Öncelikle, oyunculuklar gerçekten üst düzeyde. Al Pacino çok zor bir rolü öylesine ustalıkla oynamış ki, bu izleyenlere farklı bir keyif veriyor. İkinci olarak, bu filmi her izlediğimde unuttuğum bazı gerçekleri hatırlıyorum. Bir düşünsenize, hayatı öylesine yaşarken birçok şeyin farkında bile değiliz aslında. Görmek, duymak, dokunduğunda hissedebilmek, koku almak, tat almak, yürüyebilmek, konuşabilmek, nefes almak gibi bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Bu unsurların aslında hayatımızda ne denli önemli olduğunu ancak bunları kaybettiğimizde anlıyoruz. Asıl yapmamız gereken ne? Hayatta hiç bir şeye sahip değilken bile, sadece ve sadece bunlara sahip olduğumuz için şükretmeliyiz. İşte belki de, ‘Kadın Kokusu’ filmini her izlediğimde bunu hatırladığım için ayrı bir keyif alıyorum. Bu filmi tercih etmemdeki diğer bir neden ise Al Pacino’nun okulda yaptığı o etkileyici konuşma ve verdiği mesajlardır. Bir diğeri de bir insanın yaşamında dürüstlük ve cesaretin ne denli önemli olduğu öyle güzel bir şekilde veriliyor ki filmde. Ve sona sakladığım neden, Al Pacino’nun görmeden yaptığı o güzel tango parçası eşliğinde yaptığı şovu. Gerçekten izlemeye değer.

‘Kadın Kokusu’ filminde körlüğün işlenişi gerçeği yansıtıyor mu?
Uzun zamandır dansın içindeyim. Dahası profesyonel işim gereği, görmesi bozulmuş ve bazen de görmesini tamamen kaybetmiş insanlarla uğraşıyorum. Bu açıdan filmde, görme engelli bir insanı oynamak, çok farklı zıt karakterleri, farklı cinsiyetleri ve kendi karakterine ters bir karakteri oynamaktan bile daha zor diye düşünüyorum. Bu rolü oynayacak kişinin izleyenlere, hem fiziksel olarak görme engelli olduğu hissini verebilmesi hem de görme engelli birisinin yaşadığı tüm zorlukları gösterebilmesi gerekir. İnanın bana bu hiç de kolay değildir. Lütfen gözleriniz açıkken sanki görmüyormuş gibi davranmaya çalışın. Bir de zifiri bir karanlığa girdiğinizdeki hareketlerinizi bir düşünün ve karşılaştırın. Bu rolü oynamanın ne denli zor olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla, bir filmde görme engelli birini oynayabilmek için çok ciddi bir eğitim gerektiğine inanıyorum. Rolü oynayacak kişi yılların ustası Al Pacino olsa bile. Al Pacino da bu filmi çekmeden önce aylarca bu konuda çok ciddi eğitim almış ve bu filmde körlüğü çok iyi bir şekilde işlemiştir.


Filmde körlükte koku algısının arttığı üzerinde duruluyor. Bu durum doğru mu?
İnsanda bazı duyular doğuştan olmadığında ya da sonradan kaybedildiğinde, diğer duyuların güçlendiğini biliyoruz. Dolayısıyla filmde görme duyusunu yitirmiş bir kişide koku alma duyusunun geliştiği çok güzel bir şekilde işlenmiştir. Aslına bakarsanız, böyle bir durumda, yani bir duyunuzu kaybettiğinizde sadece bir duyunuz değil diğer tüm duyularda ciddi bir gelişme olabilmektedir. Bu da insan vücudunun kusursuz işleyişinden kaynaklanmaktadır. Çünkü, vücudumuz öyle mükemmel bir şekilde çalışmaktadır ki, duyularımızdan birinde bir sorun olduğunda, onun meydana getireceği fonksiyonel açığı kapatmak için diğer duyular daha çok devreye girmekte ve daha çok çalışmaktadır.


Ülkemizde genel olarak körlük yapan nedenler nelerdir? Türkiye’deki durum hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Ülkemizde ve dünyada körlüğün ve diğer görme yetersizliklerinin nedenleri genel olarak benzerlik göstermektedir. Bu nedenler arasında ilk 3 sırayı katarakt, glokom ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu bulunmaktadır. Bunların yanı sıra kalıtımsal hastalıklar, enfeksiyonlar, travma, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve tümörler de körlük yapan hastalıklar arasında önemli yer tutmaktadır. Bu hastalıkların bir kısmı erken tanı ve doğru tedavi yöntemleri ile kısmen ya da tamamen düzeltilebilirken, diğer bir kısmı maalesef düzeltilememektedir. Ülkemiz körlük yapan hastalıklar konusunda gelişmiş ülkelerdeki tüm teşhis ve tedavi imkanlarına sahiptir.

Körlüğe karşı geliştirilen tanı ve tedavi yöntemleri nelerdir?
Öncelikle körlük ya da görmede yetersizlik yapan temel 3 nedenden birincisi, katarakttır. Kataraktlar doğuştan olabileceği gibi, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkarlar. Bazen de travma neticesinde ya da gözde geçirilmiş hastalıkların sonucunda ve diyabet gibi sistemik bir hastalığa bağlı olarak da gelişebilirler. Kataraktın tedavisi cerrahidir. Ülkemizdeki duruma baktığımızda gururla söyleyebilirim ki, Türkiye gerek bilgi, beceri ve deneyim gerekse, kullandığı teknoloji açısından dünyada söz sahibi bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Körlük nedenleri arasında önemli bir yeri olan glokomun çok çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bunların içerisinde en yaygın görülen açık açılı glokomdur. Genel olarak açık açılı glokom sinsi başlayan ve yavaş gelişen bir hastalıktır. Oldukça sinsidir ve maalesef genellikle, tamiri mümkün olmayan görüş kaybı oluşturduktan sonra teşhis edilmektedir. Tedavi uygulanmadığı durumlarda, görme sinirindeki harabiyet daha da artar ve sonuç olarak görüş alanı daralmaya başlar ve bu harabiyet durdurulamadığı takdirde, sonuç körlüğe varır. Bu nedenle de erken tanı ve tedavi son derece önemlidir. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu diğer önemli bir görme kaybı nedenidir. Özellikle 65 yaş üzerindeki insanlarda daha sık görülen yaşa bağlı maküla dejenerasyonu da, özellikle günümüzde, erken tanı ve uygun tedavilerle, kontrol altına alınabilir ve kısmen tedavi edilebilir hale geldi.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
7 Ekim 1976, Ankara doğumluyum. 2000 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp doktoru unvanı aldıktan sonra, 2004 yılında yine aynı üniversitenin Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’nda göz hastalıkları ve cerrahisi uzmanı oldum. 2005 yılında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’na başladım ve hala aynı klinikte doçent olarak çalışmaktayım. Temel olarak çalıştığım konular kornea ve diğer oküler yüzey hastalıkları, kontakt lens, katarakt ve refraktif cerrahi işlemlerdir. Geçirdiğim 35 seneyi genel olarak değerlendirdiğimde, dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğuma inanıyorum. Çünkü, işini severek yapan bir hekim ve çiçeği burnunda bir akademisyenim. Öyle ki, bir daha dünyaya gelsem yine doktor olurdum ve yine göz hastalıklarını seçerdim diyecek kadar çok seviyorum şu anki yaptığım işi.

Terazi burcuyum. Burçlara inanan birisi olarak da, burcumun özelliklerini genel olarak gösterdiğime inanıyorum. Genel olarak olaylara pozitif bakmaya çalışan, enerjisi yüksek, sıcakkanlı, girişken, çalışmayı çok seven, spor ve danstan büyük keyif alan, koyu bir Fenerbahçeli, hümanist tarafı her zaman öne çıkan, ailesine düşkün, güzelliğe ve aşka önem veren bir kişiyim. http://koraygumus.blogspot.com   

Dansla olan ilginiz ne zaman başladı?
Gerçek anlamda dans ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken tanıştım. Eğitiminin çok ağır ve zahmetli olduğunu bildiğim Tıp Fakültesi’ni bilerek yazmış ve kazandığım için de çok mutlu olmuştum. Ancak bu süreçte sadece ders çalışmak ve sonucunda da sosyal yönü zayıf bir hekim olmak istemiyordum. Bu nedenle de, bana gerek fiziksel gerekse ruhsal destek sağlayacak ve endirekt olarak da eğitimime katkıda bulunacak iyi bir hobi ararken de kendimi Hacettepe Klasik Dans Topluluğu’nun içinde buluverdim.

Geçmişe döndüğünüzde dansa başlama kararınız hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiç şüphem yok ki, dansa başlama kararı hayatımda verdiğim en doğru kararlardan bir tanesidir. Öyle ki, 1994 yılında dansa başladığımı varsayarsak, yaklaşık 18 yıldır dansın bir fiil içerisindeyim. Ve hiç bir zaman, hiç bir koşulda danstan uzaklaşmayı düşünmedim. En yoğun dönemlerimde ve en kritik sınavlarımın öncesinde bile dans ederek ve bildiklerimi kursiyerlerime anlatarak deşarj oldum ve bu sancılı süreçleri çok daha kolay ve başarılı bir şekilde atlatmayı başarabildim.

Tıp Fakültesi’nde okumanın çok zor olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yoğun ve zor eğitim süreci ile dansı nasıl yürüttünüz?
Tıp fakültesi gerçekten zor ve ciddi özveri isteyen bir eğitim sürecine sahip. Bu süreç özellikle belirli dönemlerde hem ruhsal hem fiziksel olarak insana çok ağır gelebiliyor. Hele de, bu mesleği isteyerek yazmamışsanız, işte o zaman tam bir kabus olabiliyor. Ama ben bu anlamda şanslı insanlardan bir tanesiyim. Çünkü, doktorluk mesleğini çok istemiştim ve bu nedenle de tıp fakültesi hayatım çok eğlenceli ve başarılı geçti. Bana göre bunda rol oynayan 3 önemli faktör vardı. Yaptığım işten çok keyif almak, çok düzenli çalışmak ve düzenli dans etmekti.Öyle ki, hiç unutmuyorum, Pazartesi günü komite sınavım olurdu ve biz dans ekibi ile hafta sonu 8-10 saat çalışmış olurduk. Kendi işinizi ihmal etmediğiniz sürece dans sizi inanılmaz derecede deşarj edebiliyor. Kafanız boşalıyor, fiziksel olarak rahatlıyorsunuz, müzik ile ruhunuz arınıyor resmen.

Sanırım, sadece tango ile ilgilenmiyorsunuz. Hangi danslarla ilgilendiğinizi öğrenebilir miyiz?
Arjantin Tangosu benim favori dansım. Ama dansa ilk olarak Rhumba, Cha Cha, Jive, Swing, Merengue ve Salsa gibi salon Latin dansları, Vals ve Avrupa Tangosu ile başladım. Sonra da, o dönemler Türkiye için de yeni bir dans olan Arjantin Tangosu ile tanıştım ve tek kelimeyle aşık oldum.


Neden Arjantin Tangosu?
Aslına bakarsanız, bütün dans türlerini severek yapmaktayım. Her birinin benim için ayrı bir yeri bulunmaktadır. Ama yine de gerek kişiliğimi daha iyi yansıtması, üstümdeki duruşu ve aldığım mutluluk açısından Arjantin Tangosu benim için çok özel bir dans. Bana göre, Arjantin Tangosu sadece bir dans değildir. Tango bir yaşam stilidir. Gerek müziğindeki lezzet gerekse tutkulu, dokunaklı ve kışkırtıcı dokusuyla Arjantin Tangosu gerçekten çok özel bir danstır ve içinde barındırdığı duygularla, her insan için çok farklı şeyler ifade etmektedir. Öyle ki, kimi çift dans ederken kavgayı ve savaşı yaşarken, diğer bir çift ise romantizmin ve aşkın en üst noktasını doyasıya yaşayabilmektedir.

Dans eğitmenliğine ne zaman ve nasıl başladınız?
Dansa hobi olarak başlamıştım aslında. Daha sonra ilk olarak kulübümüzün gösteri grubuna seçildim. Gruba seçildikten sonra da bazı televizyon programlarında, özel etkinliklerde ve açılışlarda çok sayıda dans gösterisine katıldım. Dolayısıyla, o dönemde bir milat yaşadım. Çünkü, sadece hobi olarak başladığım dans benim için boyut değiştirmişti artık. Dansa sadece hobi olarak bakmıyor, bir taraftan sürekli kendimi eğitirken bir taraftan da dans eğitmeni olmak için çaba sarf ediyordum. İşte bütün bu süreçlerin ardından, o zamanki değerli hocalarımın da katkısıyla dans eğitmeni olarak çalışmaya başladım. Ve yıllardır hobi olarak dans eğitmenliği yapıyor, dansa ait bildiğim ne varsa, büyük bir keyif ile insanlarla paylaşıyorum.


Dansın iş ve günlük hayatınıza katkısı nelerdir?
Dansın iş ve günlük hayatımda farklı alanlarda faydalarını görüyorum. Öncelikle, dansın fiziksel sağlığımıza olan etkisinden bahsetmek isterim. Spor sağlığımız açısından olmazsa olmaz bir aktivite. İşte dans da, öncelikle bize böylesi bir olanak sunuyor. Dans ederek, hem keyif alıyor hem de ciddi efor sarf ederek spor yapıyoruz. Esneklik kazanıyor ve postürümüzü düzeltiyoruz. İkinci avantajı olarak, dansın meditasyon etkisinden bahsetmek istiyorum. İşte harcadığımız zaman, günlük hayatımızın önemli bir parçasını oluşturuyor. Çok çalışıyor, fiziksel ve ruhsal olarak devamlı yıpranıyoruz. Bazen stresten midemize kramplar girebiliyor. İşte hayatınıza dansı soktuğunuzda, haftada iki saat bile olsa, bütün bu streslerden arınıyor, kafanızı boşaltıyor ve inanılmaz gevşiyorsunuz. Bu şekilde rahatlamanın iş hayatınıza olan pozitif katkısını bir düşünün. Dansın bir başka katkısı ise sosyalleşme. Dans dersine gittiğinizde bambaşka sektörlerden ve değişik yaş gruplarından insanlarla tanışma imkanı buluyorsunuz. Dansın diğer önemli bir katkısı da iletişim becerilerimizi arttırmasıdır. Dans yaparak, hayatınızda ilk defa olarak sözlü iletişim dışında başka bir iletişim aracı ile tanışmış oluyorsunuz. Dans ettiğiniz partneriniz ile bedeninizi kullanarak, sadece enerji aktarımı ile iletişimi öğreniyorsunuz. Ve insanın konuşmadan nasıl mükemmel bir iletişim kurabileceğini görüyorsunuz. Bu konudaki en iyi örnek ‘Kadın Kokusu’ filminde gözleri görmeyen Al Pacino’nun yaptığı dans. Böyle şeyler sadece filmlerde olur diye düşünmeyin. Çünkü, biz de zaman zaman eğitimlerimiz sırasında gözlerimizi kapatarak tango yapıyoruz. Dansın faydalarından bahsediyorken, sahne korkusunu azaltmasında dansın rolünden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bizler gerek mesleğimiz nedeniyle gerekse başka nedenlerle podyuma çıkmak zorunda kalıyor ve toplum önünde konuşmalar yapıyoruz. Bu olay birçoğumuz için başlı başına bir stres kaynağı. Tanımadığınız insanlar önünde dans etmeyi öğrenip bu korkunuzu yendiğinizde, her türlü sahnede çok daha öz güvenli oluyorsunuz ve artık sahneler stresli olmaktan ziyade keyifli bir hale dönüşüyor.

Bu hobiyi tavsiye eder misiniz?
Kesinlikle tavsiye ederim. Hiç bir yaş sınırı koymaksızın herkese dans etmeyi öneriyorum. Bunu özellikle ifade ediyorum. Çünkü genelde insanlar bana ‘ya benim yaş geçti, artık bu saatten sonra dansa başlayamam’ diyor. Çok büyük bir yanlış. Dansın yaşı yok. Ama şunu çok net söyleyebilirim, ne kadar geç başlarsanız o kadar çok pişmanlık yaşayacaksınız.

Konu dans olduğunda benim ve daha birçok kişinin dansa adım atmasında çok önemli katkıları olan, sevgili Didem Dinçerden Hocamızı bu vesile ile anmak istiyorum. Maalesef kendisini yakın zamanda, uzun yıllar savaştığı meme kanserinden kaybettik.