22 Aralık 2011 Perşembe

Lohusa annelere pratik öneriler

Doğumdan sonraki 6 hafta periyoda verilen isim olan lohusalık dönemde, gebelik esnasında annede meydana gelen psikolojik ve fizyolojik değişiklikler gebelik öncesi yani normal haline döner. Uzmanlar, bu süreçte dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktaların olduğuna dikkat çekiyor…

İşte yeni bebek sahibi olmuş lohusa annelere uzmanların önerileri…

- Anneler eski vücut ağırlıklarına dönmek için acele etmemelilerdir. Bu süre 6 ay ya da daha fazla sürebilir. Bebeğinizi emziriyorsanız eski formunuza daha kolay dönebilirsiniz.

- Gebelik sırasında önerilenden fazla kilo aldıysanız her ay iki kilo kaybetmeniz normaldir. Ayda iki kilodan fazla ağırlık kaybı doğru değildir.

- Lohusalar zayıflama diyeti uygulamamalıdır. Ancak unlu, yağlı ve şekerli besinleri aşırı yememeğe dikkat edilmelidir.

- Doğumdan sonra bebeği emzirirken gebelik öncesi döneme göre daha fazla sıvı besin alınmalıdır.

- Kalsiyum yönünden zengin olan süt, yoğurt ve peynir belirtilen miktarlarda düzenli olarak tüketilmelidir.

- Her gün bir adet yumurta ve bir porsiyon etli sebze yemeği veya kurubaklagil yenilmelidir.

- Kuru fasulye, nohut, mercimek ve bulgur karışımı yemekler, portakal, mandalina, domates, maydanoz, yeşil biber, taze soğan gibi C vitamini yönünden zengin sebze ve meyvelerle birlikte tüketilmelidir.

- Vitaminlerden zengin sebze ve meyveler diyette her öğün olmalıdır.

- Salam, sosis, sucuk gibi katkı maddesi içeren diğer hazır gıdalar mümkün olduğu kadar yenmemelidir.

- D vitamini besinlerde bulunmaz. Ancak güneş ışınlarının doğrudan cilde yansıması ile sağlanır. Bu nedenle emzikli anne güneşlenmeye özen göstermelidir.

- Yemeklerde mutlaka iyotlu tuz kullanılmalıdır. Doğal besinlerde yeterince alınmayan iyot, ancak iyotlu tuzun kullanılması ile anne sütünden bebeğe geçer.

- Kuru yemişler ve kuru meyveler yoğun enerjileri yanında, demir ve kalsiyum gibi minerallerden de zengindir. Ağırlık kontrolü yapılarak bu besinler tüketilebilir.

- Kansızlığa neden olduğundan yemeklerle birlikte çay içilmemelidir. Çay kuşluk, ikindi gibi öğün aralarında, yani yemek yendikten 1-2 saat sonra açık olarak içilmeli, çaylara limon, limon suyu eklenmelidir. İçecek olarak ıhlamur, nane, papatya, kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmelidir.

- Sebzelerin, makarna ve eriştenin haşlama suları dökülmemelidir. Kuru fasulye, nohut ve barbunya gibi kurubaklagiller iyice yıkandıktan sonra ıslatılmalı ve haşlama suları dökülmemelidir.

- Hazır meyve suları, gazoz ve kolalı içecekler yerine taze sıkılmış meyve suları, ayran ve limonata tercih edilmelidir.

- Pekmez kan yapıcı, şeker ise boş enerji kaynağıdır. Şeker yerine tatlı olarak pekmez yenmesi kansızlığa karşı alınacak önlemlerden biridir.

- Tarım ürünlerine haşere öldürücü ilaçlar atıldığından, sebze ve meyveler iyice yıkanmalıdır.

- Yiyecekler hazırlanırken ellerin temiz olmasına dikkat edilmelidir. Eller sık sık sabunlu su ile yıkanmalıdır.

- Sigara ve alkol kullanılmamalıdır.

- Doktora danışılmadan ilaç kullanılmamalıdır.

- Emzirme süresince bebeğin hep memede olması ve emerken uykuya dalması emzirmenin iyiye gittiğinin bir işaretidir.

- Başarılı bir emzirme için bebek rahat olmalı, yorgun ve tok olmamalıdır, burun delikleri temiz olmalı, rahat soluk alması sağlanmalıdır.

- Bebeğin emme refleksi memenin ağzına yerleştirilmesi ile oluşur. Bebeğin ağzına birkaç damla süt sıkılarak tadını alması ve emmeyi başlatması istenmektedir.

- Emzirme süresi her bebeğe göre değişebilir, doygunluğa ulaşması yani olgun sütü emmesi beklenmelidir.
 

Aşk iksirinin tarifi bulundu

Aşk, doğa eczanesinde nasıl elde edilir diye hiç düşündünüz mü? Birileri düşünmüş olmalı ki, aşkın reçetesi hazırlandı… Dozunu tutturmaksa sizin kalbinize kaldı.

Kalbinizdeki o büyülü duygu olan aşkın da bir tarifinin olduğunu biliyor muydunuz? İşte aşk iksirinin tarifi…

Yapılışı
Aşkı elde etmek için türlü yöntemler vardır. Birinci yöntem için ilkel maddeler, para, bir çift söz ve kesici gözdür. Fakat bu yöntem pahalı olduğu için, başka yollarla elde edilir. Ancak bu şekilde elde edilen aşk saf değildir.

Görünümü
Pembe renkli kristallerden oluşur. Kalbe yerleşir. Keskin lezzetlidir. Özellikle iç organlarda hissedilir. İlk resmi tanımı Âdem ile Havva tarafından yapılmış, sonra insanlar tarafından geliştirilmiştir.

Bileşimi
Kaba sözlerden alınır. Formülü hemen değişir. Aslında aşk dayanıklı bir madde değildir. Parasızlık, yalancılıkla uyum sağlayamaz.

Saflık oranı
Aşkın ne ölçüde saf olduğunu anlamak için ihanet, aldatma ve dalga geçmeye karşı ne ölçüde dayanıklı olduğunu test etmek gerekir.

Etkileri
Aşk enjekte edilmiş ve hassas tartılmış bir insan, bir haftada kilo kaybederse bu uluslararası düzeyde en az Romeo-Juliet, Türkiye’ye göre de Leyla Mecnun aşkına eşittir.

Uygun doz
Nişan ve nikâhta az dozlarla alınmalıdır. Aşk, çeşitli biçimlerde görülebilir.

Belirtileri
Kalp çarpıntısı, uçma hissi, gözlerde kararma, sevdiğinden başkasını görememe şeklinde özel bir görememe durumu. Uykusuzluk, iştahsızlık da cabası…

Kullanımı
Kalbi hızlandırmak için, alçak dozda. Sinir sistemini uyarmak için yüksek dozda. Moral ve cesaret verici neşelendirici. Ancak belli dozu yoktur. Hiç alınmazsa kişide kompleks yaratır. Yüksek dozda öldürücü, alçak dozda güldürücü etkisi vardır.

Nedir bu menopoz denen şey?

Günümüzde bir kadının ortalama 51 yaşında menopoza girdiği düşünüldüğünde kadınlar menopozu yaşayarak yaklaşık 30 yıl geçiriyor

Bir çoğunun bağımlılık, keyif ya da bir nefes duman diyerek tükettiği sigara, kadınların erken dönemde menopoza girmesine neden olabiliyor.

Uzmanlar, sigara içen ve içmeyen kadınlar üzerinde yapılmış olan çalışmalarda, sigara kullanan kadınların diğerlerine oranla daha erken menopoza girdiğini ve menopoza bağlı ortaya çıkabilen kemik erimesi, enfeksiyon, idrar kaçırma ve psikolojinin olumsuz etkilenmesi gibi durumlarla karşılaşma riskini artırdığını belirtiyor.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Ümit Korucuoğlu, 18 Ekim Dünya Menopoz Günü‏ ile ilgili olarak AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''menopoz''un aylık adetlerin durması anlamına geldiğini söyledi.

Adet gören bir kadının yumurtalıklarından üretilen hormonların artık yapılmamasına bağlı olarak bir yıl adet görmemesi olarak tanımlandığını ifade eden Korucuoğlu, ''Altta yatan mekanizma ergenliğe girerken 500 bin civarında olan yumurtaların her ay tüketilmesi sonucu yumurtalıklardaki yumurtaların kritik seviyenin altına inmesi ve yetersiz hormon salınımına bağlı olarak aylık adetlerin önce düzeninin bozulması sonra da tamamen kesilmesidir'' dedi.

Korucuoğlu, dünyada ortalama menopoz yaşının 51 olduğunu ifade ederek, yapılan çalışmalara göre Türkiye'de ise ortalama menopoz yaşının 46 ile 48 arasında değiştiğini söyledi.

Menopoz yaşında, genetik faktörler önemli olduğunu, bunun dışında doğumdaki ve ergenliğe girerken mevcut yumurta sayısı ve yumurtaların tüketilme hızının belirleyici faktörler olduğunu vurgulayan Korucuoğlu, annenin menopoz yaşının bir kadının menopoz yaşını belirlemede önemli bir etken olduğuna dikkati çekti.

SİGARA KULLANIMINA DİKKAT
Korucuoğlu, yapılan bilimsel çalışmalarda sigaranın erken menopoz üzerinde etkili olduğunun tespit edildiğini belirterek, ''Sigara içen ve içmeyen kadınlar üzerinde yapılmış olan çalışmalar, sigara kullanan kadınların diğerlerine oranla daha erken menopoza girdiğini göstermiştir'' diye konuştu.

Bu nedenle, kadınların sigara kullanımından kaçınması gerektiğinin altını çizen Korucuoğlu, ''Bunun dışında hiç doğum yapmayanların da erken dönemde menopoza girdiği tespit edilmiştir'' dedi.

MENOPOZLA TEKRARLAYAN ENFEKSİYONLAR SIK GÖRÜLÜYOR
Korucuoğlu, kadınların çoğunda menopoza geçiş sürecinde adet düzensizlikleri, ateş basması gibi fiziksel ve psikolojik değişiklikler izlendiğini anlattı.

Menopoza geçiş tamamlandıktan sonra adetlerin durduğunu ve bulguların belirginleştiğini dile getiren Korucuoğlu, şöyle devam etti:

''Bu dönemin en sık şikayet edilen ve en sık görülen bulgusu ateş basmalarıdır. Ateş basmaları baş, boyun ve göğüs bölgesinde hissedilir, ciltte kırmızılık, vücut ısısında ani artış ve terlemeyle karakterizedir. Genellikle birkaç saniyeyle birkaç dakika arasında sürer ancak nadiren bir saate kadar uzayabilir. Menopoza geçiş döneminde her 10 kadından birinde tespit edilen ateş basmaları, menopoz döneminde her iki kadından birinde izlenmektedir. 5 yılın sonunda bu oran yüzde 20'ye düşmektedir.

Menopozla birlikte azalan hormon yapımına bağlı olarak iç ve dış cinsel organlarda ve idrar yollarında da birçok değişiklik ortaya çıkmaktadır. Vajinal kuruluk, cinsel hayatın olumsuz etkilenmesi ve tekrarlayan enfeksiyonlar sık görülür. İdrar sorunları da sık olup, sık idrara çıkma ve idrar kaçırma en çok karşılaşılan sorunlardır.

Türkiye'deki menopozdaki kadınlar üzerinde yaptığımız çalışmada, ürogenital şikayetlerin sıklığını araştırdık ve sık idrara çıkmanın yüzde 16 ile en sık sorun olarak tespit edildi. İdrar kaçırma, ilişki sırasında ağrı ve vajinal kuruluk diğer sık görülen sorunlar olup yüzde 10 civarında izlendi.''

Korucuoğlu, azalan hormon üretimine bağlı olarak kemik erimesinin de çok sık karşılaşılan bir sorun olduğunu belirterek, ''Menopozla birlikte tüm vücudunda belirgin değişiklikler yaşayan kadının psikolojik olarak da bu süreçten etkilenmesi oldukça sıktır'' dedi.

Korucuoğlu, kemik erimesinin engellenebilmesi için kadınların, mutlaka süt ve süt ürünleri tüketimine özen göstermesi, düzenli fiziksel aktivite yapması gerektiği uyarısında bulundu.

Korucuoğlu'nun verdiği bilgiye göre, kadının hayatında köklü değişiklikler yaratan ve derinden etkileyen menopoz dönemi, bir kadının hayatının ortalama olarak üçte birini kapsıyor.

1500'lü yıllarda ortalama kadın ömrünün 40 yıl olduğu ve kadınların çoğunun menopoz dönemine hiç girmediği düşünülüyor. 1900'lü yılların başında 60 olan ortalama kadın yaşı, günümüzde 80'e ulaştı. Bu nedenle günümüzde bir kadının ortalama 51 yaşında menopoza girdiği düşünüldüğünde kadınlar menopozu yaşayarak yaklaşık 30 yıl geçiriyor. Hayatın bu kadar uzun ve önemli bir bölümünü içermesi nedeniyle her kadın bu dönemi en az hasarla atlatacak şekilde bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi önem taşıyor.

Menopozdaki her kadının yılda bir kez mutlaka bir jinekologla görüşmesi, gerekli tetkiklerin ve muayenenin yapılması tavsiye ediliyor.

AA
 

Çocuğu dışarıdaki tehlikelerden korumak

Uzmanlar, ebeveynlere, çocuklarını tehlikelere karşı korurken aşırıya kaçmamalarını ancak ihtiyaçları olduğunda da yanlarında olmaları önerisinde bulunuyor.

Çocuk psikiyatrisi alanında 21 yıldır çalışmalarını sürdüren Akdeniz Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Esin Özatalay, çocuğu dışarıda karşılaşacağı kötülüklerden koruma durumlarında, anne babaların sınırları belirlemede zorluk çektiğini kaydederek şöyle konuştu:

Çok fazla koruma

“Çocuğu korumazsanız zarar görür. Çok fazla korursanız da bu sefer büyümesi, olgunlaşması engellenir. Eğitmek ve korumak adına çocuğu bilgilendirirken çok abartırsak, konunun altını çok çizersek, merakını kamçılar, aklına düşürürüz.

Çoğu zaman çocuğu koruyacağız derken kendi korku ve kaygılarımızı ona aktarırız. Gözümüz üstünde olacak, her an yardımına yetişmeye hazır olacağız ama onu engellemeyeceğiz.

‘Aman kızım dışarıda sapıklar var’ deyip sokağa çıkarmaz, dışarıda oynamasına izin vermezsek bu korumak olmaz, zarar vermek olur. Çocuğun sosyal ve bedensel gelişimi için yararlı olan her türlü aktiviteye katılacak ama korunaklı ortamlar ve uygun kişiler seçeceğiz.”

Konuya hâkim olun

Kedilerin “doğada tanıdığı en mükemmel anne” olduğunu belirten Özatalay, anne kedinin yavrularının bulunduğu bütün alana hâkim, yüksekçe bir yerde oturup gözleriyle onları izlediğine dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Anne kedi sürekli gözler. Bir tanesi düşeceği zaman atlar tutar, bir tanesi zarara uğrayacak gibiyse yetişir, ama baştan engellemez. Ebeveynlerin gözünün çocuğun üzerinde olması lazım. Engelleme ve kısıtlamaları ölçülü yapmak, ama tehlike anında yetişecek mesafede durmak lazım. ‘Bana ihtiyacın olduğunda buradayım, sorun ne olursa olsun buradayım, yetişirim, seni korurum’ mesajını vermek lazım. Yüzme öğretmek gibi de diyebiliriz; çok sıkı tutarsanız asla yüzmeyi öğrenemez, çok erken bırakırsanız boğulur.”
 

Sivilceleri yok etme yolları

Sivilcelerle mücadelede kazanmayı istersiniz değil mi? O zaman oyunu kurallarına göre oynamanız gerekli. İşte oyunun kuralları…

Hayatının belli bir döneminde sivilceleriyle mücadele etmemiş kişi sayısı herhalde çok azdır. Özellikle de kadınların baş düşmanı sivilceleri yok etme hakkında türlü efsaneler uydurulur. Herkes kendince onlarla başa çıkmaya çalışır ama tüm bunlar çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır. Özellikle ergenlik dönemiyle hayatımıza giren sivilceler yaş 40’a dayanınca bile bizi terk etmezler.

Biz de bu hafta tecrübeyle sabit sivilce ya da bilimsel adıyla akneyle mücadele tavsiyeleri hazırladık. Ancak bunlar kesinlikle tedavi yöntemi değil. Az evvel dediğimiz gibi sadece tavsiye. Gerçekten bir sivilce sorununuz olduğunu düşünüyorsanız size mutlaka doktora gitmenizi öneririz.

Cilt temizliğinin akneyle mücadele yolunda ne denli önemli olduğunu herkes biliyor sanırız. Ama yine de bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Yüzünüzü makyaj yapsanız da yapmasanız da mutlaka sabah akşam temizleyin. Cildinizi temizledikten sonra tonikle ph dengesini sağlayın mutlaka nemlendirici kullanın.

Yağlı bir cilde sahipseniz krem değil jel özellikli temizleyiciler kullanın.

Akneye yatkın cilde sahip olanların çoğu sivilceleri artar endişesiyle nemlendirici kullanmaz. Nemlendiricinin sivilce yaptığı -cilt tipinize uygunsa eğer- sadece safsatadır. Bu nedenle cildinizi nemsiz bırakmayın. Üstelik sadece yağlı ciltlerde sivilce olmaz.

Ağır makyaj yapmaktan (fondöten ve pudradan) kaçının. Özellikle akneyi önleyici cilt soyucu ilaçlar kullanıyorsanız bir süre hiç makyaj yapmayın. Çünkü kullandığınız ilaçlar cildinizi düzeltmeye çalışırken siz her ne kadar kaliteli de olsa makyaj ürünleriyle hassaslaşan cildi yorarsınız. Bu da hem tedavi süresini uzatır hem de irritasyona yol açar.

Doktor tavsiyesi olmadığı müddetçe sivilceleriniz için ilaç kullanmayın. Yani arkadaşınızın “ben bilmem ne adlı ilacı kullandım çok iyi geldi sen de kullan” demesine aldırmayın. Çünkü her cilt tipi ayrıdır. Birisine iyi gelen bir ilaç sizde alerji yapabilir. Özellikle cildi soyarak sivilceleri yok eden ilaçları doktora danışmadan kullanmayın. Yine kesinlikle doktora danışmadan ağızdan alınan ilaçları kullanmayın.

Peeling yapmayın, çünkü peeling arındırma işlemi yaparken cildin yağ sebum ve ph dengesini bozar. Bu da cildinizin daha fazla yağ salgılamasına neden olur.

Peeling yerine buhar banyosunu deneyin. Bu hem cildinizin canlanmasını sağlar hem de siyah noktaları engeller. Buhar banyosunu sadece sıcak suyla yapmak yerine bitki karışımıyla yapmayı deneyin. Aktarlardan bulabileceğiniz papatya, kekik, hatmi otu ve defneyaprağı karışımını evde mutfak robotu yardımıyla kıyın. Altı bardak çok kaynar suyun içine bu ot karışımından iki çorba kaşığı atın ve sıcak suyun üzerine yarım limon sıkın. 15 dakika boyunca buhar banyosu yapın ve sonra tonikle cildinizi temizleyin. Ancak küçük bir hatırlatma: Buhar banyosu yapmadan evvel cildinizi temizlemeyi unutmayın.

Maske kullanın. Ancak bu maskenin cilt tipinize uygun olmasına dikkat edin. Kozmetik mağazalarındaki tezgahtarlara değil bir uzmana inanın ve size en uygun maskeyi alın. Ancak bunu da ayda yılda bir değil düzenli olarak kullanın.

Sivilcelerinizi kesinlikle sıkmayın yolmayın. Aksi halde hem yayılıp çoğalmalarına hem de yüzünüzde izler kalmasına neden olursunuz.

Akneleri giderici ilaçlar kullanıyorsanız güneşe çıkmadan evvel mutlaka güneş koruma kremi sürün. Çünkü kullandığınız ilaçlar cildinizi hassaslaştırır ve güneşten daha çabuk etkilenmesine neden olur. Dolayısıyla yaz-kış demeyin; dışarıya çıkmadan evvel nemlendiricinizin üstüne koruma faktörlü güneş kremi sürmeyi ihmal etmeyin.

Sağlıklı sebze ağırlıklı beslenmeye çalışın. Yağlı yiyeceklerin kafeinin Sivilce yaptığı söylenir. Kısman de olsa bu doğrudur. Çünkü cildiniz vücudunuzun bir parçası olduğundan dengesiz seslenmeden diğerleri kadar o da etkilenir.

Sigara cildinizin soluk ve sağlıksız görünmesine neden olur. Sigara içiyorsanız bırakın bırakamıyorsanız dozunu azaltın.
 

“ÖNLEM ALINMAZSA BASİT BİR ENFEKSİYON DAHİ ÖLDÜRÜCÜ OLABİLİR”

 Önlem alınmadığı takdirde basit bir enfeksiyonun dahi öldürücü olabileceğini ve antibiyotik öncesi çağa dönülebileceğini ifade eden Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, Avrupa Birliği ülkelerinde her yıl 250 bin hastanın ciddi bir dirençli bakteriyel enfeksiyon sonucunda öldüğünü belirtti.

Sağlık Bakanlığı'nın düzenlediği Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü toplantısında, uzmanlar gereksiz antibiyotik kullanımının zararlarına dikkati çekti. Toplantıda konuşan Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, gereksiz antibiyotik kullanımının direnç sorununu beraberinde getirdiğini, bunun, bakterilerin antibiyotik kullanıldığında bile üreyebilmeleri ve hastalık yapabilmeleri sonucunu doğurduğunu anlattı. Önlem alınmadığı takdirde basit bir enfeksiyonun dahi öldürücü olabileceğini ve antibiyotik öncesi çağa dönülebileceğine dikkat çeken Buzgan, Avrupa Birliği ülkelerinde her yıl 250 bin hastanın ciddi bir dirençli bakteriyel enfeksiyon sonucunda öldüğünü belirtti. .

Grip ya da Nezle gibi Viral Enfeksiyonlarda Antibiyotik Verilmemli

Direnç gelişiminin organ nakli ve kalça protezi ameliyatları ile birçok tanısal girişimleri de riske soktuğunu vurgulayan Buzgan, gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılması halinde direnç oranlarının düşürülebileceğini, bunu başaran ülkelerde umut verici gelişmeler olduğunu bildirdi.

Buzgan, doktor reçete etmedikçe antibiyotik kullanılmamasını, grip ya da nezle gibi viral enfeksiyonlarda bu ilaçların işe yaramadığının akıldan çıkarılmamasını önerdi. Hekimlerin de antibiyotikleri sadece gerekli olduğu ve tedavi protokollerinde belirtildiği hallerde reçete etmeleri gerektiğini ifade eden Buzgan, eczacıların ise antibiyotikleri reçetesiz satmamalarının büyük önem taşıdığını vurguladı.

Antibiyotik Kullanımı Avrupa Ülkelerinde 4. Sıradayken Bizde İlk Sırada

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Mustafa Ertek de antibiyotik direncinin kaçınılmaz bir süreç olduğunu, ancak bu sürecin gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesiyle mümkün olduğunca uzatılabileceğini söyledi. Direnç gelişiminin sadece hastayı değil, aynı zamanda tüm toplumu olumsuz etkilediğine işaret eden Ertek, “Türkiye'deki direnç oranları diğer ülkelerden yüksek. Antibiyotik kullanımı Avrupa ülkelerinde 4. sıradayken bizde ilk sırada yer alıyor. Bunun sonucu bize direnç olarak yansıyor'' diye konuştu.


 
Sinüzitte Gereksiz Antibiyotik Yazılmasının Yaygın

Türk Kulak, Burun, Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği temsilcisi Doç. Dr. Erol Keleş de sinüzitte gereksiz antibiyotik yazılmasının yaygın olduğunu belirterek, hekimlerin belirtileri iyi takip ederek bu ilacı reçete etmelerinin yerinde olacağını kaydetti.

“Son 20 Yıldır Yeni Antibiyotik Geliştirilmiyor”

Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD) temsilcisi Prof. Dr. Hürrem Bodur da en fazla antibiyotiğin üst solunum yolu ve viral enfeksiyonlarda yazıldığını belirterek, ''Avrupa'da antibiyotik reçetesiz yazılmıyor. Türkiye'de de bununla ilgili sıkı denetim getirilmelidir. Son 20 yıldır yeni antibiyotik geliştirilmiyor. Direnç gelişimi büyük bir sorun'' uyarısını dile getirdi.

“Türkiye'de Her Yıl Boğaz Ağrısı ve Ateş için 30 Milyon Antibiyotik Reçetesi Yazılıyor”

Milli Pediatri Derneği ile Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Derneği adına konuşan Prof. Dr. Ateş Kara ise Türkiye'de her yıl boğaz ağrısı ve ateş için 30 milyon antibiyotik reçetesi yazıldığını kaydederek, ''Hasta bize mutlak antibiyotik isteğiyle geliyor. Antibiyotik ateş düşürücü değildir'' dedi.


 
“Antibiyotik Tezgah Üstü Satılacak Bir İlaç Değildir”

Toraks Derneği temsilcisi Prof. Dr. Tevfik Özlü de antibiyotik kullanımıyla ilgili toplumsal yanlışlara dikkati çekti. Toplumda komşunun ilacını kullanma, bir önceki hastalığın tedavisinde etkili olan aynı ilacı tekrar alma, el altında antibiyotik bulundurma, eczaneden antibiyotik edinme gibi yanlış alışkanlıkların yaygın olduğunu anlatan Özlü, “Antibiyotik tezgah üstü satılacak bir ilaç değildir. Mutlaka reçeteyle verilmelidir” dedi.

Özlü, antibiyotiklerin hastalık belirtileri kaybolsa bile kullanımına devam edilmesi, hekimin önerdiği süreden daha uzun kullanılmaması gerektiğini sözlerine ekledi.

20 Aralık 2011 Salı

“MUAYENEHANELERE YAPILAN DENETİM GÜZELLİK MERKEZLERİNE DE YAPILSIN”

XX. Prof. Dr. Lütfü Tat Sempozyumunda muayenehanelere yapılan denetimin güzellik merkezlerine de yapılmasını istediklerini söyleyen Prof. Dr. Gül Erkin, “Ayrıca performans sistemi tabii ki daha çok hasta bakılmasıyla bilimsel üretimimizi azaltabileceğinden kaygılanıyoruz” dedi.

Ankara Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen XX. Prof. Dr. Lütfü Tat Sempozyumunda dermatoloji ve veneroloji konusunda güncel konuları kapsayan paneller ve konferanslar yer aldı. Sempozyum Başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gül Erkin, Sheraton Otel'de düzenlenen basın toplantısında,dermatoloji konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde uzman konuşmacıların katıldığı etkinlikte 44 oturum başkanı, 7 yabancı ve 3 yurt dışında görev yapan Türk hekiminin bulunduğu 60'a yakın konuşmacının yer aldı. .

Yaklaşık 750 katılımcının takip ettiği kongrede, 19 panel, 5 konferans, 4 uydu sempozyumu ve 2 eğitim kurultayının düzenlendiğini kaydeden Erkin, sempozyum sayesinde deri hastalıklarındaki güncel bilgileri ve gelişmeleri paylaşmayı hedeflediklerini söyledi.

Muayenehanelere Yapılan Denetimin Güzellik Merkezlerine de Yapılsın

Sempozyum Başkanı Prof Dr.Gül Erkin, “Sağlık Bakanlığının muayenehaneler ile ilgili kısıtlamalar getirdi ve muayenehanelerde lazer kullanımı ile ilgili kısıtlamalar oldu.Gerçekten Sağlık Bakanlığı ve İl sağlık müdürlükleri bunu etkin bir şekilde denetliyorlar. Biz bu denetimlerin güzellik merkezlerine veya lazer kullanılan merkezlere de yapılmasını istiyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın doktor muayenehanelerine gösterdiği denetim özeninin diğer bütün sağlıkla ilgili merkezlere de göstermesini istiyoruz ve talep ediyoruz. Denetim çok önemli. Bizim söylediğimiz sakıncalar ancak denetim ile mümkün. Ama sonuçta Türkiye’deki sağlık denetiminden sorumlu olan kuruluşun daha aktif olması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

“Özelde Çalışan Hekimler Hasta Bakamamak Nedeniyle Pratik Uygulamalara Katılamıyor”

Sağlık Bakanlığının getirttiği yeni çıkan kanun ve yönetmeliklerle en önemli sıkıntılarının eğitim olduğunu kaydedeb Prof Dr. Erkin “Mesleğini özel olarak icra eden hekimlerin hasta bakamamak nedeniyle pratik uygulamalara katılamaması çok önemli bir sorun. Bu dermatolojide bizim için de çok önemli. Tıp eğitimi görerek ve beraber çalışarak yapılan bir şeydir. Usta-Çırak ilişkisidir. Bu fırsatın azaldığını düşünüyoruz. Bunun yanı sıra performans sistemi tabii ki daha çok hasta bakılmasıyla bilimsel üretimimizi azaltabileceğinden kaygılanıyoruz. Mutlaka hastaların bakılması lazım. Ama daha iyi bir sisteme de oturmasını umuyoruz” şeklinde konuştu.

“Farklı Branşlara göre Farklı Standart Gelsin”

Muayenehane koşullarının düzeltilmesinin iyi bir uygulama olduğunu dile getiren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Nilgün Atakan, şunları söyledi: “Belki her branşa göre değişik muayenehane standartları getirmek gerekir. Yani bizim yatalak hastamız çok azdır, tekerlekli sandalye ile gelebilecek hastamız çok azdır. O nedenle farklı branşlara göre farklı standartların oluşturulması çok daha akılcı ve gerçekçi. Çünkü ben muayenehanesini kapatarak üniversiteye dönen çok az hekimden biriyim. Döndüğüm zaman hastalarla birlikteliğim daha iyi olur umudum vardı, fakat orada da biraz problem var. Çünkü bizim dermatoloji hastaları uzun süreli hastalıklar yaşıyorlar. Ve genellikle bir hekime güvenerek sürekli onunla hastalıklarıyla baş etmeyi tercih ediyorlar. O yüzden üniversitelerde de düzenlemelerin tekrar gözden geçirilerek, hatta üniversitede çalışan hekimlerin fikirleri alınarak tekrar değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar İlk Beşte

GATA Deri ve Zührevi Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Köse, cinsel yolla bulaşan hastalıkların (venerolojik hastalıklar) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hala çok önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu ifade etti.

Dünyada her yıl yaklaşık 480 milyon insanın bu hastalıklardan etkilendiğini belirten Köse, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, erişkinlerin hekimlere başvurma nedeni içinde ilk 5 sırada yer aldığını kaydetti.

Köse, bu hastalıkların özellikle kadınlarda yüzde 70'e varan oranlarda belirtisiz ya da belirgin şikayet olmadan ortaya çıktığını, bu nedenle de uzun süre tanınamadığına ve bulaşıcılığının devam etme riski bulunduğuna dikkati çekti.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan olan AIDS'in de dünyada görülme sıklığının düz bir çizgide ilerlediğini dile getiren Köse, ancak Türkiye'de artış gösterdiğini ve nüfus yoğunluğuna bağlı olarak en çok Marmara Bölgesi'nde görüldüğünü vurguladı.

Kadınlar Erkeklere Göre Daha Çok Kurdeşen Riski Altında

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Utaş da ''ürtiker''in, halk arasında dabaz veya kurdeşen olarak bilinen deride kaşıntılı, kırmızı kabarıklıklarla seyreden ve oldukça sık görülen bir deri hastalığı olduğunu söyledi.

Kronik ürtikerin, genellikle 20-45 yaşlarında, yani aktif çalışma hayatı çağlarında görüldüğünü belirten Utaş, bu hastalığın kadınları erkeklere göre iki kat fazla etkilediğini bildirdi.

Botoks ve Dolgu Uygulamaları

GATA Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Erbil ise insanların ne kadar genç görünürlerse, kendilerini o kadar iyi hissettiklerini belirterek, ancak yaşlanmanın durdurulamayan bir süreç olduğunu anlattı.

Yaş, hormonlar, güneşte kalma ve sigara kullanımının ince çizgilerin ve kırışıklıkların gelişmesine neden olduğunu kaydeden Erbil, şöyle konuştu: “Cildin yaşlanması bir 'son' değildir. Günümüz tıbbında kullanılan birçok yöntem en ince çizgilerden en derin kıvrımlara dek tüm kırışıklıklara veda etmeyi sağlayabilir. Bu yöntemlerin en çok bilinenleri botoks ve dolgu uygulamalarıdır. Son yıllarda geliştirilen yeni teknoloji dolgular hem güvenli hem de etkili uygulamalara imkan sağlamıştır. Ama burada önemli olan işlemlerin, uygulamaların alanında uzman ve tecrübeli kişiler tarafından yapılmasıdır.”