17 Ağustos 2011 Çarşamba


Ramazan Metabolizması
       Toplumumuzda dini bir vecibeyi yerine getirmek için tutulan Ramazan ayı orucu beslenme düzeninin değişmesi açısından da önem taşımaktadır. Ramazan ayı, sindirim sisteminin özellikle midenin dinlendirilmesi için bir fırsat ancak öğün sayısının ikiye indirilmesi sebebiyle kilo alma riski konusunda dikkat edilmesi gereken bir aydır. Özellikle yağlı yemeklerin ve hamur işi tatlıların tüketiminin artması buna karşılık başta su olmak üzere, sebze ve meyve tüketimi azalması kilo alma riskini artırmakta ve sindirim sistemi problemlerine neden olabilmektedir, hâlbuki bu dönemde günlük alınması gereken enerji ve besin öğelerinin oranları değişmemektedir. Ramazan orucunun yaz aylarına gelmesiyle uzayan açlık süresinin sağlık problemlerine yol açmaması için beslenme konusunda dikkat edilmesi gereken önemli noktalar unutulmamalıdır.Öğün sayısının azalmasıyla yavaşlayan metabolizma hızını uyarmak için İftara peynir, zeytin gibi kahvaltılıklar veya çorba gibi hafif yemeklerle başlanılması, 10-15 dakika sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği veya salatayla devam edilmesi uygundur. Yine enerji veren ancak kan şekerini dengeli bir biçimde yükselten besinler (beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine bulgur pilavı, kepekli ekmek )tercih edilmeli porsiyon miktarları küçük tutularak iftar iki öğün şeklinde yapılmalıdır. Yaklaşık iki saat sonra da meyvelerden oluşan bir ara öğün eklemek böylelikle sahurla birlikte öğün sayısını dörde çıkarmak mümkündür. İftarda açlık hissinin etkisiyle yemek yemenin daha hızlı bir hal alması, kısa sürede daha fazla yeme isteğinin oluşması sindirim problemlerini ve kilo alma riskini arttırdığı için yemekler iyice çiğnenerek yavaş yenmelidir. Beynin doyma algısının yemeğe başladıktan 15-20 dakika sonra oluştuğunu da dikkate alarak, küçük tutulan porsiyonları en az 15 dakikada tüketme konusuna özen gösterilmelidir.
Gün içersisinde düşen kan şekerinin etkisiyle tatlılar ramazan ayının vazgeçilmezleri haline gelmektedir. Duyulan tatlı isteğini hamur tatlıları yerine sütlü tatlıları (güllaç, sütlaç, sade dondurma) tercih ederek daha az kalori içeriğiyle birlikte daha fazla protein ile kan şekerinin normale dönmesi dengeli bir şekilde sağlanmalıdır. Ancak kilo sorunu olanların, çeşitli sağlık sorunu yaşayanların tatlılar yerine meyve ve yoğurt ya da sütten oluşan bir öğün yapmaları gerekmektedir. Ramazan ayında alışkanlık haline getirilen orucun hurma ile açılması kan şekerine olumlu etkilerinin yanında içerdiği folik asit, Bı, B2, B6 , demir, magnezyum, kalsiyum, potasyum gibi birçok vitamin ve mineral ve lif içeriği ile vücut sistemlerinde olumlu etkilere sahiptir.

    Oruç tutmanın sağlıklı insanların metabolik dengesinde çok önemli değişiklikler yapmadığı, ancak bazı hastalıklarda (şeker hastalığı, karaciğer yetmezliği vb.) veya özel durumlarda (hamilelik ve emziklilik) olumsuz sonuçlara neden olabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu durumlarda sağlık sorunu olan kişilerin ilgili uzman hekime danışmadan oruç tutma kararı vermemeleri önemlidir. Azalan günlük hareketleri iftardan sonra telafi etmek için yemek yedikten sonra televizyon karşısına uzanmak yerine hafif yürüyüşler yapılmalıdır. Ayrıca yapılacak hafif yürüyüşler sindirimi kolaylaştırarak özellikle iftardan sonra rahatsızlık veren şişkinlikgibi problemlerin yaşanmasına engel olmaktadır.
    Sıcak havanın etkisiyle artan sıvı ihtiyacını karşılayabilmek için günlük tüketimin 2-2,5 litrenin altına düşmemesine dikkat edilmelidir. Gün içerisinde en az 1,5 litre su tüketilmeli, geri kalan sıvı ihtiyacı ayran, mineralli su, taze sıkılmış meyve suyu, kompostolar ve çorbalar ile takviye edilmelidir.

    Sahur ramazan orucunda atlanmaması ve sağlığın korunması açısından dikkatli olunması gereken bir konudur. Sahurda sadece su içerek ya da yatmadan önce yemek yiyerek oruç tutulması özellikle yaz aylarında gün batınımın geç olması nedeniyle açlık süresinin 18 saatten fazla olmasına, kan şekerinin daha erken saatlerde düşmesine neden olarak günlük işlerde verimin düşmesine, halsizliğe ve baş ağrısına neden olmaktadır. Sahur yapılması bu sürenin uzamasını engelleyerek kan şekerinin daha uzun saatler dengede kalmasını sağlamaktadır. Sahurda peynir, yumurta, süt ve maydanoz, dereotu, nane gibi yeşilliklerden oluşan sağlıklı kahvaltılar ya da zeytinyağlı sebze yemekleri, çorbalar ve yoğurttan oluşan hafif menüler tercih edilmeli, açlığı gün içerisinde çok fazla hissedenler ise mide boşalmasını geciktiren bulgur pilavı ya da kuru baklagilleri sofralarına dâhil edebilirler. Sahuru bir bardak süt ve hurma ile bitirmek gün içerisinde kan şekerini dengelemek adına önemli fayda sağlamaktadır. Yağ ve tuz kullanımının azaltılması, hamur işlerinin tüketiminin azaltılması, sahurdan hemen sonra yatılmaması özellikle kilo problemi ve reflü sorunu yaşayanlar için dikkat edilmesi gereken önemli noktalardır. Ramazan ayında yemeklerin pişirme yöntemleri de çok önemlidir. Özellikle ızgara, haşlama ve fırında yapılan yemekler tercih edilmeli, kavrulmuş, tütsülenmiş ve kızartılmış besinlerden uzak durulmalıdır.
     Oruçla birlikte sık yaşanan bağırsak problemlerini en aza indirmek için sebze, meyve, kuru baklagiller ve tam tahıl ürünlerinin(kepekli ekmek, bulgur vb.) tüketimini artırarak bol lifli beslenmeli ve su tüketimine özen gösterilmelidir.
    Ramazan ayının yemek kültürü açısından en çok bilinen özelliği iftar sofralarındaki çeşitlilik ve bolluktur. Ancak unutulmamalıdır ki aşırı tüketilen bütün besin gruplarının, özellikle kilo problemi olanlarda ciddi sağlık sorunlarına sebep olmasıdır. Oruç ayının sindirim sistemi başta olmak üzere bütün vücut sistemlerinin düzenli çalışması üzerine olumlu etkilerin olabilmesi için sağlıklı ve dengeli beslenerek amacına uygun geçirilmesine dikkat edilmelidir.
Kaynaklar:
Baysal A.Beslenme, Hatiboğlu yayınılO. baskı. Baysal A.Diyet El Kitabı Hatiboğlu yayını. www.beslenme.saglik.gov. tr



MADDE BAGIMLILIGI  EĞİTİMİ

Bağımlılık bir sendromdur.Kişi maddenin fiziksel ve psikolojik etkilerini yeniden yaşamak amacıyla, kendi isteği ile maddeyi alır ve kullanır. Sosyal ortamlarda da maddeyi kullanmak ya da madde kullanan kişilerle arkadaş olmak kullanımı arttırır. Sonraki aşamada kişi madde kullanmadığında ortaya çıkan yoksunluk belirtilerini yaşamamak için madde kullanmaya başlar ve son aşamada artan tolerans dolayısıyla daha iyi hissedebilmek için değil, normal hayatına devam edebilmek için madde kullanmak zorunda kalır. Tüm uyuşturucu/uyarıcı maddeler potansiyel olarak zarar vericidir ve kullanımları ile ilişkili olarak yaşamı tehdit edici olabilirler. Özelliklede gençler alkol ve madde kullanımı açısından önemli bir risk grubunu oluşturmaktadır.



Bazı başka etmenlerin de varlığı alkol ve madde kullanmaya başlamada bir yatkınlık oluşturmaktadır. Yoksulluk, İşsizlik, evdeki yaşam koşullarının uygun olmaması, aile içi şiddet, ailede madde kullanan bireylerin varlığı, çocuk istismarı ve ihmalinin olması, düşük eğitim düzeyine sahip ebeveynler, parçalanmış- boşanmış aileler, aile içinde gencin özdeşim kurabileceği bir bireyin olmaması, özgüven eksikliği, vb. nedenler risk etmenlerinin başında gelmektedir. Madde kullanıldığını anlamak kolay değildir. Özellikle kullanımın erken evrelerinde bunu anlamak çok daha zor olabilmektedir. Belirtilerin çoğu ergenlik dönemine özgü özelliklerle benzerlik göstermektedir. Gençte ortaya çıkan değişikliklerin başka nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmalı, Laboratuar tetkikleri yapılmalı, davranış değişiklikleri gözlemlenmelidir.
Koruyucu önlemlerin alınması, gençler için bu önlemlerin baskın olmasının sağlanması alkol ve madde kullanımını önlemede rol oynayacaktır.
1- Arkadaş gruplarının aile ve okul tarafından denetlenmesi sağlanmalı,
2- Çevreden maddeyi rahatlıkla teminini önlemek için aile, okul, polis birlikte önlem almalı,
3- Gençlerin örnek aldığı medyatik kişilerin topluma örnek olmaması için önlemler alınmalı,
4- işsizlik oram azaltılmalı,
5- Okul, gence kendini gerçekleştirmesi için olanaklar sunmalı,
6- Öğrenme, katılım ve sorumluluğu destekleyen okul ortamı yaratılmalı,
7- Kaliteli sağlık hizmeti verilmeli,
8- Sosyal hizmetin ve danışmanlık merkezleri kurulmalı,
9- Medyanın madde konusunda özendirici değil uyarıcı ve koruyucu önlemler alması sağlanmalıdır.
     Madde kullanımının gittikçe yaygınlaşması alarm niteliğindedir.

    Ülkemizde madde kullanımında görülen bu artış hızı ciddiyetle ele alınırken, planlı bir önleme politikası yürütülerek özellikle çocuklar ve gençler başta olmak üzere aileler ve toplum bilinçlendirilmektedir. "Bağımsızlıklarına en düşkün oldukları dönemde gençler bağımlılık yapan maddelere karşı eğitilmeli ve bilinçlendirilmelidir."  İl Sağlık Müdürlükleri olarak amaç ilköğretim ve lisede okuyan gençler ve ebeveynlerine, Madde Bağımlılığı ve Bağımlılık sonuçlan hakkında farkındalığı arttırmak ve bilinçlendirmektir.



Depresyon
Depresyonun klinik belirtileri nelerdir?
    Klinik depresyonun temel niteliği hoş olmayan duygudurum, ilgi ve zevk azlığı, umutsuzluk ve karamsarlıktır. Olgular derin bir üzüntü yaşarlar. Gelecekleri ve yaşadıkları ile ilgili olarak hep kötümser düşünürler. Olağan etkinliklerden zevk alamaz. İş, özel zevkler, bireysel ilişkiler, cinsel aktivite de dahil olmak üzere hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bazı olgularda önde gelen belirti bunaltı olabilir. Anksiyete (bunaltı, kaygı) düzeyi çok artabilir, ajitasyon (huzursuzluk) gösterebilirler. Genel olarak ilgileri azalır. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları o kadar yoğun olabilir ki düştükleri bu durumdan hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını düşünebilirler. Depresif hastalar basit günlük aktiviteleri bile yapmakta güçlük çekerler. İş, aile, para ve kendi sağlıkları ile aşırı biçimde kafaları meşgul olur. Enerji düzeyi azalır. Bazı olgularda önde gelen belirti somatik belirtiler olabilir. Tepkisel davranırlar.
   Umutsuzluk, kötümserlik, benlik saygısında düşme ve suçluluk duyguları intihar düşünce ve eylemlerini uyarır. Düşünce içeriğinde geçmiş olaylar önemli bir yer tutar. Depresif olguların çoğunda duygudurum değişiklikleri ile birlikte iştah ve kilo kaybı bulunur.
   Uyku bozukluğu depresyonun çok sık karşılaşılan bir belirtisidir. Dalgınlık, unutkanlık olabilir. Bazen
ağır olgularda aklından geçenlerle dış dünyada olanlar birbirine karıştırılabilir.
Depresyon tanısı nasıl konur?
Depresyon tanısı koyabilmek için anlatılan belirtilerin tamamının bulunması gerekmez. Tanı için hoş olmayan duygudurum, ilgi ve zevk azlığı, umutsuzluk ve karamsarlık ile birlikte yukardaki belirtilerin önemli bir kısmı bulunmalıdır. Bu durum işlevselliği bozmalı ve 2 haftadır sürüyor olmalıdır.




Depresyon sıklığı ne kadardır?
Depresyon hastalığının yaygınlığına bakıldığında, toplumda %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu hastalanma riski ise erkeklerde on erkekten bir tanesi, kadınlarda ise her dört veya beş kadından bir tanesi yaşamlarında en az bir kez depresyon hastalığına yakalanacaklardır.
Depresyon için risk etkenleri nelerdir?
• Erken ebeveyn kaybı
• Madde ve alkol kötü kullanımı
• Anksiyete bozuklukları
• Kadın olmak
• Erken ebeveyn kaybı
• Düşük sosyoekonomik düzey
• Ayrı yaşama, boşanmış olma
• İşsizlik: İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında işte verimliliği azalmasının önemli nedenlerindendir.
• Daha önce depresyon geçirmiş olma
• Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
• Kişilik yapısı
• Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
• Bazı ilaçlar
• Tıbbi hastalıklar
• Hormonal değişiklikler.

Çocuklarda depresyon gorulur mu?
Evet. Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri bazen erişkinliktekinden ayrılabilir. Okul reddi, hastalık uydurma, ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları biçiminde kendini gösterebilir.
BU

Depresyonun seyri nasıldır?
Depresyon olgularının % 85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. % 5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır.
Uyku bozuklukları depresyona neden olabilir mi?
Uyku sorunu depresyonun önemli bir belirtisi olması yanında depresyona da neden olabilir. Son yıllarda uzun süreli uykusuzluğun depresyona yol açabileceği konusunda kanıtlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle uyku düzeninin sağlanması tedavinin temel amaçlarından biri olmalıdır.

Tıbbi nedenler depresyona neden olabilir mi?
Evet. Birçok enfeksiyon hastalığı, tümörler, kalp ve solunum sistemi hastalıkları, birçok merkezi sinir sistemi hastalığı, genel beden travmaları, metabolik hastalıklar, beslenme sorunları, mide-barsak sistemi hastalıkları, kollagen doku (bağ dokusu) hastalıkları gibi birçok hastalık depresyona neden olabilir. Hastanede yatan olgularda olasılık daha da artar.
Depresyon olgularında intihar olasılığı ne kadardır?
Duygudurum bozukluğu gösterenlerde intihar düşünce ve eylemleri % 20-40 kadardır. Yaşlılarda intihar olasılığı gençlere göre iki kat daha fazladır. İntiharla ilgili konuşanlarda olasılığın daha az olduğu düşüncesi yanlıştır. Hastanede yatan olgularda intihar girişimi oranı % 15 kadardır. Tüm intiharların % 70'i depresyon olgularıdır.

Depresyon olgularının hastaneye yatması zorunlu mudur?
Depresyon tedavisinde hastaların yatırılması genellikle gerekmez. Aşağıdaki özellikleri taşıyan hastaların yatması gerekebilir.


• Ciddi intihar düşünceleri gösterenler
• İntihar planları yapanlar
• Kendine ve çevreye zarar verme eğilimi olanlar
• Gıda reddi olanlar
• Ayaktan tedaviyi sürdürme güçlükleri
• Psikotik özellik gösterenler
• Ciddi intihar girişimi olanlar
Depresyon tedavi edilebilir bir hastalık mıdır?
Evet. Olgular tedaviye yüksek oranda yanıt verir.
Psikoterapi yarar sağlar mı?
Evet. Bilişsel, davranışçı
tedaviler, kişiler arası
ilişkilere yönelen psikoterapiler depresyonda yarar sağlar. Hafif depresyonda psikoterapi öncelikli olarak seçilebilir.


Tularemi

Tavşan ateşi olarak da tanımlanan tularemi, Francisella tularensis,'in etken olduğu bakteriyel hayvanlardan bulaşan bir hastalıktır. Kemirgenlerde (tavşan, fare, sincap vb.) öldürücü nitelikte olan bu hastalığın etkenini tatarcık, kene, sivrisinek gibi vektörlerin ısırması sonrasında alırlar. Tularemi, her mevsim görülebilmekle birlikte, insanların kullandığı sulara, yağışlar nedeniyle dışarıdan su sızıntılarını yoğun olabileceği kış ve bahar aylarında daha çok görülebilmektedir. Ayrıca, enfekte hayvan ile direk temasın yanı sıra enfekte hayvan dokuları ile temas veya bunların gıda olarak alınması da hastalığa neden olabilir. Bu özellikleri nedeni ile tüm yaş grupları ve her iki cinsiyet grubu da hastalık açısından risk taşır, ancak avcılıkla uğraşanların daha yüksek risk grubunda oldukları bilinmektedir. Ancak bugün için insandan insana bulaştığı gösterilmediğinden hasta ile temas edilmesi veya aynı ortamda bulunulması hastalık gelişimi açısından risk taşımaz.

Hastalığın Belirtileri: Bakterinin alınmasından 1-14 gün (ortalama 3-5 gün) sonra ortaya çıkabilmektedir. Hastalık, alınan bakterinin sayısı ve giriş yeri ile vücudun savunma sisteminin (Bağışıklık Sistemi) gücüne göre değişik klinik şekillerde olmaktadır. Tularemi, çoğunlukla ani ateş, üşüme, titreme, başağrısı ve iştahsızlık gibi belirtilerle başlar.
Buna, boğaz ağrısı ve kuru öksürük eşlik eder.
Ayrıca, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal ve kas ağrıları da olabilmektedir. Bakterinin vücuda girdiği bölgelerde ise lenf bezlerinde şişmeler görülmektedir.
Ülkemizde tulareminin kliniği genel olarak boğaz ağrısı ve boyunda şişlikler ya da göz kesesi iltihabı ile birlikte yine boyunda şişlikler şeklindedir.
Tularemi Hastalığı Tedavi: Ölüm oranı ilaç tedavisi sebebiyle oldukça düşüktür. İyileşme kimi zaman aylar sürer. Antibiyotiklerin kullanılmasıyla hastalığın tedavisinde büyük aşamalar sağlanmıştır. Lenf bezleri iltıhaplanmışsa cerrahi tedavi dahi gerekebilir. Hastalığın bulaşma yollarına ait bir hususun varlığı ile yukarıdaki belirtilerin görülmesi halinde en yakın sağlık kuruluşuna müracaat edilirse, hastalık

antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir..
Geç kalınması durumunda
antibiyotiklerin etkisi sınırlı olup, cerrahi girişim gerekebilmektedir.
Tularetniden Korunmak İçin Neler Yaptlmalıdır?
• İçme ve kullanma suyu kanalları ile depolarının, dışarıdan herhangi bir kirlenmeyi engelleyecek şekilde yapılması ve mevcutların ıslah edilmesi,
• Suların klorlandıktan veya kaynatıldıktan sonra içilmesi ve kullanılması,
• Doğada kaynağı belli olmayan ve kirlenmeye müsait yerlerdeki suların kesinlikle içilmemesi ve kullanılmaması,
• Av hayvanlarını yüzerken ve etlerini parçalarken eldiven kullanılması,
• Özellikle av hayvanlarına ait etler başta olmak üzere, etlerin iyice pişirildikten sonra tüketilmesi,
• Meyve ve sebzelerin bol su ile iyice yıkandıktan sonra yenmesi,
• Kan emici sineklerin ve kenelerin ısırmasını engelleyici (örneğin, kenelerin vücuda yapışmaması için pantolon parçalarının çorap içine konulması ve böcek kaçırıcı ilaçların

kullanılması gibi) önlemlerin alınması,
• Vücuda yapışan kene varsa, bunların kesinlikle patlatılmadan bir cımbızla baş kısmından tutulup sağa sola oynatarak çıkartılması,
• Gıda maddelerinin, fare ve sıçan gibi kemirici hayvanların ulaşamayacağı şekilde muhafaza edilmesi,
• Hayvan leşlerinin çevreyi kontamine etmeyecek şekilde gömülmesi veya yakılması gerekmektedir.
• Doğada aktivitelerde bulunurken artropod ısırmasından korunmak için kapalı giysiler giyilmelidir. Tulareminin endemik olduğu bölgelerde doğadan meyve, sebze, yemiş tüketirken bunların kontamine olabileceğini gözardı etmemek ve temiz suyla yıkamadan yememek gerekir. Aynı risk pınar, dere gibi açıktan akan su kaynakları için de geçerlidir. Tulareminin endemik olduğu bölgelerde avcıların, hayvanlara temas ederken eldiven kullanmaları gereklidir.
Kaynaklar:
Zoonotik hastalıklar daire başkanlığı





Astım hastalığı günümüzde sıklığı giderek artan ölümlere neden olabilen ve önemini her geçen gün daha da arttıran kronik bir hastalıktır. Her yaşta görülebilir. Hava yollarının daralması ile kendini gösteren akciğerlerin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Allerjik ve nonallerjik dediğimiz iki tipi vardır. Günümüzde erken tedavi ile hastalık ilerleyişi engellenerek kontrol altına alınabilmekte ve sağlıklı bireylere yakın bir yaşam sürdürebilmektedirler.
Klinik olarak geri dönüşümlü nefes darlığı, öksürük, göğüste tıkanma ve hışıltılı solunum ile karakterize nöbetler şeklinde kendini gösterir. Hastalar ataklar arasında kendilerini iyi hissederler. Hastalığın semptom ve bulguları kişiden kişiye çok değişkenlik gösterdiği gibi aynı hastada farklı zamanlarda da değişkenlik gösterir. Ataklar geceleri sabaha doğru sık görülür ve mevsimsel özellikler gösterebilir. Astım hastalığına allerjik rinit,
egzema, atopik dermatit gibi allerjik hastalıklarda eşlik edebilir. Özellikle atopik kişilerde astım ve allerjik rinit birlikteliği çok sık karşımıza çıkar.Astım tüm Dünyada ve Ülkemizde sık görülen hastalıklar arşındadır ve görülme sıklığı endüstriyel gelişme ile de orantılı olarak giderek artmaktadır. Ülkemizde 4 milyon civarında astım hastası olduğu tahmin edilmektedir(l). Çocukluk yaş grubundan itibaren görüldüğü gibi bazen ileri yaş grubunda da başlayabilir. Genel olarak erken dönemlerde başlayan astım allerjik iken geç dönemde başlayan astım non allerjik tiptedir. Çocuk yaş grubunda astımların %90 ı allerjik tiptedir(2).
     Astımın oluşumu birçok risk faktörüne bağlıdır. Bunlar kişiye ait olanlar ve çevresel faktörler olarak iki gruba ayrılır. Kişiye ait faktörlerin başında genetik yatkınlık(atopi ve havayolu aşırı duyarlılığı) gelmektedir. Astımlı anne yada babanın çocuklarında astım görülme oranı % 20-30 iken, anne ve babası astımlılarda bu oran %60 - 70 gibi değerlere ulaşabilmektedir(3). Bunun yanında obesite ve cinsiyette önemli iskfaktörlerindendir. Çocuk yaş grubunda kızlarda iki kat fazla görülürken 30 lu yaşlarda erkek kadın oranı eşitlenir(4) Ayrıca çocuklarda astım gelişiminde prematüre, düşük doğum ağırlığı, yetersiz anne sütü alımı da risk faktörlerindendir(5).
    Genellikle kişisel faktörler hastalığın gelişmesi üzerine etkili olurken çevresel faktörler semptomların ortaya çıkmasını tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkar. Bunlar arasında başta allerj enler olmak üzere enfeksiyonlar, sigara dumanı maruziyeti, mesleksel ajanlar, hava kirliliği ve besinler sayılabilir. Allerj enler olarak ev içinde en sık olarak ev tozu akarları, evde bulunan kedi, köpek, kuş, fare, haşerat gibi canlıların salgıları, ekstreleri, tüyleri ve mantarlardır. Dış ortamda ise mevsimsel astımın nedeni olan ağaç, çayır ve ot polenleri sayılabilir. Mesleksel astıma neden olan izosiyanat, tahıl tozları, ahşap tozları, boya maddeleri, endüstriyel  kimyasallar, bitki ve hayvan kökenli biyolojik ürünler diğer bir grup allerj enlerdir. İlaçlarda başta aspirin ve nonsteroid anti enflamatuar analjezik ilaçlar olmak üzere astımı tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkabilir.
 


Ayrıca fiziksel uyaranlar,soğuk hava, egzersiz ve emosyonel nedenler de tetikleyici faktörler olarak önemli oranda krizleri başlatabilir.Astım günümüzde kesin tedavisi olmamakla beraber tedavi ile hasta kontrol
altına alınarak yaşam kalitesi yükseltilebilir ve normal bir yaşam sürdürebilir. Bunu sağlamak için öncelikle
hasta eğitimi, hasta-hekimişbirliğinin oluşturulması, risk faktörlerine maruziyetin ortadan kaldırılmaya çalışılması ve iyi bir tedavi programının uygulanması ve takibi gerekir. Hastaların çoğunda uygun tedavi ile hasta kontrolü sağlanabilir. Kullanılan ilaçlar daha çok solunum yolu ile alınan inhaler formlar şeklinde olup sistemik dolaşıma daha az geçtikleri için yan etkileri daha az görülür. Kontrolün sürekli olabilmesi için hasta düzenli olarak izlenmeli tedavisi ihmal edilmemelidir.
Osteoporoz

Osteoporoz toplumda en sık görülen metabolik kemik hastalığıdır. Osteoporoz bir hastalığa veya ilaç kullanımına bağlı olan ikincil tip ve herhangi bir sebep olmadan ortaya çıkan birincil tip olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Osteoporoz genel olarak bir belirti vermezken bel ağrıları veya kemik kırıkları gibi belirtiler de verebilmektedir. Bu sinsi hastalığın tanısı kemik yoğunluk ölçümü ile konulmaktadır. 65 yaş üstü kadınlar ve osteoporoz gelişimi için risk taşıyan bireylere düzenli taramadan geçmeleri önerilmektedir. Kemiklerde yıkımı azaltan ilaçlarla birlikte kalsiyum ve D vitamini ile tedavisi mümkün olan bu hastalıkta asıl önemli olan erken yaşlardan itibaren kemik kütlesini koruyucu tedbirler almaktır.

En sık görülen metabolik kemik hastalığı olan osteoporoz düşük kemik kütlesi ve kemik mikro yapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının ve kırık olasılığının artması ile karakterize bir iskelet sistemi sorunudur(l).
50 yaşın üzerinde her üç kadından birinde (meme kanserinden fazla) ve 50 yaş üzerinde 5 erkekten birinde (prostat kanserinden fazla) görülmektedir. Her yıl Amerika Birleşik Devletlerinde 1.5 milyon kırığa neden olduğu bildirilmektedir(2).


1.1 OSTEOPOROZ NEDENLERİ
Osteoporoz birincil ve ikincil olarak ikiye ayrılmaktadır. Birincil osteoporoz menapoz sonrasında veya yaşlılıkla ortaya çıkan başka bir hastalığa bağlı olmayan osteoporozdur. İkincil osteoporoz ise ilaç kullanımına veya başka bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan osteoporoz tipidir(3).
1.2 OSTEOPOROZDA KLİNİK
BULGULAR
Bel ağrıları, duruş bozuklukları, boy kısalması, omurga, kalça, ve ön kolda kırıklar olarak sayılabilmektedir(2,3).
1.3 OSTEOPOROZUN TANISI
Dual Enerji X Ray Absorbsiyometri (DEXA) yöntemi kullanılarak elde edilen değerlere ve kırık varlığına göre konulmaktadır. Bu tetkik 65 yaş üzerinde tüm kadınlara, 65 yaş altında düşük enerjili kırık oluşmuş kadınlara ve osteoporoz risk faktörlerine sahip menapoz sonrası kadınlara ve osteoporoz için risk taşıyan erkeklere yapılmalıdır (4).
Osteoporoz için riskli durumlar ; 65 yaş üstünde olmak, omurgada çökme kırığı olması, 40 yaş üstünde düşük enerjili kırık, ailede osteoporotik kırık olması, uzun süreli osteoporoza neden

olacak ilaç kullanımı, düşmeye eğilim olması, 45 yaş altında menapoz, üçten fazla doğum yapmış olmak, aşırı alkol alımı, sigara kullanımı, aşırı kahve tüketimi, güneşten yararlanmama, kalsiyumdan fakir beslenme olarak sayılabilmektedir(3,4).
1.4 OSTEOPOROZUN TEDAVİSİ
Osteoporozun tedavisinde asıl amaç kırıkların önlenmesidir. Tedavi ilaç tedavileri ile fizik tedavi ve rehabilitasyon yaklaşımları olarak iki basamaklıdır. İlaç tedavisi olarak kemik yıkımını azaltan ilaçlar kullanılmaktadır.Kullanılan ilaç ne olursa olsun bu süreçte yeterli miktarda kalsiyum ve D vitamini alımı sağlanmalıdır(5) Fizik tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri arasında ağrı kesici modalitelerin kullanımı, orseleme,
egzersiz programları (yürüyüş, denge,kas kuvvetlendirilmesine yönelik egzersizler, postürün düzeltilmesine yönelik egzersizler bunların arasındadır (6)

OSTEOPOROZDAN KORUNMAK İÇİN;
DÜZENLİ BESLENİN,DÜZENLİ EGZERSİZ YAPIN,HERGÜN EN AZ 2 BARDAK SÜT İÇİN,GÜNEŞ IŞIĞINDAN
YETERİNCE FAYDALANIN.


1.5 OSTEOPOROZDAN KORUNMA


Osteoporozdan korunma çok erken yaşlarda başlamaktadır. Çocukluk yaşlarından itibaren yeterli D vitamini ve kalsiyum alımı sağlanmalıdır. Çocukluk yaşlarında günlük D vitamini ihtiyacı 400 İÜ, ileri yaşlarda ise 800İÜ dir. Bu oranda D vitamini tepe kemik kütlesinin artırılmasını sağlayacak ve kemik kaybını geciktirecektir. Yaşa bağımlı ve ikincil olarak kemik kaybının önlenmesi için gerekli önlemler alınmalıdır, bunlar arasında kahve ve asitli içeceklerin az miktarda tüketilmesi ve alkol ve sigara gibi alışkanlıklardan uzak durulması, osteoporoza neden olan hastalıkların takibi ve tedavisi sayılmaktadır(3,4).


KAYMAKLAR

1. Kumar P, Clark M. Çev: Tabak E Tabak Ö, Romatolojt ve Kemik hastalıkları, İstanbul medikal yayın. 2010; 66
2. Türkiye Osteoporoz Derneği internet sayfası; wwmosteoporoz.org
3. II. Ulusal Osteoporoz Konseyi raporu Osteoporoz Dünyasmdan (2005) i I (3): 133-136
4. AACE Osteopomsis Task Force. amencan assoctatıon of chmcal endocnnologısts medıcal gmdelmes for chmcal practıce for the preventıon and treatment of postmenopaıısal osteopomsis: 2001 edıtıon, wıth selected updates for 2003*
5. Avenell A, Gillespie W), Gilkspie LD, O'Cotmell D. Vitamin D and vitamin D analogues for preventing fractures associated with involutional and post¬menopaıısal osteopomsis (Review), The Cochrane Library;2009;2
6. Tezcan S.. Altıntaş H. Bir Halk Sağlığı Sorunu Osteoporoz

Talasemi


Hemoglobin molekülünü oluşturan globin zincirlerinden birinin veya daha fazlasının yapılamaması yada yetersiz yapımı ile karakterize, otozomal resesif geçişli kalıtsal anemilere talasemi denilmektedir. Normal erişkin hemoglobinin %97 kadarını HbA(2alfa 2beta globin zincirinden oluşmaktadır) olması nedeni ile klinik olarak önemi olan talasemiler alfa vebetatalasemilerdir. Erişkinde total hemoglobinin çok az bir kısmını oluşturan HbA2 ve HbF yapımına giren delta ve gama globin zincirinin yapım yokluğu veya azlığı sonucu oluşan delta ve gama talasemiler genellikle belirti vermezler.
Güney ve Güneydoğu Asya, Güney Cinde alfa talasemi, Ortadoğu, Türkiye, Yunanistan ve İtalya gibi Akdeniz ülkelerinde beta talasemi oranı fazladır. Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılarının ülke çapında sıklığı %2-3'tür.


E
Mİ I AU
Vücûdumuzun sağlıklı çalışması için
gerekli olan oksijen hemoglobine
bağlanarak taşınır. Talasemi
hastalarında, hemoglobinin
yapımında yetersizlik nedeniyle oksijen taşıma işi aksayacağından doku ve organlarda oksijen azalacaktır. Buna bağlı olarak da talasemiler klinik olarak deride solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, gelişme geriliği gibi kansızlık belirtiler ile gösterir.
Alfa talasemiler
Alfa talasemiler alfa globin zincirinin



farklı seviyeler de yetersizliği sonucu; normal kan tablosu ve tek genin delesyonu ile karekterize sesiz alfa taşıyıcılığı, hafif anemi ve iki genin delesyonu ile karekterize ağır alfa taşıyıcılığı, belirgin anemi ve üç genin delesyonu ile karakterize Hb H hastalığı ve yaşamla bağdaşmayan dört genin delesyonu ile karakterize hidrops i/erfotalis şeklinde klinik tablolalar oluşturmaktadır.
Beta talasem
Beta talasemiler otozomal resesif
geçiş gösteren hastalıklar arasında
dünyada en sık görülenidir. Beta
talasemiler Akdenize kıyısı olan
ülkelerde sık görüldüğünden
Akdeniz anemisi olarak ta
isimlendirilirler. Beta globin
geninin etkilenme düzeyine göre beta talasemiler klinik olarak üç formda kendini gösterirler.
Beta talasemia minör: Bu bireyler tamamen sağlıklı olduklarından beta talasemi taşıyıcılığı da denir. Bu hastalarda herhangi bir yakınma yoktur sadece laboratuar olarak, normal akranlarına göre hemoglobin

düzeyi %15 daha düşük ve periferik yaymada hipokromi, mikrositoz mevcuttur.
Beta talasemia intermedia: Orta bir klinik seyir ile karakterize bir tablodur. Hemoglobin düzeyleri genellikle 7 ve 10 gr /di arasındadır. Bazı hastalar normal gelişim göstererek yakınmasız olarak erişkin yaşa gelmelerine rağmen, bazı hastalarda kardiomegali, osteoporoz, kırıklar, artrit, splenomegali ve hipersplenizim gibi komplikasyonlar gelişmektedir.
Beta talasemia majör: Cooley anemisi olarak da bilinir. Homozigot beta talasemi geni taşıyan bireylerde meydana gelir. Talasemi majör; belirtileri doğumdan sonra 3-4 ayda başlayan, ilerleyici, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk başlangıç belirtileridir. Yetersiz tedavi gören hastalarda kemik iliğinde ve eksramedüller bölgelerde aşırı eritropoeze bağlı hipertrofi oluşur. Kemik iliğinin aşırı çalışması sonucu ilik mesafesi genişler, kemikler incelir ve patolojik kırıklar görülebilir. Yüz ve baş kemiklerinde iliğin aşırı genişlemesi tipik yüz görünümü oluşturur. Burun kökü çökük, frontal ve zigomatik kemikler çıkıktır, maksilla ve beraberinde üst diller öne doğru fırlamıştır.
Karaciğer ve dalak büyümüştür. Boy kısa kalır, endokrin bozukluklar sonucu puberte oluşmaz. Pankreatik hemosiderozis sonucu diabetes mellitus oluşur. Hemosiderozun perikardit, miyokardit, konjestif kalp yetmezüği adolesan yaşlarında hastaların ölüm nedenlerini oluşturur.

Tam
Kesin tanı ve klinik formların ayrımı hemoglobin elektroforezi ile yapılır. Alfa talasemide hemoglobin elektroforezinde alfa globin zincirinin yapıtaşı olarak kullanıldığı hemoglobinA2, hemoglobin A ve hemoglobin F seviyesi düşüktür.
Beta talasemilerde; beta globin zincirinin yapıtaşı olarak kullanıldığı hemoglobin A seviyesi düşük, hemoglobinA2 ve hemoglobin F seviyeleri yüksektir.

4. Tedavi
Hastalık taşıyıcılığında tedaviye gerek yoktur. Hastalık formlarında derin anemi varlığında hemoglobin düzeyini lOgr/dl üstünde tutacak şekilde yaşam boyu kan transfüzyonu ve şelasyon tedavisi almalıdır.
Hipersplenizim gelişen olgular splenektomiden fayda görürler. Talasemi majör tedavisinde erken dönemde yapılan kemik iliği trasplantasyonu faydalı olmasına karşın pahalı olması ve mortalitenin yüksek olmasından dolayı rutinde uygulanmamaktadır. Bu hastalıkta kesin tedavi gen transferi ile bozuk genin ortadan kaldırılmasıdır. Bununla ilgili çalışmalar hala devam etmektedir.
5. Korunma ve Eğitim
Semptom vermeyen taşıyıcılık oranı
bazı toplum ve coğrafi bölgelerde
çok yüksek olduğundan (% 2-20)
birçok ülkede kabul edildiği gibi,
koruyucu programda genetik
danışmanlık, eğitim, popülasyon
taraması ve prenatal tanı ağır hastalık
formlarının oluşumunu önlemede
esastır. Akraba evhliklerinin yoğun
olduğu toplumlarda bu konunun
önemi daha da artmaktadır.
5.1 Popülasyon Taraması
Talasemi taşıyıcılığının yüksek olduğu bölgelerde anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Taşıyıcılık

ancak hemoglobin elekroforezi testi ile saptanabilir. Bu test rutinde uygulanan bir test olmadığı için Ülkemizde bu test tarama amaçlı öncelikle aşağıdaki guruplarda yapılmalıdır.
1. Antakya, Adana, içel, Antalya, Muğla ve İzmir'e kadar olan Akdeniz Bölgesinde doğanlarda
2. Batı Trakya Göçmenleri, Girit, Rodos, Midilli, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya'dan köken alanlarda, Kıbrıs Türkler'inde,
3. Ailesinde talasemi majörlü çocuk
olanlarla, ailesinde talasemi taşıyıcısı
olanlar
5.2 Sağlık Eğitimi
Talasemilerde aşağıdaki noktalar akıldan çıkartılmamalıdır.
1. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez.
2. Eğer talasemi taşıyıcısı iseniz hafif derecede kansızlığınız olabilir.


Bu kansızlık hatalı olarak diğer anemi nedenleri ile özellikle demir eksikliği anemisi ile karıştırılabilir. Taşıyıcılara demir eksikliği sanılarak demir tedavisi yapılabilir. Bu tedavi zaten yüksek olan vücut demirini artırarak zararlı etki yapabilir.
3. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.
5.3 Genetik danışmanlık
Eğer ebeveynlerden her ikisi de talasemi taşıyıcısı ise; % 25 olasılıkla normal, % 50 olasılıkla kendileri gibi taşıyıcı ve % 25 olasılıkla da talasemi majörlü çocuk sahibi olabilirler.
Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olan bireylerde, her gebelikte % 25 olasılıkla talasemi majörlü çocuk doğurma riski devam eder. Eğer ebeveynlerden birisi talasemi taşıyıcı ve diğeri taşıyıcı değilse; çocuklarında talasemi taşıyıcısı olması % 50 olasılıkla gerçekleşir.
5.4. Prenatal tanı
İki taşıyıcının evlenmesi halinde ve talasemi majörlü çocuk sahibi olan bireylerde gebeliğin 10-11. haftalarında prenatal tanı yapılmalıdır.
Kaynaklar
l.İç hastalıkları l.Cilt, Hiçin, Biberoğlu, Süleymanlar, Ünal, 2003, sayfa 1843-1854
2.Klinik Hematoloji, Müftüoğlu, 1995, sayfa 127-138
3.Pediatri 2.Cilt, Ertuğrul, Neyçi, 1993, sayfa367-371